İspanyolca Konuşulan Ülkeler
İspanyol futbol kulüpleri neden Real. Real Madrid. Real Betis. Real Sociedad. Villareal
Hicran
Hicran
Güney Amerika ve Büyük Asya Bağları
Auto Amazon Links: No products found.
Auto Amazon Links: No products found.
Auto Amazon Links: No products found.
Auto Amazon Links: No products found.
Zaman
Zemin
Zihin
Auto Amazon Links: No products found.
Auto Amazon Links: No products found.
Tarih boyunca Türkler kadar çok alfabe değiştirmiş başka bir ulus ya da Türk dilleri kadar değişik alfabelerle yazılmış başka bir dil ailesi yoktur denilebilir.
Kaynak: Talat Tekin. Tarih Boyunca Türkçenin Yazımı
Auto Amazon Links: No products found.
Auto Amazon Links: No products found.
Auto Amazon Links: No products found.
Auto Amazon Links: No products found.
Kaynak: 100 Türk Büyüğü – Bilgeler ve Bilginler Cilt 1
Auto Amazon Links: No products found.
Auto Amazon Links: No products found.
1878-1922 Savaş Kuşağı, 68 Kuşağı ve Z Kuşağı
1968liyim diye öğünür bizde solcular, ayrıca ülkü ocakları da 1968 de kurulmuş. Her iki grup ta aslen amerikanın askerleri. Çünkü Maonun 1968 deki kültür devrimi üzerine ABD, Fransa da De Gaulleyi indirmek için gençlik hareketlerini CIA eliyle örgütlemiştir
Z Kuşağı da işte 68 Kuşağı gibi Amerikan Kuşağıdır
70’lerin Türkiyesine dünya 68 kuşağı gençliği üzerinden bakılabilir. Soğuk savaş ve iki kutuplu dünya düzeninde daha bakir ama arkeolojinin de tam aktif olamadığı bir dönem. Gelin bugün buraları bir de 2022 gözüyle bakalım küresel bir dönüşüm hikayesini eski fotoğraflar ve bugünü kıyaslayarak anlamaya çalışalım.
“Z kuşağından sonra ne gelecek?” diye ara ara düşünüyordum. Meğer adı konmuş: “Alfa Kuşağı” (Generation Alpha). Özellikleri: dijital, küresel, mobil, sosyal ve görsel olmalarıymış.
Auto Amazon Links: No products found.
Auto Amazon Links: No products found.
Edebiyat bir beka meselesidir. Edebiyatı olmayanın devleti, devleti olmayanın da edebiyatı olamaz.
Bu tespitin doğruluğunu görmek için teknik ve ekonomik alanda gelişmiş, devlet kurabilmiş, savaşlar kazanabilmiş, medeniyet inşa edebilmiş toplumlara bakmak gerekir. Bir devlet ve o devletin çatısı altında yer alan toplum, yaptığı her şeyi ancak ve ancak yazı temelinde inşa ederse ayakta kalır. Eğer her şeyin temelinde yazı olursa o temel üzerinde kültür, kültürün üzerinde medeniyet, medeniyetin üzerinde de edebiyat inşa edilebilir.
Yazı, yapı itibariyle düşüncede oluşan soyut bir fikri veya sözü somut hale dönüştürme aracıdır. Devletin kayıt sistemi, milletin var ettiği efsaneler, toplumu inşasında yapı taşı olan destanlar ve elbette edebiyat yazı marifetiyle elle tutulu gözle görülür hale gelir.
Yazı, düşüncelerin ifade edilmesi için çok önemlidir ancak bundan daha önemli olan işlevi düşüncenin inşa edilmesi için kullanılmasıdır.
Yazı, düşünce inşa etmeye vesile olabildiği müddetçe topluma ve devlete fayda sağlar. Yazının sadece düşünce ifadesinde kullanılması devletin ve toplumun körelmesine ve bu şeyi doğru kullanan diğer devletlerden ve toplumlardan da geri kalınmasına neden olur.
Eğer yazı ile düşünce inşa edilmiyor veya edilemiyorsa bu durumun doğal sonucu olarak yazı, olması gereken yerden uzaklaşır, işlevini kaybeden, değerini yitirir ve nihayetinde devlet yıkılır ve millet de esaret altına girer.
Bu yıkılma veya esaret altında olma hali illaki fiziki manada olmayabilir. Kültürel üstünlüğün kaybedilmesi, katma değer üretememe ve kültür emperyalizmine maruz kalınması da yıkılmanın başka bir çeşidi olarak karşımıza çıkar.
Yazıyla ilgili bir ağaç eğretilemesi yapacak olursak, yazı bir ağaçsa edebiyatla ilgili olan her şey bu ağacın meyvesidir. Ağacın bakımı ne kadar iyi yapılırsa, kök saldığı toprak ne kadar sağlıklıysa, çevresi ne kadar hayata ve gelişmeye uygunsa meyveleri de o nispette verimli, yararlı ve bereketli olacaktır. Bunun tam zıddını düşündüğümüzde yani toprak sağlıksız, ağaç bakımsız, bahçıvanlar beceriksizse ağaç yavaş, yavaş solmaya, meyvelerinin kalitesi kaybolmaya, miktar açısından verimin azalmasına ondan istifade edenlerin sayısının da düşmesi gerçeği ortaya çıkar.
Yazı, üzerinde çok fazla şeyin söylenebileceği, başlı başına ele alınması ve her yönüyle irdelenmesi gereken ciddi bir konudur ancak burada sadece yazının şiir ve edebiyatla ilgili yanına değinmekle yetineceğim.
Yazı yazan herkese gözümüz gibi bakmalı, dilimizi memleketimizin tapusu olarak görmeli ve şiirin sahip olduğu şiarla bize armağan ettiği şuuru hayatımızın merkezine almalıyız.
Saygı ve dua ile
Fahri Akmansoy
Auto Amazon Links: No products found.
Auto Amazon Links: No products found.
Bu yazımda şiirin, şair, şiar ve şuur çerçevesindeki konumuna ve genel manada da edebiyat içindeki yerine değineceğim. Konuya girmeden önce şu önemli hususu belirtmekte fayda görüyorum.
Edebiyat, bir toplumu ve o toplumun kurduğu devleti ayakta tutan en önemli unsurdur. Edebiyat bir beka meselesidir. Edebiyatı olmayanın devleti, devleti olmayanın da edebiyatı olamaz.
Bu tespitin doğruluğunu görmek için teknik ve ekonomik alanda gelişmiş, devlet kurabilmiş, savaşlar kazanabilmiş, medeniyet inşa edebilmiş toplumlara bakmak gerekir.
Bir devlet ve o devletin çatısı altında yer alan toplum, yaptığı her şeyi ancak ve ancak yazı temelinde inşa ederse ayakta kalır. Eğer her şeyin temelinde yazı olursa o temel üzerinde kültür, kültürün üzerinde medeniyet, medeniyetin üzerinde de edebiyat inşa edilebilir.
Yazı, yapı itibariyle düşüncede oluşan soyut bir fikri veya sözü somut hale dönüştürme aracıdır. Devletin kayıt sistemi, milletin var ettiği efsaneler, toplumun inşasında yapı taşı olan destanlar ve elbette edebiyat yazı marifetiyle elle tutulur, gözle görülür hale gelir.
Yazı, düşüncelerin ifade edilmesi için çok önemlidir ancak bundan daha önemli olan işlevi düşüncenin inşa edilmesi için kullanılmasıdır.
Yazı, düşünce inşa etmeye vesile olabildiği müddetçe topluma ve devlete fayda sağlar. Yazının sadece düşünce ifadesinde kullanılması devletin ve toplumun körelmesine ve bu şeyi doğru kullanan diğer devletlerden ve toplumlardan da geri kalınmasına neden olur.
Eğer yazı ile düşünce inşa edilmiyor veya edilemiyorsa bu durumun doğal sonucu olarak yazı, olması gereken yerden uzaklaşır, işlevini kaybeder, değerini yitirir ve nihayetinde devlet yıkılır ve millet de esaret altına girer. Bu yıkılma veya esaret altında olma hali illaki fiziki manada olmayabilir. Kültürel üstünlüğün kaybedilmesi, katma değer üretememe ve kültür emperyalizmine maruz kalınması da yıkılmanın başka bir çeşidi olarak karşımıza çıkar.
Yazıyla ilgili bir ağaç eğretilemesi yapacak olursak, yazı bir ağaçsa edebiyatla ilgili olan her şey bu ağacın meyvesidir. Ağacın bakımı ne kadar iyi yapılırsa, kök saldığı toprak ne kadar sağlıklıysa, çevresi ne kadar hayata ve gelişmeye uygunsa meyveleri de o nispette verimli, yararlı ve bereketli olacaktır. Bunun tam zıddını düşündüğümüzde yani toprak sağlıksız, ağaç bakımsız, bahçıvanlar beceriksizse ağaç yavaş, yavaş solmaya, meyvelerinin kalitesi kaybolmaya, miktar açısından verimin azalmasına ondan istifade edenlerin sayısının da düşmesi gerçeği ortaya çıkar.
Yazı, üzerinde çok fazla şeyin söylenebileceği, başlı başına ele alınması ve her yönüyle irdelenmesi gereken ciddi bir konudur ancak burada sadece yazının şiir ve edebiyatla ilgili yanına değinmekle yetineceğim.
Şiirle ilgili sözlerime geçmeden önce önemli bir tespitimi sizinle paylaşmak isterim. Bana göre bir toplumun iç dünyasının ve dış dünyasının aynası olan iki gösterge vardır. Toplumun iç dünyasında nelerin olduğunu şiirin o toplumda gördüğü karşılığa, dışsal boyutunun yani maddi tarafının ne seviyede olduğunu da mimarisine bakarak görmemiz mümkündür. Daha kısa bir ifadeyle şiir bir toplumun içini, mimari de dışını gösterir.
Bir şiirin meydana gelmesi en az 400 yıllık bir birikimin sonucudur.
Bazılarının sandığı gibi şiir, kolayca yazılabilen ve basitçe ortaya çıkan hatta herkesin rahatlıkla yapabileceği sıradan bir olay değildir. Biraz önce de belirttiğim gibi şiir ve şiirin insanlar nezdindeki konumu, bireysel açıdan olduğu gibi bir toplumsal açıdan da birçok şeyi ayan beyan gösteren bir aynadır. O aynaya yansıyan şeylerin güzel olması o şiir ortaya çıkana kadar yaşanılan süreçlerin de güzel olduğunun ispatıdır. Şiirin ortaya çıkması gibi, ortaya çıkmaması veya çıkamaması da farklı boyutları olan başka bir sürecin sonucudur.
Bir şiirin var olması sadece yazılmasıyla ilgili değil onun okunması, anlaşılması, içselleştirilmesi ve kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla da alakalıdır. Bu bağlamda bir şiirin oluşma şartlarını şu şekilde belirtmemiz mümkündür;
1.Şairin yetiştiği sosyal ve ekonomik ortamın sağlıklı olması gerekir,
2.Okurun yazıya ve edebiyata verdiği değer ve önemin niteliği üst düzeyde olmalıdır,
3.Şiirin içine doğduğu toplumdaki bireylerin büyük bir kısmının, insan olma ve insanlık bilincinin farkındalığına karşı gösterdikleri tutumun, toplumsal karşılığının ve itibarının olması lazımdır,
4. Şiirin üretildiği dil ve o dilin kelime sayısı ve anlam zenginliği belli bir düzeyin üzerinde olması şarttır.
Bir şiirin ortaya çıkabilmesi için duyuş, anlayış ve idrak yönlerinden gerekli olgunluğa ulaşmış ve şiiri üretecek düzeye erişmiş şairlerin olması işin temelidir. Şiirin hammaddesi kelimeler olduğuna göre kullanılacak hammadde nitelik olarak ne kadar kaliteli ve nicelik olarak ne kadar fazlaysa üretim de bu durumla doğru orantılı olarak güzel ve kaliteli olacaktır. Hammadde bolluğu ve çeşitliği yeni seçeneklerin üretilmesini, kalitenin artmasını ve nitelik açısından seviyenin yükselmesini sağlar. Bu durum şiiri yazanı etkilediği gibi onu okuyanı da olumlu yönde etkileyecektir.
Toplum şairi, şair de toplumu inşa edebildiğinde şiar ayakları yere basan, şuur da insan olma bilincine haiz hale gelecektir.
Şiir, her yönüyle ve her haliyle insani gelişmeyle doğrudan doğruya ilgilidir. İnsani yönden gelişememiş kişilerin şiir üretmeleri mümkün olmadığı gibi, bu vasıflardan yoksun kişilerin de şiiri anlamaları mümkün değildir. Hangi yönden ve hangi açıdan bakarsanız bakın şiir değerli bir şeydir. Şiirin şiir olması için gelişmiş insan, insanın gelişmesi için de şiir gereklidir.
Şiir ve şuur birbirlerini tamamlayan, birbirlerini güçlendiren, birbirlerinin gelişmesini sağlayan birbirlerinin ayrılmaz parçaları olan iki temel unsurdur. Şiir yoksa şuurdan, şuur yoksa da şiirden söz edilemez. Bir toplumda şiir küçümsenir hale gelmişse, laf üstünlüğü ele geçirmişse yani söz olması gereken yerinde değilse bu hâl o toplumun çürümüşlüğünün en büyük ispatıdır.
Şiirin önemi ve değeri buz dağının görünen tarafıdır. Alt yapısında devasa bir süreç yoksa üst kısmında görünen şey gereği gibi yerini bulamayacaktır. Bir şiirin ortaya çıkabilmesi için o toplumun mazisinde doğru şeyler yapılmış, şimdiki zamanda doğru şeyler yapmakta ve gelecekte de doğruların yapılmasına devam edilmesi gerekir. Sosyal ve ekonomik sorunların yaşandığı, toplumsal çözülmelerin olduğu, aile kurumunun darbe aldığı, kişisel çıkarlar uğruna toplumsal çıkarların heder edildiği toplumlarda şiirin üretilmesi mümkün değildir. Bu tip olumsuz ortamlarda hasbelkader üretilmiş şiirler olsa dahi onların ve onları yazanların anlaşılması ve gereken değeri görmeleri de hayalden öteye gidemez.
Şiir, öncelikle şiiri üreten kişinin kendini bulması ve bilmesiyle ilgili bir pusula işlevi görür. Şiir, şairini olması gereken yeri gösterip ve gitmesi gereken yola onu sevk ettikten sonra sıra, kendisini bulmak ve bilmek isteyen, böyle bir derdi ve talebi olan diğer insanlara kılavuzluk etmeye gelir.
Şiir doğal yapısı itibariyle içinde barındırdığı insanın iç dünyasını imar ve inşa etme vasfı sayesinde yol gösterdiği kişilerin iç dünyalarını zengin ve sağlam hale getirir. Bu durum sayesinde meydana gelen bireysel kalkınma, şiirin gücü ve dilin zenginliği nispetince toplumsal kalkınmaya dönüşür. Şiir, bir sanat dalı olmasının yanında bireysel açıdan psikolojik toplumsal açıdan da sosyolojik bir olgudur.
Bu uzun girizgâhtan sonra şimdi de şiirin tanımıyla ilgili bir şeyler yazmak istiyorum. Benden önce birçok tanımın yapıldığını elbette biliyorum ancak Mevlana’nın önerisine istinaden, yeni şeyler söylemek adına kendi tanımımı sizinle paylaşacağım.
Bana göre şiir; Edep ve insanlık şiarına göre kendisini bulmuş ve akabinde şair olma vasfına sahip kişi tarafından maddi ve manevi boyutu itibariyle gelişmiş olan insanlık onuruna yakışır seviyedeki şuur dairesi içinde, sıradan kelimelere şiir olma rütbesinin verilmesiyle ortaya çıkarılan bedii söz sanatıdır.
Daha özet bir tanımla;
Şiir, sıradan kelimelerin rütbe almış halidir. Şair ise, hâlihazırda zaten var olan kelimeleri, kendisinden önce şiirle iştigal etmiş kişilerden farklı olarak ve kendisinden sonra da hiçbir kimsenin onun yaptığı şekilde ve onun yaptığı dizgiye göre bir daha asla bir araya getirilmeyeceğine ve istenilse de getirilemeyeceğine kadar veren kişidir. Şiir, bir boyut cümlenin tapusudur.
Bu tanımdan sonra şiirin, dil, sanat, insan ve insanlık bilinci açısından değerinin ve öneminin neden ve nasıl olduğuna yani şiiri değerli yapan şeyin ne olduğuna bakalım.
Şiire bedii boyutu ile birlikte kapsamına da baktığımızda, şiiri değerli yapan şeyin onun içinde şairin yer verdiği anlamlarla birlikte, ona temas eden insanlar tarafından anlaşılan şeyler olduğunu görürüz. Yani şairin ne anlattığına bakıldığı gibi okuyanın da ne anlamış olduğuna bakılmalıdır.
Şiir, başka bir boyutu ile hayat içinde kendi kendine açtığı veya kendisine tahsis edilen alanda, şairin edindiği şiar ve sahip olduğu insanlık şuuruna göre değerli hale gelir.
Bir şiirin değerli olması insanların ondan aldığı şey değil onun temas ettiği hayatlara armağan ettiği şeydir. Siz şiirden bir şey almazsınız, şiir size bir şey verir.
Eğer siz bazı dış etkilere maruz kalma sonucunda bakmanız gerektiğini düşündüğünüz yöne, siyasi veya diğer kabullerinizin sizi sürüklediği yere, inanç tercihinize veya benzer şeyleri göz önüne alarak şiirden bir şeyler almayı düşünürseniz hata edersiniz. Bu durumun daha vahim tarafı olan şairin size bu tip şeyleri dayatmaya çalışması, hatta kendi düşüncesini size zorla kabul ettirmeye gayret etmesi yazılan şeyi asla değerli ve önemli yapmayacaktır.
Böyle bir olumsuz bakış açısına göre şiirden istifade etmeye yeltenenler ondan kıra döke de olsa bir şeyler koparabilir veya zorla bazı şeyleri didikleyebilirler ancak kalıcı ve değerli bir şey elde edemezler.
Oysa bir şiir şairin iç dünyasından çıkıp sizin iç dünyanıza oradan da hayatınıza misafir olurken, size bir vasfınızı hatırlatan, sizde zaten var olan bir değerinizi yeni baştan görmenizi sağlayan, aradığınızı neden aramakta olduğunuzu, kaybettiklerinizi neden kaybetmiş olduğunuzu size izah eden bir dost gibi olmalıdır.
Şiir size bir öneride bulunur ve hayatınızdaki yerini bilmek için kararı size bırakır. Sizin ona layık gördüğünüz yer ve konum ne ise ona saygı duyar ve oraya çekilir ve susar.
Buna mukabil sizi bir yere yönlendirmek, size bir şeyleri kabul etmeye zorlamak, sizden bir şeyler çalmaya yeltenmek, kendi doğrularını tek doğru olarak gören şair bozuntusu hödüğün kıt aklının kılavuzluğunu yapmak ve benzer saçmalıklarla sizi oyalayan şiirimsi şeyler size asla bir şey veremez.
Siyasi yamanmalar, ideolojik yaltaklanmalar, şan şöhret talebi vesaire şeylerin piçi olan mısra yığınları kısa süreli ve zorlamalarla bir zaman bazı yerlerde bulunabilir ama bu durum asla kalıcı olamaz. Zorla geldiği yükseklikten kolaylıkla düşerek tuz buz olur ve yok olur gider. Olan sadece o uyduruk şeylerin yazıldığı güzelim kâğıda ve onun için harcanan mürekkebe ve bu işler için uğraşan işçilerin emeğine olur. Bunları destekleyen ve okuyanların da israf ettikleri zamanlarına birkaç saat daha eklenir o kadar.
İnsana bir şeyler vermek için yazılan şiirlerin şairleri, bunu yaparken bir çıkar ilişkisi, böbürlenme, şan şöhret arzusu veya benzeri olumsuz şeyleri gözetmemelidir. O şiiri üreten neyi gözeterek onu üretmişse okuyanın da o şiiri ona göre anlaması mümkün olur. Örneğin şiir kalpten çıkmışsa ancak kalplere ulaşabilir. Şiir, sahte şairlerin sahte sözleriyle söylenirse ona sadece sahtekârlar ilgi gösterir ve kendi çıkarları için kullanıp işleri bitince de bir kenara atarlar. Bu tip eserler ideolojiler, siyasi çıkarlar, sevgi yalakalığı veya benzeri dilencilikler için kullanılmış ve bazı durumlarda da kullanılmaya devam etmektedir.
Asıl ve asil şiir okuyanından bir şeyler çalan değil okuruna bir şeyler armağan eden şiirdir. Şiir diye ortaya atılmış şeyler sizden kindarlık, çıkarcılık, yağcılık, edilgenlik, fanatizm, şiddet veya benzeri şeyler istiyor veya sizi böyle şeylere yönlendiriyorsa o şey şiir, onu yazan da şair değildir.
Gerçek şiir, sizden bir şey istemez, size bir şey önerir. Hayat yolculuğunuzda yolunuzun üzerine kendisini bırakır, alınmayı ve değer görülmeyi bile talep etmeden yolunuzdan çekilir ve sizi kararınızda özgür bırakır. O sizin onu anlamanız için sabırla beklemez veya bunu ummaz. Gelir, okunur ve gerisi için bir talebi olmaz. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa da başka bir gün kendisini anlamanız için de herhangi bir kaygı ve beklenti içinde olmaz. Onu anladığınızda size methiyeler yağdırmaz anlamadığınızda da bunun için kendini paralamaz. Gelir, önerir ve gider. Sözü çok fazla uzatmadan özet bir şekilde söylemek gerekirse şiir, önce yazanının daha sonra da onu okuyanın kendisini bilme ve bulma yolculuğunda onlara yaptığı kılavuzluğuna göre değerini bulan bir olgudur.
Her sanat dalının kendine özgü olduğu ve kendisi olmak dışında başka bir şey olamayacağı söylenebilir, ancak şiirde olduğu gibi ve şiirde olduğu kadarıyla hiçbir sanat dalı bu kadar kendine özgü ve kendine özel değildir.
Burada şiiri yüceltmek adına başka sanat dallarını aşağı görmek gibi bir şeyi asla ifade etmiyorum. Sinema, tiyatro, resim, heykel, roman, hikâye veya başka sanat dalları kendisi olmak dışında başka düşünce ve fikirlerin ifade edilmesine müsamaha gösterebilir ancak bu tolerans alanı şiir için geçerli değildir.
Şiir, bazı insanların siyasi amaçlarına hizmet etmesi, kişinin kendi inanç tercihlerine başkalarını da ikna etmesi, çözemediği kişisel sorunlarını şiirin imkânları sayesinde ifade edip sevgi dilenciliği yapmak için tepe, tepe kullanılması acı bir gerçektir, bunu kabul etmemiz lâzım.
Şiir, onu anlamamakla, onu israf etmekle, onu hor görmekle ve gereği gibi değer vermemekle yıpranacak, yok olacak ve bir kenara atılacak bir şey değildir. İnsanların şiire bu şekilde bakması şiirin değil ona bunu layık görenlerin kaybıdır.
Şiir, şairi, şiarı ve şuuru ile insana lazım olan hatta olmazsa yeri başka bir şeyle doldurulamayacak kadar değerli bir hayat rengidir.
Şiirini kaybetmiş şairler, şirini bulamamış okurlar, edebiyatını hor gören toplumlar asla mutlu olamazlar. Bundan dolayı yazı yazan herkese gözümüz gibi bakmalı, dilimizi memleketimizin tapusu olarak görmeli ve şiirin sahip olduğu şiarla bize armağan ettiği şuuru hayatımızın merkezine almalıyız.
Önemine binaen yukarıda belirtiğim bir hususa burada yer vererek yazıma son vermek istiyorum. Edebiyat bir beka meselesidir. Edebiyatı olmayanın devleti de olmaz.
Saygı ve dua ile
Fahri Akmansoy
Auto Amazon Links: No products found.
Auto Amazon Links: No products found.
Filozof’un Türkçe karşılığı BİLGE’dir.
Roma İmparatorluğu’ndaki “Filozof İmparatorlar” (Marcus Aurelius, Iulianus Apostat)’ın karşılığı, medeniyetimizde tarih yapan 3 Kurucu Filozof Liderimiz olan Bilge Tonyukuk, Fatih ve Atatürk’tür.
Tarih boyunca kurduğumuz çok sayıdaki devletler arasında o devletleri temsil eden liderler içerisinden üç bilge lider en başta yer almaktadır.
3 Bilge Liderimizin ortak özellikleri yazıya ve düşünce gücüne verdikleri olağanüstü değer ile ilgilidir.
İkinci Göktürk devletinin kurucu lideri Tonyukuk halk tarafından bilgi olarak sıfatlandırılıp adlandırılır, Osmanlı Devleti’nin gerçek manada kurucusu olan Fatih Sultan Mehmet ise bir entelektüel padişahtır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk ise kurduğu devleti Türkiye olarak adlandırarak Türklükle ilişkilendiren ve bu nedenle de halk tarafından Ata olarak benimsenen Türklerin atası sıfatı ile onurlandırılan kurucu filozof liderlerimizdendir.
Tonyukuk, Türk soylusudur ve Çin’deki Devlet Akademisi’nde eğitim almıştır. Kadim bir devlet adamımızdır. Türklerin ilk yazılı metnini bir yazıt şeklinde taşa kazıtmıştır. MS 720 tarihli metin bir anlatı tarzındadır, tamamen felsefi bir içeriğe sahip olması daha çok kayda değerdir.
Türk dilinin ilk yazılı metninin bu derece yüksek bir dil içeriğine sahip olması da çok şaşırtıcıdır. Metindeki ifadeler bilge liderin kişiliğinin, olaylar ve kişiler karşısında ne şekilde tavırlar alarak nasıl bir bilgece davranış gösterdiğinin izlenmesi açısından çok önemlidir.
Maalesef hakkında bir doktora tezinin henüz yazılmamış olması üzücüdür. Kendisi ayrıca Türk tabirini ilk kez bir yazılı metinde kullanan kişidir.
700 yıl sonra dünyaya gelen Fatih Sultan Mehmet ise kitaplara son derece düşkün, etrafına bilim tasavvuf ve sanat insanlarını toplayan entelektüel bir liderdir. Bilgelik vasıfları ile imparatorluğu hem Karadeniz, hem de Akdeniz havzalarında genişletmiştir, yedi tane yabancı dil bilmektedir.
Saraya bir kütüphane kurdurmuştur. Sarayı ressamların resimleri ile donatmıştır. Ölümünden sonra tahta geçen ikinci Beyazıt bu kitapları ve resimleri saraydan attırmıştır. Demek ki maalesef Fatih sevilmemiş ve anlaşılamamıştır. Bir entelektüel sultanlar geleneğinin başlangıcına vesile olamamıştır. Olmayan ise halk ve devlettir o dönemdeki.
Demek ki aslında imparatorluğun yüzyıllar sonra yıkılmasındaki ana neden Fatih Sultan Mehmet’in düşünsel zenginliğini hazmedememekle ilgili, düşünce gücüne olan güvensizlik ile ilgilidir.
Bugün Çin imparatorluğu 10.000.000 km² olarak Cin Halk Cumhuriyeti şeklinde devam etmektedir. Demek ki Çin’de devleti ayakta tutacak bir strateji, hanedanlar sürekli değişiyor olmasına rağmen, ayakta tutulmuş, fakat Osmanlı imparatorluğu en yüksek seviyesine 20.000.000 km² olarak çıkmış olmasına rağmen bugün sadece 780.000 km² olarak yeni bir devlet Türkiye Cumhuriyeti’nde devam etmektedir.
Bizzat son sultan Vahdettin’in çok yakınında bulunarak kendisi ile birlikte Avusturya seyahatine çıkan Mustafa Kemal Atatürk ise hanedanın düşünce biçiminin kısırlığını bizzat kendisi görmüş ve yetersizliklerinin farkına vardığı için yeni bir yönetim biçimini Türkiye Cumhuriyeti olarak kurmuştur.
Fakat Fatih’ten Atatürk’e kadar olan dönem içerisinde düşünce Osmanlı İmparatorluğu’nda tamamen donmuştur ve sığdır. Atatürk büyük bir kitapseverdir ve 3500 kitabını bizzat altlarını çizerek okumuş ve bilgi ihtiyacı için sürekli olarak Avrupa’dan kitaplar getirtmiştir. Kendisi bizzat kitaplar da yazmıştır. Bu yazdığı kitaplar her biri çağdaş bir Bilge Tonyukuk yazıtı tarzındadır. Bir bilge olarak gelecek kuşaklara seslenmiştir.
Auto Amazon Links: No products found.
Auto Amazon Links: No products found.
Aslolan Yazmaktır; Okumak değil.
İnsanların ne zaman konuşmaya başladığı sorusuna kesin bir cevap veremiyoruz. Ancak, mevcut kanıtlar dilin en az 1 milyon yıl önce, belki de daha da önce ortaya çıktığını gösteriyor. Araştırmacılar, dilin evrimi ve insanlığın kökenleri hakkında daha fazla bilgi edinmek için yeni kanıtlar aramaya devam ediyorlar.
Afrika kıtasında ortaya çıkan konuşma melekesinin ardından 5000 yıl önce Mezopotamya’da Sümerler‘de ilk olarak yazı kullanılmaya başlanmıştır. Konuşma insanı insan yapan en bilişsel bir özelliktir bu sayede söz ortaya çıkmış ve iletişim mümkün hale gelmişti.
Yazının ortaya çıkışı ise görece olarak yeni bir olaydı. Okuma ise ancak yazı ortaya çıktıktan sonra meydana gelen insani bir faaliyettir, bu durumda yazının iki ana kaynağı vardır konuşma ve okuma. Konuşulan yazıya geçemedikçe havada kalmaktadır okunanlar ise insanın hafızasında kendisine ne kadar bir yer edinebilecektir bu önemli bir işarettir.
O halde yazı çok kritik bir işlev üstlenmektedir, birikimlerin kayda alınması ancak yazı sayesinde mümkün olabilmektedir. Türkler bu manada öncü kavimlerdendir, ilk olarak 720 yılında Bilge Tonyukuk tarafından dikilen Yazıt ile birlikte yazılı metinler oluşmaya başlamış ve 1069-1070 yıllarında yani 11. yüzyılda Karahanlı Türkçesi olarak bilinen Hakaniye lehçesiyle ilk Türkçe eser Kaşgar’da yazılmıştır.
Ülkemizdeki mevcut eğitim sisteminde yazı çok geri planda kalmaktadır çünkü sistemin özü test metodudur ve şıklardan bir tanesinin seçimi ile ilgilidir. Ve son 20 yılda uygulanan eğitim öğretim modeli ile birlikte sorgulayıcı ve düşünce geliştirici dersler mantık felsefe integral hesap ve benzeri ortadan kaldırıldığı için düşünme faaliyetleri kasıtlı olarak yok edilmektedir.
Ezbere ve hafızlığa dayalı dini eğitim sistemi içerisinde yazıya maalesef yer yoktur. Yazılı olanın ezberlenmesidir esas olan. İstenilen yazmak değildir çünkü yazmak bir düşünce geliştirme yolu ve yöntemidir. Düşünce ise sorgulamak demektir. Sorgulama ise dini eğitim sisteminde istenmeyen bir durumdur.
Diğer bir yönden bakıldığında ise toplumumuzda en çok üzerinde durulan ve nasihat olarak dile getirilen husus okumak konusudur. Kütüphaneler açılmaktadır okuma salonları açılmaktadır söz konusu olan okumaktır kitap okumak ve benzeri.
Fakat yazı yazmak konusunda kamu politikasından planlı bir eğitim programında bahsedilmemektedir. Yazmak ile kastedilen güzel elyazısı yazmak değil fakat sistematik düşünceleri yazarak kayda geçirmek, düşünce gücünü geliştirmek olmalıdır.
Bu durumda okuma salonlarının kütüphane ve okuma salonlarının aynı zamanda kütüphane okuma yazma salonu olarak isimlendirilmesi ve bu şekilde Türkiye’deki 32 bini aşkın mahallede bu şekilde bir üçlü kültür etkinliği yapılanmasının korunması önemlidir. Bu şekilde böylece çocukluktan başlayarak insanlar yazmaya yönlendirilecektir.
Çocuklara okuma yazma öğretilmekte fakat bizde Kompozisyon yazımı artık ne derece uygulanmaktadır şahsen bilemiyorum. Buna karşın İngiltere’de eğitim öğretimin %80’i sözeldir. Bu da okuma ve yazma kültürünün son derece gelişmiş olduğunu güçlü edebi metinler varlığını ortaya koymaktadır.
İngilizler ticaret sayesinde dillerini dünyaya yaymışlardır ve okuyup yazarak dünyaya hakim olmaktadırlar ve bu çok planlı disiplinli sessiz sakin bir faaliyet şeklinde soğukkanlı bir okuma yazma sohbet karşılıklı diyalog disiplini şeklinde gerçekleştirilmektedir.
O açıdan İngiliz parlamentosundaki konuşmalar ve tartışmalar çok seviyeli bir biçimde gerçekleşmektedir. Yazar ve yayın sayılarına baktığımızda da bu devasa tablo kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Türklerde ciddi bir kültürel birikim söz konusudur kültür sanat adamları ve yazarlar mesleklerini yerine getirmektedir fakat özellikle yazma kültürü olmadığı için bir birikim ortaya çıkmamakta ve neticede bir talep oluşmamaktadır, oluşmayan talep neticesinde de kültür adamlarının eserlerinin bir değeri mevcut değildir.
Önemli olan kültürü değerlendirmek, değer katmaktır. Değer olduğu zaman bunun alıcısı da olacaktır. Bu değer ancak yazı yazarak geliştirilecektir, çünkü yazma faaliyeti neticesinde beyin okuduklarını öğrendiklerini disipline ederek sistematik bir şekilde metin haline dönüştürmektedir, burada yazı faaliyeti, yazan kişiyi geliştiren önemli bir unsurdur, kişi geliştikçe tabii ki toplum ülke ve devlet de gelişmektedir.
Düşünme, Konuşma, Söz ve Yazma Üzerine, Gazali
OKUMA KÜLTÜRÜ 11 Şubat 2020, Bakırköy Yunus Emre Kültür Merkezi
Çok çok teşekkürler bu girişiminiz için. Ben kendim bir yazarım. Yazma eylemi konusunda da 5 yıl önce Bilge Tonyukuk’u keşfettim. İlk yazarımız, bu sene de Anıtının 1300.yılı kutlanıyor. Bizim ilk Başbakanımız aynı zamanda. Okuma eylemi konusunda ilk kez yazmayı başlatan yazan insan, onu çok önemsiyorum. Okumaya yönelik olarak da kamu politikalarını çok önemsiyorum.
İngiltere’de eğitimin yüzde 80’i sözel. Kim yaptı bunu Devlet. Ne zamandan beri yaptı 500 yıldır böyle yapıyor? İngilizceyi dünyadaki kim hakim kıldı, devlet. Nasıl yaptı, Türkçeyi nasıl takla attırdı, mağlup etti. Geldi. Mercan Yokuşu’nda Sir James Redhouse kitabevini açtı, Türkçe sözlüğü yayınladı. Dünyada iki tane büyük dil var dedi. Bir tanesi İngilizce, bir tanesi de Türkçe. O zaman 90.000 kelime. Bunun anlamı şuydu: biz Türkçe’yi yok edeceğiz. Edildi. Dilimiz bizim en büyük gücümüz okuma konusunda düşüncem bizim en büyük gücümüz dilimiz. Çünkü iletişimimiz bozkırlardaydı, Asya’nın, Büyük Asya’nın bozkırlarındaydı, ıslıkla iletişiyorduk. Büyük bir iletişim dehası var Türklerde.
Okuma konusunda neden biz gerilerdeyiz, hanımefendi bahsetti Aydın. Beyefendi de bahsetti. Erdoğan Bey genetik. Şimdi Aydın’ın genetiği millete gider. Milattan önce beşyüz’e gider. Thales, Anaxemender. Çinliler bir kitap yazdılar. Dünyanın yüz büyük filozofu diye. İlk 10 içerisinde 5 tanesi Türkiye doğumlu. Miletli bunların 3 tanesi Aydınlı. Şimdi biz bunu bileceğiz. Aydın’da, İzmir’de o eğitim kalitesi neden son derece yüksek, genetik devamlılık var. Yani bu coğrafi genetiğin devamlılığı var. Biz bunu değerlendirmemiz lazım.
Fazla uzatmayayım uzuyor. Ben burada Okuma’nın yüceltilmesi anlamında değil de, okumanın büyütülmesi anlamında devlet politikasını çok önemsiyorum. Yani spor salonları açılıyor. Yani bugün şey yetersizliği var. Okuma salonları, kütüphane de demiyorum, okuma salonlarının açılması lazım. Devlet böyle bir politikayı gütmeye başladığı anda resim değişecektir.
Milli Eğitim Müdürümüz çok güzel bahsetti. Bizde eğitim sayısal. Sayısaldan biz okuma, sözel bir şey çıkarmaya çalışıyoruz. Mümkün değil. Buna bizim takla attırmamız lazım. Dinlediğiniz için de seminerimiz için de çok çok teşekkür ediyorum.
Yazmak bir Bilgeliktir
Bilgili kişi bilgiç de olabilir bilge de. Sadece bilgi tek başına yeterli değildir demek. İlk yazarımızı, dönemin Türk halkı bilge olarak onurlandırmıştır. Yazmak bir bilgeliktir. Bilgelik ise bir güçtür ve Türk aklının özünü oluşturmuştur. Aklımızın kendine özgülüğü ise dilimizin özgünlüğünün geliştirilmesi ile ilgilidir. Fikir ve İş ancak Dil üzerinde temellenmektedir.
En değerli yeraltı kaynağımız, Türkistan coğrafyasının bağrında yatan aziz bilgelerimizdir; bizlere bilgeliğin akıl ve kalp birlikteliğini esas almak olduğunu hayat tarzları ile ortaya koyan diri ve doğurgan köklerimizden, Bilge Tonyukuk’dan başlayarak tekrar mayalanalım.
Düşünceler ve Yazılar, 09.10.2019
Dostlarım merhaba sizinle önemli bir konuyu paylaşmak istiyorum düşünceler ve yazılar. Düşüncelerimizi yazıya geçirmiş geçirdiğimizde yazma faaliyeti on parmak daktilo bilmediğimiz müddetçe çoğumuz için yazma faaliyeti zordur ve yazmaktan çekiniriz yazamayız. Yazma faaliyetlerimiz esnasında da bu zaman alır ve zaman aldığı için de düşünceler çok daha hızlı aktığı için düşüncelere kaçırmış oluruz, kaçan balıklar da büyük olur.
İnsanların gelişimine baktığımızda milyonlarca yıllık bir evrim söz konusu ve bu evrim içerisinde düşünsel faaliyetler konuşma ile birlikte gelişmeye başlamıştır yazı çok daha sonradan gelmektedir.
İnsanlığın yazı yazma eylemi Sümerlerle başlıyor Milat’tan önce 3500. yılda başlıyor. İlk insanlar Afrika’dan yola çıktıklarından beri konuşma faaliyetlerinin neticesinde düşünme yetileri de gelişmeye başlamıştır. Düşünceleri yazarak kayda almak sınırlayıcı bir etkendir. İlk düşünceler yazıyla var olmamış, konuşma ile var olmuştur.
Şimdi buradan bir çözüm gelişmektedir en son cep telefonlarında mevcut olan teknoloji WhatsApp ses kayıtları anında WhatsApp üzerinde klavyedeki sol tarafındaki mikrofon tuşuna bastığınızda telefon çalıyor WhatsApp‘a konuşuyorsunuz ve bu ses kaydınızı anında yazıya dönüşüyor veya Google Drive üzerinde dokümanlar bölümüne girdiğinizde karşınıza mikrofon çıkıyor siz mikrofona konuşuyorsunuz o da yazıyor.
Doküman üzerinde çok fazla olmayacak şekilde düzeltmeler yapıyorsunuz siz bütün zihninizin tüm kapasitesini sınırlandırmaksızın kullanmış oluyorsunuz çünkü konuşurken düşünüyorsunuz ve o düşündüklerinizde kayda geçmiş oluyor ve ondan sonra otomatikman yazıya geçirmiş oluyorsunuz, ama yazarak düşündüklerinizi kayda alma faaliyeti sırasında birçok düşünceyi kaçırmış oluyorsunuz, aklınızdan gitmiş oluyor, bu bir sınırlandırma teşkil ediyor.
Bu önemli bir konudur, yazmayı da kuvvetlendirecek bir özelliktir. Ses kayıtlarını bu şekilde WhatsApp veya laptop üzerinden yazıya dönüştürme önemli bir kazanımdır. Ben bunu kullanmaya başladım ve hakikaten yarım saatlik konuşmayı kaydettim üç sayfa yazı çıktı. Şimdi bu üç sayfalık yazıyı ben yarım saatte yazamazdım. Konuşma esnasında çıkan düşünceleri de ben yazma kaygısı nedeniyle yakalayamayacaktım, kaçıp gidecekti. Tekrar görüşmek üzere, hoşçakalın.
Yazı hayatım
İhracat mesleğim gereği olarak dış pazarlar üzerine makaleler ile 1998 yılında yazı hayatıma başladım. Ağırlıklı olarak bizzat içinde yer aldığım Asya Pasifik pazarları ve Çin konularına yoğunlaştım.
1997-2001 yılları arasındaki beş yıllık Hong Kong deneyiminin ardından 2001 Haziran’ında Türkiye’ye döndüm ve 2002 yılında https://balkanpazar.org BalkanPazar web sitesini oluşturarak ansiklopedik bir içeriğe kavuşturdum, site Balkanlarla ilgili A’dan Z’ye bilgileri içermektedir. Bu esnada ihracat dışındaki ilk makalelerimi de yazmaya başladım.
Ardından 2014 yılında http://leventagaoglu.blogspot.com blog yazmaya başladım. Daha sonra https://www.agaoglulevent.com/, https://www.booksonturkey.com/ ve https://turkasya.com/ sitelerini oluşturdum.
2018 yılından başlamak üzere de kitaplar yayınlamaya başladım.
1997 yılından başlamak üzere yazdığım şiirlerimi de ilk olarak 2022 yılında kitaplaştırdım.
Auto Amazon Links: No products found.
Auto Amazon Links: No products found.