Home Blog Page 42

Yazı, düşüncelerin ifade edilmesi ve inşa edilmesi için vardır.

Edebiyat bir beka meselesidir. Edebiyatı olmayanın devleti, devleti olmayanın da edebiyatı olamaz.

Bu tespitin doğruluğunu görmek için teknik ve ekonomik alanda gelişmiş, devlet kurabilmiş, savaşlar kazanabilmiş, medeniyet inşa edebilmiş toplumlara bakmak gerekir. Bir devlet ve o devletin çatısı altında yer alan toplum, yaptığı her şeyi ancak ve ancak yazı temelinde inşa ederse ayakta kalır. Eğer her şeyin temelinde yazı olursa o temel üzerinde kültür, kültürün üzerinde medeniyet, medeniyetin üzerinde de edebiyat inşa edilebilir.

Yazı, yapı itibariyle düşüncede oluşan soyut bir fikri veya sözü somut hale dönüştürme aracıdır. Devletin kayıt sistemi, milletin var ettiği efsaneler, toplumu inşasında yapı taşı olan destanlar ve elbette edebiyat yazı marifetiyle elle tutulu gözle görülür hale gelir.

Yazı, düşüncelerin ifade edilmesi için çok önemlidir ancak bundan daha önemli olan işlevi düşüncenin inşa edilmesi için kullanılmasıdır.
Yazı, düşünce inşa etmeye vesile olabildiği müddetçe topluma ve devlete fayda sağlar. Yazının sadece düşünce ifadesinde kullanılması devletin ve toplumun körelmesine ve bu şeyi doğru kullanan diğer devletlerden ve toplumlardan da geri kalınmasına neden olur.
Eğer yazı ile düşünce inşa edilmiyor veya edilemiyorsa bu durumun doğal sonucu olarak yazı, olması gereken yerden uzaklaşır, işlevini kaybeden, değerini yitirir ve nihayetinde devlet yıkılır ve millet de esaret altına girer.
Bu yıkılma veya esaret altında olma hali illaki fiziki manada olmayabilir. Kültürel üstünlüğün kaybedilmesi, katma değer üretememe ve kültür emperyalizmine maruz kalınması da yıkılmanın başka bir çeşidi olarak karşımıza çıkar.

Yazıyla ilgili bir ağaç eğretilemesi yapacak olursak, yazı bir ağaçsa edebiyatla ilgili olan her şey bu ağacın meyvesidir. Ağacın bakımı ne kadar iyi yapılırsa, kök saldığı toprak ne kadar sağlıklıysa, çevresi ne kadar hayata ve gelişmeye uygunsa meyveleri de o nispette verimli, yararlı ve bereketli olacaktır. Bunun tam zıddını düşündüğümüzde yani toprak sağlıksız, ağaç bakımsız, bahçıvanlar beceriksizse ağaç yavaş, yavaş solmaya, meyvelerinin kalitesi kaybolmaya, miktar açısından verimin azalmasına ondan istifade edenlerin sayısının da düşmesi gerçeği ortaya çıkar.

Yazı, üzerinde çok fazla şeyin söylenebileceği, başlı başına ele alınması ve her yönüyle irdelenmesi gereken ciddi bir konudur ancak burada sadece yazının şiir ve edebiyatla ilgili yanına değinmekle yetineceğim.

Yazı yazan herkese gözümüz gibi bakmalı, dilimizi memleketimizin tapusu olarak görmeli ve şiirin sahip olduğu şiarla bize armağan ettiği şuuru hayatımızın merkezine almalıyız.
Önemine binaen yukarıda belirtiğim bir hususa burada yer vererek yazıma son vermek istiyorum. Edebiyat bir beka meselesidir. Edebiyatı olmayanın devleti de olmaz.

Saygı ve dua ile

Fahri Akmansoy

 

Şair, Şiir, Şiar ve Şuur çerçevesinde Şiirin Mikro Estetik Boyutu

Bu yazımda şiirin, şair, şiar ve şuur çerçevesindeki konumuna ve genel manada da edebiyat içindeki yerine değineceğim. Konuya girmeden önce şu önemli hususu belirtmekte fayda görüyorum.

Edebiyat, bir toplumu ve o toplumun kurduğu devleti ayakta tutan en önemli unsurdur. Edebiyat bir beka meselesidir. Edebiyatı olmayanın devleti, devleti olmayanın da edebiyatı olamaz.

Bu tespitin doğruluğunu görmek için teknik ve ekonomik alanda gelişmiş, devlet kurabilmiş, savaşlar kazanabilmiş, medeniyet inşa edebilmiş toplumlara bakmak gerekir.

Bir devlet ve o devletin çatısı altında yer alan toplum, yaptığı her şeyi ancak ve ancak yazı temelinde inşa ederse ayakta kalır. Eğer her şeyin temelinde yazı olursa o temel üzerinde kültür, kültürün üzerinde medeniyet, medeniyetin üzerinde de edebiyat inşa edilebilir.

Yazı, yapı itibariyle düşüncede oluşan soyut bir fikri veya sözü somut hale dönüştürme aracıdır. Devletin kayıt sistemi, milletin var ettiği efsaneler, toplumun inşasında yapı taşı olan destanlar ve elbette edebiyat yazı marifetiyle elle tutulur, gözle görülür hale gelir.

Yazı, düşüncelerin ifade edilmesi için çok önemlidir ancak bundan daha önemli olan işlevi düşüncenin inşa edilmesi için kullanılmasıdır.

Yazı, düşünce inşa etmeye vesile olabildiği müddetçe topluma ve devlete fayda sağlar. Yazının sadece düşünce ifadesinde kullanılması devletin ve toplumun körelmesine ve bu şeyi doğru kullanan diğer devletlerden ve toplumlardan da geri kalınmasına neden olur.

Eğer yazı ile düşünce inşa edilmiyor veya edilemiyorsa bu durumun doğal sonucu olarak yazı, olması gereken yerden uzaklaşır, işlevini kaybeder, değerini yitirir ve nihayetinde devlet yıkılır ve millet de esaret altına girer. Bu yıkılma veya esaret altında olma hali illaki fiziki manada olmayabilir. Kültürel üstünlüğün kaybedilmesi, katma değer üretememe ve kültür emperyalizmine maruz kalınması da yıkılmanın başka bir çeşidi olarak karşımıza çıkar.

Yazıyla ilgili bir ağaç eğretilemesi yapacak olursak, yazı bir ağaçsa edebiyatla ilgili olan her şey bu ağacın meyvesidir. Ağacın bakımı ne kadar iyi yapılırsa, kök saldığı toprak ne kadar sağlıklıysa, çevresi ne kadar hayata ve gelişmeye uygunsa meyveleri de o nispette verimli, yararlı ve bereketli olacaktır. Bunun tam zıddını düşündüğümüzde yani toprak sağlıksız, ağaç bakımsız, bahçıvanlar beceriksizse ağaç yavaş, yavaş solmaya, meyvelerinin kalitesi kaybolmaya, miktar açısından verimin azalmasına ondan istifade edenlerin sayısının da düşmesi gerçeği ortaya çıkar.

Yazı, üzerinde çok fazla şeyin söylenebileceği, başlı başına ele alınması ve her yönüyle irdelenmesi gereken ciddi bir konudur ancak burada sadece yazının şiir ve edebiyatla ilgili yanına değinmekle yetineceğim.

Şiirle ilgili sözlerime geçmeden önce önemli bir tespitimi sizinle paylaşmak isterim. Bana göre bir toplumun iç dünyasının ve dış dünyasının aynası olan iki gösterge vardır. Toplumun iç dünyasında nelerin olduğunu şiirin o toplumda gördüğü karşılığa, dışsal boyutunun yani maddi tarafının ne seviyede olduğunu da mimarisine bakarak görmemiz mümkündür. Daha kısa bir ifadeyle şiir bir toplumun içini, mimari de dışını gösterir.

Bir şiirin meydana gelmesi en az 400 yıllık bir birikimin sonucudur.

Bazılarının sandığı gibi şiir, kolayca yazılabilen ve basitçe ortaya çıkan hatta herkesin rahatlıkla yapabileceği sıradan bir olay değildir. Biraz önce de belirttiğim gibi şiir ve şiirin insanlar nezdindeki konumu, bireysel açıdan olduğu gibi bir toplumsal açıdan da birçok şeyi ayan beyan gösteren bir aynadır. O aynaya yansıyan şeylerin güzel olması o şiir ortaya çıkana kadar yaşanılan süreçlerin de güzel olduğunun ispatıdır. Şiirin ortaya çıkması gibi, ortaya çıkmaması veya çıkamaması da farklı boyutları olan başka bir sürecin sonucudur.

Bir şiirin var olması sadece yazılmasıyla ilgili değil onun okunması, anlaşılması, içselleştirilmesi ve kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla da alakalıdır. Bu bağlamda bir şiirin oluşma şartlarını şu şekilde belirtmemiz mümkündür;

1.Şairin yetiştiği sosyal ve ekonomik ortamın sağlıklı olması gerekir,
2.Okurun yazıya ve edebiyata verdiği değer ve önemin niteliği üst düzeyde olmalıdır,
3.Şiirin içine doğduğu toplumdaki bireylerin büyük bir kısmının,  insan olma ve insanlık bilincinin farkındalığına karşı gösterdikleri tutumun, toplumsal karşılığının ve itibarının olması lazımdır,
4. Şiirin üretildiği dil ve o dilin kelime sayısı ve anlam zenginliği belli bir düzeyin üzerinde olması şarttır.

Bir şiirin ortaya çıkabilmesi için duyuş, anlayış ve idrak yönlerinden gerekli olgunluğa ulaşmış ve şiiri üretecek düzeye erişmiş şairlerin olması işin temelidir. Şiirin hammaddesi kelimeler olduğuna göre kullanılacak hammadde nitelik olarak ne kadar kaliteli ve nicelik olarak ne kadar fazlaysa üretim de bu durumla doğru orantılı olarak güzel ve kaliteli olacaktır. Hammadde bolluğu ve çeşitliği yeni seçeneklerin üretilmesini, kalitenin artmasını ve nitelik açısından seviyenin yükselmesini sağlar. Bu durum şiiri yazanı etkilediği gibi onu okuyanı da olumlu yönde etkileyecektir.

Toplum şairi, şair de toplumu inşa edebildiğinde şiar ayakları yere basan, şuur da insan olma bilincine haiz hale gelecektir.

Şiir, her yönüyle ve her haliyle insani gelişmeyle doğrudan doğruya ilgilidir. İnsani yönden gelişememiş kişilerin şiir üretmeleri mümkün olmadığı gibi, bu vasıflardan yoksun kişilerin de şiiri anlamaları mümkün değildir. Hangi yönden ve hangi açıdan bakarsanız bakın şiir değerli bir şeydir. Şiirin şiir olması için gelişmiş insan, insanın gelişmesi için de şiir gereklidir.

Şiir ve şuur birbirlerini tamamlayan, birbirlerini güçlendiren, birbirlerinin gelişmesini sağlayan birbirlerinin ayrılmaz parçaları olan iki temel unsurdur. Şiir yoksa şuurdan, şuur yoksa da şiirden söz edilemez.  Bir toplumda şiir küçümsenir hale gelmişse, laf üstünlüğü ele geçirmişse yani söz olması gereken yerinde değilse bu hâl o toplumun çürümüşlüğünün en büyük ispatıdır.

Şiirin önemi ve değeri buz dağının görünen tarafıdır. Alt yapısında devasa bir süreç yoksa üst kısmında görünen şey gereği gibi yerini bulamayacaktır. Bir şiirin ortaya çıkabilmesi için o toplumun mazisinde doğru şeyler yapılmış, şimdiki zamanda doğru şeyler yapmakta ve gelecekte de doğruların yapılmasına devam edilmesi gerekir. Sosyal ve ekonomik sorunların yaşandığı, toplumsal çözülmelerin olduğu, aile kurumunun darbe aldığı, kişisel çıkarlar uğruna toplumsal çıkarların heder edildiği toplumlarda şiirin üretilmesi mümkün değildir. Bu tip olumsuz ortamlarda hasbelkader üretilmiş şiirler olsa dahi onların ve onları yazanların anlaşılması ve gereken değeri görmeleri de hayalden öteye gidemez.

Şiir, öncelikle şiiri üreten kişinin kendini bulması ve bilmesiyle ilgili bir pusula işlevi görür. Şiir, şairini olması gereken yeri gösterip ve gitmesi gereken yola onu sevk ettikten sonra sıra, kendisini bulmak ve bilmek isteyen, böyle bir derdi ve talebi olan diğer insanlara kılavuzluk etmeye gelir.

Şiir doğal yapısı itibariyle içinde barındırdığı insanın iç dünyasını imar ve inşa etme vasfı sayesinde yol gösterdiği kişilerin iç dünyalarını zengin ve sağlam hale getirir. Bu durum sayesinde meydana gelen bireysel kalkınma, şiirin gücü ve dilin zenginliği nispetince toplumsal kalkınmaya dönüşür. Şiir, bir sanat dalı olmasının yanında bireysel açıdan psikolojik toplumsal açıdan da sosyolojik bir olgudur.

Bu uzun girizgâhtan sonra şimdi de şiirin tanımıyla ilgili bir şeyler yazmak istiyorum. Benden önce birçok tanımın yapıldığını elbette biliyorum ancak Mevlana’nın önerisine istinaden, yeni şeyler söylemek adına kendi tanımımı sizinle paylaşacağım.

Bana göre şiir; Edep ve insanlık şiarına göre kendisini bulmuş ve akabinde şair olma vasfına sahip kişi tarafından maddi ve manevi boyutu itibariyle gelişmiş olan insanlık onuruna yakışır seviyedeki şuur dairesi içinde, sıradan kelimelere şiir olma rütbesinin verilmesiyle ortaya çıkarılan bedii söz sanatıdır.

Daha özet bir tanımla;

Şiir, sıradan kelimelerin rütbe almış halidir. Şair ise, hâlihazırda zaten var olan kelimeleri, kendisinden önce şiirle iştigal etmiş kişilerden farklı olarak ve kendisinden sonra da hiçbir kimsenin onun yaptığı şekilde ve onun yaptığı dizgiye göre bir daha asla bir araya getirilmeyeceğine ve istenilse de getirilemeyeceğine kadar veren kişidir. Şiir, bir boyut cümlenin tapusudur.

Bu tanımdan sonra şiirin, dil, sanat, insan ve insanlık bilinci açısından değerinin ve öneminin neden ve nasıl olduğuna yani şiiri değerli yapan şeyin ne olduğuna bakalım.

Şiire bedii boyutu ile birlikte kapsamına da baktığımızda, şiiri değerli yapan şeyin onun içinde şairin yer verdiği anlamlarla birlikte, ona temas eden insanlar tarafından anlaşılan şeyler olduğunu görürüz. Yani şairin ne anlattığına bakıldığı gibi okuyanın da ne anlamış olduğuna bakılmalıdır.

Şiir, başka bir boyutu ile hayat içinde kendi kendine açtığı veya kendisine tahsis edilen alanda, şairin edindiği şiar ve sahip olduğu insanlık şuuruna göre değerli hale gelir.

Bir şiirin değerli olması insanların ondan aldığı şey değil onun temas ettiği hayatlara armağan ettiği şeydir. Siz şiirden bir şey almazsınız, şiir size bir şey verir.

Eğer siz bazı dış etkilere maruz kalma sonucunda bakmanız gerektiğini düşündüğünüz yöne, siyasi veya diğer kabullerinizin sizi sürüklediği yere, inanç tercihinize veya benzer şeyleri göz önüne alarak şiirden bir şeyler almayı düşünürseniz hata edersiniz. Bu durumun daha vahim tarafı olan şairin size bu tip şeyleri dayatmaya çalışması, hatta kendi düşüncesini size zorla kabul ettirmeye gayret etmesi yazılan şeyi asla değerli ve önemli yapmayacaktır.

Böyle bir olumsuz bakış açısına göre şiirden istifade etmeye yeltenenler ondan kıra döke de olsa bir şeyler koparabilir veya zorla bazı şeyleri didikleyebilirler ancak kalıcı ve değerli bir şey elde edemezler.

Oysa bir şiir şairin iç dünyasından çıkıp sizin iç dünyanıza oradan da hayatınıza misafir olurken, size bir vasfınızı hatırlatan, sizde zaten var olan bir değerinizi yeni baştan görmenizi sağlayan, aradığınızı neden aramakta olduğunuzu, kaybettiklerinizi neden kaybetmiş olduğunuzu size izah eden bir dost gibi olmalıdır.

Şiir size bir öneride bulunur ve hayatınızdaki yerini bilmek için kararı size bırakır. Sizin ona layık gördüğünüz yer ve konum ne ise ona saygı duyar ve oraya çekilir ve susar.

Buna mukabil sizi bir yere yönlendirmek, size bir şeyleri kabul etmeye zorlamak, sizden bir şeyler çalmaya yeltenmek, kendi doğrularını tek doğru olarak gören şair bozuntusu hödüğün kıt aklının kılavuzluğunu yapmak ve benzer saçmalıklarla sizi oyalayan şiirimsi şeyler size asla bir şey veremez.

Siyasi yamanmalar, ideolojik yaltaklanmalar, şan şöhret talebi vesaire şeylerin piçi olan mısra yığınları kısa süreli ve zorlamalarla bir zaman bazı yerlerde bulunabilir ama bu durum asla kalıcı olamaz. Zorla geldiği yükseklikten kolaylıkla düşerek tuz buz olur ve yok olur gider. Olan sadece o uyduruk şeylerin yazıldığı güzelim kâğıda ve onun için harcanan mürekkebe ve bu işler için uğraşan işçilerin emeğine olur. Bunları destekleyen ve okuyanların da israf ettikleri zamanlarına birkaç saat daha eklenir o kadar.

İnsana bir şeyler vermek için yazılan şiirlerin şairleri, bunu yaparken bir çıkar ilişkisi, böbürlenme, şan şöhret arzusu veya benzeri olumsuz şeyleri gözetmemelidir. O şiiri üreten neyi gözeterek onu üretmişse okuyanın da o şiiri ona göre anlaması mümkün olur. Örneğin şiir kalpten çıkmışsa ancak kalplere ulaşabilir. Şiir, sahte şairlerin sahte sözleriyle söylenirse ona sadece sahtekârlar ilgi gösterir ve kendi çıkarları için kullanıp işleri bitince de bir kenara atarlar. Bu tip eserler ideolojiler, siyasi çıkarlar, sevgi yalakalığı veya benzeri dilencilikler için kullanılmış ve bazı durumlarda da kullanılmaya devam etmektedir.

Asıl ve asil şiir okuyanından bir şeyler çalan değil okuruna bir şeyler armağan eden şiirdir. Şiir diye ortaya atılmış şeyler sizden kindarlık, çıkarcılık, yağcılık, edilgenlik, fanatizm, şiddet veya benzeri şeyler istiyor veya sizi böyle şeylere yönlendiriyorsa o şey şiir, onu yazan da şair değildir.

Gerçek şiir, sizden bir şey istemez, size bir şey önerir. Hayat yolculuğunuzda yolunuzun üzerine kendisini bırakır, alınmayı ve değer görülmeyi bile talep etmeden yolunuzdan çekilir ve sizi kararınızda özgür bırakır. O sizin onu anlamanız için sabırla beklemez veya bunu ummaz. Gelir, okunur ve gerisi için bir talebi olmaz. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa da başka bir gün kendisini anlamanız için de herhangi bir kaygı ve beklenti içinde olmaz. Onu anladığınızda size methiyeler yağdırmaz anlamadığınızda da bunun için kendini paralamaz. Gelir, önerir ve gider. Sözü çok fazla uzatmadan özet bir şekilde söylemek gerekirse şiir, önce yazanının daha sonra da onu okuyanın kendisini bilme ve bulma yolculuğunda onlara yaptığı kılavuzluğuna göre değerini bulan bir olgudur.

Her sanat dalının kendine özgü olduğu ve kendisi olmak dışında başka bir şey olamayacağı söylenebilir, ancak şiirde olduğu gibi ve şiirde olduğu kadarıyla hiçbir sanat dalı bu kadar kendine özgü ve kendine özel değildir.

Burada şiiri yüceltmek adına başka sanat dallarını aşağı görmek gibi bir şeyi asla ifade etmiyorum. Sinema, tiyatro, resim, heykel, roman, hikâye veya başka sanat dalları kendisi olmak dışında başka düşünce ve fikirlerin ifade edilmesine müsamaha gösterebilir ancak bu tolerans alanı şiir için geçerli değildir.

Şiir, bazı insanların siyasi amaçlarına hizmet etmesi, kişinin kendi inanç tercihlerine başkalarını da ikna etmesi, çözemediği kişisel sorunlarını şiirin imkânları sayesinde ifade edip sevgi dilenciliği yapmak için tepe, tepe kullanılması acı bir gerçektir, bunu kabul etmemiz lâzım.

Şiir, onu anlamamakla, onu israf etmekle, onu hor görmekle ve gereği gibi değer vermemekle yıpranacak, yok olacak ve bir kenara atılacak bir şey değildir. İnsanların şiire bu şekilde bakması şiirin değil ona bunu layık görenlerin kaybıdır.

Şiir, şairi, şiarı ve şuuru ile insana lazım olan hatta olmazsa yeri başka bir şeyle doldurulamayacak kadar değerli bir hayat rengidir.

Şiirini kaybetmiş şairler, şirini bulamamış okurlar, edebiyatını hor gören toplumlar asla mutlu olamazlar. Bundan dolayı yazı yazan herkese gözümüz gibi bakmalı, dilimizi memleketimizin tapusu olarak görmeli ve şiirin sahip olduğu şiarla bize armağan ettiği şuuru hayatımızın merkezine almalıyız.

Önemine binaen yukarıda belirtiğim bir hususa burada yer vererek yazıma son vermek istiyorum. Edebiyat bir beka meselesidir. Edebiyatı olmayanın devleti de olmaz.

Saygı ve dua ile

Fahri Akmansoy

3 Kurucu Bilge-Liderimiz

Filozof’un Türkçe karşılığı BİLGE’dir.

Roma İmparatorluğu’ndaki “Filozof İmparatorlar” (Marcus Aurelius, Iulianus Apostat)’ın  karşılığı, medeniyetimizde tarih yapan 3 Kurucu Filozof Liderimiz olan Bilge Tonyukuk, Fatih ve Atatürk’tür.

Tarih boyunca kurduğumuz çok sayıdaki devletler arasında o devletleri temsil eden liderler içerisinden üç bilge lider en başta yer almaktadır.

3 Bilge Liderimizin ortak özellikleri yazıya ve düşünce gücüne verdikleri olağanüstü değer ile ilgilidir.

Bilge Liderlerimiz Atatürk, Tonyukuk ve İstikbalimiz-Gençlerimiz

Türklerin tarihlerinde kalemi ve kılıcı birlikte taşıyan iki büyük devlet adamımız olmuştur. Türk Kağanlığı’nın kurucu Başbakanı Bilge Tonyukuk ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal…
Bilge Türk duruşu Türkler, devleti kuran kişiyi de yine Ata sıfatı ile onurlandırılmıştır; Türk’ün atası. Örneğin Oğuz Kağan Destanı’nda “Ata” veya “Atam” olarak adlandırılan yaşlı bilge,…
Doğu Roma’nın fethini tamamlamış dünya Başkenti İstanbul’un Fatihi, Evladı Fatihanların Evliyası..   Misyon: Daima! Vizyon: KızılElma/Fatih Kanunnameleri Rakip: ROMA/AVRUPA Gökteki güneş nasıl tekse, dünyada da tek devlet,…

İkinci Göktürk devletinin kurucu lideri Tonyukuk halk tarafından bilgi olarak sıfatlandırılıp adlandırılır, Osmanlı Devleti’nin gerçek manada kurucusu olan Fatih Sultan Mehmet ise bir entelektüel padişahtır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk ise kurduğu devleti Türkiye olarak adlandırarak Türklükle ilişkilendiren ve bu nedenle de halk tarafından Ata olarak benimsenen Türklerin atası sıfatı ile onurlandırılan kurucu filozof liderlerimizdendir.

Tonyukuk, Türk soylusudur ve Çin’deki Devlet Akademisi’nde eğitim almıştır. Kadim bir devlet adamımızdır. Türklerin ilk yazılı metnini bir yazıt şeklinde taşa kazıtmıştır. MS 720 tarihli metin bir anlatı tarzındadır, tamamen felsefi bir içeriğe sahip olması daha çok kayda değerdir.

Türk dilinin ilk yazılı metninin bu derece yüksek bir dil içeriğine sahip olması da çok şaşırtıcıdır. Metindeki ifadeler bilge liderin kişiliğinin, olaylar ve kişiler karşısında ne şekilde tavırlar alarak nasıl bir bilgece davranış gösterdiğinin izlenmesi açısından çok önemlidir.

Maalesef hakkında bir doktora tezinin henüz yazılmamış olması üzücüdür. Kendisi ayrıca Türk tabirini ilk kez bir yazılı metinde kullanan kişidir.

700 yıl sonra dünyaya gelen Fatih Sultan Mehmet ise kitaplara son derece düşkün, etrafına bilim tasavvuf ve sanat insanlarını toplayan entelektüel bir liderdir. Bilgelik vasıfları ile imparatorluğu hem Karadeniz, hem de Akdeniz havzalarında genişletmiştir, yedi tane yabancı dil bilmektedir.

Saraya bir kütüphane kurdurmuştur. Sarayı ressamların resimleri ile donatmıştır. Ölümünden sonra tahta geçen ikinci Beyazıt bu kitapları ve resimleri saraydan attırmıştır. Demek ki maalesef Fatih sevilmemiş ve anlaşılamamıştır. Bir entelektüel sultanlar geleneğinin başlangıcına vesile olamamıştır. Olmayan ise halk ve devlettir o dönemdeki.

Demek ki aslında imparatorluğun yüzyıllar sonra yıkılmasındaki ana neden Fatih Sultan Mehmet’in düşünsel zenginliğini hazmedememekle ilgili, düşünce gücüne olan güvensizlik ile ilgilidir.

Bugün Çin imparatorluğu 10.000.000 km² olarak Cin Halk Cumhuriyeti şeklinde devam etmektedir. Demek ki Çin’de devleti ayakta tutacak bir strateji, hanedanlar sürekli değişiyor olmasına rağmen, ayakta tutulmuş, fakat Osmanlı imparatorluğu en yüksek seviyesine 20.000.000 km² olarak çıkmış olmasına rağmen bugün sadece 780.000 km² olarak yeni bir devlet Türkiye Cumhuriyeti’nde devam etmektedir.

Bizzat son sultan Vahdettin’in çok yakınında bulunarak kendisi ile birlikte Avusturya  seyahatine çıkan Mustafa Kemal Atatürk ise hanedanın düşünce biçiminin kısırlığını bizzat kendisi görmüş ve yetersizliklerinin farkına vardığı için yeni bir yönetim biçimini Türkiye Cumhuriyeti olarak kurmuştur.

Fakat Fatih’ten Atatürk’e kadar olan dönem içerisinde düşünce Osmanlı İmparatorluğu’nda tamamen donmuştur ve sığdır. Atatürk büyük bir kitapseverdir ve 3500 kitabını bizzat altlarını çizerek okumuş ve bilgi ihtiyacı için sürekli olarak Avrupa’dan kitaplar getirtmiştir. Kendisi bizzat kitaplar da yazmıştır. Bu yazdığı kitaplar her biri çağdaş bir Bilge Tonyukuk yazıtı tarzındadır. Bir bilge olarak gelecek kuşaklara seslenmiştir.

Yazmak neden okumaktan daha önemlidir?

Aslolan Yazmaktır; Okumak değil.

İnsanların ne zaman konuşmaya başladığı sorusuna kesin bir cevap veremiyoruz. Ancak, mevcut kanıtlar dilin en az 1 milyon yıl önce, belki de daha da önce ortaya çıktığını gösteriyor. Araştırmacılar, dilin evrimi ve insanlığın kökenleri hakkında daha fazla bilgi edinmek için yeni kanıtlar aramaya devam ediyorlar.

Afrika kıtasında ortaya çıkan konuşma melekesinin ardından 5000 yıl önce Mezopotamya’da Sümerler‘de ilk olarak yazı kullanılmaya başlanmıştır. Konuşma insanı insan yapan en bilişsel bir özelliktir bu sayede söz ortaya çıkmış ve iletişim mümkün hale gelmişti.

Yazının ortaya çıkışı ise görece olarak yeni bir olaydı. Okuma ise ancak yazı ortaya çıktıktan sonra meydana gelen insani bir faaliyettir, bu durumda yazının iki ana kaynağı vardır konuşma ve okuma. Konuşulan yazıya geçemedikçe havada kalmaktadır okunanlar ise insanın hafızasında kendisine ne kadar bir yer edinebilecektir bu önemli bir işarettir.

O halde yazı çok kritik bir işlev üstlenmektedir, birikimlerin kayda alınması ancak yazı sayesinde mümkün olabilmektedir. Türkler bu manada öncü kavimlerdendir, ilk olarak 720 yılında Bilge Tonyukuk tarafından dikilen Yazıt ile birlikte yazılı metinler oluşmaya başlamış ve  1069-1070 yıllarında yani 11. yüzyılda Karahanlı Türkçesi olarak bilinen Hakaniye lehçesiyle ilk Türkçe eser Kaşgar’da yazılmıştır.

Ülkemizdeki mevcut eğitim sisteminde yazı çok geri planda kalmaktadır çünkü sistemin özü test metodudur ve şıklardan bir tanesinin seçimi ile ilgilidir. Ve son 20 yılda uygulanan eğitim öğretim modeli ile birlikte sorgulayıcı ve düşünce geliştirici dersler mantık felsefe integral hesap ve benzeri ortadan kaldırıldığı için düşünme faaliyetleri kasıtlı olarak yok edilmektedir.

Ezbere ve hafızlığa dayalı dini eğitim sistemi içerisinde yazıya maalesef yer yoktur. Yazılı olanın ezberlenmesidir esas olan. İstenilen yazmak değildir çünkü yazmak bir düşünce geliştirme yolu ve yöntemidir. Düşünce ise sorgulamak demektir. Sorgulama ise dini eğitim sisteminde istenmeyen bir durumdur.

Diğer bir yönden bakıldığında ise toplumumuzda en çok üzerinde durulan ve nasihat olarak dile getirilen husus okumak konusudur. Kütüphaneler açılmaktadır okuma salonları açılmaktadır söz konusu olan okumaktır kitap okumak ve benzeri.

Fakat yazı yazmak konusunda kamu politikasından planlı bir eğitim programında bahsedilmemektedir. Yazmak ile kastedilen güzel elyazısı yazmak değil fakat sistematik düşünceleri yazarak kayda geçirmek, düşünce gücünü geliştirmek olmalıdır. 

Bu durumda okuma salonlarının kütüphane ve okuma salonlarının aynı zamanda kütüphane okuma yazma salonu olarak isimlendirilmesi ve bu şekilde Türkiye’deki 32 bini aşkın mahallede bu şekilde bir üçlü kültür etkinliği yapılanmasının korunması önemlidir. Bu şekilde böylece çocukluktan başlayarak insanlar yazmaya yönlendirilecektir.

Çocuklara okuma yazma öğretilmekte fakat bizde Kompozisyon yazımı artık ne derece uygulanmaktadır şahsen bilemiyorum. Buna karşın İngiltere’de eğitim öğretimin %80’i sözeldir. Bu da okuma ve yazma kültürünün son derece gelişmiş olduğunu güçlü edebi metinler varlığını ortaya koymaktadır.

İngilizler ticaret sayesinde dillerini dünyaya yaymışlardır ve okuyup yazarak dünyaya hakim olmaktadırlar ve bu çok planlı disiplinli sessiz sakin bir faaliyet şeklinde soğukkanlı bir okuma yazma sohbet karşılıklı diyalog disiplini şeklinde gerçekleştirilmektedir.

O açıdan İngiliz parlamentosundaki konuşmalar ve tartışmalar çok seviyeli bir biçimde gerçekleşmektedir. Yazar ve yayın sayılarına baktığımızda da bu devasa tablo kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Türklerde ciddi bir kültürel birikim söz konusudur kültür sanat adamları ve yazarlar mesleklerini yerine getirmektedir fakat özellikle yazma kültürü olmadığı için bir birikim ortaya çıkmamakta ve neticede bir talep oluşmamaktadır, oluşmayan talep neticesinde de kültür adamlarının eserlerinin bir değeri mevcut değildir.

Önemli olan kültürü değerlendirmek, değer katmaktır. Değer olduğu zaman bunun alıcısı da olacaktır. Bu değer ancak yazı yazarak geliştirilecektir, çünkü yazma faaliyeti neticesinde beyin okuduklarını öğrendiklerini disipline ederek sistematik bir şekilde metin haline dönüştürmektedir, burada yazı faaliyeti, yazan kişiyi geliştiren önemli bir unsurdur, kişi geliştikçe tabii ki toplum ülke ve devlet de gelişmektedir.

Düşünme, Konuşma, Söz ve Yazma Üzerine, Gazali

Okumak

OKUMA KÜLTÜRÜ 11 Şubat 2020, Bakırköy Yunus Emre Kültür Merkezi

Çok çok teşekkürler bu girişiminiz için. Ben kendim bir yazarım. Yazma eylemi konusunda da 5 yıl önce Bilge Tonyukuk’u keşfettim. İlk yazarımız, bu sene de Anıtının 1300.yılı kutlanıyor. Bizim ilk Başbakanımız aynı zamanda. Okuma eylemi konusunda ilk kez yazmayı başlatan yazan insan, onu çok önemsiyorum. Okumaya yönelik olarak da kamu politikalarını çok önemsiyorum.

İngiltere’de eğitimin yüzde 80’i sözel. Kim yaptı bunu Devlet. Ne zamandan beri yaptı 500 yıldır böyle yapıyor? İngilizceyi dünyadaki kim hakim kıldı, devlet. Nasıl yaptı, Türkçeyi nasıl takla attırdı, mağlup etti. Geldi. Mercan Yokuşu’nda Sir James Redhouse kitabevini açtı, Türkçe sözlüğü yayınladı. Dünyada iki tane büyük dil var dedi. Bir tanesi İngilizce, bir tanesi de Türkçe. O zaman 90.000 kelime. Bunun anlamı şuydu: biz Türkçe’yi yok edeceğiz. Edildi. Dilimiz bizim en büyük gücümüz okuma konusunda düşüncem bizim en büyük gücümüz dilimiz. Çünkü iletişimimiz bozkırlardaydı, Asya’nın, Büyük Asya’nın bozkırlarındaydı, ıslıkla iletişiyorduk. Büyük bir iletişim dehası var Türklerde.

Okuma konusunda neden biz gerilerdeyiz, hanımefendi bahsetti Aydın. Beyefendi de bahsetti. Erdoğan Bey genetik. Şimdi Aydın’ın genetiği millete gider. Milattan önce beşyüz’e gider. Thales, Anaxemender. Çinliler bir kitap yazdılar. Dünyanın yüz büyük filozofu diye. İlk 10 içerisinde 5 tanesi Türkiye doğumlu. Miletli bunların 3 tanesi Aydınlı. Şimdi biz bunu bileceğiz. Aydın’da, İzmir’de o eğitim kalitesi neden son derece yüksek, genetik devamlılık var. Yani bu coğrafi genetiğin devamlılığı var. Biz bunu değerlendirmemiz lazım.
Fazla uzatmayayım uzuyor. Ben burada Okuma’nın yüceltilmesi anlamında değil de, okumanın büyütülmesi anlamında devlet politikasını çok önemsiyorum. Yani spor salonları açılıyor. Yani bugün şey yetersizliği var. Okuma salonları, kütüphane de demiyorum, okuma salonlarının açılması lazım. Devlet böyle bir politikayı gütmeye başladığı anda resim değişecektir.

Milli Eğitim Müdürümüz çok güzel bahsetti. Bizde eğitim sayısal. Sayısaldan biz okuma, sözel bir şey çıkarmaya çalışıyoruz. Mümkün değil. Buna bizim takla attırmamız lazım. Dinlediğiniz için de seminerimiz için de çok çok teşekkür ediyorum.

Yazmak bir Bilgeliktir

Bilgili kişi bilgiç de olabilir bilge de. Sadece bilgi tek başına yeterli değildir demek. İlk yazarımızı, dönemin Türk halkı bilge olarak onurlandırmıştır. Yazmak bir bilgeliktir. Bilgelik ise bir güçtür ve Türk aklının özünü oluşturmuştur. Aklımızın kendine özgülüğü ise dilimizin özgünlüğünün geliştirilmesi ile ilgilidir. Fikir ve İş ancak Dil üzerinde temellenmektedir.

En değerli yeraltı kaynağımız, Türkistan coğrafyasının bağrında yatan aziz bilgelerimizdir; bizlere bilgeliğin akıl ve kalp birlikteliğini esas almak olduğunu hayat tarzları ile ortaya koyan diri ve doğurgan köklerimizden, Bilge Tonyukuk’dan başlayarak tekrar mayalanalım.

Düşünceler ve Yazılar, 09.10.2019

Dostlarım merhaba sizinle önemli bir konuyu paylaşmak istiyorum düşünceler ve yazılar. Düşüncelerimizi yazıya geçirmiş geçirdiğimizde yazma faaliyeti on parmak daktilo bilmediğimiz müddetçe çoğumuz için yazma faaliyeti zordur ve yazmaktan çekiniriz yazamayız. Yazma faaliyetlerimiz esnasında da bu zaman alır ve zaman aldığı için de düşünceler çok daha hızlı aktığı için düşüncelere kaçırmış oluruz, kaçan balıklar da büyük olur.

İnsanların gelişimine baktığımızda milyonlarca yıllık bir evrim söz konusu ve bu evrim içerisinde düşünsel faaliyetler konuşma ile birlikte gelişmeye başlamıştır yazı çok daha sonradan gelmektedir.

İnsanlığın yazı yazma eylemi Sümerlerle başlıyor Milat’tan önce 3500. yılda başlıyor. İlk insanlar Afrika’dan yola çıktıklarından beri konuşma faaliyetlerinin neticesinde düşünme yetileri de gelişmeye başlamıştır. Düşünceleri yazarak kayda almak sınırlayıcı bir etkendir. İlk düşünceler yazıyla var olmamış, konuşma ile var olmuştur.

Şimdi buradan bir çözüm gelişmektedir en son cep telefonlarında mevcut olan teknoloji WhatsApp ses kayıtları anında WhatsApp üzerinde klavyedeki sol tarafındaki mikrofon tuşuna bastığınızda telefon çalıyor WhatsApp‘a konuşuyorsunuz ve bu ses kaydınızı anında yazıya dönüşüyor veya Google Drive üzerinde dokümanlar bölümüne girdiğinizde karşınıza mikrofon çıkıyor siz mikrofona konuşuyorsunuz o da yazıyor.

Doküman üzerinde çok fazla olmayacak şekilde düzeltmeler yapıyorsunuz siz bütün zihninizin tüm kapasitesini sınırlandırmaksızın kullanmış oluyorsunuz çünkü konuşurken düşünüyorsunuz ve o düşündüklerinizde kayda geçmiş oluyor ve ondan sonra otomatikman yazıya geçirmiş oluyorsunuz, ama yazarak düşündüklerinizi kayda alma faaliyeti sırasında birçok düşünceyi kaçırmış oluyorsunuz, aklınızdan gitmiş oluyor, bu bir sınırlandırma teşkil ediyor.

Bu önemli bir konudur, yazmayı da kuvvetlendirecek bir özelliktir. Ses kayıtlarını bu şekilde WhatsApp veya laptop üzerinden yazıya dönüştürme önemli bir kazanımdır. Ben bunu kullanmaya başladım ve hakikaten yarım saatlik konuşmayı kaydettim üç sayfa yazı çıktı. Şimdi bu üç sayfalık yazıyı ben yarım saatte yazamazdım. Konuşma esnasında çıkan düşünceleri de ben yazma kaygısı nedeniyle yakalayamayacaktım, kaçıp gidecekti. Tekrar görüşmek üzere, hoşçakalın.

Yazı hayatım

İhracat mesleğim gereği olarak dış pazarlar üzerine makaleler ile 1998 yılında yazı hayatıma başladım. Ağırlıklı olarak bizzat içinde yer aldığım Asya Pasifik pazarları ve Çin konularına yoğunlaştım.

1997-2001 yılları arasındaki beş yıllık Hong Kong deneyiminin ardından 2001 Haziran’ında Türkiye’ye döndüm ve 2002 yılında https://balkanpazar.org BalkanPazar web sitesini oluşturarak ansiklopedik bir içeriğe kavuşturdum, site Balkanlarla ilgili A’dan Z’ye bilgileri içermektedir. Bu esnada ihracat dışındaki ilk makalelerimi de yazmaya başladım.

Ardından 2014 yılında http://leventagaoglu.blogspot.com blog yazmaya başladım. Daha sonra https://www.agaoglulevent.com/https://www.booksonturkey.com/ ve https://turkasya.com/ sitelerini oluşturdum.

2018 yılından başlamak üzere de kitaplar yayınlamaya başladım.

1997 yılından başlamak üzere yazdığım şiirlerimi de ilk olarak 2022 yılında kitaplaştırdım.

Hazar Tüneli: Bir Proje Önerisi

 

Çin, kullanıma sunduğu yeni köprü ve sualtı tüneli sistemiyle 10 alanda dünya rekoru kırdı. Ülkenin güneyinde yer alan Shenzhen ve Zhongshan şehirlerini bağlayan 24 kilometre uzunluğundaki otoyol bağlantılı tünel, 8 şeritli otoyoluyla 2 saatlik mesafeyi 30 dakikaya indiriyor.

Yol ağının sualtı tünel girişi böyle (etkileyici) bir tasarıma sahip.

https://english.www.gov.cn/news/202406/30/content_WS668108afc6d0868f4e8e8b67.html?utm_source=substack&utm_medium=email

https://news.cgtn.com/news/2024-06-30/Shenzhen-Zhongshan-Link-opens-to-traffic-with-10-world-records-1uQLZ7MgSgE/p.html

https://news.cgtn.com/news/2024-06-30/Shenzhen-Zhongshan-Link-opens-to-traffic-with-10-world-records-1uQLZ7MgSgE/p.html?utm_source=substack&utm_medium=email

HAZAR tüneli de olabilir bu şekilde

Hazar geçişinde en kısa mesafe olan Bakü-Türkmenbaşı limanları arası 306 Km.lik mesafe 13 saatte feribot ile kat edilmektedir.

Bakü-Türkmenbaşı arası hızlı tren ile aslında 1 saat

Rusya’dan teknoloji alırken Çin’den de teknoloji alıyor muyuz acaba?

Hazar Denizindeki önemli limanlar BaküTürkmenbaşı ve İdil Nehri deltasında Astrahan’dır. Bunlar arasında demiryolu bağlantısı vardır. İran’a ait kısımda en önemli liman Bender Türkmen’dir

Hazar Denizi endoreik olmasına rağmen, ana kolu olan VolgaDon Nehri (ve dolayısıyla Karadeniz) ve Baltık Denizi ile Kuzey Dvina ve Beyaz Deniz’e ulaşan yan kanallarla bağlıdır.
Diğer bir Hazar kolu olan Kuma Nehri de Don havzasına bir sulama kanalıyla bağlanmıştır.

Hazar Denizi’nde çeşitli tarifeli feribot seferleri (tren feribotları dahil) hizmet vermektedir:

Feribotlar çoğunlukla kargo için kullanılır; sadece Bakü – Aktau ve Bakü – Türkmenbaşı güzergahlarında yolcu kabul edilmektedir.

Kanallar

Endoreik bir havza olan Hazar Denizi havzasının okyanusla doğal bir bağlantısı yoktur. Orta Çağ döneminden beri tüccarlar, Volga’yı ve kollarını Don Nehri‘ne (Azak Denizi‘ne akar) ve Baltık Denizi‘ne akan çeşitli nehirlere bağlayan bir dizi liman aracılığıyla Hazar’a ulaştı. Volga Havzasını Baltık ile birleştiren ilkel kanallar 18. yüzyılın başlarında inşa edildi. O zamandan beri bir dizi kanal projesi tamamlandı.

Volga Havzası’nı ve dolayısıyla Hazar Denizi’ni okyanusa bağlayan iki modern kanal sistemi, Volga-Baltık Su Yolu ve Volga-Don Kanalı‘dır.

Planlanan Pechora-Kama Kanalı, 1930’lar ve 1980’ler arasında geniş çapta tartışılan bir projeydi. Nakliye ikincil bir düşünceydi. Asıl amacı, Peçora Nehri‘nin (Arktik Okyanusu’na akan) suyunun bir kısmını Kama Nehri üzerinden Volga‘ya yönlendirmekti. Hedefler, o sırada tehlikeli bir şekilde hızla su seviyesinin düştüğü düşünülen Hazar’da hem sulama imkanlarının hem de su seviyesinin dengelenmesiydi. 1971 yılında bölgede SSCB tarafından barışçıl nükleer inşaat deneyleri yapıldı.

Haziran 2007’de, petrol zengini ülkesinin pazarlara erişimini artırmak için Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Hazar Denizi ile Karadeniz arasında 700 kilometrelik (435 mil) bir bağlantı önerdi. “Avrasya Kanalı”nın (Manych Gemi Kanalı) karayla çevrili Kazakistan ve diğer Orta Asya ülkelerini deniz devletlerine dönüştüreceği ve ticaret hacmini önemli ölçüde artıracağı umulmaktadır. Kanal Rusya topraklarını geçse de, Hazar Denizi limanları aracılığıyla Kazakistan’a da fayda sağlayacaktır. Kanal için en olası rota, Kazakistan Tarım Bakanlığı’ndaki Su Kaynakları Komitesi’ndeki yetkililerin açıklamasına göre, şu anda bir nehir ve göl zincirinin zaten bir sulama kanalı (Kuma–Manych kanalı) ile bağlandığı Kuma–Manych Depresyonu üzerinden ilerleyecektir. Volga – Don Kanalı’nı yükseltmek de başka bir seçenek olarak görülmektedir

China Istanbul Train

Are you interested in the Xinjiang middle Europe or middle Asia railway.

Hong Kong Shanghai railway was opened two weeks ago. One may take the train in Beijing or Shanghai in the night time and arrive in HK on next morning.

There is train between China and Istanbul.

https://rail.cc/train/shanghai-to-istanbul

Atatürk’ün Çağdaş Türkiye’yi Dünyaya Tanıttığı Proje


Atatürk’ün Çağdaş Türkiye’yi Dünyaya Tanıttığı Proje

 

Karadeniz Vapuru (1926)

3 Mar 2021 — Gemide 16 balo ve ziyafet verilmiş, gemi dışında 36 ziyafete iştirak edilmiştir. Seyyar Sergi‘yi gezen kişi sayısının ise toplamda 65 bin olduğu …

 

Dünyanın çeşitli liman kentlerini gezerek gerçekleşen devrimleri ve Türkiye’deki gelişmeleri dünyaya duyurmayı hedefleyen geminin hikâyesi bir hayli ilginç.
1 — Seyyar Sergi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘ün liderliği altında Türklerin kurduğu yeni Cumhuriyet rejiminin kendisini Avrupa’ya tanıtma projesiydi …

1926 Seyyar Sergi ve Avrupa Seyahati

Sergi, seyir halindeyken gemi sofrasından yemek yemek yolculara mecburi tutulmuştu. Ancak, geminin limanda olduğu zamanlarda yemek yemek isteğe bağlıydı.

 

Türkiye, bir gemiye sığdırılıyor ve… 
Öncelikle bir Ro-Ro gemisi tutulacak ve 12 bin metrekarelik bir alana Türk kültürü sığdırılacaktı. “Türkiye Yüzer Sergisi” adı verilen bu proje; …

Turkey China Cargo Trains

 

Turkey’s train to China regular on the 2021 timetable | RailFreight.com

 

Rail freight to Turkey from China – Lianyungang, Xi’an, Chengdu | ShipHub

 

https://www.railfreight.com/beltandroad/2021/01/07/turkeys-train-to-china-regular-on-the-2021-timetable/?gdpr=accept

Rail freight to Turkey from China

Neden Kendi Bölgesel Birliğimizi Kurmuyoruz?

 

Büyük Akdeniz Birliği tezi stratejik değerdedir.

 

Öncelikle BRICS grubunun kurucu üyesi olma fırsatını Türkiye bu 2002 sonrası çöküş döneminde maalesef değerlendirmemiştir. Şimdi BRICS treninin son vagonuna binmeye çalışıyoruz.

Diğer yandan ise BRICS (Brezilya Rusya Hindistan Çin Güney Afrika) olsun ŞİÖ (Şangay İşbirliği Örgütü) olsun bizim dışımızda gelişen BM5 üyelerinin kısmen de olsa içinde olduğu yapılardır.

Kurucu liderimiz Büyük Atatürk’ün değindiği gibi eğer biz bize benziyor isek kendimiz bir birlik yaratmalıyız. Bu birliğin aslında mayası Türk Devletler Teşkilatı ile atılmıştır şimdi de Türkistan ve Türkiye boyutlarına Akdeniz havzasını da ekleyerek kendi birliğimizi yaratmalıyız.

Çinlilerden ise stratejik düşünce gelişimi konusunda alacağımız çok sayıda örnekler var.

  1. Güçlü bir ekonomi ve güçlü bir toplum

Singapurlu diplomat ve eski BM temsilcisi Kishore Mahbubani ‘’Çin Kazandı mı? isimli kitabında şöyle yazıyor:

‘’Öncelikle, Sovyetler Birliği dış baskılar nedeniyle değil, iç zayıflıklar nedeniyle çöktü. Çin, ‘Hayatta kalmak için güçlü, dinamik bir ekonomiye ve güçlü, dinamik bir topluma sahip olma’ gerçeğinin farkında.

Bu arada, 1949’da Amerikalı stratejist George Kennan, Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki mücadelenin sonucunun silahlarımıza ve askerlerimize değil, hangi toplumun daha büyük ruhsal canlılığa sahip olduğuna bağlı olacağını söylemişti. ABD toplumu, Sovyetler Birliği’ninkinden çok daha dinamikti. ABD gelişti ve Sovyetler Birliği çöktü. Çinliler, birinci önceliğin güçlü bir ekonomi ve güçlü bir toplum sağlamak olduğunu biliyorlar; bu yüzden halklarını büyük ölçüde eğitiyorlar ve ekonomilerini büyütüyorlar, böylece ikinci bir Sovyetler Birliği olmayacaklar.’’

2) Kasım 2000’de, Çin, ASEAN’a (Güneydoğu Asya Birliği) serbest ticaret anlaşması önerdi. Bu girişim 1 Ocak 2010’da dünyanın en büyük serbest ticaret bölgelerinden biri olarak kabul edilen ASEAN-Çin Serbest Ticaret Alanını (ACFTA) yürürlüğe soktu.

Bir ABD düşüncesi olan ASEAN ülkeler topluluğunu, Çin nasıl da bölgesel ticaret, komşularla ticaret stratejisi yolu ile kendi yanına çekmiş ve ASEAN grubu ile serbest ticaret birliği oluşturmuştur, bu bilgi çok çok değerlidir.

Hong Kong’da kaldığım 1997-2001 arası dönemde Çin’in komşular ile geliştirdiği ticari ilişkilere Kanton Modeli adını vermiştim ve bu konuda birkaç tane de makale hazırladım sitemde mevcuttur. Büyük Akdeniz birliği fikrimin altında yatan da aslında Çin öncülüğünde Pasifik’te vuku bulan Yeni Akdeniz oluşumudur.

Çin’in yaptığının bir benzerini biz bulunduğumuz bölgede inşa etmeliyiz.

İçimizde yedi coğrafi bölge bulunmaktadır. Dışımızda ise yakın çevremizde yedi siyasi bölge yer almaktadır. İçimizi kuvvetlendirip dışımızdaki bölgelerle bir ticaret birliği oluşumuna gitmeliyiz ivedilikle.

Asya’da ASEAN Güneydoğu Asya Birliği’nin fikir babası olan ABD, Türkiye’nin Güneydoğu Avrupa Birliği kurması konusunda benzer bir işlevi üstlenmemiştir. Bunun yerine Kosova, Bosna, Makedonya, Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya’yı dolaylı yoldan işgal etmiştir. Siyaset adamlarımız da devlet adamı vasfından yoksun oldukları için AB’den daha pratik bir Güneydoğu Avrupa Birliği iddiasında bulunmayı akıllarına bile getirmemişlerdir.

ABD’nin gerçek maksadı ise Türkiye’nin AB dahil bölgesel birlik oluşumlarından uzak tutulması şeklindedir.

 

Bozkurt neyin simgesidir?

men sinlerge boldum kagan
alalınğ ya takı kalkan
tunga bizge bolsun buyan
kök börü bolsungıl uran

temür çıdalar bol orman
av yirde yürüsün kulan
takı taluy takı müren
kün tuğ bolgıl kök kurıkan

 

**************

ben sizlere oldum kağan
alalım yay ile kalkan
damga bize olsun buyan (işaret, alamet)
bozkurt olsun sedamiz

demir mızraklar olsun orman
av yerinde yürüsün kulan (avlanan hayvan)
daha deniz daha nehir
güneş tuğ olsun gök çadır

Oğuz Kağan Destanı

Kutadgu Bilig

  • Kökçin: göğümsü, kır.
  • Kökçin Sakal: Kır Sakallı
  • Kök Ayuk: Türkmen Büyüklerine verilen isim
  • Kök Börü: Gök Kurt

Gök..Evren..Alem.. Gök vurgusunu anlamamışız.. Aksakal demişiz.. Bozkurt demişiz..
Kök Türk: Gök Türk

Prof. Dr. İlber Ortaylı anlattı: Bozkurt Türk milletinin sembolüdür

Atatürk’ün Meclis Duvarına Bozkurt Amblemi Yerleştirdiği İddiası

 

Kök-Gök

Yazıtlarda kök olarak karşımıza çıkan kavram sonrasında gök olarak değişime uğramıştır. Gök ile bağlantılı olarak Tengri kavramı da bağlantılı olarak kullanılagelmiştir. Tengri yazılı olarak tespit edilen ilk Türk kelimesidir.

Türklerin yerde bozkır ile kurdukları ilişki, göçebelik yaşantıları boyunca daha da göze batar bir şekilde, hissedilir yaşanılır bir şekilde gök ile olmuştur. Gök ise evreni temsil etmektedir, ilahi emirler gökten gelmektedir, inmektedir.

Göğün enginliği, dış âlemde gözlerimizle gördüğümüz enginlik iç âleme de tasavvuf zenginliği olarak yansımıştır. Gökler ve göçler birbiriyle ilintilidir. Göçler yolu ile yeryüzünde yolculuğa çıkan Türkler ki sürekli yolculuk halindedirler, gökler vasıtası ile âlemlerde iç zenginliklerine yansıyan seyahatlere çıkmaktadırlar.

Göçlerde yeryüzünde 8000 km yolu kat ederek Asya’nın bir ucundan Avrupa’nın bir ucuna kadar ulaşan Türkler bu yolculuk esnasında gökleri de, göklerdeki hareketleri de izlemişler ve dimağlarında resmetmişler, fikir dünyalarında işlemişler, göklerle sürekli irtibat halinde olmuşlardır. Türklerdeki zengin tasavvuf oluşumunun önemli sebebi olan bu hareketlilik, dış dünyadaki hareketlilik, iç dünyada da hareketliliğe neden olmuştur.

Yazıtlardan başlayarak Türkler sürekli evrendeki sırları, zihin dünyalarına, dillerine, sözlerine ve sonunda yazıtlara ve yazmalara geçirmişler ve kayıt altına almışlardır. Tanrı ve göç en çok kullanılan kelimelerdir. Türkler, göğü aynı zamanda bir niteleme sıfatı olarak kullanmışlardır; köktürkler, kök börü, kökçin sakal, kök boya örneklerinde olduğu gibi.

• Kökçin Sakal: Kır Sakallı
• Kök Ayuk: Türkmen Büyüklerine verilen isim
• Kök Börü: Gök Kurt
• Kök Türk: Gök Türk
• Kök Tengri: Gök Tanrı
• Kök Boya: Doğal boya

Başlangıç efsanesi olarak niteleyebileceğimiz Oğuz Kağan Destanında evrende ilintili kavramlar kullanılmıştır; Gökhan, Ayhan, Yıldızhan gibi. Efsanenin sonunda ise “güneş bayrak, gök kurikan” ifadesi vardır “güneş bayrak, gök çadır”.

Türkler, dünyayı kucaklarken evreni de kucaklamışlardır, efsanelerde, yazıtlarda, yazmalarda önde olan en önemli kavram insandır. Öğütler hep insana verilmiştir. Dünya, sınırlarla bölünmemiştir. Güneş bayrak ise Gök çadırdır. O çadırın altında olanlar ise doğrudan insanlar olarak ifade edilmiştir Şu milletler bu milletler, şu kavimler bu kavimler tarzında bir ifade yoktur. Çünkü Türkler, kendini insan olarak görmüş, insanlar arasında bir ayrım yapmamıştır. Bütün Türkler insandır, bütün insanlar Türktür zihniyetidir asıl olan. Türklük, bir insan vasfı olarak görülmüştür.

Bilge Kağan yazıtında gök, tanrı, yer, insan kavramlarının hepsi yer almaktadır. Aynı tarihlerde Özbekistan doğumlu Ebu Hanife, Irak’ta Kufe kentinde (soyu Özbekistan Tirmiz’li) doğmuş ve orada da İslamiyet içersinde Ademiyet zihniyetini geliştirmiş, İslâmiyetin evrensel yönüne insan yönüne vurgu yapmıştır. Ardından 870 yılı doğumlu Kazakistan doğumlu Farabi evrensel devlet anlayışını kitap olarak yayınlamıştır. Kendisi ikinci Aristo ve ilk İslam filozofu olarak tanınmaktadır. Farabi âlemde insanı, insanda âlemi görmüştür.

Farabi ile aynı dönemde yaşayan Harezmî ise matematikde sıfır sayısını işlevsel olarak kullanmaya başlayarak sıfırın hamisi olmuştur. Yine aynı dönemde ve yine Harezmli Birûni ise Hindistan’a 1017’den başlayarak sayısız seferler yapmış ve Hindistan’ı kitaplaştırmıştır. Hindistan’da Hintlilerin evren bilgilerini edinmeye çalışmıştır ve bu yolda Sanskritçeyi öğrenmiştir.

Farabi’nin hemen ardından gelen Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig kitabı ile yine aynı evrensel ilkeleri daha da geliştirmiştir. Bilgeliğe kutsallık atfetmiş ve Kutadgu Bilig olarak kitaplaştırmıştır.

Türklerin göğü kavrama, kucaklama anlamında en çok ilgi duydukları bilim gökbilim (astronomi) bilimi olmuştur. Rasathaneler ve Ali Kuşçu, Uluğbey, Harezmî, Biruni, Ömer Hayyam gibi bilginler hep gökbilim ve göğün sırları, âlemdeki ilim peşinde olmuşlardı.

Türk düşünürlerinin Ortaasya’daki bu ilim ve bilim faaliyetleri batılı Amerikalı Frederick Starr tarafından “Kayıp Aydınlanma” olarak kitaplaştırılmıştır. Buradaki bakış açısı aydınlanmayı Avrupa Rönesansına inhisar ettiren anlayışı yanlışlamaktadır. Bu durumda, kendimizde olan aydınlanmayı yeniden keşfetmemiz halinde kendimizi Aydın olarak niteleyebiliriz.

Pasifik kıyılarına yaslanmış Hunlarla başlayan Türklerin gökyolculuğu‘nun zirvesi 1400 yıl sonra küçük Asya’da Anadolu’da yaşanacaktır. Bu zirvenin adı da Yunus Emre’dir. Yunus Emre kullandığı Türkçe tasavvuf kavramları ile içimizdeki göğü aydınlatmış, kamu âlemdeki insanları birbirine bir kılmıştır. Yunus ile birlikte göğ ekini biçmiştir. Göğün aydınlattığı gönün içindekidir, gönüldür. Gönül kumaşı ise gökte dokunmuştur.

Yunus Emre’nin çağdaşı Mevlana’da da Sema (Gök) ayinleri ile Semazenlerle görselleştirilen Mesnevi de gökteki sırlarla ilişkilidir.

Sibirya’nın güneyindeki su kenarlarında yaşayan su samurlarının, Türkçe tabirle kişlerin yaşantılarını gözlemleyen Türkler kendilerini yani insanı da kişi olarak nitelendirmişlerdir. Burada söz konusu olan doğa içerisindeki birliktelikteliktir; kişiler ve kişiler. Aynı şekilde göğü sürekli izleyen göçebe Türkler, bozkır yaşantıları esnasında göklerde izlediklerini yeryüzüne dizeler ve satırlarla yansıtmışlardır.

Türkler böylece Göktürkler, olurken efsanelerinde yeralan efsanevi kurt da gökbörü olmuştur. Bilge kişiyi, Kökçin sakallı olarak adlandırmışlardır. Doğadan topladıkları bitkilerle halılarını kök boya ile boyamışlardır. Türkmenler büyüklerini kök ayuk olarak nitelendirmişlerdir. Göklerdeki kutsallık bu şekilde yeryüzüne indirilmiştir. Göğün kutsallığı anlayışı İç Asya Türk boylarından olan Chou’ların milattan önce 1000 tarihlerinde kurduğu devletten itibaren geçerli olmuştur ve bu anlayış daha sonra Türklerden Çinlilere de geçmiştir.

Eski Türkler göğe çok önem vermişlerdi. Çünkü onların gökleri Çin ve Hindistan’da olduğu gibi bulutlu değildi. Gece ve gündüz parlak bir gök, Türklerin kalplerini ve gözlerini kendine çekiyordu. Yıldızlar, eski Türk kültüründe çok büyük bir öneme sahip idiler. Çünkü eski Türkler zamanlarını, yollarını ve hatta iklim şartlarının değişip veya değişmeyeceğini, gökteki yıldızlara bakarak öğrenirlerdi. Bunun için de geniş ve iyi gelişmiş bir yıldız bilgisine sahip olmaları gerekiyordu. Bu sebeple Türkler göğe önem vermişler ve bütün ufukları tek bir renkle kaplayan göğün kendisinin de, bir tanrı olduğuna inanmışlardır. Onlar Çin’de olduğu gibi yere bakmıyorlar ve yerle bağları ancak atlarının ayakları ile meydana geliyordu. Göğün maviliği, renklerin en güzel ve en kutsalı, kalplerini dolduran sonsuz bir ilham kaynağı idi. Kaynak: Bahaeddin Ögel. Türk Kültürünün Gelişme Çağları I. İstanbul 1992 Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları. ss.15.

Türkler, disiplinli bir hayat ve toplum düzenleri yüzünden, Tek Tanrı düşüncesine çok erken çağda erişmişlerdi. Çin ve Hindistan gibi ziraat memleketlerinde, Tanrıların sayıları pek çoktur. Ziraatçının gözleri, yalnızca mahsulünde ve bereket getirebilecek her türlü sihirli şeylerde idi. Ziraatçıların üzerlerindeki gökyüzü, çoğu zaman bulutlarla kaplı idi. Zaten o da havanın bulutlu olmasını isterdi. Onun tarlasında göğe bakacak vakti de yoktu. Kaynak: Bahaeddin Ögel. Türk Kültürünün Gelişme Çağları II. İstanbul 1992 Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları. ss.87

Atlı Türklerin günlük hayatları ise ziraatçılardan bambaşka idi. Atlı Türkler yere, yalnızca atlarının ayakları ile bağlı idiler. Onlar kendilerini, yağız yer ile masmavi gök arasında asılmış ve boşlukta yürür gibi düşünürlerdi. Türkün başı gökteydi. Onun zihnini yoran ve kalbini dolduran tek şey, üzerini kaplayan sonsuz mavilikti. Sonsuz göğün tek rengi ve tek kubbesi, onun düşüncelerini birleştiren ve tek amaca yönelten önemli bir sebepti. Tıpkı ailesini, kendi başkanlığında toplayan kubbeli otağı ve evi gibi. Otağın altında bir aile reisi, gök kubbesinin altında da bir Türk Kağan’ı vardı. Elbette ki bu sonsuz ve mavi kubbenin, onun üstünde dolaşan güneş, ay ile yıldızların da bir sahibi ve Hakan’ı olacaktı. Her şeyi o yaratmış ve yaratıklara da yaşasınlar diye, yerler ile suları o vermişti. İşte Türklerin çok erken çağlarda, “tek Tanrı” ya inanmış olmalarının başlıca sebebi bu idi. İnanç ve düşüncelerdeki birlik, toplumda da dirlik ve düzen doğurmuştu. Ayrıca toplumdaki birlik ve disiplin, düşünceleri de törpülemiş ve fikirleri tek bir amaca doğru yöneltmişti. Kaynak: Bahaeddin Ögel. Türk Kültürünün Gelişme Çağları II. İstanbul 1992 Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları. ss. 88

“Yukarıda gök tanrı, aşağıda yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında kişioğlu yaratılmış! Kişioğlunun üzerine de, atam, amcam, Bumın Kağan ve İstemi Kağan oturmuş!.” Göktürk Yazıtları’ndan alınmış olan bu parça, Türk düşünce tarihinin en önemli bir belgesidir. Kaynak: Bahaeddin Ögel. Türk Kültürünün Gelişme Çağları II. İstanbul 1992 Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları. ss. 89

Tengri yani Tanrı sözü Türklerde başlangıçtan beri, geniş anlamda göğü ve göğün maviliğini karşılamıştır. Gök (kök), renk olarak göğün rengi ve sembolüdür. Türklerde bu mukaddes renk Kök Tengri ve Göktürk deyimlerinde, bütün açıklık ve haşmetiyle görünmektedir. Altay destanlarında gök renk, daha genişliyor ve açığa kavuşuyordu. Dünya topraklarının bittiği yerde, sonsuz bir Mavi Deniz (Kök Tengiz) vardı. Bu destanda adı geçen Hakanların adları da, Kök Han ve Kök Katay gibi, gök rengi ile tanıtılmış kişilerdi. Bu destanlarda, konuşabilen ve uçabilen, atlara da rastlanıyordu. Bu kısrakların çoğunun renkleri de, gök idi. Kaynak: Prof. Dr. Bahaeddin Ögel. Türk Mitolojisi (Kaynakları ve açıklamaları ile destanlar) II. Cilt. Türk Tarih Kurumu Basımevi – Ankara 1995. Türk Tarih Kurumu Yayınları. ss.151-152

Göktürklerde Kök sözü, yalnızca gök, mavi renk için de söyleniyordu. Kök yürüng, gök beyaz veya gök açık, taş veya su tanıtmaları da, yapılıyordu. Zamanla göğün önündeki Tanrı tanıtması kalkmış ve göğe yalnızca gök denmeye başlamıştı. Uygur el yazılarında bu gelişmeyi görüyoruz. Uygur çağında Tanrı sözünün mânâsında geniş gelişmeler olmuştur. Kaynak:  Prof. Dr. Bahaeddin Ögel. Türk Mitolojisi (Kaynakları ve açıklamaları ile destanlar) II. Cilt. Türk Tarih Kurumu Basımevi – Ankara 1995. Türk Tarih Kurumu Yayınları. ss.152

Türk’ün Özgün Ruhu: Gök ve Gönül

Ruhumuz;
Dokuz Sekiz
İlk hedefimizdi
Mavi gökler
Lâcivert deniz;
Akdeniz!

16 Nisan 2018

Ruhumuzu şekillendiren kavramlar içerisinde en önemli olanlar, en çok işlenip dillendirilen gök ve gönül kavramlarıdır. Gök, başımızı kaldırdığımızda üzerimizde olandır, yedi kattır ve içi sırlarla doludur. Göğün enginliği ve bilinmezliği, Türk’ün ayağını bastığı yerin, coğrafyanın verimsizliği sebebiyle Türklerin ilgi odağı olmuştur. Ne varsa gökten gelmektedir. Kendilerini Göktürkler olarak adlandırmışlar, bilge insanları gökçin sakallı olarak isimlendirmişler, kendilerine rehber olan kurt ise Gökbörü olarak efsaneleşmiştir. Gök, gözün gördüğüdür ve sonsuzluğun simgesidir.