



























************************************************
Kavramlar
Batı
Batı Alemi
Batı Avrupa
Batı Emperyalistleri
Batı Emperyalizm ve Kapitalizmi
Batı Fabrikaları
Batı İlmi ve Ticari İlerlemesi
Batı Kavimleri
Batı Medeniyeti
Batı Milleti
Batı Milletleri
Batı Ricali
Batı Zihniyeti
Batıcılık
Batılı
Batılı Bir Hükümet
Batılılaşma
Batı’nın Asri Medeniyeti
Batı’nın Çağdaş Eserleri
Batı’nın Her Türlü Medeni Eserleri
Medeni Bir Batı Milleti
************************************************
> Batı
En ciddi emelim, Türkiye’nin kendi milli kültürü ile uygun düştüğü derecede Batı medeniyetinden ve Batı ilmi ve ticari ilerlemesinden faydalanmasıdır.
Türkiye, Batı’nın asri medeniyetindeen kıymetli ne varsa kabul ederek kendi eski kültürünü mükemmelleştirmek konusunda hür olacak.
Doğu kavimlerinin Batı kavimlerinetaarruz ve hücumu, tarihin belli başlı bir safhasıdır. Doğu kavimleri arasında Türk unsurunun başta ve en kuvvetli olduğu malumdur.
Hakikaten Türkler, İslam’dan önce ve İslam’dan sonra Avrupa içerisine girmişler, taarruzlar, istilalar yapmışlardır.
Milletimiz ufak bir aşiretten; anavatanda bağımsız bir devlet tesis ettikten başka Batı alemine, düşman içine girdi ve orada büyük müşkülat içinde bir imparatorluk vücuda getirdi.
Ve bunu, bir imparatorluğu altı yüz seneden beri büyük bir şevket ve azametle devam ettirdi. Buna muvaffak olan bir millet elbette yüksek siyasi ve idari niteliklere sahiptir. Böyle bir vaziyet yalnız kılıç kuvvetiyle vücuda gelemezdi.
Cihanın malumudur ki, Osmanlı Devleti pek geniş olan ülkesinde bir sınırından diğer sınırına ordusunu fevkalade sürat ile ve tamamen donanmış olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce iyi besler ve idare ederdi.
Böyle bir hareket yalnız ordu teşkilatının değil, bütün idari şubelerin fevkalade mükemmeliyetine ve kendilerinin kabiliyeti olduğuna delildir.
Efendiler; ben de bazı arkadaşlarım gibi Batı milletlerini, bütün dünyanın milletlerini tanırım.
Fransızları tanırım, Almanları, Rusları ve bütün dünyanın milletlerini şahsen tanırım ve bu tanışmam da harp sahalarında olmuştur. Ateş altında olmuştur. Ölüm karşısında olmuştur.
Yemin ederek size temin ederim ki, bizim milletimizin manevi kuvveti bütün milletlerin manevi kuvvetinin üstündedir.
Efendiler, dış siyasetin en çok alakadar olduğu ve dayandığı husus, devletin iç teşkilatıdır.
Dış siyasetin iç teşkilatla uyumlu olması lazımdır. Batı’da ve Doğuda başka başka tabiatlara ve kültüre ve emele sahip birbirine zıt unsurları toplayan bir devletin iç teşkilatı elbette asılsız ve çürük olur. O halde dış siyaseti de esaslı ve metin olamaz.
Böyle bir devletin iç teşkilatı bilhassa milli olmaktan uzak olduğu gibi, siyasi mesleği de milli olamaz.
Buna nazaran Osmanlı devletinin siyaseti milli değil, fakat şahsi, belirsiz ve istikrarsız idi.
Bizim inkılabımız, bir ihtilal olmaktan öte, bir milli yenilenmedir.
Türk inkılabının amacı, bir taraftan Türk ırkının hayat ve bekasını tehlikeye atan sebepleri ve Türk’ün refah ve mutluluğuna engel olan unsurları ortadan kaldırmak; diğer taraftan, eskimiş, yaşam gücü sönmüş temellere dayanan Doğu milletleri sınıfından çıkarak, hayatını çağdaş esaslar üzerine kuran, medeni bir Batı milleti olmanın gereklerini yerine getirmektir.
Türk milletimiz eski ve şerefli bir millettir. Zaten Orta Asya’nın yüksek Altay yaylasında doğup yetiştiği için, kartalın meziyetlerini, uzak görüş, süratli uçuş ve bu ruhu barındıracak beden kuvvetini daha ilk başta kazanmıştır.
Esasen fiziki ya da zihinsel, sınırlayıcı hiçbir ortamda kalamaz.
Bu sebeple o yüksek merkezi doğum yerinin tecrit vaziyetine isyan etmiştir.
İşte o ilk Türkler sonra hem batıya, hem doğuya, her ikisine doğru ilerlemeye cesaret etti.
Biz, Batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı muhafaza etmekle yetinmiyoruz.
Aynı zamanda Batı emperyalistlerinin kuvvetleri ve malum olan her vasıtaları ile Türk milletini emperyalizme vasıta yapmak istemelerine de mani oluyoruz.
Bu suretle, bütün insanlığa hizmet ettiğimize kaniyiz.
Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün mesaimiz Türkiye’de çağdaş, dolayısıyla Batılı bir hükümet vücuda getirmektir.
Medeniyete girmeyi arzu edip de, Batı’yayönelmemiş millet hangisidir?
Bir istikamette yürümek azminde olan ve hareketinin ayağında bağlı zincirlerle müşküle sokulduğunu gören insan ne yapar? Zincirleri kırar, yürür.
Aydınlar, yaptığımız ve yapacağımız kanunlarla inkılaplarımızı kökleştirecek muasır medeniyet seviyesine ulaştıracaklardır.
Bugün iki kere sekiz, on altıdır. Bunu on kişi böyle dese ve yüz kişi de on diye ısrar etse yüz kişinin dediğini mi kabul edeceğiz?
Biz artık Batılıyız.
Eski dünyaya hakim eski medeniyetimizle sadece övünerek değil, bütün zincirleri kırarak, son asır medeniyetinin gittiği yollardan yürüyerek, bu seviyenin de üstüne çıkacağız.
Günümüz medeniyeti ve inkılaplar, geriliğin amansız düşmanıdırlar.
Bunlara uymayan milletlerin sonu mutlaka zarardır, yokluktur.
Yeni ve laik esaslardan esinlenen Türk hukuk bilgisi inkılabın yolunu aydınlatacaktır.
Bunun gerçekleşmesi ancak, Batı’nın çağdaş eserlerinin bize nakledilmesiyle mümkündür.
İnkılabın temellerini her gün derinleştirmek, takviye etmek lazımdır.
Birbirimizi aldatmayalım. Medeni dünya çok ileridedir. Buna yetişmek, o medeniyet dairesine dahil olmak mecburiyetindeyiz.
Bütün safsataları, boş sözleri bertaraf etmek lazımdır. Şapka giyelim mi, giymeyelim mi gibi sözler manasızdır.
Şapka da giyeceğiz, Batı’nın her türlü medeni eserlerinide alacağız.
Doğu alemi üzerinde rakipsiz manevi nüfuzunu tesise ve Dünya Savaşı yüzünden memlekette bozulan iktisadi dengeyi bu suretle iade ederek Bolşeviklik cereyanını Batı Avrupa’da imhaya çalışan İngiltere hükümetinin pek ustaca olan bu büyük teşebbüsüne fiili ve ciddi bir surette engel olabilecek ve mukavemet edebilecek yegane İslam hükümeti Türkiye devleti olduğu için Batı emperyalizm ve kapitalizminin en ziyade taarruz darbeleri bittabi Anadolu üzerine yöneltilmiş bulunuyor.
Fransızları hoş tutmakla ne kazanacağımıza akıl erdiremiyorum.
Batı zihniyeti dalkavukluk ve riyakarlık, hele zulüm görmüş bir milletten gelirse, o milletin yaşamak hakkı olmadığına hükmeder.
Tersine ahlaksızlık ve zulme karşı avazımız çıktığı kadar haykırmalıyız.
Avrupa’ya yaşamaya hakkımız olduğunu anlatmalıyız. Sizler de bu yolda yürüyünüz.
Türkiye bir maymun değildir ve hiçbir milleti taklit etmeyecektir.
Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır; o sadece özleşecektir.
Mustafa Kemal Atatürk – 29 Ekim 1930
( 29 Ekim 1930 Cumhuriyet balosunda, Associated Press muhabirinin bir sorusuna verdiği cevaptır.)
Efendiler!
Bilinen hakikatlerdendir ki, tarih; bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkar edemez.
Dolayısıyla böyle bir batıl örtünün arkasından, vatanımız ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, kanaatler iflasa mahkumdur!
Batı medeniyetinin öncüsü olduğunu iddia eden Fransızların zulüm ve baskılarına ve on asırdan beri milletimizin geçerli olan fiili hakimiyetinin ortadan kaldırılmasına ve imhasına karşı silah müdafaasını kullanmaya mecbur olup, yirmi güne yakın bir zaman zarfında Ermenilerle birleşen düşman kuvveti ile her türlü mahrumiyetler içinde çarpışan ve nihayet başarılı olan kahraman Maraşlıları, bütün memleket namına tebrik ve tazize koşarız.
Maraşlılar, bu kahramanca müdafaaları ile milli davanın yüceliğini ve milletimizin yaşamak. bağımsız olarak yaşamak hususundaki yüksek iradesini bütün cihana gösterdiler.
Şehitlerimize dualar, selamlar.
Batı fabrikalarının çelik zırhlarıyla kaplanan muazzam Yunan orduları artık Anadolu dağlarında subayları tarafından terk edilmiş zavallı sürüler, cinayetlerinden dehşete düşerek kudurmuş kitleler ve ağaç diplerinde kalmış dermansız yaralılardan ibaret kaldı.
İstanbul’a benden çok çok selam. Yakında birbirimizi kucaklarız. Milli emeller dahilinde barış elde edilecektir. Elde edilmesi yakındır. Her şeyde orduyu kullanmaya lüzum yoktur.
Artık bütün cihan bizimle beraberdir. İnsanlık bizimle beraberdir. İngiliz milletinin aklıselimi bizim tarafımızdadır. Hatta şimdiye kadar yanlış yola gitmiş olan bazı Batı ricali bile nihayet hakikati görmüşler, bizimle beraber olmuşlardır.
Mahvımızı emel edinmiş olan İngiltere’nin bütün İslam alemini kapsayan genel bir esaret tesisi hususundaki hainane teşebbüslerine mukavemet ve muhalefet edebilecek yegane İslam hükümeti Türkiye devleti olduğu içindir ki bütün Batı emperyalizm ve kapitalizminin en müthiş taarruzları Anadolu üzerine yöneltilmiş bulunuyor.
> Batıcılık
Eski hukukumuzun kaynağı Arap İslam hukuku idi. Dini bakış açısı bu hukukun ölçüsü idi.
Batılılaşma
Bizim inkılabımız, bir ihtilal olmaktan öte, bir milli yenilenmedir.
Türk inkılabının amacı, bir taraftan Türk ırkının hayat ve bekasını tehlikeye atan sebepleri ve Türk’ün refah ve mutluluğuna engel olan unsurları ortadan kaldırmak; diğer taraftan, eskimiş, yaşam gücü sönmüş temellere dayanan Doğu milletleri sınıfından çıkarak, hayatını çağdaş esaslar üzerine kuran, medeni bir Batı milleti olmanın gereklerini yerine getirmektir.
Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün mesaimiz Türkiye’de çağdaş, dolayısıyla Batılı bir hükümet vücuda getirmektir.
Medeniyete girmeyi arzu edip de, Batı’ya yönelmemiş millet hangisidir?
Bir istikamette yürümek azminde olan ve hareketinin ayağında bağlı zincirlerle müşküle sokulduğunu gören insan ne yapar? Zincirleri kırar, yürür.
Türkiye bir maymun değildir ve hiçbir milleti taklit etmeyecektir.
Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır; o sadece özleşecektir.
Mustafa Kemal Atatürk – 29 Ekim 1930
1930 Seçimleri, Kıbrıs
Kıbrıs Türklüğü’nün bağımsızlık mücadelesinde erken dönemi dönüm noktalarından biri de 1930 seçimleri ile 1931 Rum isyanıdır. -Kıbrıs 1930 seçimleri…- 1931’de Rumların “Enosis”
(Adanın Yunanistan’a bağlanması) isyanı başladı. Rumlar, İngiliz valisinin konağını yakınca İngiliz politikası sertleşti. Türk cemaati ise Enosis’e karşı olduğunu açıkladı. 1930 seçimlerinde, Atatürk devrimlerini ve Türk milliyetçiliğini savunan “Halkçılar” grubu
büyük başarı kazanmış, İngiliz Sömürge Yönetimi işbirlikçileri ise ağır bir darbe almıştı. Rumlar’ın Ada’yı Yunanistan’a ilhak amacıyla çıkarttıkları 1931 Rum İsyanı sonrasında, İngilizler, Türklere ve Rumlara baskı uyguladı. Okullara Türk bayrağı çekilmesi ve İstiklal Marşı’nın okunması yasaklandı.
Kıbrıslı Türkler tarafından farklı çözüm yolları arandı. Ada’dan Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti yetkililerine mektup ve rapor gönderilerek karşılaştıkları sorunlarla ilgili bilgi verildi. Atatürk’ün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 1930’lu yıllarda Antalya bölgesinde
yaptığı bir tatbikatta söylediği
“Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu Ada bizim için çok önemlidir”
sözleri adayı İngilizlere bırakmaya ve hele hele “Kıprıs Türkleri”ni yalnız bırakmaya hiçte niyetli olmadığını gösteriyordu. Kıbrıs adasında meydana gelen 1931 Rum İsyanları’ndan sonra Ankara’ya gelen ve kurulacak olan mukavemet hareketi için yardım isteyen bir Kıbrıs Türk heyetine o günlerin zor ekonomik koşulları altında büyük bir maddi yardımda bulunmuş, heyete, Antalya’daki askeri tatbikatta ifade ettiği “Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz.
Bu Ada bizim için çok önemlidir.” sözünü tekrarlamıştı.
Kıbrıs’tan gelen Türk heyetinin taleplerini dinleyen Atatürk, Dışişleri yetkililerine Kıbrıslı Türkler’le müşterek Kıbrıs Türk toplumunun 1930’lu yıllarda iktisadî açıdan son derece kötü
durumda olmasının önüne geçecek önerileri içeren bir rapor hazırlanması talimatını verdi. Çok geçmeden “Rapor” hazırlandı. Türkler’in Kıbrıs’ta kalması, göç etmemesi için, iktisadî
durumlarının düzeltilmesinin önemi vurgulanıyor, Türk ailelerin iş bulabilmesi ve ekonomik darboğazdan kurtulabilmesi için önceliğin iktisadî girişimlere verilmesi üzerinde duruluyordu.
Raporda, Kıbrıs Türkleri’nin Ada’daki iktisadî durumunun düzeltilmesi için alınacak tedbirler çerçevesinde Gümrük ve İnhisarlar Vekâleti’nin bir sigara fabrikası tesis etmesi halinde, açılacak bir Türk fabrikasının senelik 100 bin kilo Türk tütünü işleyebileceği, Atatürk’ün direktifleriyle İzmir Birinci İktisat Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda 26 Ağustos 1924 tarihinde kurulanİş Bankası’nın Kıbrıs’ta bir şube açması ile Sümer Bank’ın bir yerli malı pazarı açması gerekliliği belirtilmişti.
Kıbrıs Türkleri’nin silahlı eğitimi Atatürk döneminde başladı…
Adana ve Mersin’de özellikle yaz aylarında önemli miktarda ziraatla uğraşacak ameleye ihtiyaç vardı. Kıbrıs’ta işsiz kalan ve çok az miktarda bir yevmiye ile çalışan Türkler’e hususi vize verilerek, bunların bu şehirlerde çalışmalarının sağlanması, gelir sağlamak ve refah seviyesini yükseltmek için uygun bulundu. Adadaki İngiliz Sömürge Yönetimine Çukurova’da ihtiyaç duyulan mevsimlik işçi ihtiyacı bildirildi. Onlar da yaptıkları tetkiklerde
doğru bir talep olduğunu belirlemişlerdi.
Böylelikle İngiliz istihbaratının dikkatini çekmeden “Mevsimlik işçi” statüsünde
çalışmaya gelenlerden seçilenler, gizliliğe dikkat edilerek Antalya-Kemer yolu üzerinde ormanlık bir alan içinde bulunan gayri nizami harp tekniklerinin öğretildiği askeri kampa götürülüyordu. Türk Mukavemet Teşkilatı’nın ilk çekirdek kadrosu burada eğitim alan Türkler’den oluşturuluyordu.Bu kamplarda eğitime tabi tutulan Kıbrıs Türklerine, Eğirdir Dağ ve Komando Okulu personeli tarafından silah kullanımı, bakımı, atış talimi, gerilla, komando, sabotaj, kundaklama ve gizli harekât teknikleri konularında bilgiler veriliyordu. Onlar da Kıbrıs’a döndüklerinde aldıkları eğitime göre hareket ediyordu. 1923-1930 arasında 5-6 bin Kıbrıslı Türk, Türkiye’ye göç etti.
Not: Cumhuriyet dönemi ve Kıbrıs konusu ile ilgili olarak
aşağıdaki kaynakları paylaşan Ömür Çelikdönmez beye müte
şekkirim
Türklerin Turan ideali Oğuz Kağan Destanı’nın satırları arasında bir hedef olarak ortaya konulmuştur.
Destandaki;
“Güneş bayrak gök çadır” felsefesi ve
“Daha deniz daha Irmaklar “
hedefleri bu idealin ipuçlarını teşkil etmektedir.
İşte bizler burada “bayraklaşmış güneşin” doğduğu ve özellikle de battığı yönlere doğru at sırtında şimşek hızı ile ilerleyen Türklerin Oğuz Kağan‘ın efsanevi dili ile çadır olarak zihnimizde bir resim şeklinde nakşettikleri ideali aslında Turan idealinin net bir ifadesi olarak görmekteyiz .
Neden derseniz, evet, çadır göğün altında yaşamakta olan tüm insanları içine almaktadır ve kapsayıcıdır, arada sınırlar yoktur, denizler ve ırmaklar, sınır değil, aşılmak için insan kitlelerini içine almak hayallerini canlandıran bir simge şeklinde gözükmektedir.
“Göğün bayraklaştırılması” ise göğün altındaki tüm insanların aynı bayrak altında toplanması idealidir. Türk, kendini yaratılan olarak yani Törük olarak adlandırmıştır, o halde bütün yaratılanlar Törük’ün, güneş bayrağı altında bir araya gelerek insanlık ideallerini Turan şeklinde gerçekleştireceklerdir.
Türklerin zaman ve zemin boyutlarındaki aksiyonlarını incelediğimizde Pasifik Okyanusu kıyılarından, Hint Okyanusu kıyılarına, doğu, batı, ekseninde ve yine Arktik Okyanusu kıyılarından Hint Okyanusu kıyılarına kuzey güney ekseninde, Turan idealinin peşinde subaşı durak, dağ başı duman koşturduklarını görmekteyiz.
Burada değinmeniz gereken yegane bir özellik ise Birleşmiş Milletler Daimi Güvenlik Konseyi üyeleri olan beş devletin; Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya’nın hiç birisinde bu şekilde insanlık ailesini bir çadır altında bir ideal çerçevesinde toparlayacak bir felsefe ve anlayışlarının, niyetlerinin, ideallerinin olmadığını görmekteyiz. Konseyin daimi üyeleri için Birleşmiş Milletler‘de söz konusu olan, önemli olan kendi hegemonyalarını tesis ederek bunu daim kılmaktır, burada bir insanlık ideali söz konusu değildir.
O halde Turan ideali insanlık adası olarak adlandırabileceğimiz Avrasya kıtasında ve Türklerin yayıldıkları alanlar olan Amerikalar ve Afrika kıtalarında takip edecekleri ve insanlar arasında renk ayrımı yapmayan, beş renkleri sadece burada değindiğimiz yönler olarak batı yönünü ak rengi ile, doğu yönünü gök rengi ile, kuzey yönünü kara rengi ile, güney yönünü kızıl rengi ile, merkez noktasını ise sarı renk ile ifade ettikleri;
“Gökbayrak Güneş Çadır” beş kıtada çok renkli bir insanlık idealidir, Türk Bodun’un insanlığa armağanıdır, barış çağrısıdır.
Kazım Mirşan Bilge’mizi (1919-2016) saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz…
Kaynak: Veli Metin Türkoğlu KÂZIM MİRŞAN’IN ÇEVİRİ ve YORUMLARININ BÜYÜK RESMİ OLUŞTURMAMIZA OLAN KATKILARI





Türklerin deniz aşan halk olduğunu Kırgızistan’da bulunan Talas yazıtıyla kanıtlayan Kâzım
Mirşan, Asya’daki iç denizler, Türklerin denizci yönü, Antik Mısır’ın Türk yöneticileri ve bunun gibi daha birçok konu büyük resmi oluşturan pazılın parçalarıdırlar.
Kazım Mirşan’ın çevirileri ve yazıtlar hakkındaki yorumları bu büyük resimlerin oluşturulmasında ciddi katkılar sağlamıştır… Kendisini; saygı, minnet ve rahmetle anıyoruz…
https://www.youtube.com/shorts/z_laLmtflAM
https://www.youtube.com/shorts/LIQngq1R3-k
https://www.youtube.com/shorts/fv36uU9-Awc
https://www.youtube.com/shorts/fS_O_YFVug4
https://www.youtube.com/shorts/jfbpFDMGvlk



Historical Istanbul bazaars are divided by Golden Horn in 2 parts.
Genoan and Venetian bazaars.
Genoan part is concentrated in banking and Venetian part in commodity trade. And these bazaars control all Turkey economy.
These have been established by Italian merchants and still the daily transaction practices are alive and functioning.


A young man
His gaze is impetuous
Agaoglu, whose heart is on fire
In the Capital of the World
In the centre of the realms
Galata Tower on one side
Galatasaray, Galata Bridge
Bankers, Bankalar Caddesi
Karays of Karakoy
Taşkışla, Beşiktaş,
Dolmabahce Palace
On the other hand
Sarrafs, Grand Bazaar
Tahtakale, Eminonu
Enderun School
Bazaars, Markets
Inns, Baths
Constantine, the Conqueror
Mese, Cemberlitas
Dynasties, Palaces
Courties of the Supreme State

January 1975 photo
Myself in 1975, the sea (golden horn) divides Genoan buildings (on my back side) and Venetian trade (Tahtakale, Sultanhamam districts) areas in my front direction.
Photo very well frozen in time.
**************************************************
Birinci Türk Tarih Kongresi! Konferanslar, Müzakere Zabıtları. TC Maarif Vekâleti, 1932, s. 199214. Birinci Türk Tarih Kongresi’nde 4 Temmuz 1932 günü Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Üyelerinden Hasan Cemil (Çambel) Bey tarafından okunan bu konferans bildirisi Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal tarafından yazdırılmıştır.
Hasan Cemil Çambel bu konuda şunları aktarmaktadır.
“Bir tarih kongresinde ben de ‘Ege Medeniyeti’ hakkında bir konferans verecektim. Kongrenin hazırlık günlerinde, geceleri arkadaşların yazılan birer birer sofrada okunurdu. Sıra gelince ben de okudum. Toplamı sabahın dördüne kadar sürdü.
Dağılırken, Atatürk bana ‘Sen kal’ dedi. Herkes gittikten sonra ‘Gel, şu küçük masaya geçelim, önce birer kahve, sigara içelim. Sen kâğıtlarını bana ver. İyi materyal toplamışsın, fakat dağıtmışsın’ dedi.
‘Ege Medeniyeti’ni iyi biliyordu.
Yeni arkeoloji, filoloji, antropoloji keşiflerini, vesikalarını, Batı bilginlerinin ciltlerle son eserlerini incelemişti. ‘Ege Medeniyeti’ onun için bir dava, medeniyetin ilk kökeni davası, bir Türklük davası olmuştu.
‘Bugün artık Yunan mucizesi diye bir hakikat kalmamıştır…’ ‘Yunanlılar medeniyetin ilk kurucuları olmak şerefini asırlarca hak etmeksizin taşıdılar…’ ‘Medeniyetin ilk beşiği Orta Asya’dır. Sonra Ortadoğu, sonra Girit ve en sonra Yunanistan.’
Bu sözler son keşiflere ve vesikalara dayanan yeni çağdaş Batı bilginlerinin en yeni ilmi hükümleri değil miydi?..
O, benim müsvedde tomarını karıştırıyor, durup düşünüyor, hafızasını canlandırıyor, kafasını işletiyordu. ‘Şimdi sen yaz’ dedi. Dört saat durmadan o söyledi, ben yazdım. Ortalık ağarırken, benim konferans yeni şeklinde meydana çıktı. Bana okuttu ve kendisi dinledi. ‘Şimdi oldu’ dedi, ‘artık gidelim’. Bu benim değil, onun eseriydi.
Ertesi akşam sofra kalabalıktı. Bir aralık bana ‘Sen konferansını hazırladın mı?’ diye sordu ve misafirlere dönerek, ‘Arzu buyurursanız dinleyelim’ dedi. Ben kalktım ve Atatürk’ün eserini kendimin olarak okudum.”
Hasan Cemil Çambel
**************************************************
Bkz. Hasan Cemil Çambel, Makaleler Hâtıralar, Türk Tarih Kurumu Yayınlan, Ankara, 1964, s.7778. Atatürk‘ün Nöbet Defteri’nde 1 Temmuz 1932 günü “Reisicumhur Hazretleri’nin hiç yatmaksızın saat 13.30’a kadar Hasan Cemil Beyefendi ile çalıştıkları” kaydı yer almaktadır. (Bkz. age. Toplayan: Özel Şahingiray, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınlan, Ankara, 1955, s.72.) Buna göre söz konusu konferans bildirisi bu tarihte yazdırılmış olmalıdır.
T Ü R K
Kullanılması zaruri olan tabirler arasında mesela “klasik Grek medeniyeti, bağımsız bir medeniyet değildir, Grek dehası yahut Grek mucizesi bir efsanedir” dediğim zaman, tamamen bu tabirleri tarihi ve reel bir hakikatin ifadesi için kullanacağım.
Yoksa, Grek kabilesinin Yunanlılar dediğimiz İyonların yahut İyelerin atalarımız Türkler olduğunu bundan evvelki sözlerim arasında açık olarak işaret etmiştim.
Şunu da ilave etmeliyim ki, efsane olan, yanlış ve haksız olarak, büyük dehayı ve hayret verici mucizeyi, asıl dehalar ve mucizeler kaynağı büyük Türk ailesinin yalnız küçük bir uzvunda görmek ve onunla sınır tanımak ve tanıtmaktadır.
Gerçi asıl kaynağa bakmak, bakabilmek her gözün kân değildir. Bunda takat ve kudret ancak hakikat güneşine bakmaya alışkın gözlerde bulunabilir.
Hanımlar, Beyefendiler,
Bugün Ege havzasına izafetle ve coğrafi bir unvanla Ege Medeniyeti denilen ve Homer devrini Doğu ve Asya medeniyetlerine bağlayan büyük kültür halkası, bundan yarım asır evveline kadar topraklar altında gömülü yatıyordu. Yunanistan’la Asya arasında aşılmaz bir uçurum vehm olunurdu; çünkü Asya, içinde yürünemeyen karanlık bir diyar gibi gösteriliyordu.
**************************************************
Hanımefendiler, Beyefendiler,
Bir noktayı açık olarak tekrar etmek yerinde olur sanırım:
Dünyada medeniyet merkezi kuranlann tek kökenden çıktıklannda Profesör Walter Götz’le beraberiz dediğim zaman, söylemek istediğim şudur:
Bu medeniyet kurucular Türklerdir (alkışlar) ve Türkler bittabi anayurtları olan bir beşikten, Orta Asya yaylasından çıkmışlardır.
Nitekim, Ege Medeniyetini kuranların dahi, o beşikten çıkan eski atalarımız olduğunu yeri gelmişken söylemiştim.
Fakat arkadaşlarım, müsaade buyurursanız bu nokta üzerinde biraz daha tafsilat vereyim:
Mesela Odise‘de okunan Yunan ananesine göre Girit’in ilk sakinleri, Pelajlar, Eteokretler ve Kidonlardır.
Bu üç kabilenin köken ve mahiyetleri acaba nedir? Herodot: “Pelajlar Grekçe söylemezler” diyor.
Yeni yazarlardan Fougère bunların kökeninin Küçük Asya olduğunu kabul ediyor ve buna delil olarak Turova müttefiklerinin Anadolu kabilelerinden meydana gelen grubunda onların da mevcut bulunduklarını söylüyor.
Ve birtakım tarihçiler bunları Etrükslerle akraba tutar.
Profesör Karst’e göre, Girit ve Yunanistan’daki İlliryaPelaj tabakası AltayUral’dan Pirenelere kadar uzayan Ligy yani LigürUral kavimler âleminin güneydoğu kolunu teşkil eder.
Bu şahitliklerden şu netice çıkar ki, Girit’in ve Yunanistan’ın ilk ahalileri arasında Pelaj adı ile sayılan bu kabile, eski Küçük Asya Türklerine ve Orta Asya‘dan Karadeniz kuzeyiyle Tuna havzasına ve Trakya Makedonya İllirya mıntıkalarına yayılan Asya Türklerine akrabadır.
Eteokretler
Bu isim Girit’in asıl medeniyet kaynağı olan doğu parçasını işgal eden ahaliye verilmiştir. Bunlar da eski Türklerdendir.
Karst bunların Ural camiasından olduklarını tasdik ediyor ve diyor ki, Kret ve Eteokret tabirlerinin Etokrette ve EtiUrkite kelimelerinin değişmiş hali olması muhtemeldir ki, Etrusci, Etunısci kelimelerinin yakın bir şeklidir.
Karst’ın bu tahliline göre, demek ki Eteokretler Etrükslerle ve Etilerle akrabadır ve bittabi onlar gibi Türk ailesindendirler.
Kidonlar
Bunlar adanın batı yarısının ilk sakinleridir. Hanya’ya izafetle kendilerine bu isim verilmiştir. Bunlara dair fazla bir şey bilinmiyor. Esasen adanın bu parçası Minos medeniyetinden uzak kalmıştır. Şu kadarı biliniyor ki, bu mıntıkada tesadüf edilen Ida ve Bergamos isimleri Küçük Asya‘ya işaret ediyor.
Girit’e ve Ege Denizi’nin diğer adalarına. Küçük Asya‘dan gelen Karyalılar ve Likyalılar gibi başka Türk kabilelerinin de hâkim oldukları malumdur.
Herodot Likyalılara mahsus bir harp serpuşundan, tüy taçtan bahsediyor. Hakikaten Mısır duvar nakışlarında (Xm. asır) Likyalılar bu tüy taçla gösterilmiştir. Dikkate değer bir uygunluk olarak Knossos Sarayı’nda dahi tüy taçlı bir erkeği tasvir eden bir duvar kabartması bulunmuştur. Eski Fayestos Sarayı’nda dahi tüy taçlı kafa tasvirlerini içeren toprak levhalar bulunmuştur.
Bu böyle olunca eski Girit saray devrini, yani orta Minos devrini yaratanlar Türk ırkına mensupturlar.
Meşhur Arkeolog Dörpfeld de eserinde, Orta Minos devrini yaratanların Küçük Asyalılar olduğunu söylüyor.
Arkadaşlar, lisaniyat ve modern usulde yer isimleri araştırması da aynı kanaati teyit ediyor. Profesör Karst’ın geçen sene yayımladığı Akdeniz’in Menşei unvanlı eserinde şu sözleri okuyoruz:
“Akdeniz ve Ege alemiyle Küçük Asya ve Orta Asya arasında müşterek lisani bir terkip unsuru vardır. Ege havzasında kocaman bir silsile teşkil eden kelime köklerine tesadüf ediliyor ki, bunların Batı yazarlarınca İndo Öropeen1 denilen dillerden olduğunu izah etmek mümkün değildir.
“Kapadokyalılar, Giritliler ve Karyalılar bir zamanlar etnik bir birliğe mensupturlar. Etrüskler de buna dahildir.
“Protokapadokyalılar yahut Mukaddes Kitap’ta geçen Kaptorimler Turani bir kavimdir. Kapadokya kelimesi sonradan azmadır. Bunun aslı Capfa Torxum’dur. Sonraki Etrüskler yahut Türhenler de tarihten evvelki eski zamanda, ilk Turan kavimlerinin batı kolları ve kabile kardeşleridir. Bunun aslı Tuncum, Tuncne’dir. Bu Prehistorik ilk kavimler Ege’de Turhenli Pelajlar diye tanınmışlardır. Küçük Asya‘da Lido Türhenler diye tekrar görünürler. Bunlar Turanlılarla birdirler ve aynı asıldandırlar. Bu büyük Turan Hitit kabilesi, efendi ve fatih millet olarak, Karya Kilikya Girit’e hâkim olmuştur ve lisanı Turanidir.”
İllirya Trakya lehçesi de asli bir Ural gövdesi üzerine aşılanmış bir Finougrien unsuruyla karıştırılmıştır. Burada yazarın Turan dediğine, ben, biz ve bütün Türkler, “Türk” dersek eski bir yanlışlığı düzeltmiş oluruz.
Eduard Meyer aynı fikre yaklaşıyor ve diyor ki: “Bu memleket birçok yer, dağ ve nehir isimleriyle doludur. Küçük Asyalı kavimlere has bir karakter taşıyan bu kelime teşekküllerine Girit’te ve öbür adalarda da tesadüf edilir. Bunlar Yunanistan’ın aslen Küçük Asyalılar tarafından meskûn bulunduğunun delilleridir.”
Arkadaşlar, antropoloji araştırmaları da aynı kanaati teyit ediyor
Şimdiye kadar bulunan kafataslarının mukayesesinden çıkan netice şudur ki, Girit’te milattan 4 bin yıl evvel uzun kafalılar yani Dolikosefaller çoğunluğu teşkil ediyordu. Bunlar ilk göçler arasında Libya’dan gelen kollar olabilir. Fakat azınlık halinde olmakla beraber, o devre dahi hâkim olanlar, Brakisefal yani geniş kafalı ırktı. Sonra, yavaş yavaş Orta ve Yeni Minos devirlerinde geniş kafalı Alpin Türkler Anadolu’dan yaptıkları istilalarla Girit’e hâkim olmuşlar ve adeden dahi üstünlüğü kazanmışlardır. Girit medeniyeti bu insanlarla yükselerek kendini gösterir. Esasen antropoloji meselelerinin tafsilatını arkadaşlarımız Doktor Reşit Galip ve Şevket Aziz Beyefendilerin kıymetli konferanslarında dinlediniz.
Bu dini kültür münasebeti, Küçük Asya ile Girit ahalisi arasında her halde bir etnografya bağının mevcut olduğunu ve daha geniş olarak adalarla kara Yunanistan’ının da aynı bağ ile Anadolu’ya bağlı bulunduğunu gösteriyor. Girit’in dibinde, ilahların tasvirinde ve ibadet sembollerinde bu ortaklık göze çarpıyor.
Bu Ege dininin en bariz karakterleri bereketli ve müşfik analığı temsil eden kadına ve erkekte zürriyet prensibini temsil eden boğaya verdikleri mevkidir.
Ne Girit’te ne de kara Yunanistan’ında Olemp ilahlarına ibadet edilmiyordu. Oralarda mukaddes ağaçlara, taşlara, oklara, direklere, çift ağızlı baltaya ibadet ediliyordu.
George Grundey bu münasebetle diyor ki: “Bu ibadetler bize Yunanistan’dan ziyade Asya‘yı hatırlatıyor.”
Ege Medeniyetiyle Asya medeniyeti arasındaki bağlar, yalnız fikri ve ruhi sahayla, yazıyla ve dinle sınırlı kalmıyor. Bu vaziyet harp, siyaset ve sanat vadilerinde de bariz bir şekilde göze çarpıyor.
Egelilerin Asya‘dan getirdikleri ve harp sanatında kullandıkları araba yaya askerden çok daha kıymetlidir. Yaya askerleri de Yunan Hoplitlerine benzememek üzere hafif giyinir.
Siyasi sistem Asya tarzındadır ve hükümdarın ülkesi Yunan tarih devrindeki site devletlerinin sınırlarından çok daha geniş sınırlara kadar uzar. Sanat sahasına gelince:
Cilalıtaş devrine ve biraz daha sonraya ait kültür kalıntıları Girit’te, Yunanistan’da, Kıbrıs’ta, İçeri Küçük Asya‘da, Adriyatik Denizi’nin başlı unsurlarında, Tuna’ya kadar ve daha da ötedeki sahalarda yakın bağlar ve münasebetler gösteriyor. Bilhassa toprak çömleklerinde, toprak heykelciklerinde ve kadın heykelciklerinde görülen benzerlikler bu etnografik münasebeti teyit ediyor. Bu medeniyet aynı zamanda İtalya’da görünüyor. Burada bilhassa Etrurya’nın en eski mezarlarında tıpkı aynı çeşit eşya bulunmuştur.
Görülüyor ki, bu devrin medeniyeti bütün saydığımız sahalarda bir birlik manzarası gösteriyor. Bu aynı bir Asyai Doğu medeniyetinin buralara yayılmasının ve uzamasının orijinal bir levhasıdır. Bunu yalnız ticari münasebet ve değiş tokuşlara atfetmek doğru değildir.
Bu medeniyeti kuranların Avrupa’dan gelmediklerinde ve Sami olmadıklarında en tanınmış âlimler mutabıktırlar. O halde bunlar Orta Asya‘dan gelen Türklerden başka kim olabilir?
Dietrich Fimmen, Girit Miken Kültürü adlı eserinde Cilalıtaş devri medeniyetine ve onu takip eden devirlerin gelişmiş kültürlerine dair şu tafsilatı veriyor: “Anadolu’da Firikya ve Pisidya’da bulunan vesikalar (yani vazo şekilleri) ispat ediyor ki, Batı Anadolu sahillerinin bilhassa 2. Turova‘ya yayılan daha eski kültürünün kökleri bizzat bu Anadolu’nun içindedir.
Bozöyük’te, Pınarbaşı’nda, Senirce’de meydana çıkarılan seramikler, Anadolu batı sahilinde, Turova‘daki kültür tezahürleriyle sıkı bir irtibat bulunduğunu gösteren mühim delillerdir.
Girit’te ve Mısır’da bulunan mühürlerin süslemeleri pek bariz bir benzerlik gösterdiği gibi, aynı mühürler Boğazköy ve Kayseri civarlarında da bulunur.”
Muhterem arkadaşlarım,
Eski medeniyetlerden herhangi birinin incelenip araştırılmasının, tabiatıyla insanı Orta Asya‘nın yüksek yaylalarına, o Türk anayurduna götürmemesi mümkün değildir. Nitekim Ege Medeniyetinin aslının ve mahiyetinin incelenmesinde böyle oldu.
Yeni ilimlerin nurlarıyla parlayan gözler artık kolaylıkla görecektir ki, Türk medeniyetinin yaratma kudreti zamanımızın yüksek kültüründe ölmez bir hayat unsuru olarak yaşamakta devam ediyor.
Türkün ezeli elçiliği, ırkının hiç sönmeyen, sonsuza dek genç dehasına yeni hız vererek ve geliştirerek, insani kültür hareketinde atalarının başkalarına bırakmadıkları ön safı yeniden elde etmektir.
Bunu bugünkü ve yarınki nesillere telkin etmek Türk tarih hocasının milli ve insani vazifesidir. (Sürekli alkışlar.)
A S Y A
Alman düşünürlerinden Herder‘in Beşeriyet Tarihinin Felsefesine Dair Fikirler adlı şaheserinde şöyle bir levha çizilmiştir:
“Bir memleketi arzularına göre öğrenip tanıyamadan terk etmeye mecbur kalan bir yolcunun duyduğu teessüfle ben de Asya‘yı terk ediyorum. Bu diyara dair bildiklerimiz ne kadar azdır ve en çoğu ne kadar geç zamanların mahsulüdür ve ne kadar itimat edilmeyecek ellerden çıkmıştır! Doğu Asya bize ancak daha yakınlarda dini ve siyasi fırkalar aracılığıyla malum oldu. Avrupa’nın ulema fırkaları aracılığıyla da karmakarışık bir hale sokuldu ki, onun büyük enginlerine hâlâ bir masal diyarına bakar gibi bakıyoruz. Önasya‘da ve ona komşu olan Mısır’da daha eskice zamanlara ait her şey bize bir harabe gibi, yahut izi kaybolmuş bir rüya gibi görünüyor.
Havadis kabilinden her ne malumumuz oldu ise bunları dar ve yüzeysel olarak Greklerin ağzından biliyoruz. Onlar bu devletlerin eski eserleri için kısmen çok genç, kısmen de çok yabancı bir düşünce tarzına sahiptirler ve yalnız kendilerine ait olanı kavradılar. Babil, Fenike ve Kanaca evrakı artık yoktur. Mısır medeniyeti, hemen de Yunanlılar daha ayaklarım bu topraklara basmadan evvel solmuştu (ME 610665). Her şey kurudu ve birkaç soluk yaprağın üzerinde büzüldü kaldı. Bu tek tük solgun yaprakta yalnız efsanelerden çıkmış efsaneler var, tarih kırıntıları, ilk dünyanın bir rüyası.”
Arkadaşlarım! Klasik Yunan devriyle bundan önce gelen daha eski ve en eski tarih devirleri arasındaki zincirleme bağların unutulduğunu gösteren bu levhayı, Herder bundan bir buçuk asır evvel çizmiştir.
İnsanlık tarihi, böyle daha dün denecek yakın bir zamana gelinceye kadar, yansı karanlık bir âlem manzarası gösteriyor, Asya, anahtarı bulunamayan kapıların arkasında bir muamma gibi duruyordu.
İnsanlık tarihi sanki Asya‘da bitmiş, Yunanistan’da yeniden başlamıştı. Burada doruğuna çıkmış bir sanat ve bütün bir kültür sistemi vardı. Bu, kendi kendini yaratan, kökenini kendinden alan ve ilk olarak kendinden başlayan bağımsız bir âlem miydi? Bu da bir ilk dünya mıydı? Bunun kurucuları ve temsilcileri buraya nerelerden geldiler? Tabiat ilk olarak, onları burada mı yarattı?..
Hayır!.. Bütün bu sorulara tarih felsefesi, varoluş ve gelişme kanunu ve bütün insanlık tarihinin genel zincirleme seyri olumsuz cevaplar verir.
Fakat arkadaşlar, bu kâfi değildir, hakikatin aydınlanması için cevapların olumlu olması lazımdır. Bu ise ancak tarihin olumlu deliller göstermesiyle mümkün olabilirdi. Halbuki ortada bu deliller ya hiç kalmamıştı veya pek az kalmıştı. En çoğu zamanların suikastına uğramıştı.
**************************************************
Herder milletlerin ve kültürlerin gelişmesini birbirine bağlıyor, dünya tarihinde yaratılış ve varoluşa kadar giden deruni bir bağ ve münasebet görüyor ve bundan bir buçuk asır evvel bütün kültürün kökenini Asya dağlarının sırtında buluyor.
Bu buluşu ifade eden sözler aynen şudur.
“İnsan tarihinin ve kültürünün seyri en eski kökeni olarak Asya‘yı gösteriyor. Avrupa milletlerinin oradan göç ettiklerini, geçtikleri yerlerde mesela Karadeniz çevresinde bıraktıkları izler ispat ediyor; Doğu Asya‘nın donmuş insanlarının tek heceli katılığından Avrupa’nın kelimesi zengin fakat daha sakil3 lisanlarının gelişmesi, bütün Avrupai yazı tarzlarının Fenike yazısına tabi bulunuşu ve bunlardan daha az olmamak üzere, ehli hayvanlarımızla yetiştirme bitkilerimizin Asya‘dan çıkması, kültürün aynı seyrini ispat ediyor.
En eski ve en sanatlı mabetler hâlâ Asya‘da duruyor ve en eski şiir orada çiçeklendi; en eski ‘hiörarchie’4 Asya‘da bulunur ve kudretli devlet reisleri oradadır, nasıl
1 Tekevvüni: Oluşla ilgili, genetik. (Y.N.)
2 Sezgi, önsezi. (YN.)
3 Sakil: Telaffuzu ağır ve kalın olan. (Y.N.)
4 Hiyerarşi. (Y.N.)
ki Asya‘nın tesis ettiği Mısır’da da bunlar tabii görünür. Özetle Asya‘nın bütün sanatlarda en eski ustalığı vardır ve bütün ananelerin en erken başladığı yer orasıdır.”
Herder‘den sonra sözü XX. asrın başlarında yaşayan filozof Dilthey’e bırakıyorum. O da Herder‘in imanına iştirak ederek bütün kültür tarihinin Asya‘nın tarihi ve kültürel milletlerinden Yunanlılara ve zamanımıza kadar akıp gelen genel bir hareket olduğunu söyledi.
************************************
Arkadaşlarım,
Her zamanın kurtarıcı bir kelimesi vardır. Bu sözümü biraz izah edeyim.
Bilirsiniz ki her asır kendi içinde meydana gelen fikir cereyanlarıyla kendinden evvelki ve kendinden sonraki asırlardan farklı bir çehre alır. Bu fikir cereyanları birtakım ilmi kelimelerle, terimlerle ifade olunur ve bunlardan bir terminoloji vücuda gelir.
Fakat daima her asrın fikir cereyanlarına eksen teşkil eden merkezi bir fikir ve kavram vardır ki, bunu ifade için kullanılan ilmi terim, o asır için kurtarıcı bir kelime demektir. Bu kelime söylenince, bütün o asra hâkim ve mihrak olan merkezi fikir ve kavram ifade edilmiş olur.
Mesela XVIII. asrın terminolojisi akıl kavramında zirvelenmişti. XUX. asrınki gelişme kavramında doruğunu buldu. Hayat kavramını kendine merkezi fikir yapan XX. asır dahi gelişme ve zincirleme gidiş teorisini kabul ediyor.
Zamanımız düşünürlerinden Profesör Edward Wechsler bütün kültürün bir zincirleme gidiş, bir devam, bir ilerleme olduğunu söylüyor.
Profesör Franz Schnabel, daha bundan birkaç sana evvel “Zamanımızda Tarihi İncelemenin Manası” unvanıyla verdiği bir konferansta aynı fikirleri daha açık olarak şöyle ifade ediyor, diyor ki:
“Birbirini takip eden nesillerde bir birlik ve tarihte bir devamlılık vardır. Tarih bütün zamanların arasından geçip giden ve bir halkayı öbürüne bağlayan büyük bir gelişme zincirinden başka bir şey değildir. Tarihi gelişmenin her kademesi yalnız kendinden evvelki kademenin neticesi ve kendinden sonrakinin etkeni ve sebebidir. Tarihin devamlılığı bize şunu öğretiyor ki, bütün tarih durdurulamayan bir dönüşümdür ve mazinin ipleri hiçbir zaman kopmaz; çünkü bütün insanlık tarihi deruni bir birliktir.”
Fakat arkadaşlar, bütün bu âlimlerin kanaatleri ve tarih felsefesinin prensipleri asırlarca ve asırlarca Asya tarihini aydınlık bir ufka çıkarmaya muvaffak olamadılar. İnsanlık tarihinin bu en eski sahnesi, daha geçen asrın sonlarına kadar “unutulmuş bir dünya” olarak kalmakta devam etti; yazılı tarih devrinden derin bir uçurumla aynı kaldı. Bu sebeple insanlığın gelişmesi temelsiz bir bina, yahut köksüz bir ağaç manzarası gösteriyordu. Çünkü aradaki tabii, kanuni irtibat ve zincirleme gidişi iade ve inşaya yardım edecek vesikalar ve tarih kalıntıları keşfolunamamıştı. Ve birtakım tarihçiler, tarihi, hakikat için değil, bilakis kendi zamanlanın doğrudan doğruya alakadar eden menfaatler için yazmışlardı.
Kolonya Darülfünunu profesörlerinden Leisegang, geçen sene çıkan Denkförmen (Düşünme Şekilleri) unvanlı eserinde der ki: “Tarihçilerin çoğu bilhassa Doğu’ya ait meselelerde zalim bir taassubun yahut tarihi bir gelişme neticesinde kazınamaz bir hale gelen batıl hükmün esiriydiler. Ortaçağ tarihinin en büyük kısmına I Köln Üniversitesi. (Y.N.) o zamanki devrin ve yakın geleceğin menfaatları hâkim olmuştu. Hümanistlerin alakası Grekleri asri ilmin ve kültürün kurucuları olarak göstermek gayretinde toplandı. Homer Yunanlıların ‘İncil’i idi. Hümanistler için de böyle oldu.
XVIII. asırda büyük tarihçiler geldi. Bunlar tarihçinin en büyük şiarlarından birini teşkil eden eleştiri ve tahlil sanatının üstatları idiler, fakat genetik ve sentetik kavrayıştan mahrumdular. Tarihe kendi ölçülerini vurdular. Bu suretle asırlar sübjektif kıymetlerle tartıldı. Doğu onlara zifiri karanlık bir istibdat zamanı olarak göründü. Yalnız klasik devirde ve kendi asırlarında doğan aydınlanma hareketine yüksek kıymet verdiler. Doğuculuk ilmi kâfi derecede açıklık getirememişti. Filozofla filolog nadiren bir kafada toplanıyordu.”
Arkadaşlar, XTX. asırda ve XX. asrın başlarında canlı bir hız alan Doğu ve Mısır incelemeleri, Ege Denizi sahillerinde, Yunanistan’da, bütün Ön ve Orta Asya‘da ve dünyanın başka yerlerinde yapılan kazılar, ananelerin eleştirel surette yapılan tahlilleri ve bunların neticeleri, lehçe araştırması, mukayeseli lisan araştırmaları, edebiyat tarihi ve kitabe bilgisi, hukuk ve anayasa tarihinin, din tarihinin, sosyoloji ve iktisat tarihinin verdiği neticeler son zamanların tarihçileri tarafından nazarı dikkate alındı; araştırma işi bu tarihçilerin inceleme ve hükümleriyle daha ileriye götürüldü.
Bilhassa bundan 50 ve 33 yıl evvel, bir Şliman’ın ve bir Evens’in yeraltından medeniyetler, şehirler ve milletler çıkaran sihirli kürekleri Homer devrini Doğu ve Asya kültürüne bağlayan halkayı nihayet meydana çıkardı.
Asri kültür dünyası, tarihin düne kadar gizli kalan büyük bir hakikatini bugün artık tasdik etmek zaruretinde bulunuyor. Bu hakikat şudur:
Klasik dünya Yunanlaşmadan, Romalaşmadan evvel, Egeleşmiş, tarihte bir Yunan medeniyeti olmadan evvel, yüksek bir Ege Medeniyeti yaşamış ve bütün asırlara tesirli olmuştur.
Daha düne kadar inanılan ve tapılan “Miracle Grec” (Grek mucizesi) tasavvuru artık bugün bir efsaneden başka bir şey değildir. Fougère bunu paradoksal bir ifade ile “Le miracle grec avant les Grecs” (Greklerden evvel Grek mucizesi) diye tarif ediyor.
Jarde dahi bu noktada şöyle diyor:
“Grek kavmini ve onun medeniyetini ararken, Grek kavmini vücuda getiren ve bilhassa Grek kavminden önce gelen kavimlerin kendilerine mahsus dehalarını izah ermek lazımdır. Genel olarak bahsolunduğu gibi ‘bir Grek dehası’ yoktur!”
İşte muhterem arkadaşlarım, az zaman içinde Avrupa’nın görüşünde ve hükmünde bu kadar büyük bir değişiklik hasıl olmuştur. Dünya tarihine bugün büsbütün başka bir açıdan bakılıyor ve tarihin levhası büsbütün başka bir şekil gösteriyor. Tarih araştırması ve yeni yeni keşfedilen eski zaman kalıntıları insanlığın en eski tarihi kültürünün Orta Asya‘da ilk gelişmesini yaptığında ve buradan dünyanın her tarafına yayılarak, muhtelif sahalarda daha yüksek gelişme kademelerine çıktığında artık şüphe bırakmıyor.
Birçok Alman âlimlerinin müşterek çalışmasıyla geçen seneden beri yayımlanmaya başlanan on ciltlik büyük tarihte, Profesör Walter Götz, dünya kültürünün en eski zamandaki ilk başlangıcından bugüne kadar takip ettiği gelişme ve evrim seyrini şöyle izah ediyor:
“Gerçi insan kültürü muhtelif yerlerde bağımsız çıkış noktalarından gelişmiş gibi görünüyor ve göze muhtelif kültür daireleri manzarasını gösteriyor, hüviyetlerine göre muhtelif milletler muhtelif yollar üzerinden kültür gelişmesini yapmış gibi görünüyorlar. Böyle olmakla beraber, Çinlilerin, Hintlilerin, Önasya kavimlerinin, eski Amerika’nın vs. kültürlerinde o kadar çok temas noktalan görülüyor ki, bunların hepsinde insan kültürü büyük bir bütünde yükselir gibi yükseliyor.”
“Fakat insanlığın daha ilk zamanlarıyla bu yüksek kültür seviyesi arasında uzun gelişme devirleri geçmiş olması lazımdır. Öyle görünüyor ki, başka bir yerden göç etmiş yeni kavimler Öndoğu’da, Çin’de ve Hint’te yüksek kültürün en eski merkezlerini yaratmışlardır.
“Mısır’da ve Önasya‘da gördüğümüz gelişme şekilleri, genel olarak her yerdeki şekillere benziyor. Burada vücuda gelen büyük insanlık kültürü, sanat ve ruh hayatı, bu sahaların bütün sonraki gelişmelerini, sonra da Akdeniz memleketlerini ve Avrupa’yı tesir ve nüfuzu altında bulundurmuştu. Bu miras Yunanlılar, Romalılar ve Rönesans yoluyla yeni zamana devrolmuştur. Böylece Cebelitarık caddesinden Çin sınırına kadar uzayan bir birlik yahut akrabalık ve değiş tokuş dünyası teşekkül ediyor.
“Bu gelişme merhaleleri arasında, Önasya, yüksek başıyla hepsinin üstünden bakıyor. O, bu üstün mevkiini bugüne kadar muhafaza etmemiş olabilir. Fakat onun canlı mahsulleridir ki, yeni Avrupa kültürünü doğurmuştur.
“Böylece onun o yaratma kuvveti zamanımızın yüksek kültüründe ölmez bir hayat unsuru olarak yaşamakta devam ediyor.”
Arkadaşlarım,
Profesör’ün sözlerini nakilde tam sadakati muhafaza etmiş olmak için ilave etmeliyim ki, o bütün ırkları tek kökenden çıkarıyor. Çünkü dünyanın muhtelif kıtalarında kurulan ve yüksele yüksele günümüze kadar gelen bütün medeniyetlerin esas unsurlarında o kadar kuvvetli bağlar ve benzeyişler buluyor ki, bunların kurucularının bir beşikten çıktığını kabul etmek kendisi için zaruri bir keyfiyet oluyor.
Bizim Profesör’le aramızdaki anlayış farkı büyük değildir. Çünkü dünyada medeniyet merkezleri kuranların tek kökenden çıktıklarında Profesör’le tamamen beraberiz. Ancak bizim Profesör’den ayrıldığımız yön şudur Bütün insanlık o beşikten çıkmamıştır. Bunu daha açık ifade edersek: Medeniyetin beşiği tektir, fakat insanlığın beşiği tek değildir.
**************************************************
Eduard Meyer diyor ki: “Küçük Asya ile olan sıkı bağlar, bilhassa Girit adasında her şeyden evvel dini sahada göze çarpmaktadır. Bu hakikat hiçbir zaman inkâr edilmemiştir. Giritlilerin Zeus’u Küçük Asya‘nın gök ilahına, Zeus’un anası Küçük Asya‘nın büyük tabiat ilahesine ve Zeus’un doğum bayramı ve ölümü Küçük Asya‘nın ibadetlerine ve efsanelerine tekabül eder. Aynı kavimleri aşan bu bağ ve münasebete göre hükmetmek icap diyor ki, Girit dahi dahil olduğu halde Küçük Asya dini esas anlayışında bir birlik olarak değerlendirilmelidir.
Teşub, Tarku, belki de Attis vesaire gibi bazı ilah adlarının başlıca ilahlar olarak geniş sahalara yayıldıklarını görüyoruz. Etilerde, Kilikyalılarda, Mitanilerde, BabilKafkasya arasındaki mıntıkada aynı zamanda Tarku ilah adı bütün güneybatıda mevcuttur. Labrayn’da Zeus bir Karya ilahıdır. Labrayn’da Zeus eski Girit abidelerindeki Şimşek Allahının aynı vasfım taşıyor: Çift ağızlı balta. Eski Girit’in filizlenme devrine ait abidelerde bu çift ağızlı balta sembolü ibadet timsali olarak her yerde önümüze çıkar. Uluhiyetler arasında bilhassa bir ilaheye tesadüf ediyoruz ki, iki aslan arasında ayağa kalkıyor, işte bu da Küçük Asya‘nın ilahlar anasının karşılığıdır.
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Referans Bilim Adamları

