Home Blog Page 30

Tur’an! Şiiri

15 Temmuz 2018, Yesevi Vakfı, Bilge Tonyukuk Konferansı. Küçükayasofya, Çatladıkapı İstanbul
Mütefekkirân

İlkbahar’ın Zirvesi
Dağlarımız
Mayıs’dayız; Mayıs
Sanmayın ki Issızız, İzsiziz
Hıdrellez’iz
Hızır İlyas’ız.
Can’ız, Canan’ız

Lâleler, Sümbüller
Böğürtlenler, Fesleğen’ler
Çiçekler, Börtü Böcekler

Şarkılar, Şiirler
Deyişler, Türküler
Dize Dize

Gön’der
Gön’den İçre
Gön’ülden Gönül’e
Gönüllere

Dem, Levend’âne
Dem, Mütefekkirâne
Dizelerle

Beş Deniz’e, Bizim Deniz’e, Akdeniz’e,
Küçük Asya’ya, Rumeli’ne
Rodos, Girit’e, Mağusa, Kıbrıs’a
İran’a, Fars’a, Çin’e,
Maçin’e, Hind’e, Hindiçin’e,

Talay’lara
Hem de Mı’sırlara
Mısrîlerle, Mısralarla

Sofralar kurula
Yesevî Divanınla
Sofyalar oluna
Yenisey, Orhun’dan,
Bilge Tonyukuk’dan
Taş Yazıtlarla
Has Hâcib’lerden Yûsuf’larla
Dîvân-ı Yûnus’larla.

Dem, Mütefekk’irân
Dem, Türk’ân

Kızılelma’m
Tur’an!

14 Mayıs 2018

Japonya Turan Derneği

1933 yılında “Japon Turan Derneği” tarafından tasarlanan Turan Haritası
Japonlar ile Macar, Finliler ve diğer Turan toplulukları ile de akrabalık ve kültürel bağı olduğunu gösteren ilk haritalardandır.

Hem Japonca hem de İngilizce olarak basılan harita, 1933’te Japon Turancı önderi Kitagawa Shikazo tarafından tasarlandı.

Ancak Shikazo’nun eseri, Macar Turan Cemiyeti’nin emriyle 1943’te Budapeşte’de baskısı yapıldı.

Harita Japonların Turan atalarının 5 etnik grubunu kapsamaktadır.

  • Finno-Urgians (Macarlar (Macarlar), Finliler ve Estonyalılar dahil 13 alt bölüm)
  • Samoyedler (3 alt bölüm)
  • Türk-Tatarlar (28 alt bölüm)
  • Moğollar (16 alt bölüm)
  • Tunguzlar (Japonlar dahil 20 alt bölüm).

 

Turan Irkı” Marşı (Youtube)

JAPON TURANCILIĞI (Youtube)

Turan Kütüphanesi

TURAN_NAME_7_8_2023

Turan Cemiyeti, Metin Edirneli 

Turan Bilimler Akademisi

Turancılık – Vikipedi

Atilla Jorma (Finlandiya) Kitapları 

Türkçe-Fince / Fince-Türkçe Sözlük – Doğu Kütüphanesi

Turan Bilimler Akademisi Resmen Kuruldu – Genel – Denizli Haber – Denizliekspres

URAL ALTAY ASYA TÜRKÇESİ

Ural halkları haritası

YENİ BİN YILIN EŞİĞİNDE MİLLİ MEFKURENİN İMKAN VE KABİLİYETLERİNE ELEŞTİREL BİR BAKIŞ, Prof Kemal Üçüncü

 

 

 

Turan bir Kokteyldir

Türk bir kokteyldir dili de öyledir. İnsan soylarının çeşitliliğini ve dillerindeki zenginliğini (Arapça, Farsça, Sanksritçe, Hintçe, Rumca, İtalyanca)  kendi içine de alma yüceliğini gösteren Türkler bu şekilde bir insanlık hikaye ve serüvenini ortaya koymaktadırlar.

Aksi taktirde kendileri de dilleri de aynı fasit daire içerisinde dönen tekçi ve monoton bir      görünüm arz edeceklerdi. Bu şekilde âlemlerin zenginliğini kendi halklarında bizzat yaşamaktadırlar

Türk’ün coğrafyası Turan’dır, Turan’daki insan çeşitlilik ve zenginliğidir. Turan coğrafyasında denizler, okyanuslar, nehirler, kıtaları birleştiren elliyi aşkın devlet bünyesinde akıp durmaktadırlar.

Turan’daki renklilik ve çeşitlilik dünyanın başka hiçbir coğrafyasında mevcut değildir.

Soldan Sağa:

  • Filibeli Çerkez babaannem
  • Filibeli Yörük büyükdedem
  • Kosova Yakovalı Arnavut annededem
  • Üsküplü Türkmen anneannem
  • Torunları Levent Ağaoğlu

Türk bir Turan kokteylidir..

Görüntü_1.png

Turan Halkları, 3000’li yılların geleceğinde başköşede yer alacak olan Pasifik ve Arktik Okyanuslarının kıtalarında yer almaktadırlar.

Denizcilik Stratejileri: Arktik Okyanusu ve Türk Dünyasına sunduğu fırsatlar

                                    Anahtar Kelimeler:

Arktik Okyanusu. Arktik Çağ. Arktik Yol. Türk Dünyası. ABD. Rusya. Çin. Türk Halkları. Altay Dilleri. Kuzey-Güney Diyaloğu. Avrasya Bütünleşmesi. Arktik Stratejik Üçgeni. Sibirya. Türk halkları. Turan Coğrafyası

ÖZET

  1. Turan coğrafyası ülkeleri için üç değişken ön plana çıkmaktadır. Altay dilleri dildaşlığı, kuzey güney diyaloğu ve Arktik Okyanusu’nda en uzun kıyılara sahip olan Rusya.“Turan” teorisi altında birleşen “Altay” ve Ural dilleri bizi okyanuslara ve kıyılarına ulaştırıyor. Din üzerinden gittiğimiz zaman ise Ortadoğu batağına saplanıyoruz.
  2. Arktik Okyanusu’nun komşuluğunu etkileşim alanı içerisinde yer alan Pasifik Okyanusundaki ülkelerde Altay dil ailesinden 230 milyon nüfus yaşamaktadır. Ayrıca Arktik bölgedeki Sibirya coğrafyasında ve sub-Arktik bölgelerindeki Türkistan ülkelerinde 140 milyon Türk nüfus yaşar iken, Kuzey Avrupa ülkelerinden Finlandiya, Estonya ve Macaristan’da da Altay dilli nüfuslar yaşamaktadır. Toplamda 455 milyon nüfus barındıran Altay Dil ailesi ülkeleri Avrasya bütünlüğündeki Pasifik, Sibirya, Türkistan bölgelerinin Arktik Çağı’ndaki asal unsurlarıdır. Sözkonusu olan AB ülkeleri büyüklüğündeki bir nüfustur ve Avrupa izolasyonculuğunun karşıtıdır. 
  3. İkinci Dünya Savaşı’ndan yoğunlaşmaya başlayan Pasifik Çağı olgusu yanına bu kez de Arktik çağı eklenecektir. Berlin Duvarının yıkılışı (1989) ile başlayan küreselleşme sürecinde 30 yılı aşkındır denizler ve dünya hegemonyasını katmerlendiren ABD’nin dünyadaki tek kutupluluğunun sonunu da kuzey kutup dairesinde eriyen buzullar getirecek.
  4. Türk halklarından Dolganlar ve Yakutlar (Sahalar) Arktik Okyanusu kıyılarında yaşamaktadırlar ve Tiksi limanı da Yakutistan Cumhuriyeti içerisinde yer almaktadır.
  5. Arktik ve sub-Arktik olarak tanımlayacağımız bölge içerisinde Türk halklarının ya da Türkçe konuşan halkların yaşadığı bilinmektedir. Bu bölge siyasi olarak Rusya Federasyonu toprakları içinde Sibirya dediğimiz bölgeye tekabül etmektedir.
  6. Günümüz Sibirya’sında hâlâ Türk dilinin çeşitli diyalektlerini konuşan halklar bulunmaktadır: “Altaylılar, Kazaklar, Soyotlar, Sibirya Tatarları, Tofalar, Tuvalar, Hakaslar, Çulımlar, Şorlar, Yakutlar, Dolganlar” bu halklar arasında yer almaktadır.
  7. Türk Devletler Teşkilatı kanalıyla Türkistan ülkelerinin Arktik Okyanusu’na ulaşımları konusunda Rusya ile birlikte projeler geliştirilmelidir. Türkistan ve Rusya’daki Türk halklarının bulundukları, yerleştikleri coğrafyalarda İrtiş nehri gibi, Yenisey nehri gibi Arktik Okyanusu’na ulaşan büyük nehirler söz konusudur. Bu nehirler üzerinden Arktik Okyanusu’na ulaşan taşımacılık modelleri birlikte geliştirilmelidir.
  8. Bu durumda Türk Devletleri Teşkilatı’nın Arktik Konsey’e gözlemci üye olmasının ve bölgedeki Türkçe konuşan halkların dilleriyle birlikte kültürlerinin de korunarak sürdürülebilmesi için Arktik Konsey içerisinde Rusya ile iş birliği sağlayarak sorumluluk üstlenmesinin fayda getireceği değerlendirilmektedir.
  9. Rusya, Türkistan Hindistan ve Afrika. Bu bir çevrimdir. Ve bu çevrim batı doğu  çizgisinde söz konusu olamamıştır.
  10. Yönler açısından baktığımızda batı ve doğu bir çelişki olarak gözükürken kuzey ve güney ise birbirlerine katkıda bulunmaktadır. Tabii ki burada merkez ülkenin Türkiye olması kaydıyla kuzeydeki Rusya Türkistan ve güneydeki Afrika ve Hindistan söz konusu çevrimde birbirlerine katkıda bulunmuş olacaklardır.

***************************************

ARKTİK ÇAĞ

 

Arktik Okyanusu Limanları 

Arktik Stratejik Üçgeni

Denizcilik şirketlerinin rota seçim tutumları: Arktik deniz rotaları için bir analiz

Arktik Güzergahı ABD Denizler hegemonyasına meydan okuyor

Atlantik İttifakı’na karşı Avrasya Bütünleşmesi 

 

ARKTİK VE TÜRK DÜNYASI

 

Arktik Çağ ve Türkiye

Beş Deniz Beş Okyanus

Arktik bölgede Turan Coğrafyası ve Türk Halkları 

Rusya, Çin, Hindistan ve  Türkistan

Altay Dilleri Hattı ve Dildaşlık

Kuzey-Güney Diyaloğu

Fırsatlar

A R K T İ K   K Ü T Ü P H A N E S İ

 

*********************************

 

ARKTİK ÇAĞ

 

Arktik Okyanusu Limanları 

Kuzey Amerika Avrupa Rusya
USA İzlanda Vitino
Kandalaksha
Kivilina Akureyri Port of Murmansk
Utqiaġvik Severomorsk
Prudhoe Bay Norveç Belomorsk
Port of Arkhangelsk
Kanada Tromsø Naryan-Mar
Hammerfest Sabetta
Tuktoyaktuk Honningsvåg Dudinka
Port of Churchill Kirkenes Dikson
Iqaluit Vardø Igarka
Tiksi
Grönlend Port of Pevek
Nuuk Port and Harbour
Port of Ilulissat

 

Arktik Stratejik Üçgeni

Arktik Okyanus civarında bulunan ülkeler üç kıtada Avrupa, Asya, Amerika kıtalarında yer almaktadırlar. Arktik Okyanusu, BM5’in üç üyesi olan Rusya, Çin ve Amerika’yı da bünyesinde barındırmaktadır.  Diğer yandan Türkler de tarihte üç kıtada Avrupa, Asya ve Afrika’da yerleşmiş olan halklardır, dilleri de üç kıtada konuşulmaktadır.

Böylelikle Arktik Okyanusu kıtalara bir üçgen fonksiyonu yükleyerek kıtalar arası etkileşimlerin ve iletişimlerin artışına temel teşkil edecektir.

Arktik, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)-Çin-Rusya rekabeti açısından kritik bir bölgedir. Bunun temel nedenleri, zengin doğal kaynaklara sahip olması, gelecekte işlek bir deniz ulaştırma koridoru olarak kullanılma potansiyeli ve Uzay’daki uydulara erişimle ilgili önemli jeopolitik konumudur. Arktik; ABD, Çin ve Rusya arasında üçgen dengelemesinin ortaya çıktığı bir coğrafyadır. Siyaset bilimi profesörü Rob Huebert’in 2019 yılında “Yeni Arktik Stratejik Üçgen Ortamı” olarak ilk defa tanımladığı bu durum, bölgede üç büyük gücün temel güvenlik gereksinimlerinin, gerilimi arttıracak şekilde çakıştığına işaret eder. Arktik’te stratejik bir üçgenin ortaya çıkması, aynı zamanda, ABD ve müttefiklerinin Rusya‘ya başka bölgelerde baskı uygulaması ve ABD’nin artan Çin küresel etkisine karşı koyma çabalarıyla da bağlantılıdır.

Bu gelişmeler, dünya düzeninde ne oluyorsa Arktik’e de yansıdığı şeklinde değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, bölge aslında Soğuk Savaş döneminde de ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki iki kutuplu sistemin bir ön cephesi olmuştur. Ancak, Soğuk Savaş’ın sona ermesi Arktik rekabetinin sonu anlamına gelmemiştir. Bölge, Bering Boğazı’nda birbirlerini gözetleyen komşular olarak hem ABD hem de Rusya için hayati önem taşımaya devam etmiştir. Bundan başka, Arktik’teki rekabet son yıllarda Çin‘in de dahil olmasıyla giderek daha karmaşık hâle gelmiştir. Küresel ısınma ile birlikte buzulların hızla erimesi bölgeye erişimi kolaylaştırırken, kaynaklardan yararlanma maliyetini düşürmekte ve beklenen yeni deniz ticaret yollarını ortaya çıkarmaktadır.

Bu doğrultuda bu çalışma, Arktik Bölgesi’nde Çin, ABD ve Rusya arasındaki rekabet ve iş birliğini stratejik üçgen perspektifinden tartışmakta ve geleceğine bakmaktadır. İlk kez 1970’lerde Çin-Amerikan-Sovyet ilişkilerini ifade etmek için önerilen “stratejik üçgen” terimi, bugün Çin, ABD ve Rusya ilişkilerinde hâlen varlığını sürdürmektedir. Bu araştırma, günümüzde bu üç büyük güç arasında Arktik’te gerçekleşen etkileşimlerin, stratejik üçgenin somut örneği olduğunu savunmaktadır. Rusya ve Çin‘in bölgede çıkar ortaklıkları bulunmakla birlikte, tarihten bugüne ulaşan anlaşmazlıkları ve karşılıklı güvensizlikleri de bulunmaktadır.

Kendisini “Yakın Arktik Devleti” olarak tanımlayan Çin‘e karşı bazı ortak endişeleri olan ABD ve Rusya‘nın Arktik’te sınırlı bir iş birliğine girişmesi konusu iki ülkenin kamuoylarında kısa bir dönem de olsa tartışılmış, ancak bu görüşler Şubat 2022’de Ukrayna-Rusya Savaşı’nın patlak vermesiyle rafa kaldırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Arktik, Rekabet, Stratejik Üçgen, Dünya Düzeni, Küresel Isınma.Arktik stratejik üçgeni: 2007’den 2021’e bölgesel güç dinamikleri / (ARKTİK STRATEJİK ÜÇGENİ:2007’den 2021’e BÖLGESEL GÜÇ DİNAMİKLERİ.Doktora Tezi. Yazar:BUMİN KAĞAN OĞUZ.Danışman: PROF. DR. OYA DAĞLAR MACAR Yer Bilgisi: İstanbul Ticaret Üniversitesi / Sosyal Bilimler Enstitüsü / Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı. Konu:Uluslararası İlişkiler = International Relations. Doktora.Türkçe.2024.247 s.)

Denizcilik şirketlerinin rota seçim tutumları: Arktik deniz rotaları için bir analiz

Firmalar kar elde ederek varlıklarını sürdürürler ve maliyetleri azaltmanın yollarını ararlar. Küresel ısınmanın sonucunda kutup bölgesindeki yoğun erimelerle Arktik Okyanus’unda yeni deniz yolları belirmeye başlamıştır. Arktik nakliye rotaları şeklinde anılan bu dört rota büyük ekonomiler arasındaki mesafeyi ve transit süreyi ortalama %40 azaltmaktadır. Yakıt giderleri deniz operasyonlarının neredeyse yarısına tekabül etmektedir. Mesafenin kısalması giderlerde bir hayli azalma sağlarken, kısalan transit süre yıllık ortalama sefer sayısını arttırarak geminin sağladığı faydayı maksimize etmektedir.

Ancak, Arktik rotaların potansiyel faydalarının yanı sıra, çevresel ve sosyal maliyeti de oldukça fazladır. Çevre, sefer, arama & kurtarma, teknik destek, haritalama vb. konularda mutlak bilgi mevcut değildir. Örneğin, Arktik bölgede gemi seferleri bölge ekolojisini olumsuz etkileyebileceği gibi, daha az yakıt tüketerek emisyon salınımını azaltacaktır. Bu gibi durumlarda rota seçim kriterlerinin yanı sıra, şirketlerin politika, tutum ve konuyu algılayışları ve paydaşların beklentileri rota seçiminde etkili olmaktadır.

Sonuçlar, paydaşların büyük çoğunluğunun Arktik rotaların kullanımına karşı olduklarını ve bu konunun onların zihninde çevresel bir ikilem olarak konumlandığını göstermektedir. Ayrıca, bu rotaların paydaşların zihninde, çevresel hassasiyetler, şirketlerin tutum ve tavırları ve politika temalarını çağrıştırdığını göstermektedir.

Sonuçlar, 2030’lara kadar Süveyş kanalının, 2050’lere gelindiğinde ise Arktik rotaların ağır bastığını göstermektedir. Ancak, belirli dönemlerde belirli yük tipleri için iki rotanın entegrasyonunun uygun olabileceğini ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Arktik nakliye rotaları önemli bir mesafe ve transit süre avantajı sağlar Prensip olarak. Kuzey Kutbu gemiciliği birçokları için bir efsaneydi, ancak gerçeğe dönüşmeye başladı. Giderek hızlanan küresel ısınma Kuzey Kutbu buzlarının muazzam ölçüde erimesine yol açtı. Dolayısıyla, Arktik  bölge sadece doğal kaynaklarıyla değil, aynı zamanda Büyük gemiler için daha kısa ve düşük maliyetli küresel erişim sağlayan Arktik nakliye rotaları sanayileşmiş ekonomiler.

Kuzey Kutbu nakliye rotaları, bu rotaların daha çok tercih edilmesine yol açan birçok avantaja sahiptir tercih edilir ve karşı tarafın argümanlarını güçlendiren birçok darboğaza sahiptir. Avantajlardan bazıları mesafe ve transit sürenin kısalması, yavaş ulaşımdan faydalanma, korsanlıktan, sıkışıklıktan ve yüksek kanal ücretlerinden kaçan buhar ve dünya çapında emisyon seviyelerinin azalması. Öte yandan, başlangıçtaki dezavantajlar belirsiz deniz buz ve hava koşulları, kaza durumunda bölgeye telafisi mümkün olmayan zarar verme riski ve petrol sızıntıları, belirsiz arama ve kurtarma operasyonları, petrolden yararlanamama ölçek ekonomileri, buz kırıcı ücretleri ve yetersiz ulaşım altyapısı belirtilmiştir. ASR’nin artıları ve eksilerine göre, çoğu ASR’nin maliyet avantajının altını çizmektedir. Bulgular, Arktik Okyanusu’nun alternatif bir su kaynağı olarak kabul edilemeyeceğini göstermektedir. Dolayısıyla, ASR teorik olarak kalmaktadır. Kuzey Kutbu‘nun rotalarının günümüz koşullarında önemli bir ticaret yolu olamayacağı ve Süveyş Kanalı rotasının Arktik rotalar tarafından entegre bir şekilde desteklenebilir. ASR’nin aktarmalardan ziyade varış noktası sevkiyatları için daha uygun olduğunu belirtmektedir.

NSR ve SCR’nin konteyner taşımacılığı hizmetleri daha uygun maliyetli ve rekabetçi olabilir.

Kuzey Kutup Bölgesi, araştırılmaya değer çeşitli boyutlara sahiptir siyasi, hukuki, teknik, çevresel vb. Arktik yönetişimi hala bir muamma. Arktik yönetişimi ilk bakışta Arktik devletleri ilgilendirse de Arktik olmayan devletleri de ilgilendirmektedir, özellikle Arktik Konsey üyeleri, yönetişim konusuna daha fazla önem vermeli ve Arktik Bölgesinin düzenleyici kurumlarının uygulanması. Bölgenin doğası gereği Arktik denizciliğin dinamik, sürekli güncellenen ve belirli bir yönetişim modeline ihtiyacı vardır. Bu nedenle, daha ileri çalışmalar yönetişimin kurulmasını tavsiye etmeli ve Arktik rotalarının siyasi yapısı.

(Kaynak: Denizcilik şirketlerinin rota seçim tutumları: Arktik deniz rotaları için bir analiz. Route selection behavior of shipping companies: An analysis for Arctic shipping routes /Tez No İndirme Tez Künye Durumu 766992 Pdf dosyası. Yazar: KEMAL AKBAYIRLI
Danışman: PROF. DR. OKAN TUNA. Yer Bilgisi: Dokuz Eylül Üniversitesi / Sosyal Bilimler Enstitüsü / Deniz İşletmeleri Yönetimi Ana Bilim Dalı / Denizcilik İşletmeleri Yönetimi Bilim Dalı. Konu: Denizcilik = Marine ; Ulaşım = Transportation ; İşletme = Business Administration. Dizin: Onaylandı Doktora İngilizce 2022. 312 s.)

Arktik Güzergahı ABD Denizler hegemonyasına meydan okuyor

HALIFAX – “Toplantının açılış konuşmasını yapan Amerikan Savunma Bakanı’nın hiç Ortadoğu’dan söz etmeyip neredeyse konuşmasının tümünü Kuzey Kutbu dairesi üzerine toplamasından çok ferahlık duydum. Ama yine de ben Ortadoğu’dan bakınca Batı’nın nasıl göründüğünü anlatayım: Evet, Batı, gerileme içindedir…”

Tam bu anlamda, Chuck Hagel’in konuşmasının büyük bölümünü ‘Arctic’ yani ‘Kuzey Kutbu Dairesi’ne ayırmasının ve ‘iklim değişikliği’nin yol açacağı güvenlik sorunlarına gönderme yapmasının, ‘Kuzey Kutbu Dairesi’nin çok uzağında, Ortadoğu’nun sıcak gündeminde kavrulan bizler için bayağı önemi var.

O da şu: İklim değişikliği nedeniyle yılın önemli bir dönemi buzlarla kaplı olan Kuzey Kutbu çevresinde buzlar erimekte olduğu, daha da eriyeceği için, deniz trafiği mümkün olacak. Bu da Rusya’nın ‘Kuzeydoğu Geçişi’, ABD, Kanada ve Batı’nın ‘Kuzeybatı Geçişi’ (Northwest Passage) dediği, Pasifik-Atlantik ya da Atlantik-Pasifik geçişini -buna petrol ve doğalgaz taşımacılığı da dahil- mümkün kılacak.

Batı, Kuzey Kutbu Dairesi’nin, bir başka deyişle ‘Kuzeybatı Geçişi’nin Rusya’nın ve giderek Rusya-Çin işbirliğinin kontrolünde olmasından kaygılı. ABD’nin ve üyesi olduğumuz NATO’nun bundan sonraki ‘stratejik yaklaşımları’nda ‘Arctic’ ve ‘iklim değişikliği’ bu nedenle özel bir yer tutacak.

Ama Ortadoğu adındaki ‘bizim mahalle’ için asıl ‘stratejik önem’, uluslararası ticarette Süveyş’in önemini yitirmeye başlaması ihtimali. Yani, Ortadoğu’nun ‘stratejik değeri’nin, ABD’nin gözünde, giderek, azalmaya başlaması demek bu.

Üç ay önce Dubai’de bir uluslararası toplantıda ‘Shale Oil Revolution’ (Şist Kayası Petrolü Devrimi) kavramıyla karşılaşmıştım. ABD’nin kendi şist kayası kaynaklarından elde edeceği petrol ve doğalgaz ile 18 ay sonra Ortadoğu’ya enerji bağımlılığının hiç kalmayacağı rakamlarla ortaya konmuştu. Yani, Körfez, yakın gelecekte ABD için o kadar da öncelikli bir ‘stratejik’ alan olmayabilecekti.

Obama yönetiminin, Irak’tan sonra Afganistan’dan pılıyı pırtıyı toplamaya başlaması, Suriye’den uzak durması, İran ile ‘potansiyel bir savaşı ortadan kaldıracak’ yeni sayfa arayışında bütün bunların, benim Dubai ve Halifax’ta işittiklerimizin de bir rolü var.
Bütün bunlar, Ortadoğu’yu büyük ölçüde ‘yerel aktörleri’nin kendi aralarındaki ‘itiş-kakış’ ile baş başa bırakılması ihtimalini ifade ediyor. Bu da, elbette, ‘herşey’i etkileyecek önemde bir gelecek demek. Cengiz Çandar, Radikal, 24.11.2013

Sıra NATO’nun Karadeniz sularında gemilerini yüzdürmesine gelmiştir. ABD için önemli olan Kuzey Yolu. Arktik. Ortadoğu petrol bitiyor, küresel ısınma. Batı’yı sıkıştıracağımız Kuzey fırsatı çıktı (Arktik) ama nafile

NSR (Kuzey Deniz Rotası) ilk kez ABD’nin deniz kontrolüne meydan okuyan statüde bir deniz ulaştırma ortamı olmuştur. Bu durum ABD için jeopolitik depremdir. Temel hedefi Rusya’yı okyanuslara çıkıştan mahrum etmek isteyen Amerikan doktrini yeni bir gerçekle karşı karşıyadır. Kalpgahın kuzeyi artık okyanuslara açılmaktadır. En önemlisi bu okyanus

ABD’NİN NORVEÇ ÜZERİNDEN ARKTİK KUMARI

Küresel jeopolitik oyun alanında Ukrayna tali bir cephedir. Asıl cephe Tayvan, Güney ve Doğu Çin Denizleridir. Bu alanlardan sonra en önemli ağırlık merkezinin Arktik Okyanusu olduğunu tekrar edelim. Arktik bölgede askeri ve coğrafi durum üstünlüğü Rusya’ya ait olmasına rağmen, Ukrayna’da enerjisi harcanan Rusya’nın bölgede test edilerek NATO ve diğer ABD müttefiklerinin (İsveç, Finlandiya) konsolidasyonu hedeflenmektedir. Bir nevi kumar oynanmaktadır. Arktik bölgede NATO’nun -her ne kadar önceden planlı tatbikat denilen- Cold Response tatbikatı ile Rusya üzerindeki basıncı artırması hedeflenmektedir. Ancak burada ne kullanışlı bir Zelensky ne de kendini Amerikan çıkarları için feda edecek Ukrayna halkı benzeri bir halk vardır.

The U.S. Coast Guard’s Healy icebreaker in Juneau, Alaska, in November

Çin ile Avrupa arasındaki ticarette Arktik yolunun kullanılması, Çin’in kuşak ve yol projesinin önemini azaltabilecektir. Arktik Okyanusuna kayan ticaret ise Çin ticareti ise ABD’nin denizler üzerinden gerçekleştirdiği dünya jandarmalığına en büyük bir tehdit olacaktır.

Image

Atlantik İttifakı’na karşı Avrasya Bütünleşmesi 

Atlantik İttifakı ve hegemonyası üzerinden Avrasya bütünlüğünü oluşturan Avrupa ve Asya kıtalarını birbirine karşı düşmanlaştıran ABD, küreselleşme akımının neticesinde vuku bulan küresel ısınmanın, Arktik Okyanusunu ulaşım güzergahlarına dahil etmesi gerçeği karşısında Arktik ve Pasifik Okyanusu güzergahlarında yer alan özellikle Rusya ve Çin’in birbirlerine destek olarak ABD’nin bu hegemonyasını ortadan kaldırdığını görmeye başlayacaktır. Avrasya’yı bütünleştirmeye yol açan bu dinamik, ABD’nin parçalanma sürecini de tetiklemiştir.

Arktik Çağı, ikinci Dünya Savaşı’nın ardından Amerika’nın Asya ve Avrupa parçalarını birbirine düşman olarak konumlandırmasına karşın, karşıt bir süreç olarak bütünleşmesini hızlandıracak, bu şekilde Rotterdam‘dan Şanghay’a Arktik Okyanus üzerinden hızlanan trafik Avrasya bütünleşmesi‘ne sebep olacaktır ki, bu Amerika’nın korkulu rüyasıdır. Kendisini Birleşik Devletler olarak konumlandırılan Amerika, Avrasya birliği karşısında egemenlik gücünü kaybetme durumunda olacaktır. Avrasya bütünleşmesi’nin ilk belirtileri Rusya ve Çin arasında Arktik Okyanusu’nda artan işbirliği ve dayanışma ve fiili proje girişimleridir ortaklaşa proje girişimleridir. Bu ortaklaşa Turan coğrafyası ülkelerinin Rusya, Çin ve Hindistan ile olası işbirlikleri de eklendiğinde bütünleşme girişimlere katlayarak büyüyecektir. Arktik Okyanusu’nun Avrasya kıtasını kuzey güney yönleri itibari ile bir bütünleşmeye doğru getireceği aşikardır. ABD’nin İsveç ve Finlandiya’yı NATO’ya dahil etmesinin de arkasında yatan bu sürecin içinde yer alma arzusudur. Bu arada Afrika ülkeleri de özellikle denize kıyısı olan ülkelerde Arktik Okyanusu gerçeğinden güney boyutu olarak yararlanacaklardır.

ARKTİK VE TÜRK DÜNYASI

 

Arktik Çağ ve Türkiye

Evet, dünyada, yeni bir dönem başlıyor. Ümit Burnu’nun dolaşılmasından sonra, o denli kapsamlı etkileri olacak yeni bir dönem. Kaya gazı ve küresel ısınma bu değişimi tetikledi.  Pasifik-Arktik Çağı diyebiliriz bu yeni döneme. Türkiye üzerindeki etkileri de derin olacak herhalde. Rusya ve Çin kuvvetlenecek, Avrupa zaten bunama döneminde. ABD telaşlanmış durumda. Ondan ötürü, Orta Doğu’dan çıkmaya çalışıyor, ABD, Clinton’dan sonra, Pasifik‘den uzaklaştı, Orta Doğu batağına saplandı, Pasifik’deki Çin meydan okuyuşuna, bir de Arktik‘deki Rusya meydan okuyuşu eklendi.
Biz ise rahmetli Turgut Özal’dan buyana halen dengemizi bulabilmiş değiliz. Ortadoğu batağından Amerika çıkmaya çalışır iken, biz daha da girmeye çalışıyoruz. Rumeli ve Türkistan üzerinden Rusya ile, Türkistan üzerinden Çin ile kurulacak stratejik ilişkiler, Doğu’dan yükselmeye başlayan güneşe uzak kalmamamız için, elzem.

Beş Deniz Beş Okyanus

Beş deniz: Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz, Hazar Denizi, Basra Körfezi

Beş okyanus: Atlantik, Pasifik, Hint Okyanusu, Antarktika, Arktik

Türklerin kurucu atası Oğuz Kağan Destanı’nda altı oğlundan bir tanesi Deniz Han ayrıca “daha denizler daha müren” hedefi de destanın satırları arasında yer almaktadır. Bu durumda Beş Deniz ve Beş Okyanus, Turan coğrafyasındaki ülkelerin ulaşabileceği iletişim ve ulaşım yollarıdır, fırsatlarıdır, imkanlarıdır.

Sibirya’nın güneyindeki bataklıklar, sulak alanlarda rastladıkları su samurlarının ortaklaşa yaşantılarından esinlenerek kendilerini de kişi olarak adlandıran Türkler, Arktik Çağının yeni imkan ve fırsatları ile birlikte ortaklık ilişkilerini de iş birliği ve dayanışma içerisinde yüceltme yolundadırlar artık.

Söz konusu denizleri ve okyanusları incelediğimiz zaman, Arktik çağının getireceği yeni imkanlarla birlikte kuzey yarım küresine ve Arktik Okyanusu’na varış imkanlarını çoğaltacağından ötürü kıyısında yer aldığımız Türkiye olarak kıyısında yer aldığımız Karadeniz ve Türkistan coğrafyası ülkelerinden Kazakistan, Türkmenistan ve Azerbaycan’ın kıyısında yer aldıkları Hazar Denizi’nin önemi daha da çoğalmaktadır. Turan coğrafyası ülkeleri için Arktik’e dökülen nehirlerin güzergahları izlenerek Karadeniz ve Hazar’dan Arktik limanlarına varış hızlanacak ve kolaylaşacaktır

Okyanus açısından konuya yaklaştığımızda ise özellikle Pasifik Okyanusu ve Arktik Okyanus arasındaki ulaşımın artmasını bekleyebiliriz ki bu şekilde Asya ve Avrupa arasındaki bağlar kuvvetlenmiş olacaktır ulaşım çok daha kısa sürelerde gerçekleşmiş olacaktır.

Arktik Coğrafyası ülkelerinin ve insanlarının Rusya ile de yoğun ve yakın iletişimleri söz konusudur. Bunun getireceği fırsatlar daha da önem kazanmaktadır, çünkü Türkiye, Avrupa ile birlik oluşumunu gerçekleştirememiş sadece gümrük birliği ile yetinmek durumunda kalmıştır. Bu durumda Arktik Çağının getireceği yeni birlikler ve ittifaklar üzerinde detaylı olarak düşünmemiz önem kazanmaktadır.

Pasifik Okyanusu ticareti güney istikameti değil de kuzey istikametine doğru büyüme yoluna girecektir. Türkler Arktik ve hinterlandı olan sub-Arktik bölgelerde yoğun olarak yaşamaktadırlar.

Siyasi olarak baktığımızda ise Çin ve Rusya’nın yakınlaşacağını görmekteyiz. Arktik Çağı, Türk dünyası ve Turan coğrafyası dendiğinde ilk olarak akla gelen Orta Asya, Türkistan nitelendirmesi yanında Rusya Federasyonunda yaşayan Türkler, özellikle Sibirya Türkleri de ön saflarda yer alacaktır.

Türkiye’nin önündeki yeni bir fırsat alanı ise Akdeniz limanları üzerinden Arktik hinterlandındaki limanlara Kuzey Avrupa’daki limanlara hızlıca erişim imkanlarının olmasıdır. O zaman Beş Deniz ve özellikle Akdeniz’in imkanları değerlendirilmiş olacaktır. Önemli bir sorun ise Arktik güzergahından Rotterdam‘dan Şanghay‘a beş ila on gün arasında değişen varış Türkiye’nin Akdenizli limanlarından Rotterdam‘a 15-20 gün süre almaktadır, bu sürelerin kısaltılması konusu önemli bir gündem maddesidir.

Arktik bölgede Turan Coğrafyası ve Türk Halkları 

https://cdn.yenicag.info/files/uploads/2019/09/TURAN.jpeg

Turan Coğrafyası Halkları

Turan Halkları, 3000 li yılların geleceğinde başköşede yeralacak olan Pasifik ve Arktik Okyanuslarının kıtalarında yer almaktadırlar.

Rusya’nın Sibirya bölgesi içinde kalan Arktik ve sub-Arktik bölge, Türk halklarının/ Türkçe konuşan halkların yaşadığı bir bölgedir. Bu bölgede yaşayan Türk halkları/Türkçe konuşan halklar Rusya’nın kültürel politikalarından olumsuz yönde etkilenmektedir. Bu nedenle kültürel güvenlik ve dilin korunması sorunsalı ortaya çıkmaktadır. Günümüzde küreselleşme ile birlikte iletişim kanallarının sunduğu imkânlar ve teknolojik gelişimin sağladığı etkileşim Arktik ve sub-Arktik’te Türk kültürünün yaşatılması ve dilinin korunması problemini daha belirgin hale getirmiştir. Bu yüzden Arktik ve sub-Arktik Bölge’de yaşayan Türkler ile Türkçe konuşan halkların kültürel güvenliğinin sağlanması, kültürün yaşatılması ve sürdürülmesi birtakım çalışmaları gerekli kılmaktadır.

Türk halklarının bu coğrafyada oluşan zorlu yaşam koşullarına karşı geliştirdikleri hayatta kalma becerileri tüm dünya kültürünü ilgilendirmektedir. Bu bakımdan Sibirya’da yaşatılmaya çalışılan Türk kültürü ve dili insanlığın kültürel mirasında önemli bir paya sahiptir. Bu çalışma, Sibirya’da yaşayan Türkçe konuşan halkların kültür ve dilinin sürdürülebilirliğinin tehlike altında olduğuna değinmekte ve korunma ihtiyacından bahsetmektedir. Türk Devletleri Teşkilatı’nın hem Arktik hem de sub-Arktik bölgede yaşayan Türkçe konuşan halkların kültürel ve dil güvenliğinin sağlanması noktasında Arktik Konsey’de gözlemci üye statüsü alarak uluslararası arenada aktif bir rol alabileceği düşünülmektedir.

Sibirya’nın bugün bilinen tarihinde Türkler, öncelikle Hun yönetimi altında hâkimiyet kurmuştur. Zaman içinde hâkimiyet Türklerin kendi aralarında el değiştirmiş Moğol hükümranlığına kadar bu böyle devam etmiştir.

Sibirya’daki Türk Varlığı

Sibirya coğrafi olarak kuzeyde Arktik Okyanusuna sınır olurken güneyde Asya’nın ortasına kadar uzanır. Doğu-batı boylamında ise Ural Dağları’ndan başlayıp Okhotsk Denizi’nde son bulan ve toplamda yaklaşık 10 milyon km’lik bir alanı kapsar. Sınırları açıkça belirtilen bu alan Rus Arktik bölgesi ile sub-Arktik bölgesini içine alır.

              Ural Dağları

Rusya Federasyonu toprakları içerisinde yer alan Sibirya tarihsel olarak Türk kültürünün ve dilinin hayat bulduğu bir alan olmuştur. Türk halklarının büyük göçlerle Asya’ya yayılmalarına neden olan bu coğrafya ve iklim aynı zamanda orada kalan Türklerin kültürel izlerinin korunmasında da etkili olmuştur. Örneğin, Sibirya’daki kurganların donmuş topraklar üzerinde yer almaları, bilim insanlarının buluntular üzerinde proto-Türk
tarihi ve kültürü açısından önemli tespitler yapmalarına olanak sunmuştur. Bölgede yapılan birçok arkeolojik kazı sonucunda Türk kültürünün “dünya uygarlık tarihi” açısından ne derece önemli olduğu ifade edilmiştir.

Arkeolojik çalışmalar sonrası ortaya çıkan veriler kültürel birtakım özellikler hakkında bilgi sunmaktadır. Bu bilgiler ışığında Güney Sibirya’daki M.Ö. 2500’lere kadar dayandırılan Afanasyevo Kültürü’nün de Sibirya Türklerinin tarihî izlerini taşıdığı değerlendirilmektedir. Dugin de Finlandiya’dan Çukotka hattına kadar olan bölgede arkaik halkların yerleşik olduğuna ve bu halkların arasında Türklerin yer aldığına değinmiştir.

Bölgede yüzyıllarca ikamet eden Türklere karşı Rusya’nın Sibirya macerası ise 16. yüzyıl sonundan itibaren Kosak lider Yermak vekâletinde başlamıştır. Sibirya ilhakının arkasındaki önemli sebep ise bölgede Hristiyanlık vasıtasıyla Rus Çarının etkisini artırmak olarak görülmüştür.

İlk kez 17. yüzyıldaki seyahatnamelerde yer alan Sibirya ancak coğrafi zenginliğinin fark edilmesiyle beraber Rusya’nın ilgi alanına girmiştir. Rusya’nın bu yeni topraklarında Stroganovların ticari faaliyetlerini artırması ve bölgede hâkim olmalarıyla Sibirya’da kendine özgü yaşam biçimleriyle hayat bulmuş yerel halkların varlığı tehlike altına girmiştir.
Radloff Sibirya’da çalışmalarını sürdürdüğü zamanlarda Altaylı halkların Rus tüccarları karşısında var olma mücadelesi verdiklerine dikkat çekmiştir.

Rusya’nın Sibirya üzerindeki kolonizasyon faaliyetlerini arttırmasından itibaren Sibirya’da yerel halkların varlık ve kültür problemi ortaya çıkmıştır. Özellikle misyonerlerin faaliyetleri sonrası yerel halkın bir kısmı bu faaliyetleri tehdit olarak görüp geleneklerini koruma refleksiyle Rus yayılmacılığına karşı bir direnç oluştururken, bir kısmı ise Ruslarla aynı statüye sahip olmak için Ruslaşma yolunu seçmiştir.

Yaşanan onca olumsuzluklara rağmen Sibirya halklarının kültürlerini günümüze kadar koruma gayretleri dikkat çekicidir. Kazarkin’in ifadesiyle Sibirya kelimesi Ruslar için kökeni belli olmayan bir kelimedir ve bu kelime tarih boyunca kendi varoluşunu kendi başına sürdüren bir kültüre gönderme yapmaktadır. Ayrıca Kazarkin Sibirya’daki yerel halkların 21. yüzyıla kadar kendi öz varlıklarını korumayı başarabildiğine değinirken gelecek yıllar için çekincesini de açıkça ortaya koymakta ve bu yüzden Sibirya’yı dünya kültürü bağlamında düşünmektedir.

Rusya’da Ruşça konuşan etnik Ruslardan sonraki en büyük nüfusu yaklaşık 12 milyon kişi ile Türkçe konuşan halklar oluşturmaktadır. Kuzeyin ve Sibirya’nın dilleri ve dil aileleri içerisinde Türk dilleri grubunda bulunanlar ise Kumandin, Telengit, Teleut, Tofalar, Tubalar, Tuva, TuvaTojinsk, Çelkan, Çulum, Şor ve Yakut dilleri’dir.

Günümüzde Rusya Federasyonu’nun Arktik Gelişme Projesi gibi birtakım projeleri ya da uzun vadede kırsal bölgelerde dâhi demografiyi değiştireceği tahmin edilen girişimleri Arktik ve sub-Arktik bölgede yaşayan Türkçe konuşan halkların kültürel güvenliğine yönelik tehdit oluşturmaktadır. Nitekim Rusya 2000 yılındaki bir kararnameyle ülkeyi federal bölgelere ayırmış tarihî Sibirya bölgesini, Sibirya ve Uzak Doğu olmak üzere iki ayrı federal bölge olarak tasarlamıştır:

“Sibirya Federal Bölgesi içerisinde Altay, Tuva ve Hakas Cumhuriyetleri; Krasnoyarsk ve Altay Krayları; Omsk, Tomsk, Novosibirsk, Kamerovskaya ve İrkutsk Oblastları bulunur. Uzak Doğu Federal Bölgesinde ise, Saha (Yakut) ve Buryat Cumhuriyetleri; Habarovsk, Primorski, Zabaykalski, Kamçatka Krayları; Amur, Magadan, Sahalin ve Yahudi Özerk Oblastı, Çukotka Otonom Okruğu bulunur”.

Sonuç

Günümüzde Arktik ve sub-Arktik bölgeyi içine alan Sibirya, Türklerin kültürel ve dilsel varlığını sürdürdüğü bir alan olmuştur. Sibirya’daki Türk varlığı son dönemde kültürel ve dilsel olmak üzere hem iç hem de dış sistemden kaynaklı iki katmanlı tehdit altındadır. Bu tehdit kaynağı ilk kademede sınırları içerisinde yaşadıkları ülke, ikinci düzeyde ise etkileşimde oldukları uluslararası çevredir. Dil, duygu ve düşüncelerin ifade edilmesi, iletişimin sağlanması, ortak bilincinin oluşturulması, kültürel mirasın sonraki nesillere aktarılması ve bu doğrultuda kültürel güvenliğin tesis edilmesinde önemli bir role sahiptir.

Dilin korunması kültürün korunmasını sağlarken insanlığın arkaik dönemden itibaren hayatta kalma, gelişim sağlama, soyut düşünme, problem çözme vb. yetenekler
kazanmasına vesile olmuştur. Dil sayesinde tekrar tekrar deneme-yanılma ya da hataya düşme olasılıkları azalmış faydalı ve yararlı bilgiler kayıt altına alınabilmiş, aktarılabilmiş, pratik hafıza oluşmuştur. Dilin yitirilmesi ortak hafızanın kaybı anlamına da gelmekte ve insanlığın farklı coğrafyalarda edindikleri tecrübelerin yitirilmesine, bilginin kaybolmasına
neden olmaktadır. Bu yüzden Arktik ve sub-Arktik bölgede Türk kültürü ve dilinin tehlike altında olması doğal olarak korunmasını gerektirmektedir.

Rusya Federasyonu’nu içerisinde yaşayan Türk halkları/ Türkçe konuşan halklar dillerini ve kültürünü günümüze dek yaşatmayı başarsa da sürdürülebilirlik konusunda ciddi politikalara ihtiyaç duymaktadır.

Rusya’nın günümüze dek yayınlamış olduğu güvenlik stratejileri ve diğer federal kanunlar içerisinde kültüre ve dile yönelik aldığı kararların daha çok Rus dilini korumaya yönelik olduğu, yerel diller için aldığı kararların ise pratikte karşılık bulmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumdan tüm Türkçe konuşan halklar olumsuz etkilenmektedir.

Özellikle Arktik Bölge’yi ilgilendiren kararnamelerin burada yaşayan Türk halkları/ Türkçe konuşan halkların demografik yapısında değişiklik yaratması beklenmekte ve bölgede artan Çin kültürünün yerel halklar için tehlike oluşturabileceği düşünülmektedir. Bu bağlamda Rusya Federasyonu içerisinde alınan bazı kararların Rusya’nın kendi dili ve kültürü için dahi uzun vadede olumsuz etkiler yaratabileceği değerlendirilmektedir.

Tehlike Altındaki Dünya Dilleri UNESCO Atlası’nda, Sibirya’da yaşayan Türkçe konuşan halkların birçoğunun dilleri tehlikeli diller kategorisi içerisinde yer almaktadır. Dolgan, Hakas, Sibirya/Yurt Tatar, Şor, Çulum, Tofa gibi diller tehlikedeki diller grubunda yer alırken Yakut dilinin de savunmasız diller kategorisi içinde yerini almasıyla birlikte
bölgedeki Türk dilleri ve kültürlerinin korunma ihtiyacının önemli dereceye vardığı anlaşılmaktadır. Arktik ve sub-Arktik Bölgede yaşayan bazı Türkçe konuşan halkların sadece dilleri değil kendi varoluşları da tehlike altındadır.

Ayrıca bu halkların Sibirya’nın zorlu yaşam koşulları altında en eski Türk kültürü ile dilinin özelliklerini yaşatmaları dışında hayatta kalma başarıları da etkin bir şekilde korunmalarını gerekli kılmaktadır. Rus Arktik’i yerel grupları içinde yer alan bu halkların bir kısmının Arktik Konsey içinde temsili söz konusu olsa da kültür ve dil durumunu ortaya koyan veriler, bu halkların kültürel ve dilsel varlıklarının yaşatılması, korunması ve sürdürülmesi açısından daha kuvvetli bir temsile ihtiyaç duyduklarını göstermektedir.

Ayrıca bu konsey vasıtasıyla uluslararası camianın desteği alınarak bölgedeki Türk halklarının dillerini ve kültürlerinin güvenliğinin garanti altına alınması hedeflenmelidir. Diğer taraftan, iklimle ilgili olan konuların önem kazanması, yeryüzünün zorlu iklimsel koşulları altında hayatta kalmış, yaşamını idame ettirmiş; kültür ve medeniyet yaratmış Türk halklarının daha fazla araştırılması, günümüzde Sibirya’da yaşayan tüm öğelerinin bütün dünyanın mirası olarak görülmesi ve korunması için gerekli çalışmalar yapılmalıdır.

Türk kültürü ve arkaik yaşam alanının korunması tüm Türk devletlerinin ve Türkçe konuşan halkların ilgi alanında olması gereken bir konudur. Bu özel alanda kültürel varlığını
koruyabilmiş Türkçe konuşan halklar tüm insanlığa örnek olabilecek yaşam biçimleriyle ve yarattıkları kültürle Türk Devletleri Teşkilatı’nın daha fazla ilgisini hak etmektedir.

Teknolojinin getirdiği yeniliklerin dile hem olumlu hem olumsuz yansımaları bulunmaktadır. Özellikle dijital kültürün yarattığı ve empoze ettiği dilin zaman içerisinde tekelleşerek, diğer dilleri kayba uğratması tehlikesi bulunmaktadır. Diğer yandan teknolojinin sunduğu fırsatlarla yerel diller ve kültürler dijital hafızada yerlerini koruyabilir ve uzaktan
etkileşim araçları ile yaşatılarak ileriki nesillere aktarılıp dillerin yeniden canlandırılabilmesi sağlanabilir.

Bu bağlamda yaşayan bir varlık olan dilin korunması, sürdürülebilmesi ve gelişimi için teknolojinin sunduğu fırsatların kullanılması dil güvenliği açısından önem arz etmektedir. Dünyada Türkçe konuşan halkların tümünü kapsayacak dijital bir platform oluşturularak Türkçe konuşan halkların birbiriyle iletişimleri sağlanmalı, dillerin
eğitim ve öğretiminin kolaylaştırılması hedeflenmelidir. Böylece dilin korunması kültürlerin korunmasına da hizmet edecek hem kültürde hem dilde sürdürülebilirlik, paylaşarak yaşatılabilecektir. (Kaynak: Arktik ve Sub-Arktik Bölgede Yaşayan Türk Halklarının/Türkçe Konuşan Halkların Kültürel/Dil Güvenliğinin Sağlanmasında Türk Devletleri Teşkilatı’nın Rolü )

 

https://turkdiliningucu.wordpress.com/tehlike-altindaki-turk-dilleri/

Rusya, Çin, Hindistan ve  Türkistan

Arktik Okyanusu’na en uzun kıyısı olan Rusya, Arktik Okyanusu konusunda Çin ve Hindistan ile işbirliği yapmaktadır. Çin ile Arktik Okyanusu’nda ortak projeler geliştirmektedir. Ayrıca Saint Petersburg’tan Hindistan’ın limanı Mumbai‘ye kadar olan hat üzerinde taşımacılık konusunda da Hindistan ile işbirliği yapmaktadır.

Komşumuz Rusya’nın Arktik’ kıyısı var.

Kazakistan nehirler üzerinden Arktike çıkabilir.

Rusya’nın Arktik’te Coğrafi ve Askeri Üstünlüğü

Arktik cephede kalıcı bir kriz başlamıştır ancak bu krizde durum üstünlüğü Rusya’dadır. Zira Arktik Okyanusunun %88’i sahildarların Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölgesisi (MEB) iken, sadece %12’lik kısmı açık deniz statüsündedir. Kıyılarının %65’i (24 000 km) Rusya Federasyonu’na ait olduğundan, deniz dibindeki enerji rezervlerinin büyük çoğunluğu da Rusya Federasyonu’na aittir. Rus Donanması’nın %67’si Kuzey Donanmasına aittir. Kuzey Donanması ana üssü de bu bölgededir. Bölgede 8’i nükleer 11 büyük tonajlı buz kıran gemi/römorköre sahipliği, iki adet buz kıran gemisi olan ABD’ye karşı, Ruslara açık ara avantaj sunmaktadır. Rusya ön bahçesi sayılacak bölgede önce Arktik Komutanlığını kurdu. Kola Yarımadası’nın kuzeyinden Franz Joseph Land’e ve doğuda Wrangel Adası’na uzanan bir dizi modern üs zinciri oluşturdu.

Rusya Arktik bölgede 4 km uzunluğunda bir piste sahip büyük bir havaalanı inşa etti. Hava üsleri geliştirilip, erken uyarı radarları ve dinleme sistemleri modernize edilirken, uçak sayısı artırıldı. Ayrıca Murmansk ve Yamal bölgelerinde 6000 kişilik acil müdahale gücü kuruldu. Bu alanda Rusya Federasyonu dışında ABD, Kanada, Norveç ve Danimarka’nın kıyısı var. Ancak bölgede düzenleme ve eşgüdüm sağlayan Arktik Konsey’de bu beş sahildar dışında İsveç, Finlandiya ve İzlanda da temsil ediliyor. Sekiz ülkenin dördü NATO üyesi. Ancak Rusya, gerek coğrafyası gerekse kuvvet ve komuta yapısı Atlantik cepheden önde. ABD ve müttefikleri soğuk savaş sonrası denizde hızla küçülmenin bedelini bu bölgede ödemeye devam ediyorlar. (Cem Gürdeniz)

Altay Dilleri Hattı ve Dildaşlık

Altay Dilleri Haritası

Turan haklarının konuştukları dil Ural-Altay dil gurubu diye adlandırılır. Ural kolunda (dil ailesi) mensup bir dili konuşanların sayısı 50 milyon, Altay koluna (veya dil ailesi) mensup bir dili konuşanların sayısı 450 milyonu buluyor.

Türkdilbilimci Talat Tekin Ural-Altay dil ailesinin Altay kolunun Azerice, Türkçe, Moğolca, Mançuca ve Tunguzcadan, Ural kolunun ise Macarca, Fince ve Estoncadan oluştuğunu savunmuş ve Korece ile Japoncanın da Ural-Altay dil ailesine ait olduğunu iddia etmiştir. Altay kolu dilleri Ural dağlarının güneyinden Japon denizine kadarki bölgede konuşulur. Bu dil ailesi üç ana gruba ayrılır; Türk dilleri, Moğol dilleri ve Tunguz dilleri. Son zamanlarda yapılan karşılaştırmalı çalışmalarla birlikte Japonca ve Korece de bu kola dahil edilmiştir. (Talat Tekin, Japonca ve Altay Dilleri, Doruk, 1993.)

Ural-Altay Dilleri Haritası

Günümüz itibariyle Altay dilleri’nin dağılımı yukarıdaki haritada yeralıyor. Akdeniz, Arktik Kuzey Buz Denizi, Pasifik kıyılarına kadar uzanmış Altay Dilleri, 455 milyon kişi tarafından konuşulmaktadır.

Altay dilli şehirleri incelediğimizde, Pasifik Okyanusundaki Tokyo ile İstanbul arasındaki mesafe 9600 km iken, Kuzey Buz Denizindeki (Arktik Okyanusu) Kaldoaivin (Finlandiya’nın en kuzeyi) ile İstanbul arasındaki mesafe de aynıdır.

Orhun-Tokyo mesafesi 3200 km’dir. İstanbul-Kaldoaivin mesafesi de 3200 km’dir. Kaldoaivin, Finlandiya’nın en kuzeyindeki kenttir. 10 bin km’lik yayın (Kaldoaivin-İstanbul-Semerkand-Orhun) hareketlenmesi lazımdır. Tonyukuk Yazıtı, Sıfır Taşı olarak ölçü alındığında, tüm bu mesafeler anlam kazanmaktadır.

  • Orhun- Tokyo mesafesi 3200 km
  • Semerkand-Orhun mesafesi 3200 km
  • Semerkand-İstanbul mesafesi 3200 km
  • İstanbul-Kaldoaivin mesafesi 3200 km

Altay Dilleri 

Türk dilleri
Moğol dilleri
Tunguz dilleri
Japonca
Korece
Ainu dillleri

Kültürel Kodlar:  Altay Dillerindeki kodlar bu Medeniyetin insanları için aynı anlamları ifade etmektedir. Bu kodlar üzerinden bir işbirliği çok daha verimli ve üretken olmak durumundadır. Amerikalı yazar  Boyé Lafayette De Mente, Çin, Japonya ve Meksika’nın kültürel kod sözlüğünü, yayınladığı kitaplarla ortaya çıkarmıştır.

  • Japan’s Cultural Code Words: 233 Key Terms That Explain the Attitudes and Behavior of the Japanese 2004 Tuttle Publishing ISBN 0-8048-3574-8
  • NTC’s Dictionary of China’s Cultural Code Words, NTC publishing group, 1996, 506 sayfa
  • NTC’s Dictionary of Mexican Cultural Code Words : NTC publishing group, 1996, 368 pages

Benzer bir çalışma, Türklerin kültürel kod sözlüğü olarak da yayınlanabilir.

Altay Dilli Ülkeler Ailesi Nüfus (Milyon) ve Nüfuzu

  • Kuzey Doğu Asya Nüfusu 230 milyon
  1. Güney Kore….. 50
  2. Kuzey Kore……24
  3. Japonya……….127
  4. Moğolistan………3
  5. İç Moğolistan….26

Altay dilleri ailesinden oldukları için bu ülkelerle yakın düşünsel iletişimde olmamız lazım.

Türkistan  Türk Nüfus 140 milyon

  1. Kazakistan ……….18
  2. Özbekistan ……….32
  3. Kırgızistan …………6
  4. Türkmenistan……..5
  5. Azerbaycan ………10
  6. İran………………..30
  7. Rusya……………. 25
  8. Çin……………….. 10
  9. Diğer (X)…………..4
  1. Türkiye (xx)……85 milyon 

Toplam…………225 milyon

(xx) Almanya, Fransa, İngiltere’deki Türkler dahil

En nüfuslu ülke Japonya, Türkiye ve Güney Kore’dir.

Altay Dil Ailesi   ……………….. 455 Milyon

  • Kuzey Doğu Asya ……230 milyon
  • Türk Dünyası………… 225 milyon

Avrupa Birliği Nüfusu ………..445 Milyon

(X) Diğer (Afganistan. Tacikistan. Pakistan. Hindistan vb.)

Soru: Nüfuslu Olanın Nüfuzu da artmakta mıdır? 

  • AB  : Avrupa Birliği
  • ADB: Altay Dil Birliği

Dildaşlar Birliği

  • Kuzey: Fin, Eston
  • Batı: Estonya- Bosna çizgisi, Macar, Muhacir Türkler, Rumeli Türklüğü, Avrupa Birliği

Atatürk Samsun’da Coğrafya dersinde.

  • Atatürk Estonya ile “Turan” bağlamında ilgilenmiş. Oradan öğrenci getirtmiş
    Atatürk döneminde Turan’a ilgi duyan bir Estonya büyükelçisi Ernst Weberman var Ankara’da.  (Kaynak: Mehmet Akif Okur Prof.)
  • Güney: Pakistan, Afganistan, Hindistan(Urdu, Dravit, Tamil)
  • Doğu: Kore, Japon, Moğol, Türkistan
  • Kuzey Denizi, Adriyatik, Pasifik, Hint Okyanusu
  • Çin Seddi’ne tabiri yerine Pasifik’e tabiri kullanılarak dildaşlarımız Koreli ve Japonlarla kucaklaşılmalıdır. Seddin ötesine geçilmelidir.
  • Batı’da Arnavut, Boşnaklar, Makedonlar  gibi, Doğu’da Pasifik’de Koreli, Japon ve Moğollar ile dil ortaklığı bazında işbirliği yapılmalıdır.
  • Değerlerimiz Avrupa köleliği ile yabancılaşmıştır. Latin dilleri tabanlı İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca ortak kültürüne benzer tarzda Türk dilleri, Japonca, Korece, Balkan dilleri, Macarca, Estonca, Fince, Urduca, Tamilce, Dravit dilleri filolojik çalışmalarla desteklenerek, dil temelli kültürel işbirliği geliştirilmeli, KÜLTÜR BİRLİĞİ’nin önü açılmalıdır.
  • Asya kavramını gündeme almamız lazım.
  • Kıta olan Asya’dır. Asya Vizyonuna ihtiyacımız var. Avrupa kıta değildir.
  • Asya’da DİLDAŞ’larımız da var: Türkistan. Doğu Asya (Japonya, Kore, Moğolistan)
  • 2 Kore: Güney Kore, Kuzey Kore
  • 2 Moğolistan: Moğolistan, İç Moğolistan
  • Dildaş’lar gönülden ırak olmaz.
  • Dil’de olan gönülden gelir.
  • Dil paydasında birleşen 15 Devletin aralarında işbirliği.
  • Altay Dillerindeki kodlar bu Medeniyetin insanları için aynı anlamları ifade etmektedir. Bu kodlar üzerinden bir işbirliği çok daha verimli ve üretken olmak durumundadır.

Kuzey-Güney Diyaloğu

Yirmi birinci yüzyılın yeni gelişmeleri karşısında Türkiye’nin önünde gözüken kuzey-güney diyaloğudur. Bu diyalog içerisinde kuzeyde Rusya ve Türkistan güneyde ise Afrika ve Hindistan gelişme bölgeleri olarak gözükmektedir. Çünkü güneyde Afrika ve Hindistan kalkınma hızları çok yukarılara doğru çıkmaya başlamıştır.

SORU: Kıtasal performansta en önde olduğumuz kıta hangisidir?

Türkiye’nin konumlandığı nokta sürekli olarak Batı Doğu arasında bir köprü olarak tanımlanmıştır. Fakat bu köprü olma pozisyonunda Türkiye batıdan dışlanırken, doğuda da kendisine bir yer bulamamaktadır.

Doğudaki sınır komşusu İran da aslında doğudaki batıdır. Ve Türkiye’ye diyalog kapılarını sürekli olarak kapatmaktadır. Bir iş birliği söz konusu olamamaktadır. Bu açılardan yaklaştığımızda yirmi birinci yüzyılın yeni gelişmeleri karşısında Türkiye’nin önünde gözüken kuzey-güney diyaloğu stratejik bir fırsat kapısıdır. Bu diyalog içerisinde kuzeyde Rusya ve Türkistan güneyde ise Afrika ve Hindistan gelişme bölgeleri olarak gözükmektedir. Çünkü güneyde Afrika ve Hindistan‘ın kalkınma hızları çok yukarılara doğru çıkmaya başlamıştır.

Afrika‘da bir nüfus patlaması söz konusudur. Ve Hindistan‘da da kalkınma hızları Çin’in önüne geçmeye başlamışlar. Şimdi biz Hindistan‘dan baktığımız zaman olaya Hindistan’ın kuzeyinde Türkistan ve Rusya yer almaktadır. Fakat Hindistan ile Türkiye arasında bir gerçek anlamda bir iş birliği ve diyalog Pakistan nedeniyle söz konusu olamadığı için Hindistan Rusya‘ya ulaşamamaktadır. Ulaşabileceği tek kanal vardır. O da Türkiye’deki boğazlar üzerinden Karadeniz’e çıkıp Rusya‘yla iş yapmak. Bu kanalın açılması yani bu işbirliği kanalının açılması nasıl başarılacaktır?

Baktığımız zaman rakamlara Türkiye’nin ihracatı büyük çapta batı ülkelerine gerçekleştirilmiştir, güneydeki ve doğudaki ülkelere olan ihracat ise düşük sayılardadır. Fakat Batı ile olan bu dış ticaret ilişkisi neticede siyasi bir birliktelik getirememiştir. Türkiye Avrupa Birliği’nden dışlanmış taraftır.

O açıdan bir de Rusya ve Hindistan arasında gelişmekte olan ve kesilmeyen, Ukrayna savaşı nedeniyle kesintiye uğramayan iş birliğini hesaba kattığımızda Türkiye açısından yeni yeni ufukların kuzey-güney diyaloğunda olduğu açıkça gözükmektedir. Burada tabii Çin faktörü de devrededir. ve fakat Türkiye’nin Çin’de Çin ile yapabileceği bir iş birliği söz konusu olamaz. Çünkü bizim oraya ihracatımız üç milyar seviyesinde bile değildir. İthalatımız ise otuz milyar dolarları aşkındır ve burada biz zararlı bir konumdayız. Bu açıdan biz gelişme aksını batı doğu değil de Kuzey Güney tarzında görüyoruz.

Kıtalar açısından ihracat performansımıza Türkiye’nin performansına baktığımızda güneyde yer alan Afrika kıtası en başta yer almaktadır. Kıtaların ithalat tedarikinde aldığımız pay itibariyle en başta yüzde üç nokta dört ile Afrika kıtasından aldığımız pay en başta yer almaktadır ve sekizinci sırada bulunmaktayız Afrika‘nın ithalat ülkelerinde. Fakat Gümrük Birliği ile ilişkide bulunduğumuz Avrupa kıtasından aldığımız pay yüzde bir nokta yedidir. Yani Afrika‘nın yarısıdır. Bu kayda değer bir konudur. İlerleyen zamanlar içerisinde Afrika‘nın ithalatından aldığımız pay daha da yukarılara çıkacak tabii.

Fırsatlar

Hiçbir Türk devleti Arktik Okyanusu’na doğrudan sınırı olmasa da, bölge bir bütün olarak Türk dünyası için önemli fırsatlar sunmaktadır. Kuzey Kutbu’ndaki buzulların erimesi bölgeyi dönüştürerek ekonomik işbirliği, bilimsel araştırma ve jeopolitik etki için yeni olanaklar yaratıyor.

Potansiyel Fırsatlar

Ticaret ve Lojistik:

Kuzey Deniz Yolu: Kuzey Kutbu’ndaki buzlar çekildikçe Kuzey Denizi Rotası daha seyrüsefere elverişli hale gelecektir. Bu durum Asya ve Avrupa arasında daha kısa ve daha verimli bir ticaret rotası sunarak küresel ticarette yer alan Türki ülkelere potansiyel fayda sağlayabilir.

Liman Geliştirme: Türk ülkeleri, Kuzey Denizi Rotası boyunca ticareti kolaylaştırmak için liman altyapısına yatırım yapabilir ve kargo taşımacılığı için önemli merkezler haline gelebilir.

Doğal Kaynaklar:

Enerji Kaynakları: Kuzey Kutbu geniş petrol, gaz ve mineral rezervlerine sahiptir. Arama ve çıkarma çalışmaları önemli çevresel zorluklar doğursa da, enerji sektöründe uzmanlığa sahip Türk ülkeleri doğrudan yatırım veya ortaklıklar yoluyla bu girişimlere katılabilir.
Balıkçılık ve Su Ürünleri Yetiştiriciliği: Değişen iklim koşulları Kuzey Kutbu’ndaki balık popülasyonlarını etkileyebilir. Balıkçılık ve su ürünleri yetiştiriciliği konusunda deneyim sahibi Türk ülkeleri bu sektördeki fırsatları değerlendirebilir.

Bilimsel Araştırma:

İklim Değişikliği Çalışmaları: Kuzey Kutbu, iklim değişikliğinin etkilerini incelemek için çok önemli bir bölgedir. Türk ülkeleri iklim modellemesi, çevresel izleme ve sürdürülebilir kalkınma konularında uzmanlık geliştirerek uluslararası araştırma çabalarına katkıda bulunabilir.

Deniz Biyolojisi ve Ekolojisi: Arktik ekosisteminin anlaşılması, kaynaklarının sürdürülebilir bir şekilde yönetilmesi için elzemdir. Türk bilim insanları deniz yaşamı, biyoçeşitlilik ve ekosistem sağlığı araştırmalarına katkıda bulunabilir.

Turizm: Eko-turizm:

Eko-turizm: Kuzey Kutbu’nun eşsiz manzaraları ve vahşi yaşamı turistlerin ilgisini çekmektedir. Türk ülkeleri kültürel deneyimler, macera turizmi ve sürdürülebilir uygulamalara odaklanan eko-turizm paketleri geliştirebilir.

Jeopolitik Etki:

Arktik Konseyi: Türk ülkeleri Arktik Konsey’deki varlıklarını güçlendirerek bölgeyle ilgili konularda karar alma süreçlerini etkileyebilirler.

Bölgesel İşbirliği: Kuzey Kutbu ile ilgili konularda Türk devletleri arasında işbirliğinin artırılması, ortak seslerini ve etkilerini güçlendirebilir.

Zorluklar ve Değerlendirmeler

Çevresel Etki: Kuzey Kutbu’nun kalkınması petrol sızıntısı, kirlilik ve habitat tahribatı risklerini azaltmak için çevrenin korunmasına öncelik vermelidir.

Altyapı: Kuzey Kutbu’nda gerekli altyapıyı geliştirmek, sert iklim nedeniyle maliyetli ve zordur.

Yerli Halklar: Arktik yerli halklarının haklarına ve geçim kaynaklarına saygı gösterilmeli ve korunmalıdır.

Jeopolitik Rekabet: Kuzey Kutbu, jeopolitik rekabetin giderek arttığı ve karmaşık ilişkilerin dikkatli bir şekilde yürütülmesini gerektiren bir bölgedir.

Türk dünyası bu zorlukları ele alarak ve fırsatlardan yararlanarak Kuzey Kutbu’nun geleceğinde yapıcı bir rol oynayabilir.

A r k t i k  K ü t ü p h a n e s i

***************************************

 

Booktandunya EKitaplar Kütüphanesi

Gezi – Booktandunya

Biyografi – Booktandunya

Şiir – Booktandunya

“Kıbrıs” için arama sonuçları – Booktandunya

Yazmak üzerine Yazılar

Yazmak, lüks bir eylem midir yoksa mecburiyet mi?

Yazan: Fahri Akmansoy Yazmak fiilini gerçekleştirebilmek için insanda yeteneğin, bu fiili yapmayla ilgili arzunun, yazmaya uygun bir ortamın, bunun için sarf edilecek zamanın, kullanılması gereken…

Yazmak neden okumaktan daha önemlidir?

Aslolan Yazmaktır; Okumak değil. İnsanların ne zaman konuşmaya başladığı sorusuna kesin bir cevap veremiyoruz. Ancak, mevcut kanıtlar dilin en az 1 milyon yıl önce, belki…

Düşünceler ve Yazılar

İnsan doğası, ilgi duyulan ve öncelik verilen konuları önemseme eğilimindedir. Düşüncelerimi yazıyla anlatma tercihini yaptığım altmış yıldır, “önemli olan toplumun orta ve uzun dönemli geleceğini…

Düşünceler ve Yazma Kaygısı

Dostlarım merhaba sizinle önemli bir konuyu paylaşmak istiyorum düşünceler ve yazılar. Düşüncelerimizi yazıya geçirmiş geçirdiğimizde yazma faaliyeti on parmak daktilo bilmediğimiz müddetçe çoğumuz için…

Türkçenin yazıldığı Alfabeler

Tarih boyunca Türkler kadar çok alfabe değiştirmiş başka bir ulus ya da Türk dilleri kadar değişik alfabelerle yazılmış başka bir dil ailesi yoktur denilebilir. Çin…

Yazı, düşüncelerin ifade edilmesi ve inşa edilmesi için vardır.

Edebiyat bir beka meselesidir. Edebiyatı olmayanın devleti, devleti olmayanın da edebiyatı olamaz. Bu tespitin doğruluğunu görmek için teknik ve ekonomik alanda gelişmiş, devlet kurabilmiş, savaşlar…

Tonyukuk Yazıtı: Metin ve Sözlük

Tonyukuk Seferleri Haritası    BİRİNCİ TAŞ 𐰋𐰃𐰠𐰏𐰀  𐱃𐰆𐰪𐰸𐰸  𐰋𐰤  𐰇𐰔𐰢  𐱃𐰉𐰍𐰲  𐰃𐰠𐰭𐰀  𐰶𐰠𐰦𐰢  𐱅𐰇𐰼𐰚  𐰉𐰆𐰑𐰣  𐱃𐰉𐰍𐰲𐰴𐰀  𐰝𐰇𐰼𐰼  𐰼𐱅𐰃 Bilge  Tonyukuk  Ben  Özüm  Tabgaç  İliŋe  Kılındım  Türk  Bodun  Tabgaçka  Körür …

Türklerin Asya kıtası yaşantılarında Türkçe yazılan eserler hangileridir?

Türklerin Asya kıtasındaki yaşantılarında Türkçe yazılmış eserler oldukça fazladır. Bu eserlerin bir kısmı tarihî eserler, bir kısmı ise edebi eserlerdir. Tarihî eserler arasında şunlar yer…

Düşünce ve Yazı

Düşünce ve Yazı İşçisi Umberto Eco Sesle yazdırma konusunun düşünce üretimini kolaylaştırması ve çoğaltması sebebiyle kamuoyu tarafından, çocuklar ve gençler tarafından, yazarlar, akademisyenler ve…

Yazısız Düşünce

Güney Asya’daki felsefe tarihinin yazıya dökülmeden de felsefe yapmanın mümkün olduğunu gösterdiğini söylüyorsunuz. Yazılı olmayan bu felsefe (ve sözlü diğer felsefe gelenekleri) –tırnak içinde…

Bilgi: Düşünce: Dinleme, Konuşma, Yazma

Yazı sistematiği içerisinde önemli olan kavramlar süreç olarak bu bir süreç tabii ki öncelikle dinlemek işitmek düşünmek ardından konuşmak ve yazmak fiilleri eylemleri ile…

Düşünme, Konuşma, Söz ve Yazma Üzerine, Gazali

İnsanın en büyük gücü düşünce gücü olup bu konuyu enine boyuna inceleyen filozof Gazali’nin “düşünme, söz ve konuşma” başlıklı kitabından önemli gördüğümüz pasajları seçerek…

Yazmak, lüks bir eylem midir yoksa mecburiyet mi?

Yazan: Fahri Akmansoy

Yazmak fiilini gerçekleştirebilmek için insanda yeteneğin, bu fiili yapmayla ilgili arzunun, yazmaya uygun bir ortamın, bunun için sarf edilecek zamanın, kullanılması gereken malzemelerin, yazı yazamaya yeterli olan ekinsel birikimin, ilhanım ve daha sayılabilecek birçok unsurun bir arada olması gerekir.

Bir toplumun en büyük şansı yazı yazan insanlarının olması, en büyük kazancı da bu insanlara yazmaları için uygun ortamı ve imkânları sağlayabilmesidir. Hepimizin malumun olduğu üzere ülkelerin gelişmişlik seviyesi kâğıt tüketim miktarıyla doğru orantılıdır. Ancak bana göre gelişmişliğin asıl göstergesi, kalem erbabının maişetini yazısı sayesinde temin etmesi ve bunun sonucu olarak da eserlerinden elde ettiği gelirlerle gelecek endişesinden kurtulabilmesidir.

Böyle bir habitatın oluşması sayesinde yazarın hayatının finansmanı okurları tarafından karşılanmış olur. Böylece yazar, yazmaktan başka bir şeyle meşgul olmak zorunda kalmaz yani kendisini yazmaktan uzaklaştıracak başka şeylere tenezzül etmez, boyun eğmek durumunda olmaz. Bu seviyedeki bir ortamda yazar okurunu inşa eder, okur da yazarın daha da gelişmesine doğrudan ve dolaylı olarak destek olur. Bu bağlamda şunu söyleyebiliriz, eğer yazar verdiği eserleriyle okurunu inşa edemiyorsa ondan kendisini destek olmasını da bekleyemez.

Gelişmiş ülkelerde telif haklarıyla ilgili kanunların sıkı sıkıya uygulanması, verilen esere ve o eserin ortaya çıkmasına vesile olan tüm sürece saygı duymanın bir ifadesidir. Bu seviyede bir idrake sahip olan toplumlar, yazarın ve yazının desteklenmesinin aslında tüm ülkeyi desteklemek anlamına geldiğini bilirler.

Yazı aracılığı ile yazarla okur arasında kurulan birbirini inşa etme süreci toplumu belli bir olgunluk seviyesine gerdikten sonra yazının ve yazarın hakkını vermek için kanuni düzenlemelere bile gerek kalmaz. Bu karşılıklılık sayesinde, yazar daha kaliteli ve güzel eserler vererek okurunun gelişmesini sağlar, okur da başka insanların gelişmesi için yazara yeni eserler vermesi için uygun ortamı bulmasına destek olur. Böyle bir durum sonucunda kalem erbabının maişetini eserleriyle temin etmesi hali ortaya çıkar ki bu da o toplumun gelişmişlik seviyesinin en önemli göstergesi olur.

Gelişmemiş ülkelerde ise durum oldukça vahimdir. Yazı yazmak isteyenlerin önünde maddi, manevi, ekonomik, ekinsel, sosyal ve daha sayılabilecek bin bir engel çıkarılır. O yazmak istedikçe sanki bütün düzenek iş birliği yapmışçasına onu yazmaktan alıkoymaya çalışır. Yazarın yazıya olan ilgisi hatta yeteneği ile yaşamak zorunda kaldığı yazma mecburiyeti onu yazmaya zorladıkça başta maişet telaşı olmak üzere kendisinden önce yapılmış tüm hataların faturası sanki ona kesilmeye başlar. Özetle söylemek gerekirse sorunlar yumağı içinde yaşayarak şekillenmiş geri zihinliler, kalem ehli olmak isteyen kişileri yazdığına yazacağına pişman eder ve el birliği etmişçesine yeteneğini yaşamak isteyen kişilerin bu arzularını burunlarından fitil, fitil getirirler.

Böyle ülkelerde bazı imkânlara doğuştan veya şans eseri kavuşmuş olanlar da bulunabilir. Bu tip kişiler, geçirmeleri gereken fikir çilesi sürecini yeterince yaşamadıkları için eserleri genellikle halktan uzak, çiğ ve tatsız olur. Elbette bazı kişiler tarafından çok güzel eserler de verilebilir ama genel olarak bu eserler olması gereken seviyenin uzağında olurlar.

Gelişmemiş ülkelerde neredeyse her şeyin değeri para ile kıyaslandığı için yazarın kişiliği, insani değeri, sahip olduğu yeteneği ve yazdıklarının sadece ekonomik kıymeti göz önüne alınır ve buna göre saygınlık seviyesi belirlenir. Yazarın yazdığı eserler güzelse korsanı basılır, kopyalanır ve istismar edilerek yağmalanır ve bunun sonucunda da yazarın kendini güvende hissetmesine vesile olacak ekonomik duruma ulaşmasına mani olunur. Olumsuzluklara neden olan kıymetsizler, kendilerinin doğrudan veya dolaylı olarak neden oldukları hatalara bakmadan bir de yazarın yazdıklarını kötüler onu ve yeteneğini sorgular hatta kendi vasıfsızlıklarına bakmadan yapılanları aşağılamaya bile kalkarkar. Kendi değersizliğini esas değer olarak görenlerden zaten değerli olanı fark etmesi beklenemez. Yazı ehline ve yazıya yapılacak ihanetin bedelini hem yapanlar hem de gelecek kuşaklar eninde sonunda öder.

Geri kalmış veya gelişmesi engellenmiş ülkelerde, insani gelişme için sağlıklı olması gereken habitatın bozulması yüzünden yazarların nerdeyse hepsi kısır döngüler içine sürüklenir. İyi şeyler yazdığında emeği ve para kazanma şansı elinden çalınır, bunun sonucunda yeni eserler vermekte zorluklar yaşarlar. Muhatap olmak zorunda kaldığı bu şartlar da onların yaşam kalitesini düşürür. Bu sorunlu ortam da yeni eserlerin verilmesi ya çok zor ya da imkânsız hale getirir. Biraz önce de belirttiğim gibi ortamın yazar ve yazı açısından olumsuz yönde şekillenmesinde doğrudan veya dolaylı etkilisi ve katkısı olanlar suçu kendilerinde aramayıp üstüne üstlük yazarların iyi yazamadıklarını, kendi ülkelerinde yeterli kalitede eserler üretilmediğini de söylerler.

Gelişmiş ülkelerde olan okur ve yazar arasındaki olumlu yöndeki karşılıklılık durumunun tam zıddı bu tip yerlerde görülür. Yazar okur inşa edemez, okur da yazarın gelişmesine destek olmaz veya olamaz. Hal böyle olunca telif hakları kanunun yaptırımlarının gücü kimseyi durduramaya yetmez. Yazarlar en başta yayın evleri tarafından sömürür. Yazmak hevesi ile yanıp tutuşan bazı yazarlar da bu sıkıntılı ortamdan bir an evvel çıkabilmek için yanlış yollara tenezzül eder ve olması gereken seviyeden aşağılara savrulurlar.

Bu tip ülkelerde okuma yazma seviyesin yükselmesi okurların kalitesini yükseltmeye yetmez. Böylesi bir durum en çok korsan kitap basanların işine gelir. Bu hırsızlar da diğer tüm hırsızlar gibi bencil ve ahmak oldukları için ne yazının değerinden, ne onun için verilmiş emekten, ne ekinsel kalkınmadan, ne yeteneğin israfından ne de yaptıkları hatanın doğrudan ve dolaylı sonuçlarını umursamazlar. Bu hırsızlığın desteklenmesi de kendisini essahtan okur zanneden cahil sürüsü tarafından yapılır. Kitap okuduğu için kendisini okur olarak niteleyen birinin, sevdiği yazarın emeğinin sömürülmesine katkı sağlamasına, ‘yazıklar olsun’ demekten başka ne söylenebilir ki?

Bunun yanında bazı toplumlarda yazma ile ilgili yeteneğe sahip olup da bunu gerçekleştirmeye yönelik imkân ve fırsatı bulamayan kişiler de olabilir. Böyle bir duruma maruz kalan insanların yani yetenekleri ile imkânsızlıkları arasında zıtlık yaşayanların hayatının tam bir eziyete dönüştüğü söylenebilir. Bu tip bir durumla muhatap olan kişilerin yazı yazabilmeye uygun şartlar ve imkânlar elde edebilmek adına bazı doğrularından fedakârlık yapmak zorunda kalması da yaşadığı toplum için en büyük kayıplardan biri haline gelir. Böylesine bir ikilem içine düşen kişilerin feda ettikleri şeyler hiçbir zaman elde ettiklerine değmez. Başka bir açıdan baktığımızda elde edilen kâr bireysel açıdan uğradıkları toplumsal olarak da neden oldukları zararı karşılamaz.

Bir toplumun, kimi zaman doğrudan kimi zaman da dolaylı olarak yaptığı hatalar yüzünden, yazı ehlinin yeteneğini sergilemeye gücünün yetmemesi, o toplumun geleceğini tehlikeye atacak kadar ciddi bir durumu ortaya çıkarır. Yazı ehli olan kişiler, geçmişle gelecek arasındaki geçiş köprüleridir. Nasıl ki köprülerin olmaması veya var olanların tahrip olması bir yakadan diğer yakaya geçişi zor veya imkânsız hale getiriyorsa yazı ehlinin istenilen seviyede olmaması da ekinsel nakliyatın aksamasına, bozulmasına hatta imkânsız hale gelmesine neden olur.

Kalem erbabı insanlar, yaşadıkları toplumdaki insanların yanında diğer toplumlara mensup kişilerin de iç dünyalarını şekillendiren, bilgilerin katma değere dönüşmesine aracılık eden, inanç ve diğer ekinsel unsurların devamlılığını sağlayan insanlığın ortak değerleridir. Daha özet bir tabirle söylemek gerekirse; Yazı ehli kişiler ekinsel yolculuğun lokomotiflerdir. Nasıl ki lokomotif olmadan tren yol alamazsa yazı ehli insanlardan mahrum olan toplumlar da ilerleme kaydedemez.

Yazan insanlara sahip olmak elbette önemlidir ancak bundan daha önemli olan şey onlara sahip çıkabilmektir. Yazmak isteyen bir kişinin bu saygın eylemi yapmak için saygın olmayan şeylere boyun eğmek zorunda kalması zaten başlı başına insani ve toplumsal hasarların aynası olmaya yeter. Bu konuya örnek olarak yazıya yeteneği ve ilgisi olan birinin yeteneklerini ortaya çıkarabileceği imkân ve fırsatları bulabilmek için bazı siyasi veya ideolojik ortamlara tenezzül etmesini ve buralara yamanmasını gösterebiliriz.

Bu tip tercihler yapıp da istedikleri şana, şöhrete, imkâna hatta paraya kavuşanların bu süreç içinde ve sonunda ne kendilerine ne de insanlığa söyleyecek sözleri de kalmaz bu sözleri edecek yüzleri de. Başkalarının bencil çıkarları için kurulan düzeneklerin içinde bir parça olup, o düzeneğin topluma verdiği zarara aracı ve/veya ortak olduktan sonra o kişiden geriye ne kalır?

Aynaya bakamayan, kendi iç sesine kulak tıkamış, şahsi egosu için yeteneğine ihanet etmiş kişi bir insanlık posasından veya insani fireden başka nedir ki? Bu konuya en iyi örnek, bazı siyasilere yaltaklanıp para ve çıkar elde edebilmek için yalan söyleyen, fitnecilik yapan, onların hatalarını görmezden gelip yanlışlarına bir yolunu bulup alkış tutan yazar, şair ve gazeteci müsveddelerini vermek mümkündür. İnsanın kendine yalan söylemesi ve kendisini kandırması kadar kendine yapabileceği daha büyük bir kötülük ve aşağılama yoktur.

Bu tip kişiler eninde sonunda elde etmek istedikleri şeylere kavuşsalar da bir insan olarak en çok kaybetmemeleri gereken şeyi yani masumiyetlerini kaybetmişlerdir. Masumiyetini satan insan tamamen satılık bir nesneye dönüşür ve elden ele alınıp satılmaya, devredilmeye ve kullanılıp atılmaya mahkûm hale gelir. Onları kullananlar şöyle düşür; ‘Bende bu güç ve bu para olduktan sonra, bundan çok daha iyisini ve daha cevvallerini kolaylıkla bulurum. Bu mahlûk zaten hainin teki. Ben parayı verdiğimde benim için başkasına ihanet ediyorsa, benden daha fazla para veren olursa bana da ihanet eder. Onun için önemli olan çıkarı olduktan sonra, ha ben olmuşum ha başkası! Onun için fark etmez.

Bu zavallıyı işime geldiği sürece sırtına bindiğim bir eşek gibi kullanır, işim bitince de yularını salarım gider’.Böylesi kişilere ve bunların kurdukları düzeneklere alet olanların ne masumiyet, ne dürüstlük, ne insani değer, ne inanç ne de benzeri şeyler hususunda söz söylemeye hakkı da yoktur haddi de. Yazı gibi masumiyetin korunabilmesi için en büyük kalkan olabilecek bir değerin, masumiyetin satılması için kullanılması çok ama çok acı bir durumdur.

Buraya kadarki yazdıklarımda yazının ve yazanın bulunduğu ortamın şartlarına göre durumunu ele aldım. Elbette yazı ve yazarın durumu sadece gelişmişlik kıstasına göre ele alınabilecek kadar sığ bir konu değildir. Her ülkenin kendine göre olumlu ve olumsuz durumları olur. Hiçbir ülke hiçbir dönemde dikensiz gül bahçesi olmadı olamaz da. İnsanın temel olarak bencil bir varlık olması ve ortaklık kültürünü gerek bireysel gerek toplumsal ve gerekse de uluslararası düzeyde tam olarak içselleştirememesi her yerde ve her devirde sorunlara yol açmıştır. Sorunu yaratan da insan çözümü için çalışan da. Bu hususu belirttikten sonra yazının ve yazarın kendine, toplumuna ve insanlığa nasıl ve ne şekilde değer üretmesi gerektiğine değinelim.

Yazı erbabının en büyük görevi okur inşa etmektir. Bunu yaparken de aşağıda belirttiğim şu hususlara ya katlanmalı ya da görmezden gelmelidir.
1.Yaşadığı toplumun mevcut durumuna,
2.Muhatap olmak zorunda olduğu maddi veya manevi tüm şart ve imkânlara,
3.Karşılaşmak ihtimali olan, kötülüklere, suiistimallere, sömürüye, yalanlara ve istismarlara,
4.Mücadele edeceği korkularına,
5.Kendisinden öncekilerin yaptığı hatalara,
6.Kendisinden sonra gelecekler için ümit beslemeye veya oturup beklemeye bakmamalıdır.

Bu maddeleri arttırmak elbette mümkün ama ben bu kadarı ile yetinmek istiyorum. Yazarın okur inşa etmesi için öncelikle bu işin öneminin ve değerinin farkında olması gerekir. Bunu tam olarak idrak edememiş kişileri böylesine bir fayda üretmeleri mümkün olmaz. Bu farkındalıktan yoksun olan kişilerin göstergesi de yukarıda belirttiğim hususların birine veya birkaçına denk geldiklerinde yeteneklerinden caymaları veya işin kıyısında gezip bir türlü merkeze ulaşmaya gayret etmemeleridir. Nimetin şükrü onunla insanın ve insanlığın hayrına ve faydasına yönelik iş veya işler yapmaktır. Bu bağlamda yeteneğin şükrü de onunla insanlık için değer üretmektir.

Genel geçer bu tespitlere göre konumuza baktığımızda yazarın yapması gereken de yazıyı insanlığın hayrı ve faydası için kullanmak ve onunda insanlığa katkı sağlamaktır. Bunu yapabilmesi için elinde olan imkânlar neyse ve ne kadarsa o kadarını doğru kullanmalı gerekir. Bunun yanında asıl amacının gerçekleşmesi için çalması gereken her kapıyı çalmalı, zorlaması gereken her şartı zorlamalı, bahane üretmek yerine çözüm bulmaya gayret etmeli, sadece ve sadece yeteneğini yaşamayı asıl hedef olarak gözetip yapacağı her şeyle bunu kendine şiar edinmelidir.

Her şeyin tam istediği gibi olmasını beklemek, birinin gelip de ona tüm kapıları açmasını ummak, değer üretmeden değerli olmayı istemek, yan gelip yatarak herkesin onu omuzları üzerinde taşımasını hayal etmek ahmaklığın bile sınırlarını zorlamaktan başka bir şey değildir.

Böylesi bir kaçış yöntemini tercih etmiş olanların en büyük bahanesi eski kuşakları suçlamak ve bu işlerin çözümünü yeni kuşaklara havale etmekti. Geçmişle yaşamak kadar gelecekle ilgili ümit beslemek zaman kayıplarının en önemli nedenidir. Başkasına bahane bulanlara şunu sormak lazım; Sen ne yaptın? Senden öncekiler gereken şeyleri yapmadıkları için şimdi sen bu tip olumsuzluklarla uğraşmak zorunda kalıyorsan, sen yapman gerekeni yapmadığında senden sonra gelecekler de senin tembelliğinin veya iş bilmezliğin bedelini ödeyecekler demektir. Geçmişi övmek veya yermek kadar geleceğe dair ümit beslemek de ahmaklık göstergesidir. Bir kamyon arkası yazıda şu ibareyi görmüştüm; ‘Dünya bir gün o da bugün’! Ne yapacaksan şimdi yap, ne biliyorsun yarına çıkacağını?

Yazının sosyal ortamlardaki durumuna baktıktan sonra şimdi de genel yapısına bakmaya çalışalım. Yazmayı ve okumayı kıyasladığımızda yazmanın okumaya göre, saygınlık, övgü, itibar, takdir edilme, teşvik edilme, korunma, yaygın hale getirilme ve benzeri şeylere göre okumaktan daha ön planda olması gerektiğini söyleyebiliriz. Yazmak olmadan okumak nasıl mümkün olacak ki? Önce yazmak gerekir, okumak sonraki aşama. Okunmaya değer bir şeyin olması için önce o şeyin yazılmış olması gerekir.

Müslüman toplumlarda okuma ile yazma arasındaki kırışma noktası Kuran-ı Kerim’in inen ilk suresi olan Alak Suresi’nin ilk ayetinin; ‘İkra’ yani ‘Oku’ ile başlamasının yanlış yorumlanmasıdır. Bu ayette; Yaratan Rabbinin adıyla oku! Cümlesi vardır. Bu emir elbette önemli ve değerlidir, buna kimsenin itirazı olamaz. (Şu hususu hemen belirterek yazıma devam edeceğim. ‘Oku’ emrinin kapsamına veya başka manalar ihtiva ettiğine girmeyecek, bu kelimeyi sadece okuma filli olarak ele alacağım). ‘Okumanın’ ilk günden beri neredeyse her zaman ve her dönemde yazmaya göre ön planda görülmesi bana göre Müslüman toplumların istenilen bilgi ve bilinç düzeye gelememesinin en büyük müsebbibi olmuştur. Bu tezimi doğrulayacak kanıtı da aynı surenin 4. Ayetinde yer alan; ‘O Rab ki kalemle yazmayı öğretti’, ifadesi neredeyse hiç dikkate alınmamıştır. Bu konudaki en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de Allah (c.c.) gibi bir varlığın, emirlerine uyanlara vereceği ödülü, uymayanlara vereceği cezayı yazılı olarak bildirmesi bununla birlikte insanların ve insanlığın gelişmesi için kitap göndermesine rağmen, Müslüman toplumların yazıdan bu kadar uzak olmalarıdır. Yazı kutsal bir şeydir. Onu iyilik için kullanan mükâfatını görür kötülük için israf eden de bunun bedelini ağır bir şekilde öder. Bundan dolayı yazıya ve yazma nimetine karşı her zaman için özenli ve saygılı davranılması, bunları insanlığın hayrı ve iyiliği için kullanılması gerekir.

Genel yapıları itibariyle bireysel açıdan insanların, toplumsal açıdan da milletlerin gelişmesinde okuma ve yazmanın ne kadar önemli olduğu herkesin malumu. Söz konusu gelişim sürecini aşılması gereken bir yola benzetirsek, bu yolun kat edilmesinde okumanın ve yazmanın benzer etkilerin olmadığını görürüz.

Bu yolculukta okumak yürümek gibiyse yazmak uçakla gitmek gibidir. Yürümek, uçakla yol almaya göre kolay, ulaşılabilir, herkes uygun, istenildiği zaman mola verilmeye müsait ve daha sakindir. Ancak yürümek, kat edilen yolun daha uzun gibi görülmesine, sürecin yorucu olmasına ve yoldaki küçük engellerle uğraşılmasına kısaca ifade etmek gerekirse çok ciddi zaman kayıplarına neden olur. Yazmaya da uçak yolculuğu eğretilemesine göre baktığımızda belki havaalanına ulaşılana kadar aşılan yolun uzun, biletin pahalı, zamanın bazı kısıtlamalara bağlı olması ve benzeri şeyleri ihtiva ettiğini görürüz. Ancak havaalanına varıldıktan sonra çıkılan yolculuğun kısa sürmesine rağmen aşılan mesafenin uzunluğu onun için verilen emeğe, harcanan zamana ve katlanılan diğer külfetlere değdiğini de söyleyebiliriz.

Yazmak, onun kapısına gelip içeriye girmeyi talep eden kişiden emek, sebat, tecrübe, gayret ve şuur ister. Bu şartlara razı olup sahip olduğu yeteneğine sahip çıkanlar, yazının kapısından içeriye girmeye, kalem ehillerinden olmaya ve yeteneğinin hakkını vermeye hak kazanırlar. Her alanda olduğu gibi yazı sahasında da ıskartaya çıkanlar, bu yolunda telef olanlar, şartlara yenilenler, çeldiricilere aldananlar, hedefini kaybedip oraya buraya savrulanlar yani kendini ve yeteneğini heba edenler de ne yazık ki olmaktadır.

Bu konuya değer katacak Ekrem Demirli Hoca’nın güzel bir sözü var; Yazmak düşünceyi ifade eden değil düşünce inşa eden bir şeydir. Bireysel ve toplumsal manada yazı olmadan gelişmek, anlamak, idrak etmek, olumlu yönde ilerlemek ve nihai olarak medeniyet üretmek mümkün değildir. Bunun bilincinde olan emperyalist ve kapitalist ülkeler kendi ülkelerinde yazıyı destekler ve onun gelişmesi için ne gerekiyorsa yaralar. Buna mukabil, sömürge haline getirmek istedikleri ülkelerde yazının engellenmesi, daha önce yazılanların imha edilmesi, imha edemediklerinin de anlaşılmasının önüne geçilmesi için ellerinden ne geliyorsa yaparlar. Yani kendi ülkelerinde yazının yazılması için uğraştıklarından çok daha fazla çabayı ezmek istedikleri ülkelerde yazının silinmesi için gösterir.

Emperyalistler tarafından sömürge haline getirilmiş toplumlara baktığımızda onların edebiyatının gelişmemiş olduğunu, yazı yazamadıklarını veya yazamadıklarını, okuma yazma seviyelerinin düşük olduğunu, bilim ve sanat üretemediklerini görebiliriz. S.S.C.B. dönemine bakıldığında farklı ulusları bir arada tutma bahanesiyle kurulan bu sömürü düzeneği altında bulunan diğer toplumlara Rusçanın ve Rus Edebiyatının dayatılmasının özelde o toplumlar genelde dünya edebiyatına nelere mal olduğunu da ayrıca düşünmek gerekir.

Bizdeki bazı çapsız aydınlar ekinsel manada aldığımız hasarı, yakın tarihte yaşanan askeri darbeleri, siyasi istikrarsızlığın olduğu dönemleri ve bu dönemlerde yapılan yolsuzlukları ve bunların doğrudan ve dolaylı maliyetlerini düşünmeden ülkemizde kişi başına okunan kitap sayısının azlığından ve kişi başına okuma süresinin kısalığından dert yanıyorlar. Bunun yanında, gelişmiş bazı ülkelerdeki okuma ve yazma durumunu örnek vererek onlara hayranlığını beyan edip kendi toplumunu da aşağılama ahmaklığını bile gösteriyorlar. Demiyorlar ki, beni bu hale getiren, elimde olanları çalan ve zamanımı heba edenler, şimdi özenerek baktığım o mahlûklardır.

Yazı, düşünceyi inşa eden bir değer olduğuna göre, yazı olmadığında doğal olarak düşünce de inşa edilemeyecektir. 1984 romanında Corc Orvel’in yazdığı gibi; ‘Kelimeler yok edilirse düşünce olmayacak, düşünce olmayınca da düşünce suçu ortaya çıkmayacaktır’. Emperyalist ve kapitalist sistemi tatbik eden toplumların, diğerleri olarak gördükleri milletler için yaptıkları ve ellerinden geldiği kadar yapmaya da devam ettikleri tüm programların temelinde bu bakış açısı vardır.

Yazıya metafizik boyutu itibariyle baktığımızda yazının insanın gelişmesi ve değişmesi için Allah’ın (c.c) lütfettiği kutsal bir nimet olduğunu söyleyebiliriz. Bazı kişiler yazı yazan ilk insanın Hz. Âdem (a.s), bazı kişilerde Hz. İdris (a.s) olduğunu söylerler. Burada yine Ekrem Demirli Hocanın bir sözüne yer vermenin faydalı olacağını düşünüyorum; ‘Öğrenmeye başlama yaşının önemli yoktur, önemli olman öğrenmeyi bitirme yaşıdır’.

Yazı, insanlığın hayrı için insana verildiğine göre ona bu minvalde bakmak ve onunla yapılacakları da bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekir. Yaşadığımız dönem itibariyle dünya çapında mevcut duruma baktığımızda çok fazla yazı yazıldığını, çok okuma yapıldığını, binlerce kütüphanenin olduğunu, internet ortamında neredeyse istenilen her bilgiye ulaşıldığını görebiliriz. Bu tespitten sonra şu soru aklımıza gelebilir; ‘Yazı, bu kadar önemli, bilgi bu kadar değerli ve bunlara ulaşmak bu kadar kolayken, neden bu kadar savaş, hastalık, cehalet, yokluk ve benzeri şeyler bertaraf edilemiyor. Yazı bu işin neresinde?

Yazı, gerçek amacına uygun şekilde yani insanın ve insanlığın gelişimi için yararlanıldığında insanlar için ödüle, gerçek amacı dışında kullanıldığında da yapan ve susan için tam bir cezaya dönüşür. Düşüncenin inşası için var olması gereken bir şey düşüncenin imhası için kullanılırsa bunun elbette bir bedeli olacaktır. Bu bedeli en başta böylesi bir insanlık ihanetini yapanlar olmak üzere ona çanak tutanlar, ona doğrudan veya dolaylı destek olanlar, susanlar ve kaçanlar da ödeyecektir. Bütün kalemlerin silgi, bütün silgilerin kaleme dönüşmesi bu ihanetin en bariz göstergesidir.

Yazı amacında sapıp düşüncenin üretimine engel olan bir soruna dönüşürse ne olur? Şimdi de bu sorunun cevabına bakalım.

1.İnsanlar varlıklarının ve var olma amaçlarının farkına varamaz, amaçlarını kaybeder tüketimin aracı, malzemesi, bahanesi ve kölesi haline gelirler,

2.Bireysel kalkınma gerçekleşmediği için toplumsal ve insani kalkınma da ortaya çıkamaz,

3.İnsanının insan olma idrakini yitirmesi onu hayvanlaşmaya iter ve sonuçta da içgüdüleri akılına galebe çalar,

4.Yazının hammaddesi kelimelerdir. Kelimeler ise o dilin yaşandığı toprakların tapudur. Kelimelerin kaybedilmesi tapu senedinin kaybedilmesine benzer. Elinde tapun yoksa sahip olduğun topraklara sahip olduğunu ispat edemezsin. Bu bağlamda şu da söylenebilir. Bir millet dilini nereye götürüyorsa o topraklara sahip olduğunu iddia etme hakkını da kendinde bulur. Bu durum dilini yayma bilinci ve bu bilince uygun hareket edenin başarısı, dilini kaybedenlerin de başarısızlığının sonucudur.

Gözünün önüne bakmayan, tehlike gelirken bunun tedbirini almayan, olan biten olmadan önce kendini muhkem hale getirmeyen kısaca söylersek kendi değerlerinin değerini bilmeyenler onu kaybetmeye mahkûm olurlar.

Dil toprağın tapusudur, onu yazan da kalemdir. Sahip olduklarına sahip çıkamazsan elin oğlu gelir onları elinden alır, sana da kendi mülkünde sığıntı olmayı reva görür.

5.Yazıdan uzaklaşmak kelimelerin gerçek anlamlarından, taşıdığı tarihten, kapsam ve öneminden de uzaklaşılmasına neden olur. Bu durumun sürecinde ve sonucunda bireysel olarak kişiler, toplumsal olarak da kitleler arasında iletişim kopukluğunu ortaya çıkarır. Bu kopmalar sorunların çözülmesinde ortak hareket edilmemesine, bireysel bakış açılarının ön plana çıkmasına, ortak payda bulamamaya veya olanların fark edilmemesine neden olur. Olumsuzlukların ve iletişim bozukluklarının hat safhaya ulaşması ortaklık kültürünün zedelenmesini, bozulmasını ve en sonunda da çökmesini kaçınılmaz hale getirir.

6.Burada yeri gelmişken kendi sözüme yer vermek istiyorum: Yazısı olmayan toplumların kaderini, yazısı olan milletler yazar. Yazı seni değerli yapamıyorsa, başkasının senin için belirlediği değer boyun eğmek ve razı olmak zorunda kalırsın. Bundan dolayı yazıdan uzaklaşmak ekonomik ve siyasi bakımdan bir beka meseledir.

Konuyu toparlayacak olursak, yazı yazmak sadece bir ifade şeklinin ötesinde çok boyutlu ve çok yönlü bir yaşama tercihidir. Bireysel düzeyde kişiler için toplumsal düzeyde de milletler için en önemli kalkınma anahtarı, en büyük gelişme yolu ve kendini korumanın yegâne yöntemidir.

Selami Şahin’in bir şarkısında yer alan; ‘Sen yoksan her şey eksik, sen varsan her şey tamam’ ifadesini yazı için uyarlarsak; Yazı yoksa her şey eksik, yazı varsa her şey tamam’, diyebiliriz.

Saygı ve dua ile
Fahri Akmansoy

Düşünceler ve Yazma Kaygısı

Dostlarım merhaba sizinle önemli bir konuyu paylaşmak istiyorum düşünceler ve yazılar. Düşüncelerimizi yazıya geçirmiş geçirdiğimizde yazma faaliyeti on parmak daktilo bilmediğimiz müddetçe çoğumuz için yazma faaliyeti zordur ve yazmaktan çekiniriz yazamayız. Yazma faaliyetlerimiz esnasında da bu zaman alır ve zaman aldığı için de düşünceler çok daha hızlı aktığı için düşüncelere kaçırmış oluruz, kaçan balıklar da büyük olur.

İnsanların gelişimine baktığımızda milyonlarca yıllık bir evrim söz konusu ve bu evrim içerisinde düşünsel faaliyetler konuşma ile birlikte gelişmeye başlamıştır yazı çok daha sonradan gelmektedir. İnsanlığın yazı yazma eylemi Sümerlerle başlıyor Milat’tan önce 3500. yılda başlıyor. İlk insanlar Afrika’dan yola çıktıklarından beri konuşma faaliyetlerinin neticesinde düşünme yetileri de gelişmeye başlamıştır. Düşünceleri yazarak kayda almak sınırlayıcı bir etkendir. Düşünceler yazıyla var olmamış, konuşma ile var olmuştur.

Şimdi buradan bir çözüm gelişmektedir en son cep telefonlarında mevcut olan teknoloji WhatsApp ses kayıtları anında WhatsApp üzerinde klavyedeki sol tarafındaki mikrofon tuşuna bastığınızda telefon çalıyor WhatsApp‘a konuşuyorsunuz ve bu ses kaydınızı anında yazıya dönüşüyor veya Google Drive üzerinde dokümanlar bölümüne girdiğinizde karşınıza mikrofon çıkıyor siz mikrofona konuşuyorsunuz o da yazıyor.

Doküman üzerinde çok fazla olmayacak şekilde düzeltmeler yapıyorsunuz siz bütün zihninizin tüm kapasitesini sınırlandırmaksızın kullanmış oluyorsunuz çünkü konuşurken düşünüyorsunuz ve o düşündüklerinizde kayda geçmiş oluyor ve ondan sonra otomatikman yazıya geçirmiş oluyorsunuz, ama yazarak düşündüklerinizi kayda alma faaliyeti sırasında birçok düşünceyi kaçırmış oluyorsunuz, aklınızdan gitmiş oluyor, bu bir sınırlandırma teşkil ediyor.

Bu önemli bir konudur, yazmayı da kuvvetlendirecek bir özelliktir. Ses kayıtlarını bu şekilde WhatsApp veya laptop üzerinden yazıya dönüştürme önemli bir kazanımdır. Ben bunu kullanmaya başladım ve hakikaten yarım saatlik konuşmayı kaydettim üç sayfa yazı çıktı. Şimdi bu üç sayfalık yazıyı ben yarım saatte yazamazdım. Konuşma esnasında çıkan düşünceleri de ben yazma kaygısı nedeniyle yakalayamayacaktım, kaçıp gidecekti. Tekrar görüşmek üzere, hoşçakalın.

Atatürk’e göre yeni Türkiye Devleti

Efendiler, bugün haklı olarak övünç duyabileceğimiz tüm başarıların gizi yeni Türkiye devletinin yapısındadır.

Gerçekten Türkiye devletinin, bu yeni kuruluşun dayandığı temeller, niteliği bakımından kendinden önceki tarihi kuruluşun ilkelerinden farklıdır.

Bunu bir sözcükle belirtmek gerekirse diyebiliriz ki yeni Türkiye devleti bir halk devletidir, halkın devletidir. Geçmişin kuruluşlarıysa şahıs devletiydi, kişilerin devletiydi.

Bir ulusun alemden tümüyle silinmesi için, bir ulusun insanlık topluluğundan tümüyle çözülüp dağılması için Nuh Tufanı kadar olağanüstü musibetlere ve olaylara gerek vardır. Ama kişiler kendiliğinden yok olmaya mahkumdur. Halk kuruluşu ile kişi kuruluşu arasında yaşama ve yok olma orantıları da bununla aynıdır.

Efendiler, dünyanın belli başlı uluslarını tutsaklıktan kurtararak egemenliklerine kavuşturan büyük düşünce akımları eski kurumlara umut bağlayanların, çürümüş yönetim yöntemlerinde kurtuluş gücü arayanların aman bilmez düşmanıdır.

Avusturya, Almanya, Rusya, hatta dünyanın en tutucu uygar Çin imparatorlukları o büyük fikir akımlarının kahredici çarpışlarıyla gözlerimizin önünde devrilmiştir. İşte efendiler, yeni Türkiye devleti cihana egemen olan o büyük ve güçlü fikrin Türkiye’de doğuşu, gerçekleşmesidir.

Cihanın toplumsal ve siyasal gereklerinden doğan ve binlerce yıllık Türk tarihinin evrimi sonucu olan devletimiz devam etme ve kararlılığın tüm niteliklerine ve koşullarına sahiptir.

15.8.1923 TBMM 2.Dönem Açış Konuşması