Türk ön takısı ile başlayan yer adları sayısı anavatan Türkiye’de 79 iken anavatan dışındaki 46 ülkeyi de katar isek 662 sayısına ulaşmaktadır. Türk ön takısı ile başlayan yer adlarının yaklaşık %80’i anavatan Türkiye dışındaki dünya coğrafyalarındadır.
Sıralamada en başta gelen ülkeler ise Hindistan, Türkiye, Rusya, Irak ve Pakistan olarak bir Asya ve yakın gelecekteki BRICS ülkeler topluluğu fotoğrafını bizlere göstermektedir. Bu ise dünya mirası Türk yer adlarının birleştiriciliğinin yegane bir simgesidir.
Kıtalar
Avrupa 22
Asya 15
Afrika 8
Amerika 2
Toplam 47 ülke
4 kıtadaki 47 ülkeye yayılan Türk ön takılı 662 yer adları Türklerin bu zeminlere ayak bastığının kalıcı izlerini bıraktıklarının sonsuzluğa uzanan nişaneleridir.
Evrensel bir Simge
Türkler dilleri ile dünyayı bir aleme dönüştürmüşler, insanlığa armağan etmişlerdir.
Destanlar çağında Oğuz Kağan ve Yazıtlar çağında İlk yazar Başbakan Başkomutan Bilge Tonyukuk ile başlayan seyyahlık, gezginlik geleneği, Yazılar çağında Biruni ile Hind kıtasını seyir etmiş, Evliya Çelebi ile ise üç kıtada 4500 şehire seyahat ederek kitaplaştırmışlardır.
Seyyahlarımız görmekle yetinmemişler, gördüklerini yazıya da geçirerek, insanlık hazinesine katkıda bulunmayı kendilerine vazife edinmişlerdir.
Anlaşılan o ki Türk kelimesi olarak kıtalara, ülkelere, şehirlere, köylere, dağlara, denizlere, nehirlere, sulara, bozkırlara, çöllere nakşedilen insanın alemleri kapsayan macerasının, yaşantılarının kısacık bir ömür ile sınırlı olmadığının ve birleştiriciliğinin dört harfe sığdırılmış evrensel bir simgesidir.
There are two great music tradition in the world; Turkish and Indian.
Attached is a classical turkish music concert from early 1989.
Foreign Ministry and art. Süleyman Seyfi Öğün.29/08/2024 Thursday
India is the geography of a polytheistic culture where multi-coloured worship, rituals and folklore prevail. There is a god or goddess who is the cure for every problem in abundance. Indian music; even if not as much as Indian music, Indian dances have always interested me. Personally, I have done some reading on Indian music and have a considerable archive. In fact, I have always claimed that this music is one of the two most profound traditions of the Orient on the basis of maqam music.
No offence to others, but I must state that the second great tradition on a global scale is Ottoman-Turkish music, even though we have forgotten its value nowadays. In this respect, I have always admired and respected this richness of Indian culture. Indian dances, on the other hand, seemed very strange to me. Every time I watched them, they left a kaleidoscope effect on me. Yes, these dances are very colourful and have a moving structure in which the figures are constantly transformed.
We know that Iran has been historically very close to Indian culture. I have always thought that Iran made a great effort to create its own originality in order not to be crushed under the weight of this rich culture and not to be assimilated by it. They must have realised that they had a very difficult job in music, so they turned to poetry and literature.
We must recognise that they have been very successful in this too. To be honest, again, no offence to anyone, but I believe that a poetry tradition that can rival Iranian poetry does not exist in these neighbourhoods. Iran also succeeded very well in miniature painting. Turks and Persians are neck and neck in tiles. In fact, no one can even come close to the Turks. In music, as I said, Istanbul is unrivalled. https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/hariciye-ve-sanat-4641546
Hindistan çok tanrılı; hâliyle çok renkli ibâdetlerin, âyinlerin ve folklorun hüküm sürdüğü bir kültürün coğrafyası. Her bir derdin devâsı olan bir tanrı veyâ tanrıça mebzul miktarda mevcut. Hint müziği; onun kadar olmasa bile Hint dansları alâkamı çekmiştir. Şahsen, Hint müziği hakkında hem bâzı okumalar yaptım hem de hatırı sayılır bir arşiv sâhibi oldum. Doğrusu bu müziğin, ,Şark’ın makâm müziği temelinde en derûnî iki büyük geleneğinden birisi olduğunu hep iddia etmişimdir.
Başkaları alınmasın ama, küresel ölçekte ikinci büyük geleneğin; her ne kadar biz kıymetini bugünlerde iyiden iyiye unutmuş olsak da Osmanlı-Türk mûsıkisi olduğunu ifâde etmeliyim. Bu itibârla Hint kültürünün bu zenginliğine hep hayran olmuş, saygı duymuşumdur. Hint dansları ise bana çok tuhaf gelmiştir. Her seyredişimde bende bir kaleydoskop tesiri bırakmıştır. Evet, çok renkli ve figürlerin sürekli başkasına dönüştüğü hareketli bir yapısı var bu dansların.
İran’ın Hint kültürü ile târihsel olarak çok içli dışlı olduğunu biliyoruz. İran’ın, bu zengin kültürün ağırlığı altında ezilmemek, onun tarafından asimile olmamak için kendi özgünlüğünü meydana getirmek için büyük bir gayret sarfettiğini düşünmüşümdür. Müzikte işlerinin çok zor olduğunun farkına varmış olmalılar ki, şiire ve edebiyâta yüklendiler. Bunda da hakikaten çok muvaffak olduklarını kabûl etmeliyiz. Doğrusu, yine kimse alınmasın ama, İran şiirine rakip olabilecek bir şiir geleneğinin bu civarlarda pek de mevcût olmadığı kanaatindeyim. İran bir de minyatürü çok iyi başardı. Çinide Türkler ve Farslar başabaş gelir. Hatta ise kimse Türklerin yanına yaklaşamaz. Mûsıkide ise, dediğim gibi, İstanbul rakipsizdir. https://www.yenisafak.com/yazarlar/suleyman-seyfi-ogun/hariciye-ve-sanat-4641546
İlk Beş Ülke Hindistan 202 Türkiye 79 Rusya 53 Irak 48 Pakistan 25 Toplam 207 Diğer 42 ülke Toplamı 455 Dünya Toplamı 662 Türk ön takısı ile başlayan yer…
Biz, tabiî olarak ve başlıca o grupla alâkadarız ki tam batı istikametinde yakın doğuya doğru gelerek, bugün Sümer medeniyeti, Hitit medeniyeti denilen medeniyetlerle Anadolu’nun…
Bugün hangi kafadaysam doktorada da aynı kafadaydım. Şevket Süreyya Aydemir üzerine çalıştım. ‘Milli Kurtuluş Hareketi nereden çıkıyor’ sorusu bir sıçrama tahtasıydı benim için. Devrim tarihi çalışmak istiyordum ancak olayları devrimi yapanların ağzından dinlemekten sıkılmıştım. Atatürk ekibinden olmayan kime bakacağım o zaman? Kim var bunu anlatan? Belki komünistler yapmıştır dedim. Baktım onlar da aynı kafada. Onların arasından ayrılıp Kadro dergisini kuran bir grup var. Şevket Süreyya da onlardan.
Ben de Şevket Süreyya çalıştım. Sonuçtan memnun kaldığımı söyleyemem. Onlar da meseleye kendi kafalarına göre çok eğip bükerek bakmışlar. O zaman olmadı ama öyle zannediyorum ki şu anda arzu ettiğim yere gelmiş vaziyetteyim. Geçtiğimiz on, on beş yılda bazıları Kemalist dedi, bazıları Fethullahçı dedi. Kimse memnun olmadığına göre doğru yerdeyim herhalde.
Nedir mesele?
1960’lardan itibaren yaklaşımı biçimleyen, yön veren büyük anlatılar. 1950’lerde Demokrat Parti yönetiminde muhafazakarlığın ciddi biçimde yoğunlaşması Tarık Zafer Tunaya’ları falan sırf ideolojik nedenlerden ötürü ideolojik davranmaya itmiş.
O zamana kadar anayasa denilmiyor mu?
Anayasa lafı yok o tarihe kadar. Bir kavram kargaşası var; 1924 Anayasası’yla anayasa olmadığını söylediğim 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun adı aynı. İkisine de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu deniyor. O yüzden kafalar karışık. Devrim dönemi, pek çok kavram henüz oturmamış. 1960’larda sol ortaya çıkınca şöyle bir yaklaşım geliştiriyorlar: “Atatürk’ün yaptığı devrimi çoluk çocuğa sevdirelim ama bunu yaparken ‘demek ki devrim sevilebilecek, iyi bir şey’ diye de düşündürtmeyelim. Böylelikle gelecekte yeni bir devrim olmasını engelleyelim.” Bu ikisini bir arada yapamazsınız.
Hangi yolla yapmaya çalışıyorlar bunu?
Ezbercilikle! Atatürk iyidir! Çağdaşlık şöyledir böyledir… Bir takım yasal düzenlemeler zaten tartışmanın yolunu tıkamış. Devrimin yaptığı siyasal hileleri anlatmıyorlar haliyle. Mesela asıl devrimin 1923’ün Nisan ayında başladığını, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulurken kendisini yeni bir devlet gibi değil, geçici bir meclis olarak tanımladığını hiçbir yerde görmüyoruz. “Ankara’da yeni bir devlet kuruldu.” diyorlar. Devlet mevlet yok ortada. Bakanı falan var ama o kadar. En başta anayasası yok. Saltanat’ın kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı, Hilafet’in kaldırılması bunların üçünde de anayasa değişikliği yok.
Hepsi Meclis kararına dayanıyor. O yüzden de bir gün başka bir meclis gelir de aynı şeyi tekrar eder diye korkuyorlar. Adnan Menderes bu yüzden “Siz isterseniz Hilafet’i de geri getirebilirsiniz!” diyor. 1950’ler Türkiye’sinde böyle bir laf etmek ayıp ama anayasa hukuku açısından doğru. Çünkü Meclis çoğunluğu yeterli! Anlama sorunu derken bunları anlatmaya çalışıyorum. Öyle bir refleks dizgesi gelişmiş ki hâlâ geçmiyor. İkinci Meşrutiyet’le Milli Mücadele döneminin mutlaka birlikte okunması ve okutulması, üstünde düşünülmesi gerektiğini söylediğim zaman yine ilgilenen yok.
Neden öyle olması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Çünkü Milli Mücadele’de kavga edenlerin ikisi de, biri 1908’de diğeri 1911’de kurulmuş iki parti. Anadolu’daki çocuklar İttihatçı, İstanbul’daki Damat Ferit ve Refik Halid Karay da Hürriyet ve İtilafçı, bu kadar basit. Ama bunu görmek istemiyorlar. Cehalet de var tabii. Siyaset Bilimine Giriş 101 bile okuyamamış bir kitleden söz ediyorum. Hakimiyet-i milliye dendiği zaman Cumhuriyet anlıyorlar. Bugün krallık olan Danimarka’da hakimiyet-i milliye yok mu peki? dediğiniz zaman yüzünüze boş boş bakıyorlar.