South of India, Dravidian Language
Hindistan ve Dravitler
Türk ve Dünya Üniversitelerinde Araştırılacak Öncelikli Doktora Tez Konuları




Bitlis’in Ahlat ilçesinde yeralan Anadolu’nun Orhun Abideleri olarak adlandırılan Mezartaşları
***********************************
***********************************
Şahidimiz Anadolu
Dostum tiyatro, seslendirme ve belgesel filmler sanatçısı Murat Kocacık bey yıllardır Anadolu’da turneler düzenleyerek Anadolu insanının yegane sevgi ve kardeşliğini tiyatro eserleri ile ülkemizdeki çok sayıda şehirlerde sergilemektedir. Levendname şiirlerimden üç tanesini de müthiş etkileyici sesiyle seslendirerek şiirlere daha da derin anlamlar katmıştır.
Geçenlerde bir sohbetimiz esnasında Anadolu’dan ışıyan sevgi ve kardeşliği tiyatro eserleriyle yurt dışı turneler vasıtasıyla dış ülkelerdeki sahnelerde de sergileme hayalini aşağıdaki satırlarda dile getirmiştir.
Anadolu coğrafyasının evlatları olan bizler, asırlardır topraklarımızdan fışkırmış medeniyetlerin sadece kültürel değil, bu manevi mirasçıları olarak da kendimizi görmekteyiz. Bu minvalde kadim topraklarımızın hamurunda olan sevgi, barış ve kardeşlik temalarına değindiğimiz ” Şahidimiz Anadolu “ adlı oyunumuzu, insan olmanın özünde bulunan bu kavramları yeniden ve yeniden hatırlatmak ve diri tutmak maksadı ile iki yıldır ülkemizin çeşitli bölgelerinde sahnelemiş bulunmaktayız.
Büyük Selçuklu İmparatorluğu Sultanı Alparslan ile başlayan hikayemiz, Ömer Hayyam’a dokunarak, Hz. Şems – Hz. Mevlana Celaleddin Rumi ve Hz. Yunus Emre deryasından geçerek, şanlı Fatih Sultan Mehmet’e ile devam etmektedir. Ve büyük komutan Gazi Mustafa Kemal ile de son bulmaktadır.
Bugüne kadar valisinden kaymakamına, öğretmeninden öğrencisine kadar buluştuğumuz tüm seyircilerimizden güzel övgüler almış olan oyunumuzu daha fazla kitle ile buluşturma isteğindeyiz. Bütün liselerde, üniversitelerde ve elbette yetişkin izleyicilerimize ulaşabilmek adına, hatta sanatın olumlu yaratıcı etkisini kullanarak Anadolu irfanını tüm dünyaya duyurmak adına
Kurum ve kuruluşlara imkân sağlayabilecek insanlarımıza ulaşmak istiyoruz .
Levent bey, siz de yardımcı olursanız hani belki vesile olursunuz da insanlığa dair toz kadar bile olsa umudumuz artar . Belki vesile olursunuz , çok şükür Anadolu nun sesini ruhunu burada da duyurduk deriz hep birlkte.
Ve Anadolu’dan yani Sevgiden barıştan insanlıktan yana taraf olduğumuz bir kere daha belli olur
Sevgiler sevgiler sevgiler…
Diyoruz ki
Bize yol açın dünyaya seslenelim.
Siz bize yol açın, bizler de güzelliklere…
” Anadolu film yapım”
Mail : [email protected]
Anadolu’yum Ben, Şiir, Ahmed Arif
Anadolu’daki Fikirsel Çeşitlilik ve Fikir Adamları
İngilizler; Sırp İsyanı’ndan (1804) başlayarak Ruslarla ittifak halinde Türkiye’yi (Rumeli) bitirip, Anadolu coğrafyasına hapsettiler. Ruslar’ın Afganistan-Hindistan’a inmelerine karşı Türkistan ayaklanmalarını teşvik ettiler, yine Ruslar’a karşı Uygur Türkistanı’nın Çin tarafından işgalini organize ettiler
Büyük düşünürler Türklerin 1071 ile Anadolu işgalini ve 14.yy ile Dardanos (Çanakkale ) Strait üzerinden Balkan coğrafyasına dayanışını (işgal) olarak yazar ve yorumlar. Müteakiben Üst akıl denilen Chatham House da der ki herkes işgal ettikleri yerlerden çekildi, İngiltere güneş batmayan imparatorluk U.K. olarak Adalara sıkıştı, Roma İmparatorluğu İtalya- Vatikan’a çekildi , ABD diye bir devlet kuruldu…….
Türklere de Anadolu’yu bırakın , geldiğiniz Orta Asya’ya dönün denmektedir !
Bunlar belgelidir, kaynak Chatham House.
Amaç/Gaye ; Dünya dönüştü , Devletler çıktıkları yerlere döndü, Türkler de geri dönmeli. .!
Anadolu’da Türk mütefekkirlerinin coğrafi yayılışı
Prof Şevket Aziz Kansu; Anadolu’da Türk mütefekkirlerinin coğrafi yayılışı üzerinde bir araştırma. “A research on the geographical distribution of Turkish intellectuals in Anatolia,” Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi I, 1942. 21-34.
Bu kaynağa göre;
EN ÇOK MÜTEFEKKİR YETİŞTİREN İLK 10 İL (OSMANLI ANADOLU COĞRAFYASI)
Prof Kansu, antropolojik bir değerlendirme üzerinden de gitmiş. İlk 10 il incelendiğinde Anadolu’nun kadim geçmişinin izleri apaçık gözüküyor. Hepsi kadim yerleşimler..
Yunus Emre
Büyük Asya’daki binlerce yıllık birikim, Maveraünnehir ve Horasan üzerinden Anadolu’ya taşındığında ise, aynı kavramsal çerçeve süreklilik arz etmiştir. Söz konusu birikimin en yüksek olarak dile getirildiği yer ise Yunus Emre’nin yaşadığı Eskişehir topraklarıdır. Sibirya bataklıklarından Sakarya Nehrine taşınan aynı insanlık anlayışıdır. Kesintisiz bir süreklilik ile Yunus’ta dile gelmektedir. Küçük Asya coğrafyasındaki 10 bin yıllık yerleşimin getirdiği yegâne kültür birikimi ve insan çeşitliliği, Türklerin yarımadaya gelişleri ile birlikte evrensel bir senteze kavuşmuştur.
Atatürk’ün kararlılığını dayandırdığı temel, binlerce yılın birikimini taşıyan bu yegâne kişilik oluşumu ve birikimidir. Eğer böylesine kişilikli bir karşıduruş ve benimseyiş olmasa idi, Atatürk düşmanlar karşısında tekbaşına kalacak, yalnızlaşacaktı.
Eskişehir doğumlu Yunus Emre ile 1200’lü yıllarda evrensel manada yorumlanan İnsan varlığı 1900’lü yıllarda bu kez Eskişehir-Polatlı çizgisinde cereyan eden Sakarya Savaşında 22 gün 22 gece boyunca Atatürk’ün önderliğindeki ölüm kalım savaşının öznesi olmuştur. Yunus Emre’nin şiirleri ile gönüllere işlediği insan felsefesini, Atatürk bu kez savaş ve strateji ile kan ve gözyaşı ile kahramanca kazanmıştır. Eskişehir-Polatlı aslında Yunus Emre ile Atatürk’ü aynı insaniyet noktasında biraraya getiren alınyazısı ve kader çizgisi olmuştur.
23 Nisan 1920’de dünyaya ilan edilen Türk insanının egemenliğinin ilk neticesi Sakarya Zaferi olmuştur. İnsan onurumuzun başlangıç noktasından yola çıktıktan sonra ilk zaferin kazanılması az bir süre içinde gerçek olmuştur. Yüzüncü yılının içinde olduğumuz bu onur önümüzdeki binyılların da mihenk taşıdır.
Eski Dünya Asya’dan Eskişehir’e uzanan Türklerin yolculuğu aynı topraklarda yeni bir dünyanın ve yeni bir insanın kurtuluş ve kuruluş mücadelesine tanıklık etmiş, Sakarya Savaşı’ndan bir yıl sonra yinelenen zafer ise Eski Yunan’ın demokrasi, felsefe, düşünce gücü ilkelerini kendisine güya ilke edinen saldırgan Batı’nın ikiyüzlülüğünü ortaya koymuştur. Eski Yunan kaybederken Yeni Türkiye yeniden küllerinden doğmayı bilmiştir.
Balkanlar ve Anadolu
Bu akşam tarihsel havzalarımız üçlüsü (Küçük Asya- Rumeli – Mezopotamya) konusundaki düşüncelerinizi keyifle izledim, doktora tezinizi de bu konuya ayırdığınızı öğrenmiş oldum. Zihniniz ile aydınlanmak ne güzel.
Anam Üsküp 1936, rahmetli babam 1928 Filibe doğumlu. Kendim 1958 Fatih doğumluyum.
Evladı Fatihan, Fatih’de yeniden hayat bulmuş.
Balkanlara çıkışımızın 650.yılı olan 2002 yılında Balkanpazar sitemi kurdum ve devam ettiriyorum. Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Macaristan, Romanya, Kosova’ya iş seyahatlerim oldu.
Balkan ve Anadolu yarımadalarının bütünlüğü ve birlikteliği üzerinden gidip iki yarımdan tek bir kıta bütünlüğü çıkarmak, Küçük Asya’yı da büyütecektir. Anadoluculuk neticede 81 vilayeti de komşu vilayetine hasım yapmıştır.
Türkiye Coğrafyası ve İnsan
3000’li yılların şafağındayız. Şafak aydınlanırken fikirlerin ve bilgilerin de daha değerli olduğu dönemin ilk ışıkları 21.yüzyıl ile birlikte gözükmeye başlamıştır. Düşüncelerin ilk filizlendiği topraklar olan Türkiye Coğrafyası dünyaya gelen ilk on düşünürden beşinin yaşadığı bereketli coğrafyaların başında gelmektedir. Kıtaların (Avrupa, Asya, Afrika) geçiş noktasındaki Türkiye yarımadaları (Rumeli, Anadolu) nın havuzunda yer alan gen çeşitlilik ve zenginliğinin neticesi aynı şekilde düşünce zenginliği ve çeşitliliği olmaktadır.
Evrensel Düşünürler Ansiklopedisi konusundaki ilk deneme MÖ 624 doğumlu ilk bilinen filozof Miletli Thales ile başlayan 2650 yıllık birikim ile başlamaktadır. İlk 10 büyük filozof içinde ilk 3, toplam 5 tanesi Türkiye coğrafyasından. Felsefe, Türkiye coğrafyasında başlamıştır. İlk 10 düşünürden 5 düşünür Türkiye doğumludur.
Kaynak: Xue Xiaoyuan, Dr. The Charisma of 100 Philosophers. 2018. China Pictorial Press.
Balkanlar, Anadolu, Mezopotamya ve Levant coğrafyası
Türkiye coğrafyası insanlık tarihinde ilk toplu yerleşmelerin (Çatalhöyük), ilk tarımın (Urfa, Diyarbakır), ilk inançların (Karahantepe, Göbeklitepe), ilk düşünürlerin (Milet) başlangıç noktasıdır. İnsana ait ilk sorular burada sorulmuştur. 15.000 yıllık kesintisiz birikim Türkiye coğrafyasındaki insan varlığının da zenginleşmesini sağlamıştır.
Düşüncelerimi sizinle paylaşmak istedim.
Aydınlanma kavramı, halkı bütün değer ve dinamiklerinden kopartmış ve körleştirmiştir. Halkı aydınlatılması gereken bir nesne olarak göstermiştir. Devleti yaşatan bir ülkenin edebiyatının, sanatının, felsefenin gelişmesi ile Anadolu’da felsefe halkın kendi üstün düşünme yetenekleri ile geliştirdiği kısa hayat kısa film hafızada Zerdüşt hikâyeleri aynı zamanda Batı’nın çok önemli şirine de etkisi olan doğu hikâyeleri. Halk gerçekte bir efsanedir. Devlet halktan çıkıyor. Halkın Yarattığı Değerler. Halkın kendi dinamiği, toplumun ve halkın gelişmesi.
Muhterem Levent Bey; Mailiniz için çok teşekkür ederim. Bu târihsel mecrâ fikrini ısrarla müdafaa ediyorum. Balkanlar, Anadolu ,Mezopotamya ve Levant coğrafyasının susadığı barışı da ancak bir mukadderat birliği ekseninde çözülebileceğini düşünüyorum. Sizin de fikrinizin buna yakın olduğunu gördüğüm için ayrıca memnun oldum. Geçenlerde Ülke Tv’de Faruk Aksoy’un Her Kafadan Programına iştirak ettim. Orada bu fikirlerimi daha da açmak imkânı buldum. Youtube’a da koymuşlar. Belki alâkanızı çeker diye bir not düşmek istedim.. Göstermiş olduğunuz alâkaya ve gönderdiğiniz bilgi notlarına çok teşekkür ederim..
Sıhhat ve âfiyet temenni ederim… Saygılarımla Süleyman Seyfi Öğün (7 Ağustos 2020)
Merhamet ve Muhaceret toprağı Anadolu
Asya’nın Yenisey ve Orhun boylarında taşa yazılan TENGRİ inançları ile başlayan Türklerin inanç yolculukları, Dunhuang mağaralarındaki Budist resimler ve tapınaklar, ahşap direkli Semerkant, Buhara Camileri, Ahlat mezar taşları, Anadolu coğrafyasındaki Kapadokya yeraltı kiliseleri, Göbeklitepe Tapınağı, Karaim Sinagogları, Karamanlı Ortodoks Kiliseleri, Küçük Asya’nın kadim mitolojileri, Sümer Tanrıları, Rumeli dergah ve tekkeleri ile çeşitlenip zenginleşmiştir.
Kutsal Toprakların Ülkesi Türkiye, kutsal toprakların ülkesi: Ana Tanrıça Kibele Kültü, Meryem Ana Evi, İznik Konsülü, Ortodoksluğun Türkiye topraklarında hayat bulması, 7 kutsal kiliseler, Ayasofya Kilisesi, Mimar Sinan Camileri, Medreseler, Külliyeler, İbrahim Peygamber Urfa, Nuh Peygamber, Nuh’un Efsanesi, Harran, Aziz Paul, Antakya, Tarsus, Kapadokya Yeraltı Kiliselerindeki ilk Hristiyanlar, Göbeklitepe (MÖ 8000), Süryanilik, Aramilik, Nesturilik, Doğu Hristiyanlığı hep ülkemiz topraklarındaki inanç yolculuklarıdır. Mütekamil Medeniyet Çizgisi: MMM ve Türklerin Genetiği
Maveraünnehir, Mezopotamya ve Menderes nehirlerinin; Nil’den Tuna’ya… Nil’den Ceyhun’a, Ceyhun’dan Yamuna nehrine; coğrafyaların alüvyonlu topraklarının meydana getirdiği zengin kültürel birikim Türklerin genetiğine işlemiştir.
Anadolu, inananların sığınağı; merhamet ve muhaceret toprağı olmuştur her zaman. Kapadokya yeraltı kiliseleri ile inananları bağrına basan Anadolu, 1492’de Endülüs Yahudilerini, 1800’lü yıllarda ise Balkanlar ve Kafkasya’dan sürgün edilen Müslüman Muhacirleri bağrına basmıştır. 3 Ekim 2015
Avrupa’nın Kökü Anadolu
Sevgili dostlar bugün sizlerle Avrupa’nın Türkiye’deki gerçek köklerini, filizlerini konuşacağız. Bu kökler ilk olarak batı Anadolu’da İonya devleti içerisinde gelişen Milat’tan önce 500’lü yıllarda gelişen ve özellikle Milet ağırlıklı olarak gelişen felsefedir. Felsefe Türkiye coğrafyasında başlamıştır. Aydınlanma Türkiye coğrafyasında başlamıştır ve bu genetik halen Türkiye coğrafyasında, topraklarında 2500 yıldır devam etmektedir.
Avrupa’nın Roma köklerine indiğimizde ise karşımıza Etrüskler çıkmaktadır ki yine batı Anadolu’dan bugünkü İtalya coğrafyasına göç etmişlerdir kurucu simgeleri kurt, Türklerin mitolojik efsanelerinin temelidir.
İtalya’da doğan Roma imparatorluğu daha sonra batıda son bulmuş ve Türkiye coğrafyasında devam etmiştir. Osmanlı imparatorluğu da romanın devamıdır. Nasıl ki felsefe Türkiye coğrafyasında doğmuşsa savunma stratejileri de yine Romalılar tarafından Türkiye coğrafyasında uygulanmıştır.
Roma’nın doğu sınırı bugünkü Türkiye’nin içerisinde Gümüşhane-Malatya- Diyarbakır-Gaziantep hattıdır, bu hat boyunca sürekli Persler, Sasaniler İranlılarla savaşlar gerçekleşmiş ve buralarda çok müstahkem kaleler, savunma hatları yapılmıştır
Diyarbakır surlarını yaptıran da 330’lu yıllarda İstanbul’u yeniden imar eden Kurucu İmparator Konstantin’dir.
Avrupa, Türkiye’den sadece arkeolojik eserleri alıp çalıp götürmemiştir. Türkiye’de filizlenmiş, hayat bulmuş bir medeniyeti de eski İonya ve Roma medeniyetini de çalıp kendisine misyon edinmiş ve AB oluşumu ile birlikte Türkiye’yi bu anlamda defterden silmiştir. Bu felsefenin ve bu medeniyetin asıl sahibi Türkiye’dir, dolayısıyla Türklerdir.
Bizim vazifemiz sadece batının müzelerinin süsleyen Anadolu’dan gitme arkeolojik hazineler değil, aynı zamanda Avrupa’ya mal edilen medeniyetin Türkiye topraklarında doğduğu gerçeğidir. Bu gerçek üzerinde ne kadar çalışsak azdır. 16 Eylül 2021
…………………………………..
Bilgelik Kütüphanesi
Türklerin yegâne bir dünya görüşü vardır ve bu kendine özgü dünya görüşü yazıtlar ve yazmalardan başlayarak bilgelik kavramı etrafında şekillenmektedir. 12 Türk Bilge mütefekkirler yazdıkları devasa eserler ile bir bilgelik kütüphanesi oluşturmuşlardı. İlk yazar ilk düşünür Bilge Tonyukuk, Orhun Yazıtlarının yazarı Bilge Kağan, İlk yazılı Türkçe kitap Kutadgu Bilig’dir; aslolan hep bilgelik olmuştur.
İlk eser Moğolistan’da Tola ırmağı kenarında Bilge Tonyukuk tarafından dikilen Tonyukuk Yazıtı ile başlamış ve ardından Kazakistan, Özbekistan, Doğu Türkistan ve en son olarak Türkiye coğrafyasında yazılan eserlerle sonsuzluğa uzanmıştır.
Mütefekkirlerimizden Hacı Bektaşı Veli Nişabur İran, Mevlana ise Belh Afganistan doğumludur. İlk yazarımız Tonyukuk ile başlayan bilgelik ülküsü, nihayetinde Aşık Paşa ile Anadolu’nun merkezinde Kırşehir’de onbini aşkın beyit ile zirveye ulaşmıştır.
Bilgelik merkezli bu eserlerde aslolan evrensel boyutu ile insandır ve Savaş sanatı, felsefe, ilahiyat, dil bilim, siyasetname, tasavvuf ağırlıklı disiplinler ve bakış açıları ile insan inceden inceye işlenmiştir. Eserlerin başlıklarındaki erdem, tevhid, divan, bilig, hikmet kavramları ile mütefekkirlerin isimlerindeki bilge, has hacip, veli, hoca ve aşık kelimeleri bilgelik perspektiflerinin ipuçlarını ele vermektedir.
Bu eserler ile gezgin dilimiz mayalanmış, zengin bir zihin dünyamıza kapı aralamıştır.
1. Bilge Tonyukuk Yazıtı
2. Bilge Kağan Yazıtı/ Kültigin Yazıtı
3. Farabi: Erdemli Devlet
4. Maturidi: Kitabüt Tevhid
5. Kaşgarlı Mahmud: Divanı Lügatit Türk
6. Yusuf Has Hacip: Kutadgu Bilig
7. Ahmed Yesevi: Divanı Hikmet
8. Hacı Bektaşı Veli: Makalat
9. Mevlana: Mesnevi
10. Nasrettin Hoca: Mizah ve Bilgelik
11. Yunus Emre: Divanı Yunus
12. Aşık Paşa: Garibname
Türkistan diyarlarında sürekli bir çizgi oluşturan 7 bilgenin sonuncusu Ahmed Yesevi’nin yaktırdığı çoban ateşlerinin menziline giren Türkiye coğrafyasının merkezinde yer alan Kırşehir, Eskişehir ve Konya şehirleri, Anadolu topraklarındaki Kapadokya bilgelik geleneğini daha da derinleştirmişlerdir.
Bir düzineyi bulan düşünürlerin tek bir ortak noktayı eserlerinde merkeze almaları tesadüfle açıklanamaz. Bilge bu Mütefekkirlerimiz gerçek manada bilgelik sevgisinin peşinde şehirlerden şehirlere, diyarlardan diyarlara sürekli hareket halinde olmuşlar, fikir ve düşüncelerini kıtalara dökmekle kalmamışlar, kıtalara da ulaştırmışlar, yaymışlardır.
Avrupa Birliği bayrağındaki 12 yıldız sadece bir kıta ve tek bir din ile sınırlanmış, soyut bir birlik görüntüsü ile yetinir iken Büyük Asya & Küçük Asya sentezini esas alan 12 Bilgemiz evrenselliğe uzanarak yıldızlaşmaktadır.
12 Bilgemizin aydınlattığı fikir ve düşünceler, bilgelik sevgisi ile insanların birliği idealini, yer-gök-insan uyumu dairesinde sonsuza kadar yaşatmaya devam etmektedir.
646 yılında Çin’in İç Moğolistan eyaletinin Yunzhong şehrinde doğan Bilge Tonyukuk’dan, Orta Anadolu’da Kırşehir şehrinde 1333 yılında vefat eden Aşık Paşa’ya değin 700 yıla yakın onbin sayfayı aşkın bir birikim meydana getiren bilgelik eserlerimiz, devamındaki 700 yılın da zihin dünyasını yönlendirirken, aydınlatmaya devam etmektedir.
Can Yücel (1926-1999)
İlhan Berk
https://www.instagram.com/
Turgut Uyar
https://www.instagram.com/
Can Yücel
https://www.instagram.com/
Ahmet Hamdi Tanpınar
https://www.instagram.com/

Ahmet Kutsi Tecer
https://www.instagram.com/
Ahmet Muhip Dranas
https://www.instagram.com/
Cahit Zarifoğlu
https://www.instagram.com/
Ahmet Haşim
https://www.instagram.com/
Nazım Hikmet
https://www.instagram.com/
https://www.facebook.com/watch/?v=871518744771989
Atilla İlhan
https://www.trtdinle.com/show/attila-ilhan-siirleri
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Hilmi Yavuz
Yaşar Kemal
https://www.instagram.com/reel/ClEobvVgXDm/?igshid=YmMyMTA2M2Y%3D

Eray Canberk
https://www.instagram.com/
Necip Fazıl Kısakürek
https://www.instagram.com/
Oktay Rifat
https://www.instagram.com/
Cemal Safi
https://www.instagram.com/
Orhan Veli Kanık
https://www.instagram.com/
https://www.instagram.com/
https://www.instagram.com/
Ülkü Tamer
https://www.instagram.com/
Muhsin Yazıcıoğlu
https://www.instagram.com/
Aşık Veysel
https://www.instagram.com/
https://www.instagram.com/
https://www.instagram.com/
Mehmet Akif Ersoy
https://www.instagram.com/
https://www.instagram.com/

Ziya Osman Saba
https://www.instagram.com/
Abdurrahman Karakoç
https://www.instagram.com/
Necati Cumalı
https://www.instagram.com/
Cemal Süreya
https://www.instagram.com/
https://www.instagram.com/
Arif Nihat Asya
https://www.instagram.com/
Namık Kemal
https://www.instagram.com/
Ahmed Arif
Melih Cevdet Anday
https://www.instagram.com/
Sabahattin Ali
Sezai Karakoç
https://www.instagram.com/

Faruk Nafiz Çamlıbel
https://www.instagram.com/
Ümit Yaşar Oğuzcan
https://www.instagram.com/
Yahya Kemal Beyatlı
https://www.instagram.com/
https://www.instagram.com/
Ahmet Selçuk İlkan
https://www.instagram.com/
Cahit Sıtkı Tarancı
https://www.instagram.com/
Tuncel Kurtiz
https://www.instagram.com/
https://www.instagram.com/reel/CmuQKrMqTlz/?igshid=YmMyMTA2M2Y%3D
İsmet Özel
https://www.instagram.com/
Şükrü Erbaş
https://www.instagram.com/reel/CmevX59JREV/?igshid=YmMyMTA2M2Y%3D
12 Şairimiz. Hayat Kısa Kuşlar Uçuyor | TRT Dinle
https://www.trtdinle.com/show/hayat-kisa-kuslar-ucuyor

Sümerler Kütüphanesi

Sümer Göçleri
Sümerler Mezopotamya’ya yepyeni kültür unsurları getirmişlerdir ki, bunların başında çömlekçi çarkı, silindir mühür ve yüksek mabet gelmektedir.
Sümerler, Mezopotamya’nın güneyindeki bataklık bölgeye yukarıda sıraladığımız kültür unsurlarını da katarak, mevcut eski köy kültürünü bir “şehir kültürü”ne dönüştürmüşlerdir. Gerçekten onlar, bataklık arazinin içinde yerleşmeye elverişli adacıklara ayrı ayrı cemaatler halinde yerleşerek, birçok şehir devleti kurmuşlardır.
Eridu, Ur, Uruk, Lagaş, Umma, Şuruppak, Nippur ve Kiş, bu şehir devletlerinin önde gelenleri arasında sayılabilir. Sümerler’in tarihini aydınlatan binlerce çivi yazılı belge ve çok sayıda arkeolojik malzeme vardır.Bu belgelerden öğrenildiğine göre, “Sümer şehir devletlerinde her şehrin ayrı bir tanrısı vardı. Sümerler, bu şehir tanrılarına tepeler üzerinde mabetler kuruyorlardı. Vatandaşlara ait özel evler bu mabedin etrafında kümeleniyor, sonra şehrin etrafına yine müşterek emekle bir sur inşa ediliyordu.
Sümerler’in inanışına göre, yeryüzündeki bütün yaratıklar ve varlıklar tanrının malı idi. Fakat tanrıya ait olan bu toprakları verimli hale getirebilmek için bataklıkları kurutmak, suları kanallarda toplamak gerekiyordu. Bütün bu büyük ve zor işleri ancak müşterek emekle başarabilirlerdi. İşte bu yüzdendir ki, bütün şehir halkı birlikte kanallar açıyorlar, toprağı birlikte ekiyorlar ve yetişen ürünleri birlikte topluyorlardı.”
H. Schmökel’e göre, Sümerler’in kurduğu bu küçük şehirler, bir çeşit ilkel sosyalizm ile idare ediliyorlardı. Fakat bu sosyalizm gücünü tanrıdan aldığı için, Mezopotamya’da Sümerler’le başlayan bu rejime “mabet sosyalizmi” ya da “teokratik sosyalizm” denilmektedir.
“Bu sistem gereğince her vatandaş, topraktan elden ettiği ürünleri, yetiştirdiği hayvanları, avladığı avları ve hayvanlardan elde ettiği et ve süt ürünlerini mabede teslim etmek zorundaydı. Mabette görevli bulunan rahip memurlar, toplanan bu ürünleri, her ailenin ihtiyacı oranında paylaştırıyorlardı. İhtiyaç fazlası ürünlerle de taş, kereste ve maden gibi memlekette mevcut olmayan maddeler, dış ülkelerden satın alınıyordu.” Demek oluyor ki Sümerler’de mabet sadece dinin değil, ekonominin de merkezi idi.
Sümerler bu ilkel sosyalizmin doğal bir neticesi olarak çok geçmeden MÖ. 3200’lerde yazıyı da keşfetmeye muvaffak oldular. Zira rahipler, her vatandaşın mabede getirdiği malı, kil tabletler üzerine ancak kendilerinin anlayabileceği şeklide kaydediyorlardı. Bu, bir çeşit resim yazısıydı.
Fakat zaman içerisinde ürünlerin çeşidi ve miktarı artınca, bu resimle kaydetme yöntemi kifayet etmemeye başladı. Resimlerin yerini yavaş yavaş şekiller ve çizgiler aldı. Yaş kil üzerine üçken uçlu bir kamışla yazılan bu yazının işaretleri çiviye benzediği için, modern araştırıcılar tarafından “çivi yazısı” olarak isimlendirilen yazı sistemi böyle ortaya çıktı. Yüzlerce işaretten oluşan ve hece esasına dayanan bu yazının dili Sümerce. olduğu için, çivi yazısının Sümerler tarafından keşfedildiği anlaşıldı.
Sümerler’in keşfettiği çivi yazısı doğuda İran’dan batıda Anadolu ve Akdeniz’e kadar yayılmış ve MÖ. 1. yüzyıla kadar uzanan yaklaşık üç bin yıllık zaman dilimi içerisinde çeşitli kavimler tarafından kullanılmıştır.
Sümerler, MÖ. 3500-2500 yılları arasına rastlayan dönemde Mezopotamya’da gerçekten büyük bir medeniyet meydana getirdiler. Fakat ne gariptir ki, coğrafi şartlar uygun olmasına rağmen, büyük bir imparatorluk kuramadılar. Tam tersine onlar, şehir devletleri halinde yaşamayı tercih ettiler.
Merkezi bir devlet kuramamalarının önde gelen nedenlerinden biri, bu şehirler arasında yaşanan ve bitmek tükenmek bilmeyen hâkimiyet mücadeleleri olsa gerektir.MÖ. 2500’lerden itibaren Mezopotamya, Akkadlar, Asurlular, Babilliler ve Kaslar gibi çeşitli kavimlerin de yurdu olacaktır. Fakat adları geçen bu kavimler de yüksek Sümer kültürünü büyük ölçüde benimseyeceklerdir.
Demek oluyor ki, en eski kavimlerden biri olan ve Türkçe’ye akraba bir dil konuşan Sümerler, Mezopotamya’ya şehir kültürünü getirdikleri gibi, tarihi devirlerin başlamasını mümkün kılan yazıyı da icat etmişlerdi.
Mezopotamya’nın coğrafi şartlarının zorlaması neticesinde “emekte ve nimette müştereklik” esasına dayanan ve Batılı tarihçiler tarafından “Teokratik Sosyalizm” ya da “Mabet Sosyalizmi” denilen rejimi meydana getirenler de onlardır. Bir başka ifade ile ilk sosyalist rejimin mucidi Sümerler’dir.
Yine Mezopotamya’da MÖ. 2650-2550 yılları arasına tarihlenen Er Sülaleler II Devri’nde, Sümer kentlerinde din ve devlet işleri birbirinden ayrılarak, dünya tarihinin ilk lâik devlet sistemi meydana getirilmiştir. Bu yetki paylaşımından sonra, “LUGAL” unvanını taşıyan krallar sadece devlet işleriyle uğraşmışlar, din işlerini ise tamamıyla rahipler sınıfına bırakmışlardır. Görülüyor ki, günümüz dünya devletlerinin büyük bir kısmının benimsediği lâik devlet sisteminin ilk yaratıcıları yine Sümerler olmuştur.
Gelenek hukukunu yazıya geçirerek ilk yazılı kanunları meydana getirenler de onlardır. Urukagina Kanunları (MÖ. 2375’ler), Ur-Nammu Kanunları (MÖ. 2060’lar), Ana-İttuşu Kanunları (MÖ. 2060-1960), Lipit-İştar Kanunları (MÖ. 1900’ler), Sümerce olarak kaleme alınmış olan kanunlardır. MÖ. 1750’lerde. Babil kralı Hammurabi tarafından yazdırılan ve onun adını taşıyan kanunların ilham kaynağı, işte bu Sümer kanunları olmuştur.
Ayrıca Sümerler sütun, kemer ve kubbe gibi Batı dünyasına ancak binlerce yıl sonra girmiş olan mimari ögeleri, günümüzden 5000 yıl önce başarıyla kullanmışlardır. Başka bir deyişle, tarihte ilk kemer ve kubbe Sümerler’de görülür.
Bütün bunlar bize gösteriyor ki, Sümerler’in Mezopotamya’ya göç etmeleri sadece Mezopotamya medeniyetine değil, dünya medeniyetine de önemli katkılar sağlamıştır.
“Sümer göçleri” kitabından alıntılanmıştır. Prof.Dr.Ekrem Memiş. Yard.Doç. Dr.Cemil Bülbül
Eski Mezopotamya ve Sümer Kaynakçası
Sumer is found as place name mostly in India. Sumerian was the first written language 5000 years ago. It was agglutinative language like Dravidian, Tamil and Turkic languages.
What is your idea about highest frequency of Sumer as place name in India?
Writing has started in Sumeria and philosophy has started in India by talkings without writing in deep past. And these civilisations seem to develop interactions via trade. While North India has Sumer prefixed place names, South India has similar language structures with Sumer.
India always reveals realities of brilliant times of humanity.
I came across 2 sources recently.
1-Sumer/Sumeriya as place name prefix in India
https://www.indiadivine.org/co
2- Indus-Mesopotamia Relations
https://en.wikipedia.org/wiki/
Sumer as a Place Name in India
| Name | Region | Lat | Long | Elev ft. | Pop est |
| Sumer | Rajasthan | 27.36 | 76.63 | 853 | 40797 |
| Sumer | Madhya Pradesh | 23.64 | 78.36 | 1669 | 39579 |
| Sumer | Uttar Pradesh | 27.45 | 79.57 | 830 | 85208 |
| Sumer | Madhya Pradesh | 24.85 | 77.67 | 1669 | 10328 |
| Sumer | Madhya Pradesh | 24.69 | 77.53 | 1669 | 14030 |
| Sumer | Madhya Pradesh | 24.44 | 77.69 | 1669 | 25733 |
| Sumer | Madhya Pradesh | 24.35 | 77.97 | 1669 | 26224 |
| Sumer | Madhya Pradesh | 23.64 | 77.88 | 1669 | 11067 |
| Sumer | Madhya Pradesh | 23.78 | 78.20 | 1669 | 21913 |
| Sumer | Madhya Pradesh | 23.60 | 78.21 | 1669 | 10460 |
| Sumer | Uttar Pradesh | 27.68 | 81.15 | 396 | 57810 |
| Sumer | Rajasthan | 25.33 | 73.62 | 1240 | 28324 |
| Sumer Chak | Bihar | 25.55 | 85.14 | 164 | 697561 |
| Sumer Ka Purwa | Uttar Pradesh | 26.44 | 79.66 | 830 | 88979 |
| Sumer Khera | Uttar Pradesh | 27.16 | 80.57 | 830 | 64983 |
| Sumera | Uttar Pradesh | 28.Mar | 78.09 | 830 | 88315 |
| Sumera | Uttar Pradesh | 27.58 | 77.89 | 830 | 70941 |
| Sumera | Bihar | 25.19 | 84.58 | 236 | 72627 |
| Sumera | Bihar | 25.11 | 85.05 | 255 | 111918 |
| Sumera Daryapur | Uttar Pradesh | 28.3 | 78.09 | 830 | 88315 |
| Sumera One B | Uttar Pradesh | 28.4 | 78.12 | 830 | 94631 |
| Sumerabad | Uttar Pradesh | 27.4 | 80.85 | 377 | 36790 |
| Sumerapura | Uttar Pradesh | 26.23 | 83.69 | 213 | 65140 |
| Sumerbigha | Bihar | 24.65 | 84.35 | 416 | 71049 |
| Sumerbāgh | Uttar Pradesh | 25.95 | 81.35 | 314 | 60508 |
| Sumerdāngi | Madhya Pradesh | 23.88 | 78.21 | 1669 | 22534 |
| Sumerganj | Uttar Pradesh | 26.50 | 81.21 | 377 | 64517 |
| Sumerganj | Bihar | 25.14 | 85.48 | 170 | 140016 |
| Sumerganj | Uttar Pradesh | 27.Eki | 80.18 | 830 | 65954 |
| Sumergarh | Uttar Pradesh | 26.93 | 83.48 | 232 | 94412 |
| Sumeri | Madhya Pradesh | 24.19 | 77.28 | 1669 | 16660 |
| Sumeri | Madhya Pradesh | 25.15 | 79.93 | 830 | 30832 |
| Sumeri Chhāpar | Bihar | 26.39 | 84.15 | 219 | 155655 |
| Sumeri Chhāpra | Bihar | 26.21 | 84.18 | 213 | 136393 |
| Sumeri Khera | Uttar Pradesh | 26.51 | 81.15 | 367 | 74186 |
| Sumeri ka Pura | Uttar Pradesh | 25.53 | 81.83 | 259 | 159320 |
| Sumeripur | Uttar Pradesh | 25.91 | 82.40 | 265 | 152857 |
| Sumerkāchhi | Madhya Pradesh | 23.89 | 78.23 | 1669 | 23327 |
| Sumerpara | Madhya Pradesh | 26.29 | 78.35 | 830 | 38927 |
| Sumerpatti Bechan | Uttar Pradesh | 25.26 | 83.34 | 226 | 83144 |
| Sumerpatty Bhichhuk | Uttar Pradesh | 25.26 | 83.34 | 232 | 84946 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 26.83 | 79.02 | 830 | 109666 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 26.51 | 79.94 | 410 | 29003 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 26.61 | 79.60 | 830 | 73280 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 26.87 | 79.79 | 830 | 69892 |
| Sumerpur | Madhya Pradesh | 23.60 | 78.08 | 1669 | 10430 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 27.19 | 79.07 | 830 | 97284 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 27.9 | 79.16 | 830 | 72670 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 26.28 | 80.80 | 396 | 59336 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 27.42 | 81.70 | 374 | 54064 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 27.14 | 81.77 | 387 | 62741 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 26.33 | 81.07 | 364 | 57197 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 27.24 | 81.56 | 387 | 58838 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 26.20 | 81.84 | 324 | 84028 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 27.5 | 82.35 | 314 | 65143 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 26.60 | 82.39 | 291 | 78248 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 26.36 | 82.28 | 298 | 88028 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 26.49 | 82.39 | 305 | 100903 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 27.21 | 83.24 | 295 | 72517 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 26.24 | 83.05 | 232 | 162579 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 25.73 | 81.87 | 269 | 72363 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 25.38 | 81.96 | 239 | 149832 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 27.8 | 80.69 | 830 | 51422 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 28.1 | 78.04 | 830 | 39220 |
| Sumerpur | Uttar Pradesh | 27.4 | 80.10 | 403 | 67187 |
| Sumerpur Abbal | Madhya Pradesh | 24.12 | 77.60 | 1683 | 13450 |
| Sumerpur Barka | Bihar | 25.27 | 83.62 | 196 | 63745 |
| Sumerpur Chhotka | Bihar | 25.28 | 83.61 | 203 | 62987 |
| Sumeru Pipra | Bihar | 24.65 | 85.12 | 396 | 65486 |
| Sumerākhera | Madhya Pradesh | 23.26 | 76.07 | 1669 | 25859 |
| Sumerāpur | Uttar Pradesh | 25.33 | 82.79 | 275 | 27714 |
Copyright 1996-2021 by Falling Rain Software, Ltd.
Turkish and Tamil Languages
Tamil Mother and Daughter in Coimbatore, Tamil Region in India
I just returned from a 15-day business trip in Tamil Nadu, India.
When I asked how to say Turkish ANNE (mother) in Tamil, I learned that it was ANEY.
I asked how to say Turkish ANNEANNE (grandmother) and this time my curiosity grew when she said ANEY ANEY.
I also learned that the Tamils had moved south under the pressure of the Aryans. So, it must have been that while the Tamils were in the north of India, we were there (Hephthalites, Kushans), so our languages interacted.
Of course, there are many more things that interacted. (March 2017, Levent Ağaoğlu)
Indus Valley and Sumeria/Sumerians

The evolution of writing systems is also an important indicator for the disclosure of
migration routes. The migration routes extend far beyond Mesopotamia. Here is the map.



**************
Sumer is a word I am not familiar with. From the list provided none of the places are in South India. My ear is familiar with the South Indian languages but Sumer does not ring a bell. The only word that comes closest in my opinion is Sumeru, often used as a name and sometimes used along with a suffix. (Santosh John, India)
**************
Aråa/Āråa BŚS, in the general area of the Panjab, next to Parśu and Gandhåri. The
word is interesting as a possible reflex of Sumerian Aratta, (east of the Zagros mountains, apparently the land of lapis lazuli, i.e. Badaxšån, north of the Hindukush)
******************
Samar
The name of the city Samarqand (ΪϨϗήϤγ) has etymology traced from the Sanskrit smarya – “meeting”, “place of meeting” [Мɚsson 1950: 157], the Avestan Zmar-kanta “hidden under ground”, or the Sogdian Smara-kanta “stone’city” [Tremblay 2004: 130-131]. In the 11th century it was thought that the name of the city comes from the Türkic Samizkand (ΪϨϛΰϤγ), which means “fat city” [Bir 1973: 471; MK I: 330].
The name of Samar (ήϤγ) or Samur (ήϤγ) during the Middle Ages also carried the river in the Western Urals [IFad: 66; Sho: 161], city Samur (ήϤγ) in Turkistan [HA: 88], the river (Samur) in Elburs mountains [Yaz: 1666], and the right tributary (Samar or Samur) of the river Selenga in Siberia [RD I: 176; Bak:107]. Name of this river (Samar/Samur), like the other rivers of this region (Yaik, Ijik, Idil, Ertish, etc.),most likely have Türkic origin.
The origin of this hydronym has etymology from the Türkic ethnonym Subar with phonetic variations Suar, Sumer, Samar, Savir, Sabir, Sibir, etc. [Zekiyev 2002: 425-432]. The
Ural-Altai peoples of the Middle Asia, Ural and Siberia have an ethnonym Saman/Shaman/Samai/Samar,with the origin traced to the southern regions, from where it was brought the Altai linguistic community in the extreme antiquity [Vasilevich 1965: 139-145]. Source: Ancient Turkic toponmys of the Middle Asia. Shamsiddin Kamoliddin





Atatürk’ün 30 Ağustos 1924 Dumlupınar Söylevi
Hakimiyeti Milliye, 31 Ağustos 1924
Efendiler,
Erkânı Harbiyei Umumiye Reisi Fevzi Paşa Hazretlerinin verdiği kıymetli izahatla burada hazır olanlar ”Afyonkarahisar-Dumlupınar” Meydan Muharebesinin ve neticei katiye veren 30 Ağustos Muharebesinin sureti cereyanı hakkında bir fikri icmalî edinmişlerdir. Beş gün bilâfasıla geceli gündüzlü devam eden en büyük meydan muharebesinin mahiyeti hakikîyesi bugün verilen tafsilâttan ziyade, yarın tarihin hükümleri, erbabı tetebbuun tetkik ve muhakemeleri okunduğu zaman daha bariz, daha şumullü bir surette anlaşılacaktır. Beni, milletim, Türk Milleti, emniyet ve itimadına lâyık görerek bu harekâtın başında bulundurdu. Bu vazife ve memuriyetimin mesut hâtırasını milletime karşı daima en derin minnettarlıkla mütehassıs olarak haz ile, iftihar ile muhafaza ediyorum. Vazifelerini milletin arzuyu vicdanîsine, ihtiyacı hakikîsine, yalnız onun iradei âliyesine tevfikan yapmış olanlara mahsus bir istirahati vicdan ile, bugün muvacehenizde bulunurken hissettiğim bahtiyarlığı ifade edemem.
Efendiler, tıpkı bugün gibi 1922 senesi Ağustosunun otuzuncu günü saat ikide, şimdi hep beraber bulunduğumuz bu noktaya gelmiştim. Bu üzerinde bulunduğunuz sırtlarda, kahraman Onbirinci Fırkamız, şu karşıki tepelerde muharebeye mecbur edilen düşman kuvayı asliyesine taarruz için yayılarak ilerlemekte bulunuyordu. Şu gördüğümüz Çal köyü alevler ve dumanlar içinde yanıyordu. Beni buraya kadar getiren sâikın ne olduğunu izah için hatırladığım bir iki noktayı burada tekrar edeceğim.
29/30 ağustos gecesi sabaha karşı Garp Cephesi Harekât Şubesi Müdürü Tevfik Bey, bermutad o saate kadar muhtelif karargâhlardan ve her taraftan gelen raporlara göre harita üzerinden tesbit ve işaret ettiği vaziyeti umumiyeyi Cephe Kumandanı İsmet Paşaya göstermiş ve o da derhal ”Paşaya göster” emriyle Tevfik Beyi yanıma göndermişti. Karahisar’da Belediye dairesinde bana tahsis olunan odada yatmakta idim. Beni uyandıran Tevfik Beyin gösterdiği haritaya baktım. Hemen yataktan fırladım.
Arkadaşlar, haritada gördüğüm şey şu idi, ki ordularımız düşman kuvayi mühimmesini şimdiden, cenuptan, garptan ihataya müsait bir vaziyet almış bulunuyorlardı. Şu halde tasavvur ettiğimiz ve azamî netayiç temin edeceğini ümit eylediğimiz vaziyetler tahakkuk ediyordu.
”- Derhal Fevzi ve İsmet paşaları çağırınız!” dedim. Üçümüz toplandık, vaziyeti bir daha mütâlea ettik ve katiyetle hükmettik ki, Türk’ün hakikî halâs güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün şaşaasiyla tulû edecektir. Bu karara göre ordulara yeni emir ve tâlimat yazıldı (saat 6,30 evvelde). Fakat vaziyet o kadar mühim, o kadar sür’at ve şiddet talep ediyordu ki, bu tahrirî emirlerle iktifa etmek muvafıkı ihtiyat olamazdı. Onun için Fevzi Paşa Hazretlerinden, bizzat Altınbaş ve cenubundan hareket eden İkinci Ordumuzun ve bunun daha garbında bulunan Süvari Kolordumuzun nezdine giderek tasavvurumuza göre harekâtı tanzim buyurmasını kendilerine rica ettim.
Dördüncü kolordusu ile istihdaf ettiğimiz düşman kısmı küllisini cenuptan takibeden Birinci Ordu Karargâhına da ben bizzat gidecektim. İsmet Paşanın karargâhta kalıp vaziyeti umumiyeyi idare etmesini münasip gördüm. Fevzi Paşa Hazretleri şimale hareket ederken, ben de otomobille şimendifer güzergâhını tâkiben garba hareket ettim. Akçaşar’da Birinci Ordu Karargâhına saat 9’dan evvel idi ki vâsıl olmuştum. Ordu kumandanına bir taraftan cephenin tahrirî emri tevdi olunurken, ben de kendisine şifahen vaziyeti izah ettim ve Dördüncü Kolordunun tekmil fırkalariyle ve sürat ve şiddetle işte bu köyün, Çal köyünün garbındaki düşman kısmı küllisini ihata edecek surette muharebeye mecbur etmesini emrettim. Ve ilâve ettim ki:
”- Düşman ordusu behemehal imha olunacaktır.” Ordu Kumandanı benim yanımda telefonla Kolordu Komutanı Kemâlettin Sami Paşayı buldu. Benim oraya geldiğimi ve emrimin ne olduğunu tebliğ etti. Bir müddet bu karargâhta kaldım. Mütemadiyen gelen muhtelif rütbedeki esir zabitanla görüştüm. Bunlardan biri erkânıharp zabiti idi. Zavallı verdiği malûmat meyanında istemeyerek Başkumandan vazifesini alan General Trikopis’in ve İkinci Kolordu Kumandanı General Digenis’in de bizim çevirmek istediğimiz çemberin içinde bulunduğunu ifade etmiş oldu. Derhal yanımda bulunan Ordu Kumandanına:
”- Kemalettin Paşayı bulunuz. Bizzat Trikopis’le beraber bütün düşman generallerini behemehal esir etmesini söyleyiniz” dedim. Bu emir derâkab telefonla tebliğ olundu. Zavallı esir zabit benim bu emrimi işitir işitmez ikram ettiğim çayı içemieyerek büyük bir baygınlık geçirdi. Daha fazla bu ordu karargâhında kalamazdım. Muharebe vaziyetini gözümle görmek benim için mukavemetsiz bir ihtiyaç oldu. Ordu Kumandanını da beraber alarak Dördüncü Kolordu Kumandanının tarassut için bulunduğu şu istikametteki bir tepeye geldik (Arpalık civarında).
Çal köyü garbında ve şimalinde patlayan topların tarrakalarını işitiyordum. Oradan vaziyeti dürbün ile tetkike uğraşmak bana sıkıntılı geldi. Daha ileriye, ateş yerine gitmek için kat’î bir lüzum ve ihtiyaç hissediyordum, ve bu noktayı, şimdi üzerinde bulunduğumuz bu tepeyi gösterdim. Oraya gitmek lâzımdır ve buyurun gidelim dedim. Otomobillere atladık, bu tepeye gelen yola dahil olduk. Arasıra güzergâhımızın soluna düşman mermileri düşüyordu. Dördüncü Kolordunun fırkaları şarktan garba güzergâhımızı katederek seri hatvelerle ilerliyorlardı. Biraz evvel dediğim gibi saat ikide şuraya çıkmış bulunuyorduk.
Düşman kuvvetlerini gündüz gözüyle tamamen ihata etmek ve düşmanın muannidane müdafaa ettiği muharebe mevzilerine süngü hücumlarıyla dahil olarak neticei kat’iye almak elzemdi. Bunun için bütün kıtaatın azamî fedakârlıkla ilerlemesini ve bütün bataryalarımızın, hattâ mesturiyete bakmaksızın, ateş mevzilerine girip düşman mevzilerini sarsmasını istiyordum. Yanımdaki kumandanlar bu noktayı nazarlarımı anlar anlamaz derhal ve en asabî bir suretle faaliyete geçtiler. Maatteessüf şimdi ismini hatırlayamadığım, yanımda bulunan bir süvarı zabitine birkaç kelime not ettirerek düşman mevzilerini şimâlden saran ikinci orduya gönderdim. Ve şifahen burada benden işittiklerini onlara da söylemesini emrettim. Bu zabit vazifesini yapmış ve birkaç saat sonra tekrar yanıma gelerek malûmat da vermişti.
Onbirinci Fırkanın kahraman kumandanı Derviş Bey bizzat ileriye atılarak bütün kuvvetiyle düşman meziine ilerliyordu. Kolordu Kumandanı Kemâlettin Paşa, cenuptan ve garptan düşmana saldırdığı diğer fırkalarına yeniden yeniye teşdit ve tesrii harekât için emirlerini isal ediyordu. İkinci Ordunun Onaltıncı ve Altmışbeşinci fırkaları düşmanla ciddî muharebeye girişiyorlar, diğer fırkaları da ihata dairesini darlaştırıyorlardı. Bunları görüyordum. Suvari Kolumuzun daha garptan düşmanın arkasını kesmek üzere bulunduğunu bana haber getiren suvari zabiti söylemişti.
Arkadaşlar! Saat ilerledikçe gözlerimin önünde inkişaf eden manzara şu idi: Düşman başkumandanının şu karşıki tepede son gayretiyle çırpındığını görüyor gibiydim. Bütün düşman mevzilerinde büyük bir heyecan ve helecan vardı. Artık toplarının, tüfeklerinin ve mitralyözlerinin ateşlerinde sanki öldürücü hassa kalmamıştı. Bu ovadan, şimalden ve cenuptan birbirini velyeden avcı hatlarımızın, gurubu yaklaşan güneşin son şuaatiyle parlayan süngüleri her an daha ileride görülüyordu. Düşman mevaziini saran bir daire üzerinde mevzi almış olan bataryalarımızın fasılasız ve amansız ateşleri düşman mevziini, içinde barınılmaz bir cehennem haline getiriyordu. Güneş mağribe yaklaştıkça ateşli, kanlı ve ölümlü bir kıyametin kopmak üzere olduğu bütün ruhlarda hissolunuyordu.
Biran önce cihanda büyük bir inhidam olacaktı. Ve beklediğimiz halâs güneşinin tulû edebilmesi için bu inhidam lâzımdı. Zulmetler içinde bu inhidam vuku bulmalı idi. Hakikaten semanın karardığı bir dakikada Türk süngüleri düşman dolu o sırtlara hücüm ettiler. Artık karşımda bir ordu, bir kuvvet kalmamıştı. Kâmilen mahvolmuş perişan bir bakiyetüssüyuf kitlesi bulunuyordu. Kendilerinin dediği gibi pürhavf ve lerzân, bîşekil bir kitle, acaip bir halita halinde firar için fürce arıyordu. Artık gecenin koyulaşan zulmeti neticeyi gözle görmek için güneşin tekrar şarktan tulûuna intizarı zarurî kılıyordu.
Efendiler, ertesi günü tekrar bu muharebe meydanını dolaştığım zaman, ordumuzun ihraz ettiği zaferin azameti ve buna makabil hasım ordunun duçar edildiği falâketin dehşetini beni çok mütehassis etti. O karşıki sırtların gerisindeki bütün vâdiler, dereler, bütün mahfuz ve mestur yerler bırakılmış toplarla, otomobillerle ve namütenahi teçhizat ve malzeme ile ve bütün bu metrukâtın aralarında yığınlar teşkil eden ölülerler, toplanıp karargâhlarımıza sevkolunmakta, bulunan sürü sürü esir kafileleri hakikaten bir mahşeri andırıyordu. Bu dar ateş ve savlet çemberinden bugün için kurtulabilenler birkaç bin kişilik bakiyetüssüyuftan ibaret idi. Fakat onlar da daha büyük Türk çemberi içinde çıkmaya muvaffak olamayarak başlarında Başkumandanları bulunduğu halde beyaz bayrak çekmeye mecbur olmuşlardı.
Efendiler, Ağustosun otuz birinci günü takriben zevalde idi ki, yine bu Çal köyünde, yıkık bir evin avlusu içinde İsmet Paşa ve Fevzi Paşa ile buluştuk. Kırık kağnı arabalarının döşeme ve oklarına ilişerek bundan sonraki vaziyeti mütalâa ettik. Kazandığımız meydan muharebesinin bütün seferi hitama erdirebilecek bir azamet ve ehemmiyette olduğundan ittifak ettik. Şimdi Bursa istikametinde çekilen düşman kuvvetlerini mahvetmekle beraber bütün orduyu aslî ile bilâaram İzmir’e yürüyecektik.
Efendiler, bugünden sonra İzmir’de ”Akdeniz”i, Mudanya’da ”Marmara”yı görmek için 8-9 günlük bir zaman kâfi gelmiştir. Fakat hatırlatmalıyım ki, bugün, bu üzerinde bulunduğumuz tepeye, bu yanık Çal köyüne gelebilmek için yalnız Sakarya’dan itibaren sarfettiğimiz zaman tam bir senedir. Fakat bu tesbit ettiğimiz zaferi ihzar edebilmek için bir seneyi çok bulmazsınız zannederim. Çünkü efendiler, harp, muharebe, nihayet meydan muharabesi yalnız karşı karşıya gelen iki ordunu çarpışması değildir. Milletlerin çarpışmasıdır. Meydan muharebesi milletlerin bütün mevcudiyetleriyle, ilim ve fen sahasındaki seviyeleriyle, ahlâklarıyla harslarıyla hülâsa bütün maddî ve manevî kudret ve faziletleriyle ve her türlü vasıtalarıyla çarpıştığı bir imtihan sahasıdır. Bu sahada, çarpışan milletlerin hakiki kuvvet ve kıymetleri ölçülür. Netice yalnız kuvveti cismaniyenin değil, bütün kuvvetlerin, bilhassa ahlâkî ve harsî kuvvetin tefevvukunu mertebei sübuta vardırır. Bu sebeple meydan muharebesinde yenilen taraf milletçe ve memleketçe, bütün mevcudiyeti maddiye ve maneviyesiyle mağlûp edilmiş sayılır. Böyle bir âkibetin ne kadar fecî olabileceğini tahmin edersiniz. Mahvü izmihlâl yalnız cidal sahasında bulunan orduya münhasır kalmaz. Asıl ordunun mensup olduğu millet feci âkıbetlere uğrar. Tarih, başlarındaki tacidarların, harîs politikacıların birtakım hayalî emellerle, vasıtası mevkiine düşen müstevli orduların, müstevli milletlerin uğradığı bu nevi fecî âkibetlerle malâmâldir.
Efendiler, Türk vatanının fethetmek fikrini, Türk’ü esir etmek hayâlini umumî, maaşerî bir fikir haline koymaya çalışanların da lâyık oldukları âkibetten kurtulamamış olduklarını gözlerimizle gördük.
Efendiler, kendilerine bir milletin talihi tevdi olunan adamlar, milletin kuvvet ve kudretini yalnız ve ancak yine milletin hakikî ve kabili istihsâl menfaatları yolunda kullanmakla mükkellef olduklarını bir an hatırladan çıkarmamalıdırlar. Bu adamlar düşünmelidirler ki, bir memleketi zabt ve işgal etmek o memleketlerin sahiplerine hâkim olmak için kâfi değildir. Bir milletin ruhu zaptolunmadıkça, bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça, o millete hâkim olmanın imkânı yoktur. Halbuki, asırların mevlûdu olan bir ruhu milliye, kavi ve daimî bir iaredi milliyeye hiçbir kuvvet mukavemet edemez.
Mahkûm olmak istemeyen bir milleti, tahtı esaretinde tutmaya muktedir olacak kadar kuvvetli müstebitler artık bu dünya yüzünde kalmamıştır. Türk milleti son mücadelâtiyle, bilhassa burada ihraz ettiği zaferle, izhar ettiği azim ve irade ile malûm olan bu hak’ayikı bir defa daha sinei tarihe çelik kalemle hâkketmiş bulunuyor.
Efendiler, Afyonkarahisar – Dumlupınar Meydan Muharebesi ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos Muharebesi Türk tarihinin en mühim bir dönüm noktasını teşkil eder. Tarihi millîmiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada ihraz ettiği zafer kadar neticei kat’iyeli ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, cihan tarihine yeni cereyan vermekte kat’i tesirli bir meydan muharebesi hatırlamıyorum.
Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk Devletinin, genç Türk Cumhuriyetinin temeli burada tarsin olundu. Hayatı ebediyesi burada tetviç olundu. Bu sahada akan Türk kanları, bu semada pervaz eden şehit ruhları devlet ve Cumhuriyetimizin ebedî muhafızlarıdır. Burada esasını vâzettiğimiz ”Şehit Asker” âbidesi işte o ruhları, o ruhlarla beraber gazi arkadaşlarını, fedakâr ve kahraman Türk milletini temsil edecektir. Bu âbide, Türk vatanına göz dikeceklere Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, savletini, kudret ve iradesindeki şiddeti hatırlatacaktır.
Efendiler, bu muazzam zaferin muhtelif âmilleri fevkinde en mühimi ve aslîsi Türk milletinin bilâkaydüşart hâkimiyetini eline almış olmasıdır. Bu hâdisenin tarihimizde ve bütün cihanda ne büyük, ne feyizli bir inkilâp olduğunu izaha lûzum görmem. Milletimizin uzun asırlardanberi hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların tahakküm ve istibdadı altında ne kadar ezildiğini, onların hırslarını temin yolunda ne kadar büyük felâketlere ve zararlara uğradığını düşünürsek, milletimizin hâkimiyetini eline almış olması hâdisesinin bütün azamet ve ehemmiyeti nazarlarımızda tecelli eder. Gerçi büyük zaferin ferdasına kadar İstanbul’da halife ve sultan namı altında bir şahıs ve onun işgal ettiği hilâfet ve saltanat ünvaniyle bir makam vardı. Fakat bu zaferden sonra millet o makamları ve o makam sahiplerini lâyık olduğu âkıbete isal etti.
Efendiler, hâkimiyeti milliye öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar. Avrupa’nın ortasından tâ Şark’ın öbür ucundaki binlerce senelik memleketlere bakacak olursak, Osmanlı İmparatorluğunun istihkak ettiği talihi daha güzel anlayabiliriz.
Arkadaşlar, sarayların içinde Türkten gayri unsurlara istinat ederek, düşmanlarla ittifak ederek Anadolu’nun, Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamlarının Türk vatanından tard, düşmanların denize dökülmesinden daha rehakâr bir harekettir. Türk milletini mübârek vediai ecdat olan bu topraklarda tam mânasıyla efendi olarak yaşaması ancak o fuzulî bîmâna olduktan başka, mevcudiyetleri mahzı zarar ve felkâket olan makamların bertaraf edilmesiyle mümkün olabilirdi.
Efendiler, onlar yüzünden Türk vatanının ve Türk milletinin geçirdiği kederleri, elemleri hissetmemiş bir ferdimiz yoktur. Bu kadar matemler ve felâketler geçirdikten sonra elbette Türk öğrenmiştir ki, vatanı yeniden yapmak ve orada mesut ve hür yaşayabilmek için behemehal hâkimiyetine sahip olmak ve Cumhuriyet bayrağı altında bütün evlâtlarını toplu ve dikkatli bulundurmak lâzımdır. Efendiler, asırlardan beri inleyerek feryad eden, fakat müstebitlerin, muğfillerin, cahillerin vucuda getirdikleri mânialarla canhıraş sedasını milletin kulağına isma edemeyen zavallı vatan, bugün diyor ki, can kulağınızı harap olmuş, sinesinde en derin ıstıraplar duymuş valdenizin samimî hitabına daima açık bulundurunuz. Efendiler, Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da hükümran olmak kudret ve kabiliyetini göstermiş olan ecdadımız vaktinde bu sedayı işitmekten menedilmemiş olsalardı, Türk camiasının, Türk mefkûresinin, Türk menafiinin mahfuz ve feyizdar olacağı ana vatanı bugünkü şekli harabisinde mi tevarüs ederdik? Efendiler, artık vatan imar istiyor, zenginlik ve refah istiyor. İlim ve marifet, yüksek medeniyet, hür fikir ve hür zihniyet istiyor. Şeref, namus, isktiklâl, hakikî varlık, vatanın bu taleplerini tamamen ve serian yerine getirmek için esaslı ve ciddi bir suratte çalışmayı emreder.
Efendiler, asırlardanberi Türkilye’yi idare edenler çok şeyler düşünmüşlerdir; fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye’yi. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin duçar olduğu zararları ancak bir tarzda telâfi edebiliriz: O da artık Türkiye’de Türkiye’den başka bir şey düşünmemek. Ancak bu zihniyetle hareket ederek her türlü selâmet ve saadet hedeflerine vasıl olabiliriz.
Efendiler, bizim milletimiz vatanı için, hürriyeti ve hâkimiyeti için fedakâr bir halktır; bunu isbat etti. Milletimiz yaptığı inkılâbatın kıskanç müdafiidir de. Benliğinde bu faziletler yerleşmiş bir milleti, yürümekte olduğu doğru yoldan, hiç kimse, hiçbir kuvvet alıkoyamaz.
Efendiler, milletimiz hâkimiyetini eline aldığı gün, bilmeyen kalmamıştır, en karanlık felâketlerin, en derin uçurumu kenarında bulunuyordu. Kuvvei maddiyesi yıpratılmış, vesaiti müdafaası gabolunmuş, maneviyatı, mukaddesatı duçarı tecavüz olmuş elîm bir vaziyette bulunuyordu. Bütün bunlara rağmen mevcudiyetini ve istiklâlini kurtarmaya karar verdi. Bu kararından muvaffak olabilmek için bütün milletin kendine bir hedef ve hareket tesbit etmesi lâzım geliyordu. Bütün milletin, o hedef üzerinde behemehal muvaffak olmayı gayei emel telâkki etmesi icabediyordu. Millet bütün mevcudiyetiyle, bütün fedakârlığıyla, bütün imaniyle o hedefe beraber yürüsün ve behemehal muvaffak olsun lâzımdı. Efendiler, o hedef burası idi. Gayei emel olan muvaffakiyet burada ihraz olunan zafer idi.
Efendiler, milletimiz bundan sonraki mesaisinde de muvaffak olabilmek için, millî hedefini bütün vuzuh ve katiyetle, tekmil vatandaşların nazarında ve vicdanında bütün parlaklığıyla tesbit etmiş bulunuyor. İsterseniz benim burada hedef dediğim şeyi, siz milletin mefkûresi tesmiye ediniz. Fakat bu unvanı verirken dikkat ediniz ki, hayalî bir mânaya kendimizi kaptırmayalım.
Efendiler, milletimizin hedefi, milletimizin mefkûresi bütün cihanda tam mânasıyla medenî bir heyeti içtimaiye olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin mevcudiyeti kıymeti, hakkı hürriyet ve istiklâli, malik olduğu ve yapacağı medenî eserlerle mütenasiptir. Medenî eser vücuda getirmek kabiliyetinden mahrum olan kavimler, hürriyet ve istiklâllerinden tecrit olunmaya mahkûmdurlar. Tarihi beşeriyet baştan başa bu dediğimi teyid etmektedir. Medeniyet yolunda yürümek ve muvaffak olmak, şartı hayattır. Bu yol üzerinde tevakkuf veyahut bu yol üzerinde ileri değil geriye bakmak cehil ve gafletinde bulunanlar, medeniyeti umumiyenin huruşan seli altında boğulmaya mahkûmdurlar.
Efendiler, medeniyet yolunda muvaffakiyet teceddüde vâbestedir. İçtimaî hayatta, iktisadî hayatta ilim ve fen sahasında muvaffak olmak için yegâne tekâmül ve terakki yolu budur. Hayat ve maişete hâkim olan ahkâmın, zaman ile tagayyür, tekâmül ve teceddüdü zarurîdir. Medeniyetin ihtiraları, fennin harikaları, cihanı tahavvülden tahavvüle duçar ettiği bir devirde, asırlık köhne zihniyetlerle, maziperestlikle muhafazai mevcudiyet mümkün değildir. Medeniyetten bahsederken şunu da katiyetle beyan etmeliyim ki, medeniyetin esası, terakki ve kuvvetin temeli, aile hayatındadır. Bu hayatta fenalık, muhakkak içtimaî, iktisadî, siyaî aczi mucip olur. Aileyi teşkil eden kadın ve erkek unsurların hukuku tabiiyelerine malik olmaları, aile vazifelerini idareye muktedir bulunmaları lâzimedendir.
Efendiler, milletimiz burada tesbit ettiğimiz büyük zaferden daha mühim bir vazife peşindedir. O zaferin idraki milletimizin iktisat sahasındaki muvaffakitleriyle mümkün olacaktır. Bilirsiniz ki, iktisaden zayıf bir bünye fakrü sefaletten kurtulamaz; kuvvetli bir medeniyete, refah ve sadete kavuşamaz; içtimaî ve siyasî felâketlerden yakasını kurtaramaz. Memleketin idaresindeki muvaaffakiyet ve iktisadiyatındaki müktesebat derecesiyle mütenasip olur. Hiçbir medenî devlet yoktur ki, ordu ve donanmasından evvel iktisadını düşünmüş olmasın. Memleket ve istiklâl müdafaası için vücudu lâzım olan bütün kuvvetler ve vasıtalar iktisadiyatın inbisat ve inkişafiyle mükemmel olabilir.
Milletimizin muttasıf olduğu kuvvetli seciye, sarsılmaz irade, ateşîn milliyetperverlik iktisadî muvaffakiyetten nebeân edecek feyizlerle de lâyık olduğu derecede takviye olunmak zarurîdir. Asır mübarezesinde milletimizi muvaffak edecek bir iktisadî hayat teminini istihdaf eden umumî maarif ve terbiye sistemlerimiz, her gün daha çok esaslaşacak ve elbette muvaffak olacaktır.
Efendiler, artık bugün hayat ve insaniyet icapları bütün hakikatiyle tecelli etmiştir. Bunlara mugayir olan rivayetler ahlâk ve imana esas olmaz. Hakikat tecelli edince kizp ortadan kalkar. Safsatalar, hurafeler kafalardan çıkmalıdır. Her türlü teali ve tekemmüle müsteit olan milletimizin içtimaî ve fikrî inkilâp hatvelerini kısaltmak isteyen maniler behemehal bertaraf edilmelidir.
Efendiler, son sözlerimi münhasıran memleketimizin gençliğine tevcih etmek istiyorum. Gençler!
Cesaretimizi takviye ve idame eden sizsiniz. Siz almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile, insanlık meziyetinin, vatan muhabbetinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız.
Ey yükselen yeni nesil! istikbâl sizindir. Cumhuriyeti biz tesis ettik; onu ilâ ve idame edecek sizsiniz.
Arkadaşlar, bu gaza ve şehadet diyarını terkederken ”Şehit Asker”i hep beraber hürmet ve tazimle selâmlayalım.