by BooksonTurkey correspondent Kuntay Özkan

Golden Temple Amritsar Punjab India
Marriage Ceremony

by BooksonTurkey correspondent Kuntay Özkan

Golden Temple Amritsar Punjab India
Marriage Ceremony

by BooksonTurkey correspondent Kuntay Özkan




10.yüzyıldan 20.yüzyıla geçen Milenyum süresince Karahanlılardan başlayıp Osmanlılara kadar kesintisiz devam eden hanedan yönetimlerinde ataların kurduğu meclis ve kurultaylar ortadan kaldırılmış, halk sultanlara kul ve tebaa kılınarak egemenlikten yoksun bırakılmıştır.
20.yüzyılın hemen başlarındaki ikinci onyılın 23 Nisan’ında ise egemenlik Mustafa Kemal Atatürk tarafından halka emanet edilerek yeni bir milenyum başlatılmıştır.
Kutlu olsun!
Atatürk geçmişteki 1000 yıldan bahsediyor. Osmanlı dönemini aşan bir dönem yani hanedanlıklar dönemi, Karahanlılarla başlayan halkın hiçe sayıldığı 1000 yıl.
Bu çok enteresan halkın devleti diyor halkı öne koyuyor.
ATATÜRK’ÜN, YENİ (GÖREVE BAŞLAYAN BAKANLAR KURULU’NA, 30 EKİM 1923 AKŞAMI YAPTIĞI KONUŞMA)
Bakanlar Kurulu, akşam üzeri valilikte toplandı. Bu ilk toplantıda GAZİ PAŞA da bulundu. Hepsini tek tek kutladı.
“Efendiler! Yıkmaya çalıştığımız ortaçağın arkasında bin yıllık deney var. Bin türlü kirli oyun. CUMHURİYETİMİZ ise daha yeni doğmuş bir çocuk. Cumhuriyeti kolayca boğuverirler. Bu nedenle çok dikkatli, uyanık olun. İş arkadaşlarınızı özenle seçin.
İstanbul’dan gelen bazı memurları gördüm. Bir DEVRİM BAŞKENTİNE geldiklerinin farkında görünmüyorlar. Koca Osmanlı gemisi durup dururken batmadı. Bunlar gibi ilgisiz, tembel, heyecansız, küçük kafaların büyük sorumluluğu var. Kötü bir memur vatandaşı devletinden soğutur.”
İlkokulun zorunlu, eğitimin yükseköğretim bitene kadar parasız olması temel ilkemizdir. İsteyen herkesi, kız erkek ayırmadan okutacağız. Sağlık hizmetlerinin parasız olması da amacımızdır.
Halkın geçimini kolaylaştırmak, güven içinde yaşamasını da sağlamak zorundayız. Devlet halk için, halkın bu ihtiyaçlarını karşılamak için var.
Bütçesi denk, borcuna sadık, parası sağlam bir devlet olmalıyız.
Devletimiz artık kesin olarak padişahın, bir ailenin devleti değil, HALKIN DEVLETİ. Hepimiz halkın hizmetindeyiz. Efendimizin, sahibimizin HALK olduğunu hiç unutmayacağız.İdealimiz milli egemenliğe dayalı, uygar bir toplum ve devlet yaratmaktır. Hiçbir aşamada bu ideali gözden kaçırmayacağız.
Sorun çok. Hepsini çözmeye ömrümüz yetmez. Bizim yetişemediklerimizi yurtsever çocuklarımız tamamlar. Halkı saymak, aydınlatmak, eğitmek, sağlığını korumak, güven içinde yaşamasını sağlamak başlıca ilkemiz olacak.
Başarılar diliyorum.”Atatürk devleti Türkiye Cumhuriyeti olarak, milleti de TBMM olarak teşkilatlandırmıştı.
Hegel’in Devlet Anlayışı ve Öngördüğü Devlet Modeli
Hegel nasıl bir devlet öngörmektedir
Hegel’in Devlet Anlayışı ve Öngördüğü Devlet Modeli
Hegel, 19. yüzyılın önde gelen Alman filozoflarından biridir ve felsefesi geniş bir yelpazeyi kapsar. Devlet teorisi de bu yelpazenin önemli bir parçasını oluşturur. Hegel’in devlet anlayışı karmaşık ve nüanslıdır, ancak temel unsurları şu şekilde özetlenebilir:
1. Devlet Aklın Gerçekleşmesidir: Hegel’e göre devlet, Mutlak Ruh’un (Mutlak Tin) somutlaşmış halidir. Mutlak Ruh, evrenin ve içindekilerin arkasındaki ilahi ilkedir. Devlet ise bu ilkenin insan dünyasında tezahür ettiği yerdir. Bu nedenle Hegel, devleti aklın gerçekleşmesi olarak görür. Devlet, aklın dünyayı düzenleme ve yönetme aracıdır.
2. Devlet Tarihin Sonudur: Hegel, tarihsel ilerlemenin diyalektik bir süreç olduğuna inanır. Bu süreçte, tezler ve antitezler çatışır ve bu çatışmadan sentezler doğar. Hegel’e göre devlet, bu diyalektik sürecin son aşamasıdır. Devlet, aklın tam olarak gerçekleştiği ve bireysel özgürlüğün toplumsal düzenle tam bir ahenk içinde olduğu bir toplumun somutlaşmış halidir.
3. Monarşi En Yüksek Devlet Formudur: Hegel, Prusya monarşisini ideal bir devlet modeline yakın görür. Ona göre monarşi, devletin birliğini ve istikrarını en iyi şekilde sağlayabilecek yönetim şeklidir. Monarşide kral, Mutlak Ruh’un yeryüzündeki temsilcisi olarak hareket eder ve devletin aklını temsil eder.
Hegel’in devlet anlayışı, birçok açıdan tartışmalı ve eleştiriye açıktır. Eleştirilerin bazı önemli noktaları şunlardır:
Bireysel Özgürlük: Hegel’in devlet anlayışı, bireysel özgürlüğe yeterince önem vermemekle eleştirilir. Devletin birey üzerinde mutlak bir güce sahip olması, bireysel özgürlüklerin sınırlandırılmasına yol açabilir.
Demokrasi: Hegel, demokrasiyi ideal bir devlet modeli olarak görmez. Ona göre demokrasi, çok fazla bireysel özgürlük ve katılım içerdiği için kaos ve istikrarsızlığa yol açabilir.
Tarihsel Determinizm: Hegel’in tarihsel ilerlemenin diyalektik bir süreç olduğuna dair inancı, tarihsel determinizm olarak yorumlanabilir. Bu yorumlamaya göre tarih önceden belirlenmiş bir şekilde ilerler ve insanın bu ilerleyişi değiştirme gücü yoktur.
Hegel’in devlet teorisi, günümüzde hala tartışılmaya ve yorumlanmaya devam etmektedir. Felsefe, siyaset bilimi ve tarih gibi alanlarda çalışan birçok kişi, Hegel’in fikirlerinden ilham almaktadır.
Hegel’in devlet anlayışı hakkında daha fazla bilgi edinmek için şu kaynaklara göz atabilirsiniz:
Hegel, Hukuk Felsefesi İlkeleri
Hegel, Tarih Felsefesi Dersleri
Wood, Allen W. Hegel’s Philosophy of Politics
Rosen, Stanley. Hegel’s Idealism: Science, Freedom, and History
Hegel devlet felsefesi ile Türk devlet felsefesi arasındaki benzerlikler ve farklılıklar nelerdir
Hegel Devlet Felsefesi ve Türk Devlet Felsefesi: Benzerlikler ve Farklılıklar
Hegel ve Türk devlet felsefeleri, her ikisi de güçlü ve merkezi bir devlet anlayışına sahip olmakla birlikte, önemli farklılıklar da gösterir.
Benzerlikler:
Güçlü ve Merkezi Devlet: Hem Hegel hem de Türk devlet felsefesi, toplumun refahı ve güvenliği için güçlü ve merkezi bir devlete ihtiyaç duyulduğunu savunur. Bu, her iki felsefede de devletin bireylerin üzerinde bir üstünlüğe sahip olduğu fikrini içerir.
Tarihsel Gelişim: Hem Hegel hem de Türk devlet felsefesi, tarihin diyalektik bir süreç olduğuna ve devletlerin zamanla evrimleştiğine inanır. Hegel için bu, ideal devlete (Prusya Krallığı’na) yol açan bir ilerlemeyi temsil ederken, Türk devlet felsefesi için bu, güçlü ve adil bir Türk devletinin kurulmasına dair bir arayışı temsil eder.
Ahlaki Rol: Hem Hegel hem de Türk devlet felsefesi, devletin ahlaki bir role sahip olduğuna inanır. Hegel için bu, devletin ahlaki yasaları uygulamak ve bireylerin ahlaki gelişimini teşvik etmek anlamına gelirken, Türk devlet felsefesi için bu, Türk milletinin değerlerini ve refahını korumak anlamına gelir.
Farklılıklar:
Devletin Amacı: Hegel için devletin amacı, bireylerin özgürlüğünü ve rasyonel potansiyellerini gerçekleştirmelerini sağlamaktır. Türk devlet felsefesi için ise devletin amacı, Türk milletinin birliğini ve refahını korumaktır.
Devlet ve Toplum İlişkisi: Hegel, devletin toplumdan daha yüksek bir varlık olduğuna inanır. Türk devlet felsefesi ise devletin toplumdan ayrılamaz bir parçası olduğuna inanır.
Bireysel Haklar: Hegel, bireysel haklara saygı duyulması gerektiğine inanır, ancak bu hakların devletin otoritesine tabi olduğunu savunur. Türk devlet felsefesi ise bireysel hakların devletin otoritesine tabi olduğunu ve devletin bu hakları korumakla yükümlü olduğunu savunur.
Sonuç:
Hegel ve Türk devlet felsefeleri, güçlü ve merkezi bir devlet anlayışında ortak olsa da, devletin amacı, devlet ve toplum ilişkisi ve bireysel haklar gibi konularda önemli farklılıklar gösterir. Bu farklılıklar, her iki felsefenin tarihsel ve kültürel bağlamlarından kaynaklanmaktadır.
Not: Bu, karmaşık bir konunun sadece kısa bir özetidir. Hegel ve Türk devlet felsefesi hakkında daha fazla bilgi edinmek için aşağıdaki kaynaklara göz atabilirsiniz:
Hegel Devlet Felsefesi: https://tr.wikipedia.org/wiki/Georg_Wilhelm_Friedrich_Hegel
Türk Devlet Felsefesi: https://tr.wikipedia.org/wiki/Devlet_felsefesi
Türk devlet felsefesi alman idealizmine uygun bir sistem midir
Türk devlet felsefesinin Alman idealizmine uygun olup olmadığı karmaşık bir sorudur ve net bir cevabı yoktur. Her iki felsefe de güçlü ve merkezi bir devlet fikrini paylaşsa da, devlet ve toplum arasındaki ilişki, bireysel haklar ve devletin rolü gibi konularda önemli farklılıklar gösterir.
Benzerlikler:
Güçlü ve Merkezi Devlet: Hem Alman idealizmi hem de Türk devlet felsefesi, toplumun refahı ve güvenliği için güçlü ve merkezi bir devlete ihtiyaç duyulduğunu savunur. Bu, her iki felsefede de devletin bireylerin üzerinde bir üstünlüğe sahip olduğu fikrini içerir.
Organik Bütünlük: Hem Alman idealizmi hem de Türk devlet felsefesi, devleti bir organizma gibi organik bir bütün olarak görür. Bu, devletin farklı parçalarının bir araya gelerek bir bütün oluşturduğuna ve her bir parçanın bütünün iyiliği için çalışması gerektiğine inanıldığı anlamına gelir.
Ahlaki Rol: Hem Alman idealizmi hem de Türk devlet felsefesi, devletin ahlaki bir role sahip olduğuna inanır. Alman idealizmi için bu, devletin ahlaki yasaları uygulamak ve bireylerin ahlaki gelişimini teşvik etmek anlamına gelirken, Türk devlet felsefesi için bu, Türk milletinin değerlerini ve refahını korumak anlamına gelir.
Farklılıklar:
Devletin Amacı: Alman idealizmi için devletin amacı, mutlak ruhun (Geist) kendini gerçekleştirmesini sağlamaktır. Türk devlet felsefesi için ise devletin amacı, Türk milletinin birliğini ve refahını korumaktır.
Devlet ve Toplum İlişkisi: Alman idealizmi, devletin toplumdan daha yüksek bir varlık olduğuna inanır. Türk devlet felsefesi ise devletin toplumdan ayrılamaz bir parçası olduğuna inanır.
Bireysel Haklar: Alman idealizmi, bireysel haklara saygı duyulması gerektiğine inanır, ancak bu hakların devletin otoritesine tabi olduğunu savunur. Türk devlet felsefesi ise bireysel hakların devletin otoritesine tabi olduğunu ve devletin bu hakları korumakla yükümlü olduğunu savunur.
Sonuç:
Türk devlet felsefesinin bazı açılardan Alman idealizmine benzediği açıktır. Her iki felsefe de güçlü ve merkezi bir devlet fikrini, devletin organik bütünlüğü fikrini ve devletin ahlaki bir role sahip olduğu fikrini paylaşır. Ancak, devletin amacı, devlet ve toplum ilişkisi ve bireysel haklar gibi konularda da önemli farklılıklar gösterirler. Bu farklılıklar, her iki felsefenin tarihsel ve kültürel bağlamlarından kaynaklanmaktadır.
Alman İdealizmi: https://en.wikipedia.org/wiki/German_idealism
Türk Devlet Felsefesi: https://tr.wikipedia.org/wiki/Devlet_felsefesi

Türkiye’de Marx Felsefesi etkili olduğu halde Hegel felsefesi neden etkili olamamıştır
Türkiye’de Marx Felsefesinin Etkisi ve Hegel Felsefesinin Etkisizliği Üzerine Bir Değerlendirme
Türkiye’de Marx felsefesinin Hegel felsefesine nazaran daha fazla etkili olmasının arkasında yatan birçok faktör vardır. Bu faktörleri şu şekilde sıralayabiliriz:
1. Tarihsel ve Politik Bağlam:
Marx felsefesi: 19. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan ve 20. yüzyılda Sovyetler Birliği’nin kurulmasıyla birlikte büyük bir siyasi güç haline gelen bir felsefedir. Türkiye’de ise Marx felsefesi, 20. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında, emperyalizme karşı direniş ve sosyal adalet arayışı içinde olan aydınlar tarafından benimsenmiştir. Bu dönemde, Türkiye’de sosyalist hareketler de gelişmeye başlamıştır.
Hegel felsefesi: Hegel felsefesi ise 19. yüzyılda Almanya’da ortaya çıkmıştır. Bu felsefe, idealizm ve diyalektik gibi kavramlara dayanmaktadır. Türkiye’de Hegel felsefesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında bazı aydınlar tarafından ilgi görmüş olsa da, milliyetçilik ve modernleşme ideolojisiyle tam olarak uyumlu bulunmamıştır. Ayrıca, Hegel felsefesi, monarşik ve otoriter rejimlerle de ilişkilendirilmiştir.
2. Felsefi Anlayış:
Marx felsefesi: Daha pratik ve materyalist bir felsefi sisteme sahiptir. Ekonominin ve sınıf mücadelesinin tarihi ve toplumsal gelişmeyi belirlediğini savunur. Bu da, Türkiye’deki aydınlar ve halk tarafından daha kolay anlaşılmasını ve benimsenmesini sağlamıştır.
Hegel felsefesi: Daha karmaşık ve soyut bir felsefi sisteme sahiptir. Diyalektik ve idealizm gibi kavramlar, Türkiye’deki aydınlar için daha az anlaşılır ve ilgi çekici bulunmuştur.
3. Toplumsal ve Ekonomik Koşullar:
Marx felsefesi: Türkiye’nin 20. yüzyılda yaşadığı sanayileşme ve urbanization süreci, işçi sınıfının büyümesine ve emek sömürüsünün artmasına yol açmıştır. Bu da, Marx’ın emek ve sınıf mücadelesi hakkındaki fikirlerinin Türkiye’de daha fazla ilgi görmesine neden olmuştur.
Hegel felsefesi: Hegel felsefesi, Türkiye’nin 20. yüzyılda yaşadığı toplumsal ve ekonomik değişimlere tam olarak uyum sağlayamamıştır. Bu da, felsefi tartışmalarda ve siyasi ideolojilerde daha az yer bulmasına neden olmuştur.
4. Siyasi Etki:
Marx felsefesi: Türkiye’de sosyalist partilerin ve hareketlerin kurulmasına ve gelişmesine katkıda bulunmuştur. Bu partiler ve hareketler, Türkiye’nin siyasi yaşamında önemli bir rol oynamışlardır.
Hegel felsefesi: Türkiye’de siyasi bir desteğe sahip olmamıştır. Bu da, felsefi tartışmalarda ve eğitim sisteminde yer bulmasını zorlaştırmıştır.
Sonuç olarak:
Marx felsefesinin Türkiye’de Hegel felsefesine nazaran daha fazla etkili olmasının arkasında yatan birçok faktör vardır. Bu faktörler arasında tarihi ve politik bağlam, felsefi anlayış, toplumsal ve ekonomik koşullar ve siyasi etki yer almaktadır.
İnsan, Musevi, Katolik, Protestan, Alman veya İtalyan olduğu için değil, insan olduğu için insandır. Hegel.
Hukuk Felsefesinin Prensipleri ss.209
Lordlar ve Toprak Ağaları: Ethem Sancak’a Avrasya Bir Vakfında sordum. 20 Nisan 2024 Cumartesi
ALMAN İDEALİST DEVLET FELSEFESİ
ALMAN DEVLET VE HUKUK FELSEFESİ: İDEALİST DÜŞÜNÜRLER (18.- 19.Yüzyıllar)
Felsefe Ansiklopedisi. Düşünürler kısmına bakılacak.
HEGEL DEVLET FELSEFESİ VE TÜRK DEVLET FELSEFESİ: KARŞILAŞTIRMA
Hegel ve Türk Devlet Felsefesi: Hegel ile Türk devlet felsefesi arasındaki ortak noktalar nelerdir:
KÖK
Evren
EVRENSEL
Devlet, bir organizmadır ya da Devlet Fikri’nin farklılıklar içinde gelişimidir. Bu farklı yönler, Devlet’in farklı güçleridir. Devlet, bu farklı güçler vasıtasıyla işlevlerini ve eylemlerini yerine getirir, yine bu farklı güçler bu vasıtasıyla, evrensel, sürekli ve zorunlu olarak kendisini üretebilir, bu üretici fonksiyonunun daima farkında olduğu için, evrensel, her zaman mevcuttur ve mevcudiyetini korur. 206
İşte bu organizma, siyasi teşkilâtlanmadır. Ve Devlet, sonuçta kendisini nasıl bu teşkilatlanması bu vasıtasıyla korursa, aynı şekilde, bu teşkilatlanma da ebedi olarak Devlet’ten ötürü vücut bulur. Eğer bu iki şey (Devlet ile siyasi teşkilâtlanma) birbirinden kopar ve birbirinden bağımsızlaşırsa, işte o zaman siyasi teşkilâtlanmanın ürettigi birlik ve bütünlük artık işleyemez olur, bu tıpkı midenin ve diğer organların işleyişinin bozulması ile birlikte bünyenin bozulması gibi bir şeydir. 206
Hiçbir temel, hiçbir ilke ya da benzer hiçbir şey, Devlet’in doğasını organizmadan daha iyi ifade edemez, o yüzden, Devlet’in mutlaka bir organizma olarak kavranması kaçınılmazdır. 206 207
Din
DİN
İşte insan ancak bundan sonra tam anlamıyla şuur sahibi olabilir, yine insan ancak bundan sonra kendi ahlakını koruyabilir- adil ve ahlaki bir sosyal ve siyasi hayata kavuşabilir. Zira hakikat, evrensel ve sübjektif iradenin birlik’idir/bütünleşmesidir ve evrensel/külli olan, ancak Devlet’te, Devlet’in yasalarında, evrensel veya rasyonel düzenlemelerinde bulunabilir. Devlet yeryüzünde var olduğu şekliyle yegâne ilahi idea’dır. YK81.
İşte bu anlamda, din, siyasi ilkeyle en yakın ilişki içindedir. Özgürlük, münferitliğin, ilahi varlık da pozitif ve gerçek var oluşuna ulaştığı kabul edildiği yerde var olabilir ancak. İşte bu bağlamda, Devlet, dine dayanır. 101
Devlet’in Din’e dayandığı şeklindeki doğru hissiyat benimsendiğinde, o zaman din’e atfedilen pozisyon, Devlet’in halihazırda var olduğunu ve bunun sonucu olarak da, Devleti koruyabilmek için, dinin devreye girdirilmesi ve halkın kalbini fethetmesi gerektiğini varsayar. İnsanların din konusundaki algıları, varoluşun henüz vücut bulmaya başlayacak bir şey olmadığı şeklinde bir algıya dayanır. Zira Devlet’in dine dayandığını köklerinin dinle gizli olduğunu beyan ederken, aslında Devlet’in dinden doğduğunu ve geliştiğini ve bu kopmaz ilişkinin halen sürdüğünü ve bundan sonra da ilelebet böylece devam edip gideceğini, yani Devlet’in ilkelerinin İlahi Tabiat’ın (İlahi Ruh’un) belirleyici tezahürleri olmayı sürdürdüğü sürece bunun böyle süreceğini, kendileri için ve bizatihi kendileri olarak geçerli ve meşru kabul edilmek zorunda olduğunu söylemiş oluyoruz. 102
Dolayısıyla dinin formu, Devlet’in biçimine ve anayasasına karar verir. Çünkü Devlet, esas itibariyle, halk tarafından benimsenen belli bir dinden doğmuştur. Nasıl ki Katolik bir Devlet’in, Protestan Devlet’ten farklı bir ruhu ve anayasası var idiyse, aynı şekilde aslında Atina ya da Roma Devleti de muhtelemen Yunan ve Roma halkları arasında yaygın olan belli bir dinin varoluş biçimiyle ilişkili olmasından ötürü mümkün olabilmişti. 103
Eğer bu çığlık -toplumda dinin kökleşmesi için çalışma ve gayret gösterme çağrısı-, sıklıkla gördüğümüz gibi, dinin Devlet’ten koptuğu ya da koparılmak üzere olduğu tehlikesine karşı dile getirilen bir ürküntünün ve yardım çağrısının telaffuzu olmuş olsaydı, işte o zaman, bu gerçekten korkunç olacaktı. 103
Dolayısıyla, özü itibariyle Tanrı olarak taksim edilen bu Tek Zat, dinde büyük saygıyla ve coşkuyla karşılanır, sanatta hislere dayalı bir tefekkürün objesi olarak sergilenir, felsefede ise entelektüel bir kavrayış olarak idrak edilir. Özlerinin, amaçlarının ve hedeflerinin orijinal özdeşliği nedeniyle, bu çeşitli formlar Devlet’in Ruhuyla ayrılmaz bir bütünlük arz ederler. Ancak bu özel dinle ilişki ve irtibatı nedeniyledir ki, bu özel siyasi anayasa var olabilir, tıpkı şu veya bu Devlet’te, şu veya bu felsefede ya da şu veya bu sanat düzeninde olduğu gibi. 106
Değişimi bir yasayla sınırlandıran bu ilke, sabitleştirilmiş/stereo tipleştirilmiş ya da en azından istikrarlı bir konumu kendi hakları olarak gören ve bu haklarını savunan dinlerden örneğin Katolik dininden ve Devletlerden hiç de memnun edici olmayan bir tepkiyle karşılaşmıştır.107
Evrensellik ilkesinden ötürü, vuku bulan şey, Düşünce İmparatorluğu’nun fiilen ve müşahhas olarak tesis edilmesidir. Böylelikle Kilise ve Devlet anti tezi kendiliğinden yok olur. Ruh, yeniden Seküler ile yeniden irtibata geçer ve seküler, bağımsız bir organik varoluş olarak kendini gösterir. Devlet artık kilise karşında gerçek bir aşağılık kompleksi pozisyonuna ve psikolojisine burünmez ve yine bundan böyle ona bağımlı değildir artık. Seküler Devlet, bir ihtiyaca sahip değildir, Spiritüel ise, Devlet’e yabancı bir unsur değildir artık. YSK 200
Devlet, Tanrı’nın yeryüzündeki yürüyüşüdür. Devlet’in temeli, kendisini irade olarak gerçekleştiren aklın gücüdür. Devlet fikri, herhangi bir özel Devleti ya da kurumu çağrıştırmamalıdır. Burada, Devlet’ten söz edilince, daha ziyade, Fikrin kendisi, bu fiili Tanrı dikkate alınmalıdır. Zira kusurları bulmak, pozitif anlamı kavramaktan daha kolay olduğu için, insan, Devlet’in iç organik özünü gözardı edecek kadar, Devlet’in özel yapısına ya da niteliğine vurgu yapma yanlışına düşebiliyor kolaylıkla.
Devlet ile din arasındaki temel farklılık, Devlet’in buyrukları, hayata geçirilip geçirilmemesine bakmaksızın, hukuki bir görev formuna sahiptir. Oysa din alanı, iç hayatın alanıdır. Nasıl ki, Devlet eğer buyruklarını tıpkı dinin yaptığı gibi temellendirecek olsaydı, insanın iç hayatını ve dünyasını tehlikeye sokması kaçınılmaz olacak idiyse, aynı şekilde, kilise de, bir Devlet gibi hareket eder ve cezalar uygulamaya kalkarsa, dejenere olarak tiranlaşan bir dine dönüşmekten kurtulamaz.ysk207
Halk
HALK
Dünya tarihinde bizim dikkatimizi çeken halklar, bir Devlet kurabilmiş halklardır. Bunun nedeni şudur. Devlet kurmak, özgürlüğün, yani mutlak nihai amacın hayata geçirilmesinin yegâne garantisidir. Bunun çok iyi anlaşılması gerekiyor. Ve Devlet, Devlet olduğu için var olur. Devlet’in varlık nedeni yine Devlet’in kendisidir. YK 81
Her popüler/ yaygın kesim, kendisini halk olarak temsil (ve kabul) edebilir ve Devlet’in neyi oluşturduğu meselesi, gerçekte, popüler karar meselesi değil, aksine, gelişmiş bilimin bir meselesidir. YK 88
Bu birliğin objektif varlığı, varoluşu, Devlettir; dolayısıyla bir halkın hayatının diğer somut unsurlarının – sanatının, yasasının, törelerinin, dinin, biliminin yegâne temeli ve merkezi olan Devlet 98
Kendisini Devlet’e tezahür ettiren ve Devlet’teki şuurun bir hedefi haline getiren –Devlet’in ihata ettiği her şeyin bir araya getirildiği biçim olan- genel ilke, bir ulusun kültürünü oluşturan bu fenomenler halkası bütünüdür. Ancak evrensellik biçimi alan ve Devlet olarak adlandırılan bu müşahhas gerçeklikte var olan kesim ve şaşmaz öz, bizzat halkın ruhudur. 100
İşte bu halkların muhayyileleri, burada takdim ettiğim fikirlerle mücehhezdir; bu yasaların ve bütünleştikleri bu anavatanlarının benimsenmesi, onların iradelerinin ifadesidir. Tek Varlık’ı, bir halkın ruhunu oluşturan şey, işte bu olgunlaşmış bütünlüktür. Münferit üyeler, işte ona aittir, ona mensuptur. Her bir birim, kendi milletinin ve aynı zamanda da her bir bireyin ait olduğu Devlet gelişme kaydettikçe -kendi çağının çocuğudur. Hiçbir şey onun gerisinde değildir; hiçbir şey de kesinlikle onun ötesinde değildir. 105
Şu anda bile, bırakınız Devlet kurabilmeyi, nadiren toplum oluşturabilmiş halkların varlığını biliyoruz, ancak bunun uzun zamandır böyle olduğunu biliyordu. İleri halleriyle bizim özel ilgimizi cezbeden ötekilere gelince, onlarda, gelenek, Devlet’in kurulması kaydının ötesine kadar uzanır ve onlar, bu evreye gelmeden önce pek çok değişim geçirmişlerdir. YK 118
Dilin hızla gelişmesi ve halkların ilerlemesi ve dağılması, yalnızca Devlet ile temas kurmaya başladıkları ya da bizatihi kendileri siyasi kuramlar geliştirmeye başladıkları zaman somut aklın önemi ve somut akla duyulan ilgi mesafe kaydediyor.TK123
Monarksız bir hak ve zorunlu olarak ve doğrudan monarkla irtibatlı bütün siyasi teşkilattan yoksun bir halk, şekilsiz bir yığındır sadece ve Devlet değildir artık. 211-212
Sınıfların onun için oy verdikleri vergi indirimlerine, bağışlar olarak bakılmamalıdır, aksine, rıza gösterenlerin çıkarlarını en iyi şekilde hayata geçiren bir rıza verme, onaylama çabası olarak görülmelidir. Sınıfların gerçek anlamını oluşturan şey, tam da budur işte. Bunlar vasıtasıyla Devlet, halkın sübjektif şuurunda yer eder ve böylelikle halk Devlet işlerine iştirak eder 219.
Devletle organik olarak ilişki içinde olan kitleler, kendi çıkarlarını meşru ve düzenli bir şekilde elde ederler. İşte bu organik ilişki olmadığı zaman, kitlelerin kendilerini ifade etme biçimleri daima şiddetlidir. Bu nedenle, despotik Devletlerde, despot, halkına karşı hoşgörü gösterir ama etrafındakilere karşı ise öfkesini kusar. Dahası despotik bir Devlet, halkına vergilerde pek fazla indirime gitmez. Oysa anayasal bir Devlet’te halkın vergi indirimi konusunda ki bilinci oldukça yüksektir. 219
Sınıflar Meclisi’nin yaygınlaşması yoluyla, kamuoyu, ilk kez, gerçek düşüncelere, Devlet fikrine, Devlet’in durumuna ve Devlet işlerine ilişkin bir fikre ihtiyaç hissediyor, böylelikle bu konularda daha rasyonel olarak yargılarda bulunma kapasitesi gelişiyor, dahası, kamuoyu, Devlet rutinini, Devlet otoritelerinin ve yetkililerinin yeteneklerini, meziyetlerini ve marifetlerini öğrenme imkânına kavuşuyor. 221
Herkesin, hali hazırda, Devlet için neyin iyi olduğunu bildiği ve mecliste ifadesini bulan şeyin de bu bilinen, müşterek bilgi olduğu fikri, oldukça yaygın, popüler bir fikirdir. Burada, Meclis’te, insanlara örnek olacak erdemler, yetenekleri ve beceriler gelişir. Ne var ki, tanıtım, Devlet’in çıkarları konusunda genel anlamda en iyi bilgilendirme yollarından biridir, zira tanıtımın olduğu yerlerde, meclislerin olmadığı ya da kamunun bulunmadığı yerlerdekine kıyasla, halk, Devlet’e karşı bütünüyle farklı bir gözle bakar. 222
Kamuoyu, halkın isteklerinin ve düşündüklerinin yaygınlaştırılmasının örgütlenmemiş bir yoludur. Devlet’e fiilen etkili olan bir şeyin, organik tarzda da etkili olması gerekir. Anayasada bu gerçek geçerlidir 222
Tanrı
Devlet
DEVLET
Yeri gelmişken, geçerken de olsa Devlet kurumuna şöyle bir değinmek gerekirse yurttaşlarının özel menfaati, Devlet’in çıkarları ile örtüştüğünde ve birinin diğerinde (Devlet’in yurttaşta ya da yurttaşın Devlet’te ) tatmin ve tatbik imkânı bulduğunda ki başlı başına önemli bir varsayımdır, işte o zaman, Devlet’in çok iyi kurulduğu ve iç yapısı bakımından çok güçlü ve muhkem olduğu sonucuna varırız. Ancak bir Devlet’te, arzulanan bir uyumun tesis edilebilmesi için, pek çok kurumun teşkil edilmesi, özel çıkar ve tutku ile bu ikisinin dikkatli bir şekilde disipline edilmesi de dâhil, gerçekten neyin keşfedilmesinin uygun olduğunun anlaşılması için uzun süren mücadeleleri gerektiren uygun siyasi düzenlemelerin de eşlik ettiği pek çok siyasi mekanizmanın da geliştirilmesi zorunludur. YK 54
Devlet’in bu uyumlu noktaya ulaştığı dönem, Devlet’in patlama yapmasının, erdemli hale gelmesinin, muhkemleşmesinin ve refahı yakalamasının söz konusu olduğu bir dönemi işaret eder. YSK 54-55
Bir eylem için ne tür hususi bir durumun, bir seyrüseferin iyi olup olmadığı, özel hayatın sıradan mümkünleri söz konusu olduğunda, bir Devlet’in yasaları ve gelenekleri/uygulamaları tarafından belirlenir ve burada büyük bir zorlukla filan da karşılaşılmaz YK 62
Bu mümkünler veya ihtimaller, kendilerini tarihte gerçekleştirirler ve o andan itibaren bir halkın ya da bir Devlet’in kalıcılığına bağımlı farklı bir düzen/ek/e ait genel bir ilkenin mevcudiyetini gerektirirler. YK63
Muhtemelen üstün, hükümferma olduğu zamanlarda değil de, yine de, en azından Devlet’in başındaki diğer kişilerle ve onun düşmanlarına teslim olan insanlarla eşit konumda olan Sezar YK63.
Sezar’ın elde ettiği zaferler, bütün bir Roma imparatorluğu üzerinde kontrol ve hâkimiyetini teminat altına almaya yetiyordu ve böylelikle anayasayı terk etmesine rağmen Devlet’in otokrat’ı olmuştu. YK63
Öte yandan, sübjektif iradenin, aynı zamanda, asli/hakiki varlık bölgesinde hareket eden ve varoluşunun objesi olarak kendi asli zatına sahip bir gerçek olan asli /hakiki bir hayata sahiptir. Bu asli /hakiki varlık, sübjektif irade ile akli iradenin birleşmesidir, bunun bir ürünüdür. Bu, bireyin özgürlüğüne sahip olduğu ve bu özgürlüğünden hoşnut olarak yaşadığı gerçeklik biçimi demek olan ve bütünle ortak olan şeye inanan ve onu murat eden ahlaki bütün, Devlettir. YK79
Devlet Fikri’nin etle etraflıca gelişmesi, hukuk felsefesi (philosophy of right) alanına ait bir meseledir, bununla birlikte çağımızın teorilerinde, bu konuda kurulu, tartışmasız gerçeklermiş gibi kabul edilen ve sabitleşmiş ön kabullere dönüşen çeşitli yanlışlar vardır. Bunların burada yalnızca birkaçını zikr edebileceğiz; özellikle de bizim tarihimizin konusu olanlarına öncelik vereceğiz.
Ataerkil durumun temeli, aile ilişkileridir; ataerkil durum, birincil şuur ahlakı formu geliştirir ve ikinci aşaması olarak Devlet fenomeni tarafından takip edilir. Ataerkil durum, ailenin, bir ırkın ya da halkın konumuna yerleştiği; dolayısıyla Birlik’in, artık yalnızca sevgi ve güven bağı olmaktan çıktığı ve gönüllü hizmete dönüştüğü sosyolojik bir geçiş dönemi durumudur YK 85
Devlet, aile ilişkisinin alçakgönüllülüğüne en yüksek derecede saygı duyulmalıdır. Devlet, kendi ellerindeki vasıtalarla, hâlihazırda ahlaklı olan (ve salt kişiler olmakla kalmayan) ve siyasi bir yapının temelini de – bir bütün’le aynı duyguya sahip olma kapasitesini- kendileriyle beraber getirerek bir Devlet kurmakta birleşen fertleri, kendi üyeleri olarak görür.YK87
Eğer aile, genel ilişkilerinde, sivil toplumdan ve Devlet’ten henüz yeterince ayrılmamış ise, dinden ayrılması da henüz vuku bulmamıştır, dolayısıyla temayülün alçakgönüllüğü, bizatihi derinlikli bir şekilde sübjektif bir duygu halidir. YK 87
Eğer bireysel iradenin dikkate alınması ilkesi, siyasi özgürlüğün yegâne temeli olarak kabul edilecek olursa, sözgelişi, siyasi dünyanın bütün mensuplarının kendi sınırlarını terk etmeleri durumunda Devlet için ya da Devlet tarafından hiçbir şey yapılmaması gerektiği düşünülecek olursa, açıkça konuşmak gerekirse, işte o zaman, orada anayasa yok demektir
Bu durumda, zaruri olacak tek düzenleme, her şeyden önce, kendine mahsus hiçbir iradeye sahip olmayan ama Devlet’in zorunlulukları olarak görülen şeyi hesaba katması gereken, ikinci olarak da, Devlet’in üyelerini bir araya toplayacak, oylamaları yaptıracak, farklı önermelere/siyasi programlara verilen oyları aritmetik olarak hesaplayacak ve verilen oyları karşılaştırarak oyların sonuçlarına göre karar verecek bir merkeze sahip olmak olacaktır.
Devlet bir soyutlamadır; varlığını (n meşruiyetini) ve kökenini yurttaşlarına borçludur, yurttaşlarından alır, ama Devlet, aynı zamanda fiili bir entitedir, mücerret olarak mevcudiyetinin, bireysel irade ve aktivitede bütün ruhuyla vücut bulması, ete kemiğe bürünmesi kaçınılmazdır. 89
Devlet’in bir gerçeklik münferit bir birlik-olarak güç ve kudrete sahip olması gerektiği gerçeği varsayılsa bile. 90
En iyi anayasa nedir, hangisidir? Başka bir ifadeyle, Devlet’in gücünün ne tür bir düzenlemeyle, örgütlenmeyle ya da mekanizmayla kesin bir şekilde hedefine ulaşabilmesi mümkün olabilir? 90
Devlet’in gerçekleştirmesi düşünülen hedef, yurttaşların huzur ve sükûn dolu, hoşnut oldukları bir hayat sürdürmeleri ya da evrensel mutluluk gibi çeşitli şekillerde anlaşılabilir. 90
Devlet, herhangi bir tarafı – söz gelişi o Devlet’in siyasi anayasası gibi ne kadar önemli olursa olsun seçilemeyecek, (özellikle tercih edilemeyecek, diğer taraflarından ayrı düşünülemeyecek ve koparılamayacak) münferit bir bütünlüktür (totality); Devlet’e işte bu soyutlanmış biçimi ile saygı duyulması ve Devlet’in bu haliyle kabul edilmesi gerekir. 92
Bir Devlet’in kökeninde, bir yandan zorbaca bir boyun eğdirme, öte yandansa, insiyaki bir itaat gizledir. Ancak itaatin -buyurgan gücün ve buyurgan bir yöneticinin yol açtığı korkunun -bizatihi kendisi-, belli ölçüde bir gönüllü bağlantının varlığını ima eder. Barbar Devletlerde bile bu böyledir, hükümran ve hükümferma olan şey, bireylerin tecrit edilmiş iradeleri değildir, münferit güç ve irade hayalleri ortadan kalkar ve genel irade, zamanla siyasi birliğin zaruri bağı olur. Bu genel ve özel birliği, kendisini bir Devlet olarak tezahür ettiren ve daha sonra kendi içinde daha fazla değişim geçiren söz konusu İdea’nın bizatihi kendisidir. 93
Gerçek anlamda bağımsız Devletlerin gelişiminde izlenen soyut ama zaruri süreç şöyle tasvir edilebilir. Devletler ister ataerkil, isterse askeri kökenli olsunlar, önce bir kraliyet gücü olarak başlarlar. 93
Bu teoride, halk ile yönetim, birbirinden ayrılmıştır. Bununla birlikte, bu antitezde bir sapma, halkın, Devlet’in bütünü ve bütünlüğü olarak algılandığı kötü niyetli bir düzen, bir plan mevcuttur. 97
Devlet, Devlet’in yasaları, düzenlemeleri mensuplarının haklarını oluşturur. Devlet’in tabii özellikleri, dağları, havası ve suyu da, o Devlet’in mensuplarının ülkelerini, ana vatanlarını, görünen maddi mülklerini veya topraklarını ve nihayet Devlet’in tarihi de onların yapıp ettiklerini, eylemleri. Her şey, onların mülküdür; tıpkı her şeyin Devlet’in mülkü olması gibi. Zira işte bu mülk, bu Devlet mülkü, onları varlıklarını varoluşlarını ve hayatlarını tesis eder ve teminat altına alır.104
Tarih’le ilgili yazılacak metne bu meseleyi ilk önce adapte etmekle kalmayan, aynı zamanda kendi varlığının gelişiminde bu tür bir tarihin üretilmesini içeren ve gerektiren şey bizatihi Devlet’in kendisidir. Yalnızca anlık, zaruri ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde hükümetin sübjektif mandası altına girmek yerine, istikrarlı bir hayata ihtiyaç duyan ve kendisini bir Devlet’e sahip olma şerefine nail kılan bir toplum, kapsamlı ve evrensel/ yaygın olarak bağlayıcı reçeteler demek olan bazı zorunlu formel emirlere ve yasalara ihtiyaç duyar ve böylelikle zekice, kararlı ve sonuçları bakımından uzun süren ilişki ve etkileşim konusunda ben kayıt ve yanı sıra da bir ilgi üretir. Devlet’in teşekkülü ve inşası için ezeli hedefinin yararına İlham Perileri Hatıra Tanrıçaları da ebedilik sağlamaya icbar edilirler.TK119
Formel kültürün her aşamadaki entelektüel gelişimde sadece olgun bir çiçeklenme yaşamakla kalmayıp, bu olgun çiçeklenmeyi mutlaka elde edip geliştirmek, filizlendirmek zorunda olduğu yeterince vuzuha kavuşmuş olacaktır, öte yandan da, söz konusu aşama kendisini bir Devlet oluşturacak şekilde geliştirmeye ve bu medeniyet temelinde de hukuk alanında olduğu gibi başka her alanda da akla dayalı bir düşünme ve genel düşünce biçimleri teşekkül ettirmeye doğru ilerleyecektir, böylelikle yansıtma, eleştiri ve düşünce genel deha, kabiliyet, sanat, bilim gibi genel/külli terimler çerçevesine dahil edebileceğimiz temel dinamikleri üretecektir. 132
Eğer Devlet’in gelişiminde, dönemler, asil tabiatlı bir ruhun, ideal alanlarda Şimdi’den kaçarak sığınmaya zorlanmayı gerektirirse, (yansıtmacı/eleştirel aklın, önceden kendiliğinden dinle, hukukla ve milletlerin davranış biçimleri ile iç içe geçen, kaynaşan yüce ve derin olan her şeye saldırdığı, onları dize getirerek tanrısız ve dikkate değer bir şey ifade etmeyen şeyleri ayrıştırarak daha uyumlu bir durum ürettiği uyumsuz gerçek dünyada uyumu yakalayabilmek için) kendi unsurunu etkileme, beraberinde getirdiği yıkımdan, ilkelerini restore etme kaygısıyla Düşünce Düşünen Akıl olmaya zorlanacaktır. YK 133
Zamanı ilk kez sınırlayan ve dekadans ilkesine sınır koyan Jüpiter’di. O, ahlaki bir eser üreten politika tanrısı, yani Devletti YK 144
Bu tür vadi-ovalar, Çin, iki ülkeyi sulayan İndus ve Ganj nehirleriyle Hindistan, Fırat ve Dicle’nin beslediği Babil Toprakları, Nil’in suladığı Mısır havzalarıdır. Bu havzalarda uzun ömürlü krallıklar ortaya çıkmıştır ve büyük Devletlerin tarih sahnesine çıkışı da bu havzalarda söz konusu olmuştur YK168
Devlet Fikri ve Amacı: Devlet, Ahlaki fikrin hayata geçirilmesidir. Devlet, gün ışığına çıkarılmış, ben idrakine ve temel ya da asli iradeye sahip bir ahlaki ruhtur. Yine Devlet, düşünen ve kendini bilen, bildiğini ve şimdiye kadar bilebildiğini gerçekleştiren bir iradedir. Devlet’in düşünmeyen, düşünmeden yoksun var oluşu, geleneklere ve geleneklerin bireyin ben idraki, bilgisi ve eylemi üzerindeki yansımasına dayanır. Buna mukabil, birey, özü, amacı ve eylemliliğinin ürünü olarak Devlet’te asli bir özgürlüğe sahiptir. İYK 203
Gerçek Devlet, ahlaki bütün ve özgürlüğün gerçekleştirilmesinden ibarettir. Başka bir ifadeyle, gerçek Devlet, özgürlüğü gerçekleştirilmesi gereken, aklın mutlak gayesidir. Devlet, bu dünyada yaşayan ve kendisini gerçekleştiren ruhtur. Devlet, tabiatta yalnızca kendi öteki olarak ya da hareketsiz, cansız bir ruh olarak mevcuttur (actual). Varolan bir obje olarak kendisini bilen ve bilinçte mevcut olan tek şey Devlettir.203
Devlet, bir sanat eseri değildir. Devlet, dünyada varolur ve dolayısıyla kapris, arizilikler ve yanlışlıklar alanına ait bir oluşumdur. Devlet’e karşı takınılan kötü bir tavır ya da davranış, Devleti pek çok açıdan sarsabilir, çözebilir ya da güçsüz düşürebilir. YSK 204
Bir gelenek haline gelen, hakikate ve iradeye dayanan bir teminat olan, yurttaşlık olarak adlandırılan siyasi yapı, Devlet’te köksalan, aklın fiilen mevcut olduğu kurumların bir sonucudur. YSK205
Devlet, gerçektir ve Devlet’in gerçekliği bütünün çıkarlarının, özel amaçlarda gerçekleştirilebiliyor olmasında gizlidir. YSK207
Kötü bir Devlet, yalnızca var olan bir Devlet’tir. Hasta bir beden de var olur ama hasta bir bedenin gerçek bir varlığından, işlevlerini ve yükümlülüklerini hakkıyla yerine getirebildiğinden söz edilemez. ysk207
Tam, Mükemmel bir Devlet, esas itibari ile bilince ve düşünceye aittir. Böyle bir Devlet, neyi murat ettiğini de, murat ettiği şeyi hangi düşünce formu çerçevesinde murat ettiğini de bilir. ysk207
Devlet’in güçlerinin farklı fonksiyonlarından söz ettiğimiz zaman, her bir gücün, soyut, birbirinden bağımsız bir varoluşa sahip olduğu korkunç yanlışına düşmemeliyiz, çünkü söz konusu güçler, Devlet kavramında mündemiç olan unsurlar olarak farklılaşmış güçlerdir 208
Devlet, büyük bir mimari yapı, aklın hiyeroglifi ve kendisini gerçeklikte ete kemiğe büründüren bir gerçek olarak görülmelidir. 212
Devlet’in, kendi kendini belirleyen bütünüyle egemen bir irade, nihai kararın kendisine ait olduğu bir olgu olarak algılanması, işte algılanması kolay olan Devlet fikri budur 212
Bu “ben murat ediyorum, talep ediyorum” bilinci, kadim dünya ile modern dünya arasındaki büyük farklılığı belirginleştirir ve dolayısıyla Devlet’in muazzam yapısında özel bir yere sahiptir. Maalesef, bu modelin karakteristik, yalnızca dışsal ve gelişigüzel bir özellik olarak değerlendirilmektedir 213
Bir Devlet’in mukadderatının, özel monark karakterine bağlı olduğu varsayımı külliyen yanlıştır. Mükemmel bir Devlet teşkilatında, önemli olan şey, sadece formel kararın nihailiği ve tutkuya karşı istikrarıdır. 213
Nihai kararı uygulamaya koyma fonksiyonunun ötesinde, monark, başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen özel bir varlık olmalıdır. Onun özel durumunun Devlet’e tek başına hükmetmeye kalkışmasına yol açabilecek bazı durumlar söz konusu olabilir, ancak bu tür durumlarda, Devlet, ya bütünüyle gelişememiş ya da kötü yapılandırılmış demektir. 213
Geçmişte, uzunca bir süre, asıl çaba, Devleti yukarıdan tanzim etmeye harcanmış, bütün varlığın var olduğu aşağı alan ve asıl büyük alan ise az çok tanzim edilmeden öylece bırakılmıştı. Ne var ki, Devlet’in tanziminin organik olması son derece önemli bir meseledir. Ancak o zaman, Devlet bir güce ve kudrete kavuşabilir, aksi taktirde dağınık atomlardan oluşan bir yığından ya da birikintiden başka bir şey olamaz. Bu nedenle, otoritatif güç, yalnızca özel alanlardan teşekkür eden organik Devlet’te toplanabilir. 215
Devlet, değişken ve gönüllü hizmete, bizzat değişken ve gönüllü olmasından ötürü bel bağlayamaz, mesela, gezgin şövalyelere adaletin idaresini vermek onun iyi bir örneğini teşkil eder. Bu tür Devlet hizmetleri, sübjektif kanaate göre hareket etmeyi ve ayrıca da ihmal ve özel amaçları öne almayı varsayar. 215
Kamu hizmeti, bireysel öz-çıkarın kurban edilmesini ve özel amaçlar için bir görevin üstlenilmemesini gerektirir, doğru kişilerin, ehliyetli kişilerin doğru görevlere getirilmesini rica ettiler. İşte Devlet kavramını ve iç tutarlılığını oluşturan genel ve özel bilgilerin birleştirilmesi bu noktada elzemdir. 215
Yürütmenin üyeleri ve Devlet görevlileri, yetişmiş ve kitlenin haklarının farkında olma bilincini temsil eden orta sınıfın omurgasını oluşturur. 216
Devlet yetkililerin mensup olduğu orta sınıfta, Devlet şuuru ve köklü bir Devlet tecrübesi kök salmış olmalıdır. Bu nedenle, böylesi bir orta sınıf, yeterlilik ve ehliyet bakımından Devlet’in temel sütununu/omurgasını oluşturur. Böylesi bir orta sınıftan yoksun bir Devlet’in üst bir düzeye ulaşabilmesi zordur. 216
Hükümet, taraflar arasında husumet tohumları eken, bir tarafı diğerine tercih eden bir kurum değildir. Bir Devlet, eğer böyle bir durumda ise, bu bir sağlıklılık alameti değil, tastamam bir talihsizlik örneğidir. 219
Oy kullanma hakkı olanların, oy kullanmayacakları gerekçe gösterilerek tek oy kullanma konusunda özellikle de büyük Devletlerde gözle görülür bir kayıtsızlık olduğu gözlemlenebilir 221
AMERİKA
Kuzey Amerika’nın siyasi şarkı şartlarına gelince, bu Devlet’in genel varoluş hedefi henüz sabitlenmemiş ve belirlenmemiştir, muhkem bir kombinezon ihtiyacı henüz tesis edilememiştir. Oysa refah ve yoksulluk uç noktalara vardığında ve bu tür şartlar, halkın büyük bir kısmının önceden olduğu gibi, artık temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı bir duruma geldiğinde, gerçek bir Devlet ve gerçek bir Hükümet, sınıf ayrımının belirginlik kazanmasından sonra kurular YK162
Tıpkı Avrupa’da olduğu gibi, kuzey Amerika’da tarımcıların hızla artışı kontrol altına alındığı zaman, toprağın sakinleri, arazileri işgal etmek için bastırmak yerine, şehir mesleklerini devam ettirmek, kendi ülkelerinin insanlarıyla ticaret yapmak, dolayısıyla kompakt bir sivil toplum inşa etmek ve iyi örgütlenmiş bir Devlet kurmak için birbirlerine baskı yapacaklardır. YK 163
Kanada ile Meksika, kendilerinden korkulmasını gerektirecek ülkeler değildir ve İngiltere, hür Amerika’nın İngiltere’ye bağımlı bir Devlet olarak var olmasından daha karlı olduğunu kanıtlayan yaklaşık yarım asırlık bir tecrübeye sahip olmuştu 163. YSK
AFRİKA
Hayat, yalnızca değerli bir hedefi varsa değerlidir Afrika’da. Siyasi bağ, özgün yasaların toplumu birleştirmesini sağlayacak bir nitelik arz etmez. Bu gelişigüzel güzel seçim üzerinde herhangi bir bağlayıcı sınırlama, engelleme söz konusu değildir. Devleti bir süreliğine de olsa dış bir güçten başka bir şey ayakta tutamaz. Yönetici en tepede yer alır, çünkü duygusal bir barbarizm ancak despotik bir güç tarafından dindirilebilir YK 179
Zenci Devlet’inde Kral’a eşlik eden kişi, görevi en yüksek ve ciddiye alınan görev olarak görülen, ellerinde kumpasçı asilzadelerin talepleri üzerine kralın da ölebileceği, kralın kendisi aracılığı ile şüpheli suçlular ölüme mahkûm ettiği cellattı. YSK 181
Bizim zenciler arasındaki söz konusu kölelik olgusundan çıkardığımız ve bizim araştırmamızı ilgilendiren problemim yalnızca birini oluşturan doktrin, şu fikir üzerinden çıkardığımız bir Doktrindir. Tabii durumun bizatihi kendisi, mutlak ve büsbütün gayrı adil bir durumdur: Doğru ve Âdem’in ihlal edilmesi durumu. Bununla, rasyonel bir Devlet’in gerçekleştirilmesi arasında kalan her ara mertebe, tahmin edilebileceği üzere, adaletsizliğin unsurları ve yönlerinden ibarettir; bu nedenle, Grek ve Roma devletlerinde bile kölelikle karşılaşıyoruz, tıpkı yakın zamanlara kadar serflik (feodal toplum kölelik sistemi) ile karşılaşmamış olmamız gibi. 183
Ancak bir Devlet’te var olan kölelik, salt tecrit edilmiş duygusal bir hayattan bir ilerleme safhasına geçiştir, bir eğitim aşamasıdır, daha yüksek bir ahlaka ve onunla irtibatlı kültüre iştirak etme biçimi. YSK 183
DOĞU
Doğu’nun siyasi hayatında, sübjektif özgürlük geliştirmeksizin kendiliğinden devam eden, hayata geçirilmiş rasyonel bir özgürlük buluruz. Yine hükümran, halihazırda tesis edilmiş bulunan söz konusu ilkeleri hayata geçirmek zorundadır, böylelikle kendi aramızda bütünüyle sübjektif özgürlüğe ait olan bir şey, burada tastamam ve genel olarak Devlet’in bünyesinden gelişir, hayat bulur YK192
Doğulu siyaset tasavvurunun görkemi, herkesin ona ait olduğu, dolayısıyla başka hiçbir bireyin ayrı bir varoluşa sahip olamadığı ya da kendisini kendi sübjektif özgürlüğünde yansıtamadığı, asli bir varlık olarak Tek Birey fikrine dayanıyor olmasında gizlidir. Muhayyilenin ve Tabiatın bütün zenginlikleri, sübjektif özgürlüğün kendisinde bütünleştiği, ete kemiğe büründüğü, bu hakim varoluşa uygun hale getirilir. Bireyler, onurlarını kendilerinde değil bu, bu mutlak gayede ararlar. Tamamlanmış, olgunlaşmış bir Devlet’in bütün unsurları -subjektivite bile- orada bulunabilir, ancak henüz muazzam asli varlıkla harmonize olmuş bir halde değil. Çünkü Tek Güç’ün dışında -bundan önce hiçbir şey bağımsız varlığını gerçekleştiremez- merkezi gücün sınırlarının ötesinde, bir amacı ya da sonucu söz konusu olmaksızın derhal başkaldırmaya hazır bir başka öptük güç oluşur. YK 192-193
Mesela Çin, bunun en önde gelen örneğini oluşturur. Hanedanlık ilişkisine dayalı bir Devlet, siyasi teşkilâtlanmayı, tebaasına inayetkâr sahiplenmeyle, türlü uyarma biçimleri ile ya da daha ziyade cezalandırma yöntemleri ile bir arada tutmayı başaran pederşahi bir idare, form antitezi, mesela sonsuzluk, ideallik henüz kendisini ete kemiğe büründürmediği, hayata geçiremediği için tekdüze bir imparatorluk. YK 193-194
ROMA DEVLETİ
Üçüncü Evre, sosyal amacın, bütün bireysel amaçları absorbe ettiği, soyut evrensellik alanıdır. Bu üçüncü evrenin başlıca örneğini Roma Devleti oluşturur. Burada Devlet, mensuplarının bütün ve somut bir paya değil, belli bir paya sahip oldukları kendi tam varlıklarını devreye girdirdikleri soyut bir varlığa sahip olarak ve kendisine belli bir hedef belirleyerek başlar, teşekkül eder. Özgür bireyler, soyut genellemenin hizmetine kendilerini vakfettikleri, milli hedeflerin katı talepleri karşısında kurban edilirler. Roma Devleti, Atina Şehir Devlet’inde olduğu gibi, bir bireyler Devlet’inin tekrarı değildi. Atina şehir Devlet’inde var olan yumuşaklık ve ruh coşkusu, Roma Devlet’inde, yerini katılık ve zor işlere terk etmişti. Tarih ilgisi, bireylerden uzaklaştırılmıştı ama bunlar, kendileri, soyut, formel bir evrensellik kazanmıştı. yK 196
Roma. Burada söz konusu ettiğimiz Devlet’in gelişimi, iki ana yönde mesafe kaydetmişti. Bir yanda, düşünmeye, yani soyut evrenselliğe dayandığı için, kendisinde belirgin bir antitezin ifadesinin söz konusu olduğu gelişme vardı. Bu, kaçınılmaz olarak, antitezin gerektirdiği bir mücadele içinde kendini buluyordu. Tabii burada ortaya çıkan ve yüzleşilmesi gereken temel sorun, bireysel kaprisin- tek despotun bütünüyle bağlayıcı ve dünyevi gücünün- bu soyut evrensel ilkeyi salt kendi gücünü pekiştirmekte kullanması sorunuydu. Başlangıçta bir yandan, soyut evrensel ilke olarak Devlet’in amacı ile öte yanda bireyin soyut şahsiyeti arasında bir antitezle karşı karşıya kaldık. 197
GERMEN DÜNYASI
Bununla birlikte, şu an tartıştığımız Cermen dünyası ilkesi, müşahhas gerçekliğini yalnızca Cermen Milletler tarihinde elde edebilmiştir. Ruhani/ Kilise Devlet’ini temsil eden spiritüel ilke ile o katı ve vahşi barbarlığıyla Seküler Devlet arasında gözlenen karşıtlık da keza burada mevcuttur. YK 199
ASYA DESPOTİZMLERİ
Devlet’te, her şey, evrensel ile hususi, genel ile özelin birliğine ya da bütünlüğüne bağlıdır. Kadim Devletlerde, sübjektif gaye, Devlet’in iradesi ile kesinkes müşterekti. Oysa, modern zamanlarda tam aksine, biz, bireysel görüş, bireysel irade ve vicdan talebinde bulunuyoruz. Kadim zamanların insanları, modern anlamda bu taleplerin hiçbirine sahip değildi. Onlar için nihai şey, Devlet’in iradesiydi. Asya despotizmlerinde, bireyin, bir iç beni ve kendi-kendini meşrulaştırma imkânı yoktu, oysa modern dünyada, insan, sübjektif bireyselliği adına onurlandırılmayı, saygı duyulmayı talep eder YSK204
ATİNA DEVLETİ
Organik Devlet’in hâlihazırda o güzelim Atina demokrasisinde var olduğu söylenebilir. Ancak Grekler, nihai kararları, bütünüyle dış fenomenlerden, cahillerden, kurban edilmiş hayvanların iç organlarından ve kuşların uçuşlarından devşiriyorlardı 212
BİREY
Bireylerin birbirlerinden tecrit edilmeleri ve Bütün’den koparılmaları, saldırgan bencillikleri ve kibirlilikleri, Devlet’e rağmen kendi şahsi çıkarlarının peşine düşmeleri ve sürgit bu yola başvurmaları da kendisini günışığına bir şekilde çıkarmaktan kurtulamaz YSK 146
Devlet, bireylerin doğuştan güven ve alışkanlık ilişkisi ile yaşadığı, kendi hayatlarına ve gerçekliklerini sahip oldukları evrensel spiritüel hayat olduğu için, sorulması gereken ilk soru, bireylerin gerçek hayatının, onları bu birlik çerçevesinde bir araya getiren şeyin, düşünülmeyen bir kullanım ve alışkanlık mı, yoksa Devleti oluşturan bireylerin, tam olarak sübjektif ve bağımsız bir varoluş ya da hayata sahip olan düşünen ve şahsi varlıklar mı olduğu sorusudur YK191
Siyasi duyarlık, görünüş olarak, insanların iradeleri ile neyi murat ettiklerinden ayırt edilebilmelidir. Esas itibari ile insanların murat ettikleri şey, asıl gerçek davanın kendisidir. Ancak insanlar, hayatta bir takım iyileşmelerin olabileceği boşuna beklentisi ile özel ilgilerin ve hazların peşinden koştururlar. Özel ilgilerin gerçekleştirilebileceği tek yer olan Devlet’in zorunlu olarak istikrara sahip olması inancını insanlar paylaşırlar, ancak gelenekler, bütün varoluşumuzun ve hayatımızın dayandığı bu inancı görünmez hale getirir. 205.206
Devlet’in insanların kaynaşmasını yalnızca güç kullanarak sağlayabildiği fikri oldukça yaygındır ama bu fikir, pek de iler tutar tarafı olabilecek bir fikir değildir. Oysa insanları bir arada tutan, kaynaştıran şey, herkesin sahip olduğu o temel, vazgeçilmez düzen duygusudur. YSK206
Devlet’in verimliliği bireylere bağlıdır, bu bireyler, tabii (belli bir eğitimden geçmemiş) kişilerin Devlet işlerini üstlendiği bireyler değil, objektif nitelikleri ve özellikleri söz konusu görevi yerine getirmeye uygun bireylerdir. Yetenek, beceri, karakter, bu tür özel niteliklere sahip bireylerin özellikleridir, zira kişinin belli bir görevi bihakkın üstlenebilmesi için, özellikle eğitilmesi ve yetiştirilmesi zorunludur. Dolayısıyla, Devlet’te bir görev ne satılabilir ne de miras yolu ile tevdi edilebilir. 215
Devlet, özü itibarıyla, üyelerden oluşan bir teşkilattır ve bu üyelerin bizatihi kendileri özel alanlardır, bu alanların içinde, hiçbir unsur, kendisini örgütlenmemiş bir yığın olarak görmez ve göstermez. Somut bir Devlet, kendi özel alanlarına göre düzenlenmiş bir bütündür. Devlet’in mensubu ise bu tür bir sınıfın üyesi. Ancak bu tür objektif bir belirginlik ortamında, birey, Devlet tarafından tanınabilir. Yalnızca bir cemaatin ya da benzer bir sosyal iktisadi teşekkülün üyesi olarak sahip olduğu işbirliği ve iştirak kapasitesiyle birey, öncelikli olarak, evrenselin içinde gerçek ve hayati bir yere kavuşabilir. 220
Birbirinden farklı cesaret türleri vardır. Hayvanın ya da hırsızın cesareti, onur duygusundan kaynaklanan cesaret, şövalye cesareti, bütün bunlar, gerçek cesaret biçimleri değildir. Uygar uluslarda, gerçek cesaret kişinin kendisini bütünüyle Devlet’e kurban ve feda etmesinden ibarettir. Bu nedenle, birey önemlidir, ama yığınlar arasında olan biri olarak önemlidir. Sadece şahsi cesaret önemli değildir, şahsi cesaretin önem arz eden yanı, kendisini evrensel bir davaya adamasında gizlidir 230
KİŞİ
Bireylerin birbirlerinden tecrit edilmeleri ve Bütün’den koparılmaları, saldırgan bencillikleri ve kibirlilikleri, Devlet’e rağmen kendi şahsi çıkarlarının peşine düşmeleri ve sürgit bu yola başvurmaları da kendisini günışığına bir şekilde çıkarmaktan kurtulamaz YSK 146
Devlet, bireylerin doğuştan güven ve alışkanlık ilişkisi ile yaşadığı, kendi hayatlarına ve gerçekliklerini sahip oldukları evrensel spiritüel hayat olduğu için, sorulması gereken ilk soru, bireylerin gerçek hayatının, onları bu birlik çerçevesinde bir araya getiren şeyin, düşünülmeyen bir kullanım ve alışkanlık mı, yoksa Devleti oluşturan bireylerin, tam olarak sübjektif ve bağımsız bir varoluş ya da hayata sahip olan düşünen ve şahsi varlıklar mı olduğu sorusudur YK191
Siyasi duyarlık, görünüş olarak, insanların iradeleri ile neyi murat ettiklerinden ayırt edilebilmelidir. Esas itibari ile insanların murat ettikleri şey, asıl gerçek davanın kendisidir. Ancak insanlar, hayatta bir takım iyileşmelerin olabileceği boşuna beklentisi ile özel ilgilerin ve hazların peşinden koştururlar. Özel ilgilerin gerçekleştirilebileceği tek yer olan Devlet’in zorunlu olarak istikrara sahip olması inancını insanlar paylaşırlar, ancak gelenekler, bütün varoluşumuzun ve hayatımızın dayandığı bu inancı görünmez hale getirir. 205.206
Devlet’in insanların kaynaşmasını yalnızca güç kullanarak sağlayabildiği fikri oldukça yaygındır ama bu fikir, pek de iler tutar tarafı olabilecek bir fikir değildir. Oysa insanları bir arada tutan, kaynaştıran şey, herkesin sahip olduğu o temel, vazgeçilmez düzen duygusudur. YSK206
Devlet’in verimliliği bireylere bağlıdır, bu bireyler, tabii (belli bir eğitimden geçmemiş) kişilerin Devlet işlerini üstlendiği bireyler değil, objektif nitelikleri ve özellikleri söz konusu görevi yerine getirmeye uygun bireylerdir. Yetenek, beceri, karakter, bu tür özel niteliklere sahip bireylerin özellikleridir, zira kişinin belli bir görevi bihakkın üstlenebilmesi için, özellikle eğitilmesi ve yetiştirilmesi zorunludur. Dolayısıyla, Devlet’te bir görev ne satılabilir ne de miras yolu ile tevdi edilebilir. 215
Devlet, özü itibarıyla, üyelerden oluşan bir teşkilattır ve bu üyelerin bizatihi kendileri özel alanlardır, bu alanların içinde, hiçbir unsur, kendisini örgütlenmemiş bir yığın olarak görmez ve göstermez. Somut bir Devlet, kendi özel alanlarına göre düzenlenmiş bir bütündür. Devlet’in mensubu ise bu tür bir sınıfın üyesi. Ancak bu tür objektif bir belirginlik ortamında, birey, Devlet tarafından tanınabilir. Yalnızca bir cemaatin ya da benzer bir sosyal iktisadi teşekkülün üyesi olarak sahip olduğu işbirliği ve iştirak kapasitesiyle birey, öncelikli olarak, evrenselin içinde gerçek ve hayati bir yere kavuşabilir. 220
Birbirinden farklı cesaret türleri vardır. Hayvanın ya da hırsızın cesareti, onur duygusundan kaynaklanan cesaret, şövalye cesareti, bütün bunlar, gerçek cesaret biçimleri değildir. Uygar uluslarda, gerçek cesaret kişinin kendisini bütünüyle Devlet’e kurban ve feda etmesinden ibarettir. Bu nedenle, birey önemlidir, ama yığınlar arasında olan biri olarak önemlidir. Sadece şahsi cesaret önemli değildir, şahsi cesaretin önem arz eden yanı, kendisini evrensel bir davaya adamasında gizlidir 230
Özgürlük
ÖZGÜRLÜK
Köleliğin Hıristiyanlığın kabulünden hemen sonra ortadan kalkmadığına, kaldırılmadığına dikkat çekebiliriz. Dahası, özgürlük Devletlerde daha az hakimdi. YK 43
Bu durumda araştırma hedefimize iki unsur girer. Birincisi, İdea. İkincisi de beşeri tutkular kompleksi. Birincisi, evrensel tarihin geniş ağının ipi, ikincisi de dokumasıdır. Bu ikisinin bir Devlet’teki ahlakın şartları doğrultusunda, somut gücü ve birleştiği nokta Özgürlüktür. YK52
Aksine biz, ahlâkın, yasanın ve hükümetin (Devlet’in), evet yalnızca onların özgürlüğün pozitif gerçekliğine ve tamamlanmasına doğrudan aracılık eden aktörler olduğuna inanıyoruz.YK79
Dolayısıyla biz Devlet’te, önceden olduğundan çok daha kesin bir şekilde Tarih’in yegâne hedefine ulaşırız; özgürlük, gayesini erişir ve bundan hoşnut olarak hayatını idame ettirir. Zira hukuk/yasa, ruhun gayesidir; hakiki şekliyle murat etmenin bizatihi kendisidir. YK81
Karşımıza çıkan ilk yanlış/lık, Devlet’in, özgürlüğün gerçekleşmesini sunduğu şeklindeki ilkemizle taban tabana zitlık arz etmesidir. Sözgelişi, insanın tabiatı icabı hür olduğu ama toplumda, kendisinin kaçınılmaz olarak sorumlu hissettiği Devlet’te, bu tabii özgürlüğü sınırlaması gerektiği kanaati. İnsanın tabiatı icabı hür olduğu fikri, bir anlamda, sözgelişi insanlık fikrine göre, oldukça doğrudur. Ancak biz, bununla insanın yalnızca kaderi bakımından hür olduğunu, yani hür alabilecek kadar gelişmiş bir güce sahip olmadığını anlarız; zira bir gaye’nin tabiatı, onun İdea’sı/Fikri ile tam anlamıyla özdeştir. YK 82-83
Sınırlama veya sınırlandırma, hiç şüphesiz ki, toplum ve Devlet tarafından gerçekleştirilir, ancak bu, yalnızca kaba duyguların ve terbiye edilmemiş kültürlerin sınırlandırılmasından ibarettir. YK 84
Bizim bu tür sınırlandırmalara, özgürleşmenin kaçınılmaz, vazgeçilmez alanı olarak bakmamız gerekir. Toplum ve Devlet, özgürlüğün gerçekleştirildiği yegâne şartlardır. YK 85
Eğer özgürlük, bir Devlet’in bütün fertlerinin her konuda anlaştıkları bir durum olarak ifade edilirse, o zaman, bu durumda yalnızca sübjektif yönün dikkate alınıp gözden geçirileceği apaşikar gerçektir. YK 87
Böylelikle Devlet, kendisini objektif bir formda kabul eden ve gerçekleştiren rasyonel/akli özgürlüğün tecessümüdür, ete kemiğe bürünmesidir. Zira Devlet’in gayesi burada teşekkül eder, Devlet’in ardışık aşamaları, yalnızca ideal değil, aynı zamanda uygun bir gerçeklikte mevcuttur; ayrı ve çeşitli işleyiş biçimlerinde, kendisinin de bir parçası olduğu kendisi aracılığıyla bütünlüğün -ruhun, münferit birliğin üretildiği bu vasıtalık işini ve işlevini yerine getirmekte birleşirler.
Devlet, insan iradesi ve özgürlüğünde harici olarak tezahürü ile ortaya çıkan Ruh Fikri’dir. Tarihin (akış) yönündeki değişimin, kendisini, kopmaz ve muhkem bir şekilde irtibatlı kıldığı şey, Devlet’tir ve söz konusu İdea’nın ardışık aşamaları, kendilerini, Devlet’te hususi siyasi ilkeler olarak tezahür ettirirler. 95
Devleti ahlaki bir bütün ve özgürlük hakikati ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak da bu iki unsurun objektif birliği olarak tasvir ve tarif etmiştik. 98
Özgürlük, doğru ve yasa gibi bu tür temel evrensel nesnelerin bilinmesi ve kabul edilmesinden ve onlarla uyumlu bir gerçekliğin Devlet’in üretilmesinden başka bir şey değildir. TK117
Devlet, özgürlük kavramının tanzim edilmesinden başka bir şey olmadığı için ve Devlet’in görevi olarak talep ettiği şey, doğrudan bireyin hakkı olması gereken bir şey olması hasebiyle, görev ve hak birliği’nin iki yönü vardır. Bireysel iradenin belirleyicileri, Devlet objektifliği tarafından verilir ve bireylerin bunların hakikatini ve hayata geçirilmesinı elde edebilmeleri yalnızca Devlet aracılığı ile mümkündür. Dolayısıyla Devlet, özel amaç’ın ve iyi’nin elde edilmesinin yegâne şartıdır. YSK 204 205
Kamusal ifade özgürlüğü, basının aşırılıklarını kısmen gözardı eden, kısmen cezalandıran polis ve Devlet yasaları ile düzenlemeleri tarafından doğrudan kontrol edilir. 225
Bu eylemlerin bireyler, toplum ve Devlet için hususi ve tehlikeli sonuçlara yol açması, bu saldırı ve suç eylemlerinin işlendiği ülkenin durumuna bağlı olarak farklılık gösterebilir. 227
İnsan
KENDİ
Kendilik
KENDİ
İnsanoğlunun sahip olduğu en değerli şeye yani bütün Manevi hakikate, insanoğlunun yalnızca Devlet vasıtasıyla sahip olabildiği ve koruyabildiği de çok iyi anlaşılmalıdır. Zira insanın Manevi hakikati de, kendisine objektif olarak verilen insanın kendi Özü de-aklı da-bundan teşekkül eder ve Devlet, insan için objektif ve vazgeçilmez bir varoluşa sahiptir YK81
KÖNÜL
Ruh
RUH
Ruhun mükemmel bir şekilde ete kemiğe büründüğü şekil yani Devlet YK 41
Ruhun ete kemiğe büründüğünü farz ettiği şey: Devlet YK78
Aile ruhu-ev ve aile mabutları- bir Devlet’teki halkın ruhunda olduğu gibi, asli ve varlık oluşturur. YK86
Devlet, bütün hususi hadiselerinde – savaşlarında, kurumlarında vs- fiilen bu ruhla canlanır, hayat bulur. 100
Hal böyle olunca, ruhun tabiatının soyut karakteristiklerini öğrendikten sonra, ruhun kendi İdeasını gerçekleştirmek için kullandığı yöntemler ve fenomenal varoluşta onun tam olarak gerçekleştirilmesi için varsayılan şekil, yani Devlet dışında bu giriş denemesinde üzerinde durulacak başka bir konu kalmıyor. 106-107
Devlette, hiç kimse akılcılığın ifadesi olmayan hiçbir şey istememelidir. Devlet, ruhun kendisi için inşa ettiği bir dünyadır, bu nedenle Devlet’in, belli ve ben bilincine sahip bir mukadderatı vardır. Sıklıkla tabiatta Tanrı’nın hikmetinden söz edilir, ancak hiç kimse, tabiatın fiziki dünyasının ruhun dünyasından daha üstün olduğuna inanmamalıdır. Nasıl ki, ruh, tabiattan üstünse, aynı şekilde, Devlet de, fiziki hayattan üstündür. İşte bu nedenle, ilahi olanın yeryüzündeki tezahürü olduğu için Devlet’e tapınmalıyız. Ve tabiatı kavramak zorsa, Devlet’in özünü idrak etmenin kesinkes çok daha zor olduğu gerçeğini her zaman hesaba katmalıyız. 208
Ruh, yalnızca olmak istediği şeyi bilen bir gerçek olduğu ve bir milletin ruhu olarak Devlet de, bir toplumdaki bütün hadiselere, toplumun ahlaki kodlarına ve bireylerinin bilincine nüfuz eden, çekidüzen veren yegâne yasa olduğu için, bir halkın anayasası temelde, halkın ben idrakinin türüne ve karakterine bağlıdır.210
KÖNİ
Töre
TÖRE
İdea, eylemin deruni başlangıç noktasıdır. Devlet ise, fiilen var olan, gerçekleştirilen ahlaki hayat YK 80
Devlet’in yegâne hedefi, insanların pratik hayatlarında ve mizaçlarında kaçınılmaz olarak var olan şeyleri nasılsalar öylece tanımak ve kabul etmektir. YK 80
Ancak yasaya uyan irade hür olur, zira yasaya boyun eğer, o yüzden de bağımsız ve hürdür. Devlet ya da ülkemiz, bir toplum oluşturduğunda, yine insanların sübjektif iradeleri yasalara boyun eğdiği zaman, özgürlük ile zorunluluk arasındaki çelişki ortadan kalkar. Şeylerin gerçekliği ve esası olarak rasyonel/ akli olanın zorunlu bir varlığı vardır. Akli olanı yasa olarak tanımakta ve varlığımızın esası olarak takip etmekte özgürüz. YK 81-82
Böylelikle objektif ve sübjektif irade birleşir ve tek bir özdeş homojen bütün oluştururlar. Zira Devlet ahlakı/ töresi (sittlicheit), kendi bağlılığını yerine getirdiği, etik eleştirel ahlak türü bir şey değildir. Bu etik eleştirel ahlak, modern zamanlara özgü bir hususiyettir, gerçek Antikite ahlakı, kişinin (Devlet’e olan) görevini yerine getirmek amacıyla Devlet’e itaat etmesi ilkesine bağlıdır. YK82
Bu soyutlama yani Devlet, hayatın gerçekliğini yalnızca anayasayla kazanır. 89
Bir Devlet’in anayasası bu manevi güçlerle en yakın ve kopmaz irtibat içinde olmakla, onlara bağımlı olmakla kalmamalıdır, aynı zamanda, bütün diğer güçleri, dinamikleri de tecessüm ederek, ete kemiğe büründürerek bir araya getiren bütün ahlaki ve entelektüel münferitliğinin aldığı bu şekil – bu süreçte yeri önceden tahmin edilen – büyük Bütün’ün geliştirilmesinde atılan ilk adımdır sadece ki bu, söz konusu anayasaya, en yüksek saygınlığını veren ve onun mutlak bir zorunluluk olduğunu temin ve tesis eden bir gerçektir. 93
Bir anayasada temel ilgi noktası, olmazsa olmaz özellik, akli olan’ın, yani bir halkın siyasi durumunun kendi kendine gelişmesidir, burada söz konusu olan İdea’nın ardışık unsurlarının özgür kılınmasıdır. İşte ancak bundan sonradır ki, bir Devlet’teki çeşitli güçler, kendilerini, -kendilerine uygun ve hususi mükemmelleşmesini gerçekleştiren- ayrı ama yine de bu bağımsız durumda, tek bir gaye için birlikte çalışan ve bu gaye etrafında müştereken bir araya gelen, sözgelişi, organik bir bütün oluşturan aktörler olarak gösterebilmeli, tezahür ettirebilmeliler. 94
Devlet hakkında şimdiye kadar söylediklerimizi özetleyecek olursak Devleti oluşturan bireyleri önemle uygulayan Devlet’in hayati ilkesini Moralite olarak adlandırma yolunu tercih ettiğimizi hatırlayacaksınız. 104
Toprak sahipliği ve bunun sonucunda da hukuki ilişkiler gelişmiştir. Başka bir deyişle, yalnızca bu tür ilişkilerle mümkün olan Devlet’in temeli ve dayanağını oluşturan hukuki yapılar güçlüdür YK168
Bizim, modern zamanlarda, genelde Devlet hakkında belli bir fikre ulaşmış olmamız ve anayasaları tartışıyor ve anayasalar yapıyor olmamız önemli bir gerçektir. 208
Anayasa: Devlet, kendi fonksiyonunu, Devlet kavramının doğasına göre tanımlayıp farklılaştırabildiği sürece, anayasa, rasyoneldir. 209
İster kendi çabalarıyla, ister başkalarının aracılığıyla, isterse iyi niyet, düşünce ya da güç kullanarak olsun, bir bireyler yığınının bir anayasa yapabilmesi, o yığının karar vermesini öngörür. Oysa organize olmamış bir yığının, Devlet kavramı ile herhangi bir ilgisi ve alakası yoktur 209
Devlet, anayasasında, bütün durumlara nüfuz etmelidir. Hiçbir anayasa, yalnızca Devlet’in tebaası tarafından yaratılamaz. Bir millet, anayasasının, haklarını ve statüsünü ete kemiğe büründürdüğünü hissedebilmelidir. 210.211
Yasama: Evrensel bir içeriğe sahip olduğu sürece, yasama, yasaların yorumlanması ve Devlet’in iç işleriyle ilgilenir. 216
Bir bütün olarak yasama gücünde, hem monarşik unsur, hem de yürütme etkin olarak mevcuttur. Nihai karar, monarşik güce aittir. Yürütme ise, bir müşavere kurumu olarak, somut bilgiye, bütün sonuçlarını da göz önünde bulunduracak ölçüde bütün hakkında bir perspektife, objektif ilkelerin özümsenmesine ve Devlet gücünün ihtiyaçlarına tam olarak vakıf olmalıdır. 217
Ahlaki düzende, Devlet’te, tabiatın gücü etkisiz hale getirilmiş ve zorunluluk, bir özgürlük çabasına, bir ahlak yasasına dönüştürülmüştür. Her şeyin geçici ve olumsuz tabiatı, Devlet’te, ahlaki iradenin ifadesi haline getirilmiştir. Geçici şeylerin değersizliğini gösteren bir Devlet olarak yüceltilen bir söz, bir konuşma şeklinde resmedilen savaş, hususi ve münferit olanın ideal karakterine bir hak ve hakikat olarak kazandığı bir unsur niteliği kazanmıştır artık 228.
Adalet
KAMU
KUŞAK
KUŞAK
Tarih bize, başarılı savaşların, iç ayaklanmaların nasıl kontrol altına aldığını ve Devlet’in daimi istikrarını pekiştirdiğini gösteren tarihi örneklerle ve dönemlerle doludur.228
Ebedi barış, insanlığın hareket etmesi için bir ideal olarak sıklıkla arzulanır. Bu nedenledir ki, Kant, Devlet’teki tartışmaları ve ihtilafları gidermesi gerektiğini düşünerek bir prensler ittifakı önermişti ve Kutsal İttifak, muhtemelen böylesi bir kurum olarak arzu ediliyordu 229.
Ne var ki Devlet, aslında bir bireydir ve Devlet’in bireyselliğinde, esas itibari ile olumsuzluk ve olumsuzlayıcılık gizlidir. Çok sayıda Devlet bir araya gelerek bir aile oluştururlar ancak bu konfederasyon, Devlet’in kendisi bizatihi bir bireysellik olduğu için mutlaka ihtilafa ve husumete yol açar. 229
Askeri Sınıf, evrensel bir sınıftır. Devlet’in savunması, bu sınıfın imtiyazıdır ve kendini kurban etmeyi gerektiren ideali gerçekleştirmek de yine bu sınıfın görevidir. 230
Uluslararası ilişkiler: Nasıl ki birey, diğer kişilerle ilişkilendirilmediği sürece gerçek bir kişi değilse, aynı şekilde, Devlet de, diğer Devletlerle ilişkilendirilmediği ve ilişkiye girmediği sürece gerçek bir bireysellik değildir. Bir Devlet’in meşru gücü, özellikle de prenslik kuvveti, dış ilişkiler açısından bakıldığında, büsbütün içişleri ile ilişkili bir şeydir. Bu nedenle, bir Devlet, başka bir Devlet’in içişlerine müdahale edemez 231
Öte yandan yetkin bir Devlet’in diğer Devletler tarafından tanınması zorunludur. Ancak bu tanımla, bir Devlet’in kendisini tanıyan diğer Devletleri tanımasını ve bağımsızlığına saygı duymasını bir garanti olarak talep eder. Dolayısıyla bir Devlet’in iç işleri başkalarının ilgisiz kalamayacağı bir meseledir. 231
Bir Devlet’in hususi iradeleri, bir anlaşma tesis edemezse, ortaya çıkan tartışmaların nasıl bir seyir alacağına savaş yoluyla alacağın savaş yoluyla karar verilir. Bir anlaşmanın ihlali ya da saygı ve onurun iptali olarak görülebilecek her saldırganlık, mutlaka geçici olmak zorundadır zira Devlet’lerin yaygın çıkarlarından ve Devletlerin kendi yurttaşları ile sahip olduğu karmaşık ilişkilerden ötürü, bu tür saldırganlıklar pek çok soruna ve zarara yol açabilir. Devlet kendisine her bakımdan ebedi ve onur sahibi bir varlık olarak görebilir. Muhkem bir bireysellik olarak eğer bir Devlet beklenmedik bir iç kargaşanın içine sürüklenirse, bunu yoğun bir eylem için bir fırsat ve imkân olarak değerlendirerek doğal olarak insanları tedirgin ve rahatsız edici bir noktaya sürüklenebilir. 232
Avrupa Ulusları, sahip oldukları evrensel yasama, ahlak yasası ve uygarlık nedeniyle bir aile gibidir. Ancak Devletler arasındaki ilişkiler zaman zaman bozulabilir ve aralarındaki ihtilafları giderecek bir hakem mevcut olmayabilir. En yüksek hakem, yalnızca evrensel ve mutlak Ruhtur – Dünya Ruhudur. 232
Bir Devlet’in diğer bir Devletle ilişkisi, mümkün olan en büyük ölçekte, en çok değişkenlik arz eden bir münferit tutkular, çıkarlar, amaçlar, yetenekler, meziyetler, güç, adaletsizlik, kötülük ve salt harici şans oyunundan ibarettir. Bu, ahlaki bütünün, Devlet’in bağımsızlığının bile her türlü kazaya açık olduğu bir oyundur. 232
Devletlerin diğer Devletlerle ilişkilerindeki tarihler ve fiiller, bu milli ruhların sonlu tabiata sahip oldukları bir diyalektiğin gün ışığına çıkmasına neden olur. İşte bu diyalektikten, evrensel ruh doğar, sınırsız dünya-ruhu. Ve dünya tarihinin sonlu ulusları üzerindeki hükmünü ilan eder ki, bu hüküm, en yüksek hükümdür. Zira dünya tarihi, dünyanın adalet mahkemesidir. 232
KÜÇ
Hegel Devlet: Sıklıkla Kullanılan Kavramlar Dizin 1
Hegel Devlet: Sıklıkla kullanılan kavramlar Dizin 2
Kutadgu Bilig
Kökçin: göğümsü, kır.
Kökçin Sakal: Kır Sakallı
Kök Ayuk: Türkmen Büyüklerine verilen isim
Kök Börü: Gök Kurt
Gök..Evren..Alem.. Gök vurgusunu anlamamışız.. Aksakal demişiz.. Bozkurt demişiz..
Kök Türk: Gök Türk
Yazıtlardan başlayarak Türkler sürekli evrendeki sırları, zihin dünyalarına, dillerine, sözlerine ve sonunda yazıtlara ve yazmalara geçirmişler ve kayıt altına almışlardır. Tanrı ve göç en çok kullanılan kelimelerdir. Türkler, göğü aynı zamanda bir niteleme sıfatı olarak kullanmışlardır; köktürkler, kök börü, kökçin sakal, kök boya örneklerinde olduğu gibi.
Başlangıç efsanesi olarak niteleyebileceğimiz Oğuz Kağan Destanında evrende ilintili kavramlar kullanılmıştır; Gökhan, Ayhan, Yıldızhan gibi. Efsanenin sonunda ise “güneş bayrak, gök kurikan” ifadesi vardır “güneş bayrak, gök çadır”.
Türkler böylece Göktürkler, olurken efsanelerinde yeralan efsanevi kurt da gökbörü olmuştur. Bilge kişiyi, Kökçin sakallı olarak adlandırmışlardır. Doğadan topladıkları bitkilerle halılarını kök boya ile boyamışlardır. Türkmenler büyüklerini kök ayuk olarak nitelendirmişlerdir. Göklerdeki kutsallık bu şekilde yeryüzüne indirilmiştir. Göğün kutsallığı anlayışı İç Asya Türk boylarından olan Chou’ların milattan önce 1000 tarihlerinde kurduğu devletten itibaren geçerli olmuştur ve bu anlayış daha sonra Türklerden Çinlilere de geçmiştir.
TENGRİ
TÖRE
TÜRÜK
Türk
Tarihçe (tespit edilen en eski Türkçe kaynak ve diğer örnekler)
Eski Türkçe: [ Orhun Yazıtları, 735]
teŋri teg teŋride bolmış türük bilge kagan [tanrı gibi tanrıdan olmuş Türk Bilge Kagan]
Köken
Eski Türkçe türük “bir kavim adı” sözcüğünden evrilmiştir. Eski Türkçe sözcük Eski Türkçe törü- “yaratmak, düzmek, düzene koymak” fiilinden türetilmiş olabilir; ancak bu kesin değildir.
Ek açıklama
Karş. törü “yasa”. Sözcüğün kökeni meçhul olmakla birlikte “ortak yasaya uyanlar” gibi bir anlam, etnonimlerin genel mantığına uygundur. • “Güçlü” anlamına geldiğine ilişkin temelsiz inanç, yanlış okunduğu anlaşılan bir tek Uygurca yazmaya istinaden ▪ Doerfer, Türk. und Mong. Elementen im Neupersisch sf. 2:888’in savunduğu hipoteze dayanır. ▪ Gerard Clauson, An Etym. Dict. of Pre-Thirteenth Centu sf. 542 bu görüşü etkili bir şekilde çürütür. • MS 1. yy’da Pomponius Mela ve 2. yy’da Yaşlı Plinius Azak Denizi kıyısında yaşayan Turcae/Tyrcae isimli kavimden söz ederler. Bunun Çin kaynaklarına göre MS 540 dolayında Kök-Türk devletini kuran Tu-kyu ile aynı kavim olması ihtimal dahilindedir.
Benzer sözcükler
jöntürk, pantürkizm, törkiş, Türkiyat, türkofil, türkofobi, türkofon
Bu maddeye gönderenler
alaturka, etrak, Türkilizce, Türkiyat, Türkiye, Türkmen, türkoloji, türkü, turkuaz
“KİŞİ OGLI KOP ÖLGELİ TÖRÖMİŞ”
“İnsanoğlu hep ölümlü yaratılmış”
(Kül Tigin Yazıtı, 731. Kuzey yüzü. Satır 10)
Hegel devlet felsefesi ile Türk devlet felsefesinin karşılaştırılmasının yaratacağı faydalar katkılar çok değerlidir.
Türk devlet felsefesindeki gönül ve kut kavramları başka ulusların sözlüğünde yer almayan, yer bulamayan kavramlardır, bu kavramlar da Hegel felsefesinde göz ardı edilmiştir.
Hindistan‘ı kaleme alan Hegel acaba neden Türkistan’ı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kurumsal kimliği altında Türkiye’yi göz ardı etmiş, oryantalist bakış açısıyla doğu despotizmi adı altında sınıflanarak, Ege’nin mirası ön plana geçirilmiş ve felsefe bir ön yargının inşa edilmesi ve kalıpsallaştırılması konusunda maksatlı hizmetlerde bulunmuştur.
Hegel’in tarih felsefesini Eski Yunan, Eski Roma, Hindistan, Çin, İran toplum ve devlet yapılarını en eski zamanlara kadar giderek incelemesi örneğinde olduğu gibi, Türk devlet felsefesi de Türklerin en eski zamanlarına kadar giderek incelenmelidir.
Fakat bu zengin literatüre karşın ortada Hegel örneğinde olduğu gibi kapsamlı, dallanıp budaklandırılmış bir Türk devlet felsefesi söz konusu değildir.
Türk Devlet felsefesi, filozofunu beklemekte ve çağırmaktadır.
O halde insanlık tarihinde devlet konusunda en teşkilatlı kavimlerden olan ve çok sayıda ülkenin devlet kuruluşlarında yapılanmalarında bizzat yer alan Türklerin ise sadece kendileri açısından Türkler açısından değil, fakat bütün insanlık alemi açısından bir devlet felsefesi ortaya koymaları taşıdıkları misyonla uyum içerisinde bir girişim olacaktır.
İncelememiz kapsamında Türklerin devlet felsefesi kapsamlı olarak Oğuz Kağan destanından başlayarak Atatürk tarafından özellikle Medeni Bilgiler kitabında ki, siyasetname tarzında bir kitaptı, devlet ve diğer başlıkları detaylı bir şekilde incelemeye tabi tutacağız. Burada söz sorusu olan destanlar yazıtlar yazmalar siyasetnameler filozoflar devlet adamları kağanlar vezirler ve düşün adamlarımız şeklinde bir değerlendirmeye tabi tutacağız. Bu konuda ortaya çıkarılacak eserler ile devlet ve işhayatına yazıtlar, yazmalar, yayınlar birikimimizden kaynaklar kapsamında felsefi bir çerçeve de kazandırılmalıdır.
Hegel neticede evrensel gözükürken aslında Alman devlet felsefesini ortaya koymuştur ve yararlandığı kaynaklar ise Eski Yunan ve Alman devlet felsefesinden Alman İdealizmi ekolü çerçevesinde 18-19. yüzyıl idealist filozofların çizgisinde olmuştur.
Türklerin devlet felsefesi ise ortaya konulmamış olmasına rağmen tamamen söz ile yaşayan destanlar, taşa yazılan yazıtlar ve el yazmaları ile çok zengin bir literatür olarak ortada durmaktadır.
| HEGEL DEVLET FELSEFESİNDE EN ÇOK KULLANILAN KAVRAMLAR | |
| TÜRK DEVLET FELSEFESİNDEKİ KARŞILIKLARI | |
| HEGEL | TÜRK |
| DEVLET FELSEFESİ | DEVLET FELSEFESİ |
| Birey | Kişi |
| Çin | Tabgaç (Kuşak. Küç). |
| Devlet/e/i/in/ler/te | İl. Kamu. Kut |
| Din | Gök. Kök |
| Evrensel | Kök |
| Halk | Bodun |
| Kendi | Kendi. Könül |
| Kilise | Gök |
| Öz/gür/lük | Kişi. Öz |
| Platon | Bilge. Küç |
| Roma | Rum. 550 Göktürkler. Kuşak |
| Siyasi | Kut |
| Tin/Ruh | Kut. Könül |
| Yunan/istan | Yunan/istan. Kuşak |
LEVENT AĞAOĞLU
“İL YİME İL BOLDI”
“ Devlet de Devlet oldu”
(Tonyukuk Yazıtı)
| Kök – Kişi – Kendi – Köni
– Kamu – – Kuşak – Küç (7K1N) |
18 Temmuz 2020
SONUÇ
HEGEL DEVLET FELSEFESİ’NİN TÜRK DEVLET MODELİ’NE UYGULANMASI
ALMAN DEVLET FELSEFESİ
TÜRK DEVLET FELSEFESİ
HEGEL DEVLET FELSEFESİ VE TÜRK DEVLET FELSEFESİ: KARŞILAŞTIRMA
KAYNAKLAR
· Tarihte Akıl · Tarih Felsefesi · Hukuk Felsefesinin Prensipleri |
· Oğuz Kağan Destanı · Dedem Korkut Sestanı · Yenisey Yazıtları · Göktürk Yazıtları · Erdemli Şehir Farabi · Kutadgu Bilig · Yunus Emre · Biruni Özgürlük · Divanı Lugatit Türk · Kanunnameler Fatih, Kanuni · Nutuk · Anayasalar: Yazıtlar, 1876-1980 · Sadri Maksudi Arsal · Bahaeddin Ögel |
Kaynaklar:
Siyasi Düşünceler Tarihi/Siyaset Felsefesi/Tarih Felsefesi Kaynakları:
|
Kaynaklar: Siyasi Düşünceler Tarihi/Siyaset Felsefesi/Tarih Felsefesi Kaynakları: · Oğuz Kağan Destanı · Bilge Kağan-Kültigin Yazıtı · Tonyukuk Yazıtı · Kutadgu Bilig · Siyasetname (NizamülMülk)
|
| Kaynaklar
Destanlar (2):
Yazıtlar: İlk Yazılar (12)
Yazmalar (10) o Farabi 872-951 o Fusulü’l Medeni o Fusulü’l -Müntezia o İlimlerin Sayımı. o İdeal Devlet. Medinetül Fazıla
|
KAVRAMLAR ÇİZELGESİ (7K1N)
| Kişi | Kendi | Könül | Kamu | Kuşak | Kök | Küç | Toplam | |
| Destanlar | ||||||||
| . Oğuz Kağan | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 5 | ||
| · Dedem Korkud | 1 | 1 | 1 | 3 | ||||
| Toplam | 1 | 2 | 1 | 2 | 2 | 8 | ||
| Yazıtlar: İlk Yazılar | ||||||||
| · Yenisey Yazıtları | 1 | 1 | 1 | 3 | ||||
| · Küli Çor Yazıtı | 1 | 1 | ||||||
| · Altay Yazıtları | 1 | 1 | ||||||
| · Bilge Tonyukuk | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 5 | ||
| · Bilge Kağan Yazıtı | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 6 | |
| · Kül Tigin Yazıtı | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 5 | ||
| · Şine Us Yazıtı | 1 | 1 | 2 | |||||
| · Ongin Yazıtı | 1 | 1 | 2 | |||||
| · Taryat Yazıtı | 1 | 1 | ||||||
| · II. Karabalgasun | 1 | 1 | ||||||
| · Hoyto Tamir Yazıtı | 1 | 1 | ||||||
| · Yabogan Yazıtı | 1 | 1 | ||||||
| Toplam | 6 | 4 | 3 | 2 | 10 | 4 | 29 | |
| Yazmalar | ||||||||
| · Medinetül Fazıla, Farabi | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 7 |
| · Irk Bitig | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 5 | ||
| · Kutadgu Bilig, Yusuf HH | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 6 | |
| · Divan-ı Lugat it Türk,KM | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 6 | |
| · Divan-ı Hikmet, Yesevi | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 6 | |
| · Gönül, Vapşı Bakşı | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 5 | ||
| · Divan-ı Yunus: Yunus Emre | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 1 | 7 |
| Toplam | 7 | 7 | 6 | 6 | 6 | 7 | 3 | 42 |
| Toplam | 14 | 11 | 11 | 9 | 8 | 19 | 7 | 79 |
| Yazıtlarda ençok kullanılan kelimeler | |
| (103 yazıt) | |
| Bodun (Halk) | 307 |
| Kagan | 206 |
| İl (Devlet) | 131 |
| Türk | 112 |
| Ban/bin/man (Ben) | 107 |
| Sü (Ordu) | 71 |
| Tanri | 62 |
| Ar (asker) | 62 |
| Tabgaç (Çin) | 59 |
| Yaş | 58 |
| Bilge | 57 |
| Ogul | 55 |
| Kül | 53 |
| Tigin (Prens) | 51 |
| Yagı (düşman) | 50 |
| Yıl | 45 |
| Öz | 39 |
| Tiyin/Teyin (diye) | 38 |
| Yer/Yir | 35 |
| Ay | 34 |
| Kazgan (kazanmak) | 34 |
| Yış (orman) | 33 |
| Törü (Töre) | 26 |
| Erdem | 25 |
Kaynak: Hatice Şirin. Eski Türk Yazıtları. Türk Dil Kurumu 2016
ABSTRACT
Tezim:
Sonuç
Hegel ve Türk Devlet Felsefesi: Hegel ile Türk devlet felsefesi arasındaki ortak noktalar nelerdir:
Evren. Din. Halk.Tengri. Töre. Törük
Hegel felsefesinden çıkaracağımız en önemli netice metafizik sistem gerekliliğidir. Hegel ortaya bir metafizik sistem getirmiş ve bunun üzerinden tüm evreni açıklama çabası içerisinde olmuştur. Türklerin metafizikleri, ilahiyatları aynı şekilde son derece kuvvetlidir. Asya’dan başlamak üzere kuvvetli bir metafizik sistem ilahiyat ortaya koymuşlardır. Hegel’in metafizik sisteminin temelinde üçlü diyalektik yani hristiyan ilahiyatı yatmaktadır Bu apaçıktır.
Türklerin ilahiyatı ise birlik felsefesidir Bu da başlangıçtan beri bu şekilde gelişmiştir. Eksik olan nedir, eksik olan bu ilahiyatın bir metafizik sistem çerçevesi içerisinde ta en başından başlayarak Türklerin ortaya çıktığı tarihten başlayarak yine Hegel’de olduğu gibi sistematize edilmesidir. Adından belli Türk ne demektir Törük demektir, Türk türetilen, yaratılan anlamındadır. Türk’ün ilahiyatı yasası töredir.
Tanrı, Türkleri yaratmış ve ortaya bir yasa konmuştur bu yasanın adı da töredir. Şimdi buna bu Hegel’de sittlichkeit olarak adlandırılan etik yaşam, etik toplumdur. Hegel’in metafizik sisteminde dile getirdiği bütün hususlar Türklerin metafiziğinde başlangıçtan bu yana mevcuttur fakat eksik olan bunu sistematik hale getirerek uygulamaya koymaktır.
Hegel’den esinlenen diğer bir filozof alman filozofu Karl Marx da yine evrensel bir metafizik ortaya koymuştur. Türkiye’de ise sadece Karl Marx’ın metafizik sistemi düşünürler tarafından devlete giydirilmeye çalışılmış, devlet Marx ideolojisi çerçevesinde dönüştürülmeye çalışılmıştır böyle bir hedef ortaya konulmuştur. Fakat aynı dönüşüm Hegel adına söz konusu olmamıştır. Ülkemizde Hegel’in kastettiği anlamda bir devleti ortaya çıkarmak ise Mustafa Kemal Atatürk tarafından yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte ortaya konmuştur.
Osmanlı devleti de aslında Hegel’in bahsettiği anlamda Türklerin ta başlangıçtan itibaren yani resmi olarak söylenilen 15. devlet olan Osmanlı Devletinde bütün bu devlet oluşumlarındaki tecrübeler ve kazanımlar değerlendirilerek ortaya bir ideal devlet anlayışı konmaktadır. Mehmet Genç hocamız bunu Platon’un devleti olarak adlandırmıştır, ideal devlet olarak adlandırmıştır. gözüken odur ki aynı şekilde Hegel’in ortaya koyduğu devlet anlayışı aynı şekilde Osmanlı da da söz konusudur.
Bir paradoks gibi gelebilir ancak Rus aydınları ilk kez Hegel’i okuyarak aydınlanmaya başlamışlar ve devletlerini de bu anlayış çerçevesinde teşkilatlandırmışlardır. Türk aydınları ise 19. yüzyıldan itibaren Hegel’i değerlendirmemişler, okumamışlar, fakat 20. yüzyılda Karl Marx’ı keşfederek hiç kendilerine uymayan bir ideoloji ile devletlerini izah etmeye çalışmışlardır. Rusya ve Türkiye devletleri arasındaki kurumsal yapılardaki farklılık da bu gerçeği apaçık ortaya çıkarmaktadır. Rusya aslında Karl Marx tarafından değil Hegel tarafından biçimlendirilmiş bir devlet yapısına sahip bulunmaktadır.
Hegel’in 1821 yılında yayınladığı Hukuk Felsefesi kitabındaki konuları Türkler, ilk türkçe yazılan kitap olan Karahanlı Yusuf Has Hacip (. ) 1071 yılında yayınlanan Kutadgu Bilig kitabında değinmiştir. Arada 750 yıl fark vardır. Kitabın başlığında yer alan Kut tabiri ile Hegel’in bahsettiği İde kavramının öncülüdür. Kitabın başlığını günümüz diline Kut Bilgisi olarak çevirebiliriz ki kastedilen Devlet Bilgisi, Devlet Felsefesidir.
Alman filozof Hegel, Gymnasium’da mezuniyet konuşması yapmak için seçilen az sayıdaki öğrenciden biriydi. Seçilen öbür öğrenciler gibi ondan da Türkiye hakkında konuşması istenmişti. Hegel “Bilimin ve Sanatın Türkiye’deki Gelişmemiş Durumu” hakkında konuşmayı seçti. Adet olduğu üzere konuşma öğrenciye bilgi birikimini göstermesi, öğretmenlerini övmesi ve elbette, zavallı ve kara cahil Türkiye’de verildiği varsayılandan çok daha üstün bir eğitim ortamı sağlayan Karl Eugen’in bilge yönetimini övmesi için bir fırsat olarak düşünülüyordu.
Hegel her iki görevi de biraz uzatmakla birlikte sorumluluk içinde yerine getirdi. Bu konuşmayla Gymnasium öğrencilik hayatını tamamlamış oldu. Kaynak: Terry Pinkard. Biyografi Hegel özgün Adı Hegel A Biography Çeviren Mehmet Barış Albayrak İş Bankası Yayınları. ss.17
Hegel’in lise mezuniyet konuşması için kendisine konu olarak Türkiye’nin bilgi yönetimi ve eğitim konusundaki geriliğinin verilmesi, Osmanlıların sıkıntılarının nereden kaynaklandığının dışarıdan bir bakış ile net olarak görüldüğünü göstermektedir.
“Enderun’da kullanıldığı varsayılan Kutadgu Bilig ile olan bağlar da koparılmaktaydı. Kurumlaşmış İnanç düzeni her şeyin üzerinde tutulur olmuştu. Bunun nedeni olarak da, eğitim düzeninin ve buna bağlı olarak da, Enderun’un eğitiminin günün koşullarına uyacak eğitimi öngörmemesi idi.” Kaynak: Kutluk Veren Bilgi ve 26 Ağustos’a Giden Yol (Ohio State Üniversitesinde, Türk Öğrenci Birliğince düzenlenen 26-30 Ağustos 1922’yi anma toplantısına 26 Ağustos 2000 sunulmuştur; https://philarchive.org/archive/BULDKv1 ss.7)
“Osmanlı ordusu bünyesinde kurulan sağlık, topçu, gemi ve savunma görev ve kuruluş öğrenimi okullarındaki öğrenciler kendilerine okutulanların dışında görüşler ve bilimlerle de tanıştılar, ilgilenmeye başladılar. Avrupalıların kullandığı türden Kutluk Veren Bilgi de bunların başında geliyordu. Böylece, alışageldikleri yönetim ve inanç türlerinden dışındaki uygulamaların nitelikleri üzerinde görüş alışverişine de başladılar. Bu subayların bir bölümü, “çağdaş” olarak gördükleri bu uygulamaları Osmanlı toplumuna da en iyi düşüncelerle aktarmak istiyorlardı. Osmanlı toplumu, atalarından gelen, atalarının yarattığı yazılı ve sözlü öz “Kutluk Veren Bilgi” türünü, değişik etkilerin altında kalarak, unutmuşlardı.” Kaynak: Kutluk Veren Bilgi ve 26 Ağustos’a Giden Yol [Ohio State Üniversitesinde, Türk Öğrenci Birliğince düzenlenen 26-30 Ağustos 1922’yi anma toplantısına 26 Ağustos 2000 sunulmuştur; https://philarchive.org/archive/BULDKv1. ss.9
Tekçi düşünce biçimi ardından Cumhuriyete de sirayet ederken, Atatürk ile “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” tespit ve hedefi ile birlikte Köktürk Yazıtları ve Karahanlı Klasik eserlerindeki (Kutadgu Bilig, Divanı Lugat it Türk) bilgiseverlik ve idealizmini yakalamıştır.
Amerikalı tarihçi S. Frederick Starr tarafından 1995 yılında yayınlanan ve 2018 yılında dilimize çevrilen “Kayıp Aydınlanma” başlıklı kitap, ülkemizde sürekli tekrarlanan ezberlerin aksine aydınlanmanın Orta Asya’da, Türkistan’da başladığını belgelendirmektedir. Burada esas alınan kriter de bölgenin düşünürler açısından taşıdığı muazzam zenginliktir.
Kendi tarihimiz konusunda batı kaynaklı modellemeler revaçta iken, kendi düşünürlerimiz ve eserleri de dikkate alınmamaktadır. İktisatçı Sencer Divitçioğlu tarafından gündeme getirilen ATÜT modelinin ardından sosyolog Şerif Mardin tarafından çevre merkez ilişkileri modeli moda haline gelmiştir. ATÜT modelinin de temelinde su vardır ama suni bir açıklama tarzıdır bu. Kişi tabirinin kökündeki su ise gerçeği teslim etmektedir.
Alman idealizmi akımının filozofları 18.yüzyıldan başlayarak devlet felsefelerini de geliştirirken, sözkonusu düşünürlerin genel çerçevedeki felsefeleri konusunda bir ilgi ve literatür oluşmuş fakat devlet felsefesi konusundaki görüşleri ilgimizi çekmemiştir. Devlet hususundaki düşünce geleneğimiz krizlerin çözümüne yönelik reform raporları ( Koçi Bey Risalesi, Kınalızade, Ahmet Cevdet Paşa) tarzındadır ki bu raporlar da kaale alınmamakta idi. Neticede bir Devlet Felsefesi disiplinimiz oluşmamıştır.
Kendi devlet yapımız üzerine Hegel’in Prusya için yaptığı tarzda bir felsefi düşünme söz konusu olmamıştır. Bu konuda Yazıtlar, Farabi, Yusuf Has Hacip gibi çağlar üstü eserler geçmişte ortaya konmuş ve yol gösterici olmuştu. Bu eserlerde ortaya konulan kavramların incelemesi yapılmamıştır. Devlet ve Siyaset Felsefemiz için mevcut olan geçmiş literatür halen bir kenarda değerlenmeyi beklemektedir.
Değerlendirilmesi gereken kaynaklar arasında Rusya kökenli Sadri Maksudi Arsal’ın eserleri ve doktorasını Tayvan’da yapmış bulunan, Çin kaynaklı belgelere de hâkim olan Bahaeddin Ögel hocamızın külliyatı bu konuda en önemli eserler olarak gözükmektedir. Bu kaynakların devlet felsefemizin bina edilmesi açısından değerlendirilmesi gereklidir.
Hegel Devlet: Sıklıkla Kullanılan Kavramlar Dizin 1
Hegel Devlet: Sıklıkla kullanılan kavramlar Dizin 2
Consciousness of Freedom- Özgürlük Bilinci
Hep hürriyet dediler 1876-dan itibaren.
Alman idealizmi başlı başına felsefi bir akım olmasına rağmen Türk idealist felsefesi başlıklı bir akım ortaya çıkmamıştır. Hegel yine alman filozoflarından Karl Marxı etkileyen bir numaralı düşünürdür Karl Marx Türkiye’de de çok etkili olmuştur fakat Türkiyede Hegel’in etkisinden bahsedilemez.
Mkutup
Türk Marksistleri: Orhan Hançerlioğlu. Murat Belge. Sencer Divitçioğlu. Selahattin Hilav. Ali Yalçın Göymen
Türk İslamcıları: Nurettin Topçu. Yusuf Kaplan. Cemil Meriç
Mehmet Genç: Osmanlı Devleti. Bürokrasi. Göktürk Osmanlı bağı
Şerif Mardin: Sivil Toplum. Osmanlılar
İlber Ortaylı: Hegelyanizm. Osmanlılar. Tarih çizgisi
Süleyman Seyfi Öğün: Sittlichkeit. Türkiye Cumhuriyeti
Taşansu Türker: Hegelyan Devlet
Hilmi Ziya Ülken:
Taha Parla: Ziya Gökalp
Sait Başer: Töre
Bahaeddin Ögel: Devlet
Sadri Maksudi Arsal: Devlet
Cemil Meriç: Endiyanizm
Faruk Yalvaç: Dışarda Devlet
Alev Alatlı: Hegel ve Mevlana
İdris Küçükömer: Sivil Toplum
Metin Heper: Hegelyan Devlet
————-/////————//////————///////
Ülkemizde Marks ve Max Weber konusunda devlet düzeni ve iktisadi zihniyet temelli düşünceler geliştirilmiş tezler ortaya konulmuş, araştırmalar yapılmıştır. Araştırmalardaki öndegelen akademisyenler de Sabri Ülgener gibi Sencer Divitçioğlu gibi Ahmet Güven Sayar gibi isimlerdir. Fakat Hegel ile ilgili siyaset bilimleri fakültelerinde Türk devlet geleneğine açıklayıcı tarzdaki felsefesi referans verilen veren çalışmalar yapılmamıştır.
Hegel, hukuk felsefesi devlet felsefesi çalışmalarında sürekli olarak kavramlar üzerinden gitmekte, yeni kavramlar da üretmektedir.
Hegel 1770-1830 yılları arasında yaşadı. Osmanlılar üzerinde özellikle 19.yüzyılda en etkili olan ülke Almanya idi. Osmanlılar Yedi düvel ile verdiği mücadelede savaşı Almanya ile birlikte yapmışlardı. Buna rağmen genç Osmanlılar, Jöntürkler alman düşünürlerinden hiç bahsetmemektedir. Hammer Osmanlı tarihini cilt cilt yazmıştı. Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti Almanya’daki Hegel’in devlet felsefesine hiç ilgi duymamışlardır.
Hammer, cilt cilt Osmanlı tarihi yazmıştı. Birinci Dünya Savaşından başlayarak Almanlar özellikle İstanbul Üniversitesi’ndeki yapıyı oluşturan bir numaralı kaynaktı fakat bütün bunlara rağmen Hegel etkisinden bahsedemeyiz, böyle bir etki söz konusu olmamıştır.
Osmanlı’nın çöküşüyle birlikte Türkler yeni bir devlet kurma pozisyonunda kaldılar ve bu konuda düşünsel kaynaklara çok yoğun bir şekilde Atatürk tarafından müracaat edilmiştir.
Hegel, hiçbir şekilde Türklerin kurduğu çok sayıda devletle ilgili bir düşünce geliştirmemiştir. Türklerin otoriter ve tiranlık yönetimini temsil ettiğini düşünmüş ve onun ötesinde hiçbir zaman geçirmemiştir, eski Türk devlet yapıları hiçbir zaman ilgisini çekmemiştir. Fakat diğer yandan Fransız tarihçiler Türk tarihine çok büyük ilgi duymuşlar ve Joseph de Guignes ciltlerle Türk tarihini 1757 yılında yayınlamıştır.
Türk tarihi Oğuz Kağan’ın, Dedem Korkut destanından Göktürk Yazıtlarından itibaren tamamen bir idealizm ve ideal düşünce tarihi olarak şekillenmiştir. Buna rağmen bu konuda bir tez ortaya konulamamıştır gerçekten şaşırtıcıdır. Türkler yazdıkları eserler ne yazıtlarla yazmalarla tamamen bu kavramları ortaya koymuşlardır kavramları idealize etmişlerdir, kavramsal yapı son derece sağlamdır, idealizm kavramları son derece sağlamdır.
Kavramlar. Hegel. Türk Tarihi. Geist Kut
İthal modellere, teorik modellere Şerif Mardin’in Amerika’dan ithal ettiği merkez çevre ilişkileri modeli ve Max Weber’in iktisadi zihniyet modellerini de ekleyebiliriz. Metin Heper, Osmanlı’nın bürokratik sistemini tamamen MAX Weber kavramları ile açıklayan kitaplar yazdı.
Ahmet Cevdet Paşa:• Târîh-i Cevdet: 12 cilttir. Osmanlı Devleti’nin 1774-1825 seneleri arasındaki tarihini anlatır
Mecelle https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Mecelle
Hegel ile aynı yıllar arasında yaşamış olan Ahmet Cevdet Paşa ise Osmanlı devlet düzenine yeni bir temele oturtmak için Tanzimat’tan sonra Mecellesini yayınlar ve 1926 yılına kadar Mecelle Türkiye’de ve 1950 li yıllara kadar Suriye’de ve diğer Orta Doğu ülkelerinde uygulanır.
Ülkemizde Hegel’e karşı olan ilgi 1990 yılında ve 2010’lu yıllarda yayınlanan kitaplarla yoğunlaşmıştır. Türkiye’de devlet felsefesi konusunda ilk kapsamlı yayın 1940’lards Sadri Maksudi Arsal’ın Hukuk Felsefesi ve Tarih kitabı ile başlamıştır. Burada Sadri Maksudi Beyin Rusya kökenli aydınlardan yani baskı altındaki Türklerden olması ilgi çekici bir noktadır.
Cumhuriyeti kuranların Hegel’den referans aldıklarına ilişkin bir bilgi sahibi değiliz fakat tuttukları yol tamamen devleti kurmak yeniden kurmak ve kurumsallaştırmak şeklinde bir çizgi olmuştur. Sadri Maksudi Arsal’ın hukuk felsefesi ve tarih kitabında ise Hegel’in bir kaynak olarak kullanıldığına ilişkin bir bilgiye sahip değiliz.
Hegel devleti özgürlük bilincinin en yüksek olduğu bir oluşum olarak tanımlamaktadır. Devlet özgürlük olarak tanımlanmaktadır. Türkler sürekli olarak devleti idealize etmişler devleti ana, baba olarak görmüşlerdir.
Hegel ile Türkler arasında bir paralellik söz konusudur. Hegel devlet konusunu en çok düşünen ve felsefeleştiren bir filozof iken Türkler de Göktürk Yazıtlarından başlayarak devlet konusunun üzerinde en çok ta yazıtlardan eserler veren bir kavim idiler. Hegel devlet felsefesinde Alman devleti idealini esas alırken burada ilgi çekici olan husus Alman devleti ile ilgili hangi kadim kaynakların var olduğudur. Almanlar Roma İmparatorluğunu kutsal Roma Cermen imparatorluğu olarak devir almışlardı bu kendilerine ait olan bir imparatorluk değildi fakat ve Alman yazı dilinde devlet ile ilgili ilk belgelerin hangi tarihli olduğu merak konusudur.
Diğer yandan Türklere bakıldığında ise Türkler Milat’tan önce 1050 yılından başlayarak bilinen tarih olarak ÇU devleti ile başlayan bir süreçte sürekli teşkilâtlanmış, devletler kurmuşlardır ve sonunda yedi yüzlü yıllarda Göktürk Yazıtları ile bu konuyu da anıtlaştırmışlardır. Almanlarda böyle bir mirasını olup olmadığı ise merak konusudur. Spekülatif düşünce olarak eğer Hegel’in elinde devlet geleneği ile ilgili miras olarak bırakılan Yazıtları ve Kutadgu Bilig ( 1071 ) eğer elinde olsaydı devlet felsefesini ne şekilde yapardı önemli bir sorudur.
Hegel’in yaşadığı dönemde henüz bulunmayan Orhun Yazıtları 1893 yılında çözülmüştür.
Yazıtlar, 1889 yılında Moğolistan’da Orhun Vadisi’nde bulunmuşlardır. Bu yazıtlar II. Göktürk Kağanlığı’na aittir. Yazılış tarihleri MS. 8. yüzyılın başlarına dayanmaktadır. Yazıtlardan Kül Tigin Yazıtı 732 yılında, Bilge Kağan Yazıtı 735 yılında yazılmışlardır.
1893 yılında Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen tarafından, Rus Türkolog Vasili Radlof’un da yardımıyla çözülmüş ve aynı yılın 15 Aralık günü Danimarka Kraliyet Bilimler Akademisi’nde bilim dünyasına açıklanmıştır.
Hilmi Ziya Ülken’in eserlerinde Osmanlı döneminde Hegel bilgileri var.
Türk devletlerinin gelişimi diyalektik bir çizgi izlemiştir tez antitez sentez çizgisi Hegelyan bir çizgidir. Öncelikle sekizinci asırda Çin tehlikesine karşı Araplarla işbirliği yaparak bu tehlike bertaraf edilmiş ve izleyen yüzyıllar içerisinde Türkler İslamiyeti seçerek orta Doğu’ya inmeyi planlayan düşmanları olan Çin’in yerine Türkler Orta Doğu‘ya inmişler, Abbasi İmparatorluğu’nu ele geçirmişler, ardından da dünyanın en stratejik noktası olan Anadolu Yarımadası ve Balkan yarımadasına kıtaların birleştiği noktaya yerleşmişlerdir.
Bu ilk dönüşümün ardından ise ikinci dönüşüm İran tehlikesine karşı 16. yüzyılda Yavuz Sultan Selim önce İran’a ardından Mısır’a girmiş ve Şii İran tehlikesine karşı hilafeti getirerek bu tehlikeyi de bertaraf etmiş, son olarak 20. yüzyıl başında biten imparatorluğun yerine yeni birini düşman yedi düvele yani Avrupa’ya karşı idi tekrar dönüşüm tarihi yaşayacağız ve imparatorluktan cumhuriyete doğru evrilerek yeni bir devlet ile yolumuza devam edeceğiz.
Görüldüğü gibi burada diyalektik mekanizmaları Türkler en iyi bir şekilde işletmişlerdir.
Celal Tahir kaynakları
Ülkemizde Hegel felsefesi ve Alman idealist okulu düşünürlerinin değerlendirilmesi konusunda ilk adımlar düşünürlerimizden cemil Meriç, Macit Gökberk ve Orhan Hançerlioğlu tarafından atılmıştır. Cemil Meriç yayınladığı eserlerinde idealist okul düşünürlerine detaylı olarak yer vermiş ve onların özellikle Hindistan kaynağından beslenmesi hususundaki düşünceleri ile katkısını derinleştirmiştir.
İstanbul Üniversitesi felsefe bölümünden Prof. Macit Gökberk ise yayınladığı Felsefe Tarihi kitabında (ilk baskısı 1961) bu okula ve Hegel’e ayrı bir yer ayırmış, Felsefe Arkivi dergisinde Hegel’in devlet felsefesi başlıklı uzun bir makale yayınlamış, ayrıca Hegel’in felsefesi yaşayan yönleri ile başlıklı bir konferansı Hegel’in 200. doğum yılı dolayısıyla 1970 yılında vermiştir.
Orhan Hançerlioğlu da düşünce tarihi kitabında ekole ve Hegel’e kitabında ayrı bir bölüm ayırmış değerlendirmesini yapmıştır.
Türk devlet düşünürleri;
Kayıp Aydınlanma Frederick Starr:
İktisatçı Sencer Divitçioğlu tarafından gündeme getirilen ATÜT modelinin ardından sosyolog Şerif Mardin tarafından çevre merkez ilişkileri modeli moda haline gelmiştir. ATÜT modelinin de temelinde su vardır ama suni bir açıklama tarzıdır bu. Kişi tabirinin kökündeki su ise gerçeği teslim etmektedir.
Kendi tarihimiz konusunda batı kaynaklı modellemeler revaçta iken, kendi düşünürlerimiz ve eserleri de dikkate alınmamaktadır. Alman idealizmi akımının filozofları 18.yüzyıldan başlayarak devlet felsefelerini de geliştirirken, söz konusu düşünürlerin genel çerçevedeki felsefeleri konusunda bir ilgi ve literatür oluşmuş fakat devlet felsefesi konusundaki görüşleri ilgimizi çekmemiştir. Devlet hususundaki düşünce geleneğimiz krizlerin çözümüne yönelik reform raporları ( Koçi Bey Risalesi, Kınalızade, Ahmet Cevdet Paşa) tarzındadır.
Kendi devlet yapımız üzerine Hegel’in Prusya için yaptığı tarzda bir felsefi düşünme söz konusu olmamıştır. Ki bu konuda Yazıtlar, Farabi, Yusuf Has Hacip gibi çağlar üstü eserler geçmişte ortaya konmuş ve yol gösterici olmuştu. Bu eserlerde ortaya konulan kavramların incelemesi yapılmamıştır. Devlet ve Siyaset Felsefemiz için mevcut olan geçmiş literatür halen bir kenarda değerlenmeyi beklemektedir.
Alman imparatorluğu tarihte Hegel ile Rusları tanıştırmışlar ve ardından Rus aydınları ilk kez Hegel’i okuyarak düşünür yönlerini kuvvetlendirmişlerdi. Türkler ise Hegel ile bir türlü tanışamamışlar, fakat bu kez 27 Mayıs darbesinden sonra özellikle İngilizler bir yandan Seyit Kutub‘un İhvan kitaplarını cicili bicili basarlarken diğer yandan da da ki buna Amerikalılar da dahildir Karl Marx’ın kitaplarını yine İngilizler bastırmışlar, aydınlarının beyinlerini yıkamışlar ve iç savaşa sürüklemişlerdir. Şimdi Hegel ile Marx arasındaki ayırım odur ki, Hegel devleti kurumsal devlet yapısı olarak inşa ediyordu.
Devleti baskı aygıtı olarak değerlendiren ve lanetleyen bir düşünce yapısına sahip olan Marx’a takılan Türk aydınları, Hegel’den yararlanamazken, Karl Marx’ı mevcut devletlerini düşünüş biçimlerinin içerisine yerleştirmiş olurlar. Bu sancılar halen yaşamaya devam etmektedir.
Ruslar ise Hegel ile birlikte devletlerini en üst seviyede kurumsallaştırmışlardır. Almanya Başbakanı Angela Merkel de doğu Almanya doğumludur ve Doğu Alman istihbarat Teşkilatında önemli bir figürdür geçmişte, buradan Rusya ve Almanya arasındaki bağları tespit edebiliriz.
Hegel, anlaşılması kolay olan bir filozof değildir bunun sebebi de filozofun karmaşık tespitlerinin yanı sıra ülkemizde yapılan çevirilerin kaotik bir yapıda olmasından, kavramların karşılıklarının düzgün bir Türkçe ile oluşturulamamasından, Türkçe karşılıklarının geliştirilememesinden kaynaklanmaktadır. Böylece Hegel daha da anlaşılmaz kılınmıştır.
Hegel devlet felsefesini incelediği eserlerinde özellikle Hukuk Felsefesinin Prensipleri başlıklı kitabında devleti iki kavram altında incelemiştir. Birinci olarak devleti şuur olarak ve ardından da kurum olarak incelemiştir.
Türklerde Devlet Anlayışı başlıklı kapsamlı bir eser yazan Prof. Bahaeddin Ögel kitabını incelediğimizde ise Hegel’in ana çerçevesinin Türklerde devlet anlayışı açısından özellikle devlet şuuru olarak çok daha detaylı ve kuvvetli olduğu, kurum olarak devlet kavramının ise daha az sayıda kavram ile incelendiği, oluştuğu, açıklandığı görülmektedir.
Bu kayda değer bir olgudur ve Türklerde devlet yapısının, anlayışının şuur olarak son derece kuvvetli olduğu halde kurum olarak aynı kuvvetli yapıda olmadığı bariz bir şekilde görülmektedir.
Buradan çıkaracağımız netice de kurumsal yapısı kuvvetli olmayan devletlerin zaman içerisinde çöktüğü ve bu şekilde 16 devlet kurulduğu ama bu 16 devletin de çöktüğü gerçeğidir. 17 ci devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti devleti ise 100. yılını henüz tamamlama aşamasındadır. Alman İdealizmi. Fransız Pozitivizmi (TR)
| I. HEGEL’İN METODU VE SİSTEMİ | TÜRK DEVLET FELSEFESİ |
| 1. Akıl Kavramı | Us |
| 2. Dialektik | Mevlana? |
| 3. İdenin Gelişmesi | |
| A- Tabiat | Iduk Yer Sub |
| B. Tin | Kut |
| II. OBJEKTİF TİN | |
| 1. Objektif Tin Kavramı | |
| 2. Objektif Tinin Gelişmesi | |
| a- Aile | Ocak |
| b- Medeni Cemiyet | Kamu |
| III. DEVLET | |
| 1. Şuur olarak Devlet | İl |
| A- Fert – Devlet Münasebeti | Kişi. Kendi. Könül |
| B- Genel iradeyi Temsil Dereceleri | |
| a- Halk | Bodun |
| b- Devlet Memurları | Bürokrasi |
| c- Hükümdar | Kağan. Han |
| 2. Kurum olarak Devlet | |
| A- Devletin içeriye Karşı Hükümranlığı | |
| a- Erklerin Ayrılması | Erk |
| b. Devlet Şekilleri | |
| c Anayasa — Millî Ruh | Töre |
| B. Devletin Dışarıya Karşı Hükümranlığı | Tuğ |
| a- Devletlerin Birbirleri ile Münasebetleri | |
| b- Harp | Ordu |
| c- Dünya Tarihi | Dünya Devleti |
| d- Büyük Adam | Bilgelik |
| HEGEL DEVLET FELSEFESİNDE EN ÇOK KULLANILAN KAVRAMLAR | |
| TÜRK DEVLET FELSEFESİNDEKİ KARŞILIKLARI | |
| HEGEL | TÜRK |
| DEVLET FELSEFESİ | DEVLET FELSEFESİ |
| MENSCH. PERSON Birey | Kişi |
| Çin | Tabgaç (Kuşak.Küç). |
| STAAT Devlet/e/i/in/ler/te | İl. Kamu. Kut |
| RELIGION, DİN | Gök, Kök, Töre |
| ALLGEMEINE, Evrensel | Kök |
| VOLK, Halk | Bodun |
| ANSICH, Kendi | Kendi. Könül |
| Kilise | Gök |
| FREIHEIT, Özgür/lük | Kişi.Öz |
| Platon | Bilge. Küç |
| Roma | Rum. 550 Göktürkler. Kuşak |
| Siyasi | Kut |
| GEIST, Tin/Ruh | Kut, Könül |
| Yunan/istan | Yunan/istan. Kuşak |
| RECHT, Yasa, Töre, Adalet | Köni |
| SITTLICHKEIT, Etik, Ahlaklı Toplum | Töre |
Bu tabloyu az önce oluşturdum, 40 günlük geceli gündüzlü emek verdim. Gördüğün gibi üstüste örtüşüyor. Yorumlarımı yazacağım. Hegel en çok Roma, Eski Yunan ve Çin’i incelemiş.
Kişi. Kendi. Könül. Kamu. Küç. Kök. Kuşak. 7 Kavram da burada kapsanmış.
Celal Tahir: Ayrışan yerleri yanları yönleri ile tespit etmemiz lazım Çünkü Hegel Batı devlet geleneği Avrupa devlet geleneğinin felsefesini yapmakta bizim devlet geleneğimiz farklı ve Bence Üstün yanları da var.
LA: En önemli tez bu olacak.
Celal Tahir: Gök kiliseye tam karşılık gelir mi Bence değil Çünkü kilise İsa Mesih tir Gerçi Mesih’in kırıldığı ile göklerdedir bu da ben mesele biraz metafiziğe giriyor bir bakmak lazım
Gök’den kastım İlahiyat
Celal Tahir: Kut kavramı siyaseti aşan bir kavram buna dair kısa bir not yarın öbür gün gönderebilirim göndermeye çalışırım
Levent Agaoğlu: Aksakallı deriz aslı Kökçin sakallıdır, Bozkurt deriz aslı Kök Börü’dür. Hep ilahiyat.. Maalesef bu bağlantıları atlamışız.
Celal Tahir: Onların sebebi 150 yılda Türkçülük üzerinden yapılan ideolojik manipülasyonlar operasyonlar
Levent Agaoğlu: Harika oldu bu. Senin tespit ettiğin asimetrik operayon (Kızılelma, Turan ülküsü, hep Batıya gitme ülkülerimiz) ile yediğimiz ters taklalara bir örnek de Kök (Gök) kavramı üzerinden olmuş.
Kutadgu Bilig
Yazıtlardan başlayarak Türkler sürekli evrendeki sırları, zihin dünyalarına, dillerine, sözlerine ve sonunda yazıtlara ve yazmalara geçirmişler ve kayıt altına almışlardır. Tanrı ve göç en çok kullanılan kelimelerdir. Türkler, göğü aynı zamanda bir niteleme sıfatı olarak kullanmışlardır; köktürkler, kök börü, kökçin sakal, kök boya örneklerinde olduğu gibi.
Başlangıç efsanesi olarak niteleyebileceğimiz Oğuz Kağan Destanında evrende ilintili kavramlar kullanılmıştır; Gökhan, Ayhan, Yıldızhan gibi. Efsanenin sonunda ise “güneş bayrak, gök kurikan” ifadesi vardır “güneş bayrak, gök çadır”.
Türkler böylece Göktürkler, olurken efsanelerinde yeralan efsanevi kurt da gökbörü olmuştur. Bilge kişiyi, Kökçin sakallı olarak adlandırmışlardır. Doğadan topladıkları bitkilerle halılarını kök boya ile boyamışlardır. Türkmenler büyüklerini kök ayuk olarak nitelendirmişlerdir.
Göklerdeki kutsallık bu şekilde yeryüzüne indirilmiştir. Göğün kutsallığı anlayışı İç Asya Türk boylarından olan Chou’ların milattan önce 1000 tarihlerinde kurduğu devletten itibaren geçerli olmuştur ve bu anlayış daha sonra Türklerden Çinlilere de geçmiştir.
Avrupa 1850 de bizi kapitalizmi benimsemek zorunda bırakmıştı. Şimdi de benzer süreç çalışıyor. 1700-1850 arası 150 yıl bizimle savaşıp sonunda kapitalizmi Türklere kabul ettirdiler. 1980 darbesi ile de yeni bir format attılar
Çökmekte olan kapitalizm hegemonyasını sürdürmek adına tüm insanları robot yapacaklar. Kuvvada olan karşı koyma potansiyelimiz için hazırlık yapmak için Kutadgu Bilig vb metinleri gündemimize almalıyız. Yıkılmış Osmanlı referansları derde deva değil. Referans Yunus Emre ve öncesi 300 yıllık dönem. Eski milenyumun başları
Osmanlı sistemi derde deva olsaydı zaten yıkılmazdı. Kendilerinden önce yakalanmış ilahi prensipleri ellerinden kaçırdılar.
Yunus’un ilahilerini aksesuar olarak dışlarsan içselleştirmez isen olacağı buydu zaten.
Celal Tahir:
1 Osmanlı medeniyeti inşa edilirken o metinler önemli ölçüde dikkate alındı sadece metin olarak değil yaşamın içinde içkin olarak zaten onlar yaşamakta idi
2 Osmanlı antik zamanlardan modern zamanlara uzanan tek sülalede en uzun imparatorluktur ve İslam Türk tarihinin zirvesidir çok yönlü değerlendirilmesi gerekir
3 yıkılmasının çok farklı ve çok fazla sebepleri vardır biraz da mukadderat attır
4 Türk tarih tezinde yapılmaya çalışıldığı gibi Osmanlı Selçuklu ani İslamiyet atlanarak İslam öncesi Türk tarihi ne yalnız başına yönelmek bir mantıklı 2 çok mümkün üç anlamlı değildir
5 Çünkü dediğim gibi zaten bunlar Osmanlı’da etkin olarak mevcuttur
Kanaatime göre yapılması gereken bir bütün olarak Türk tarihi ve İslamiyet ve ikisinin sentezi olarak rahat tabirle romanın sentezi olan Osmanlı’nın da incelenmesi Tüm bunları var eden prensiplerin yeniden prensip edinerek ve bunlar eylemde içkin hale getirilerek modern dünyanın gidişatı da doğru teşhis edilerek yeni dünya ne zamanın içinde ona bir renk ve ahenk vererek var olmaktır.
LA: Hilmi Ziya Ülken’in Tefekkür Tarihinde konu ile ilgili önemli bir paragraf var. 1100’lerde donduk diyor. http://leventagaoglu.blogspot.com/2016/12/turk-dusuncesi-felsefe-ve-matematik.html
CT: O zaten genelde söylenen bir şey ama müzakereye muhtaç ve açık.
LA: Roma’dan Avrupa Birliği çıkardılar, o da çalıştığı yok. Biz çalışan bir birliği nasıl çıkarabiliriz? Türk ve İslam birbirini sınırlamamalı.
LA: 1999 Osmanlının 700.yılından başlayarak 20 yıldır Osmanlı yazılıp çiziliyor. Bizde 600 yıllık sürekli bir hanedan ve 16 devlet var. Çin’de ise 10 dan fazla haneden ve tek bir imparatorluk var. Fakat Çin tarihinde süreklilik var. 5000 yıllık Çin Medeniyetini tüm Çinliler yazıp çiziyor. Bizde o süreklilik yok. Mekanlar da kopuk. Zihin de bölük. Tarihimizi zaman ve mekanda sürekli kılıp zihnimizde canlandırmamız lazım.
CELAL TAHİR
Su ile irtibat akışkanlığı, Türklerin konargöçer bir kavim olmasını, Türk devletlerinin şemsiye devlet olabilmesini, Türklerin intibak kabiliyetlerini, sentez oluşturup hem kendilerini, hem diğer kavimleri dönüştürebilmelerini izah eder. Batı, yerleşik toplumları ve mekânı, Türkler göçebeliği ve zamanı temsil eder. (Celal Tahir)
Dünyada bir devletler üstü küresel oligarşinin mevcudiyeti açıktır. Bu 150 yıldır emperyalizm diye ifade edilen olgunun ta kendisidir. Bu zümre dünyadaki bu yapı ile irtibatlı olduğu için bu yapının gösterdiği istikamet haricinde hareket etmenin hem lüzumsuz hem tehlikeli hem de mantıksız olduğunu düşünmektedir. Ve devletler üstü küresel oligarşi ile irtibatlı zümre içinde yer almanın, ahlaki bir mesele olduğunu da düşünmemektedir. Bu bağlamda Dünya’da ve Türkiye’de yerellik ve milliyetçilik de zayıflamıştır.
Çünkü modern batı uygarlığı Protestanlığa ve deizme dayalı metafizik arka planı üzerinden geliştirdiği ütopyalar ve ideolojilerle yeryüzü insanlığının zihniyet yapısının ve zihin dünyasını da dağıtır ve tarumar eder. Ve bu tarumar edişten sonra da yeryüzü insanlığının zihniyet yapısını önemli ölçüde belirler ve tanımlar. Bu şekilde de diğer toplumsal yapılara fizik-zor ile ve ondan da öte, onların zihinlerini dönüştürerek egemenlik altına alır. ve bu egemenliği türlü yollarla bugüne değin sürdürür. Bu zaten küreselciliğin ta kendisidir.
Bu durumda ayakta kalan devletler ise bir manada hakiki devlet olacaktır. Tarih içinde derinliği olan kadim milletlerin kavimlerin devletleri kadim devletler, ayakta kalabilecektir. Ancak bunlarında ayakta kalmaları dünyanın gidişatına kendilerini adapte edebilmeleri ile doğru orantılıdır. Bu şekilde mümkündür. Türk devleti bu imkâna sahip devletlerden biridir. Türk diasporası, dünyadaki Türk varlığı Türk devletinin, Türk milletinin giderek küreselleşen dünyanın gidişatına kendisine adapte edebilecek olmasının nesnel temelini oluşturmaktadır.
Ayrıca Türklerin en eski çağlardan beri kurdukları devletlerde diğer kavimlerle, bir etniklerle, kültürlerle, dinlerle bir arada aşabilmeleri hususiyeti ve Türk devletlerinin genel olarak bir şemsiye devlet olabilmesi de buna imkân sağlamaktadır. Türklerin diyalektiği Hilmi Ziya Ülken’nin dediği gibi karşıtların çatışkısı değil de, karşıtların bir arada ahenk içinde bir sentez oluşturması şeklinde telakki etmeleri de buna imkân sağlamaktadır. Celal Tahir.
Eyvallah Doğrudur benim kanaatim daha önce de yazdım bittiğini Arabi Hazretleri ile de irtibatı vardır ancak Hegel dile getirmiyor bildiğim kadarıyla
Benim devlet ve derin devlet kitabımda İngiliz siyaseti bölümünde Batı diyalektiği ve Doğu diyalektiği mukayesesi var
1- 2000 yıl önce Hunların ve kuman Kıpçak Türklerinin Karadeniz kuzeyinden gelerek romalıları germenleri yani Avrupa’yı rahatsız ettiği
2 İslamiyet’in hazreti peygamber 4 halife ve Emeviler devrinde hızla yayılarak İspanya’ya kadar giderek Avrupa üzerinde baskı kurduğu
3 Türklüğün ve İslam’ın dışında da tarihte bir doğu-batı ayrılığı ve karşıtlığının mevcut olduğu
4 tüm bunların neticesinde 1000 yıl önce 300 yıl devam eden sayıları 15’i bulan Haçlı Seferleri’nin Bu Topraklara düzenlendiği
5 300 senedir Avrupa’nın bir şark meselesinin mevcut olduğu bunun da Osmanlı’dan başka bir şey olmadığı bunun da Türk ve İslam tarihi ile ile irtibatlı olduğu
6 diğer sebeplerin yanında ve dışında ve hepsinin üzerinde I Dünya Savaşı’nın esas ve temel sebebinin ve de hedefinin Osmanlı olduğu Çünkü Osmanlı’nın var olduğu bir dünyada modernitenin hedeflerine ulaşmada zorlanacağının açık olduğu
7 bugün yaşadığımız ve yaşayacağımız dijital Devrim ve dönüşümün karakter ve hedefleri itibarıyla ilahi Asli prensiplerle önemli oranda ayrılık ve aykırılık gösterdiği
8 Tüm bu 7 madde bütünlüklü olarak değerlendirildiğinde sadece aktüel bazı hadiselere bakılarak Onların bir kısmı da eksik ve yanlış değerlendirilerek Türkiye’nin dünyanın yakın geleceğinde merkezde olduğu ve olacağı veya olabileceği nasıl söylene bilmektedir
9 daha da önemlisi ne için söylendiği ve yazıldığıdır
10 tüm bunların 20 seneyi Aşkın zamandır Türkiye’ye olduğundan ve kısa vadede olabileceğinden başka bir şekilde düşünmek ve algılatmak hedefi ile irtibatı var mıdır
11 ve bunun da Türkiye’nin Türk İslam tarihinden kaynaklanan oynayabileceği ve oynaması gereken misyon ve rolü oynamasına mani olmak için
bazı adamları Zamansız atmasına sağlayarak milenyumun ilerleyen zamanlarında dünya sisteminin plan ve stratejileri ne dahil etme hedefi ile irtibatı var mıdır sorusunu da sormak gerekir CELAL TAHİR
iKİLİK: http://www.yenisoz.com.tr/britanya-siyaseti-ingiliz-akli-makale-9544
http://www.star.com.tr/acik-gorus/yeni-turkiye-ve-erdoganin-misyonu-haber-1153817/
Celal Tahir, DİSTOPYA DOSYASI
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Tek bir zihin tipi yok Aslında tek bir insan tipi de yok
Rasyonel akıl batının, Batı onu egemen kıldı, onun üzerinden de egemenlik kurdu.
“Türklerin diyalektik anlayışı kadim İran’ın zıtlıkları zıtlık olarak ve birbirleri ile daima çatışır olarak telakki eden diyalektiği ile açıkça ayrışmaktadır. İran´ın diyalektiği kavrayışı ile modern batı diyalektiği ile örtüşmektedir. Bununla İran´ın Osmanlı´ya karşı Batı ile birlikte oluşu ile bir alaka ve irtibat var mıdır? Buna da bakılmalıdır. ” Celal Tahir
“Hegel’in diyalektik anlayışı da modern batı diyalektiğinin temelidir” diyebilir miyiz?
Esasen işin kökeni antik Yunan’a kadar uzanır. Çatışmacı diyalektik CELAL TAHİR
………………………
Ortak Anlaşma Dili Olarak Türkçe Ve Dil Devrimi
İkinci olarak Türkçe, Selçuklu ve Osmanlı devirlerindeki tarihi dönüşümün safhalarında neredeyse 72 millet, kavim, etnisite, din ve mezhep kümesinin dil ve lehçeleriyle ilişkiye girer. Dolayısıyla dönüşüme uğrar. Bu dilde sadeleştirme taraftarlarının zannettiği gibi bir dejenerasyon değildir. Türk tarihinin yeni bir evresinde kuşatıcı bir ortak antlaşma dilinin ortaya çıkmasıdır.
Bu da Türk devletinin şemsiye devlet olması ve Türklerin diğer kavimler, etnisitelerle ortak bir sentez oluşturma hususiyetiyle irtibatlıdır. İşte ortak anlaşma dili olarak Türkçe´nin ortaya çıkış bağlamı budur. Ancak öztürkçecilik akımı ile Türkçe´ deki Arapça, Farsça kökenli sözcükler, kavramlar atıldığında, Türkçenin ortak anlaşma dili olma özelliği önemli ölçüde kaybolur. http://yenidunyagundemi.com/kose-yazilari/turk-dili-ve-dil-devrimi-oz-turkcecilik-ve-bazi-sonuclari-1255.html
Üstün olan yanlarımız sence hangi kavramlar?
Kut kavramı önemlidir bu kavramın muadili tam olarak diğer geleneklerde yok gibi gözüküyor.
Bir de Ulus devlet sürecinde kısmen aşınmış olsa da Türk devletleri çoğunlukla şemsiye devlet olma özelliği gösteriyor.
Gönül ve Kut kavramları başka dillerde yok.
Şemsiye devlet olunca kapsayıcılık ve özgürlük hallice oluyor.
Bu şemsiye devlet konusunu sen bir yerlerde daha yazmıştın. Önemli bir kavram bu da.
DEVLET, Hegel
Toplam Devlet 1068 kez.
Mevcut başkanlık sistemi Türk devlet geleneğine aykırı, bunu bir de aşırı abartılı şekilde savunanlar, savunmaya çalışanlar ile Türk devlet geleneği konuşulabilir mi yine de olabilir elbette. Celal Tahir
Türk devlet felsefesi
“KİŞİ OGLI KOP ÖLGELİ TÖRÖMİŞ”
“İnsanoğlu hep ölümlü yaratılmış”
(Kül Tigin Yazıtı, 731. Kuzey yüzü. Satır 10)
Devlet kurmak
Devleti kurtarmak
Ergenekon. Töre. Türk kavramları üzerinden operasyon.
Almanlar resmi devlet stratejileri olan Ostpolitik kapsamında önce Rusya ile ardından Hind ile ve son olarak da Türkler ile ilgili bilgilere vakıf olmuşlar tüm bilim dallarında çalışmalar yapmışlardır. Türklere karşı Rusya’yı Rusları tabiri caiz ise kullanma politikasını Almanya başlatmıştır. Bizans kavramı ve Avrasya kavramı, Alman kavramlarıdır.
Almanlar Darmstaadt Düşesini ve Rus krallığına prenses olarak vermişler ve böylece ikinci Katerina Rusya bilimler akademisini kurmuş, ardından 18 ve 19. yüzyıldaki olman idealist filozofları Hindistan‘ı keşfetmişler, Alman mitolojisini Hindistan‘da Hindistan kaynağında keşfetmişler, milliyetçiliklerini Hindistan’dan devşirmişlerdi. (Cemil Meriç’ten alıntılar ekle)
Hegel ile Türk devlet felsefesi arasındaki bir ortak yön de her ikisinde de ilahiyatın son derece kuvvetli olmasıdır. Kavramlar evren, tanrı, dünya, insan, devlet hep ilahiyat ile açıklanır.
1683 Viyana kuşatmasının ardından yüzyıl dolmadan 1771 yılında doğan Hegel.
18. yüzyılda almanlar devleti kurma peşinde iken, alman birliğini sağlama peşinde iken Türkler dağılma sürecine giren imparatorluğu toparlama aşamasında idiler biri yükselirken diğeri çökme sürecine girmişti.
Hegel 18. yüzyılda Hindistan’ı keşfederken, Türkler ise 11. yüzyılda Biruni ile birlikte Hindistan’ı keşfetmişlerdi. Birûni Hindistan’ı tarihi hindi başlığı altında kitaplaştırmıştır da. Bu kaynaktan ne şekilde ve nasıl yararlandığınız ya da yararlanamadığımız konusu ise ilmek ilmek incelememiz gereken bir konu iken, Türkler ne içinde yaşadıkları doğu dünyasını ne de kendi düşünürleri yolu ile inceledikleri yine Hindistan gibi doğu dünyası ülkelerini neden unutmuşlardı acaba, neden bu kaynakları kendi bilimsel çalışmalarında, felsefelerinde değerlendirmemişler, bu da önemli bir sorudur.
Türk devlet felsefesi efsaneler, destanlar, yazıtlarda dile getirilen bir mitoloji çerçevesinde bir idealizm, bir devlet idealizmi haline geliştirmiş iken bu idealizm daha sonraki dönemlerde kaybedilmiş ve ideolojilere dönüşmüş, ideolojik karmaşa içerisindeki işlerle yönünü kaybetmiş bütünlüğünü yitirmiş ve devlet ruhu zedelenmiştir. Bir ideolojiler karmaşası haline dönüşen düşünce dünyamızda, buna karşın Almanya’da olduğu gibi, Türk idealizmi felsefi akımı oluşmamış ve gelişmemiştir.
……………………………………………………………
Hegelyen Cumhuriyet, Süleyman Seyfi Öğün
Hiçbir cumhuriyet yaşlanmaz yani dünyanın neresine giderseniz gidin ister 200 sene evvel kurulsun, ister 100 sene evvel Cumhuriyet daima gençtir bunu bir kere veri almak durumundayız, çünkü genç Avrupa’nın ürettiği bir fikirdir, gençlik kurgusu üzerinden gelişmiştir. Bunu Fransız devrimine kadar da götürebilirsiniz 1820 ruhu 1830 ruhu. Hep bir jönlük vardır bize de zaten Jöntürkler olarak Genç Osmanlılar, Gençtürkler, Genç cumhuriyetçiler olarak böyle üç dalga halinde yansımıştır. Onun için cumhuriyetimiz çok yaşlandı denildiği yerde başka şeyler konuşulur. O hakikaten bir rejim krizine işaret eder.
Türkiye’ye gelince şöyle söyleyelim 23 Nisan 1920 tarihi bizim ulus olduğumuzu ortaya koyuyor bunu hatırlıyoruz biz bir ulusuz fakat tabii bu böyle kestirmeden halledilebilecek bir mesele değil. Ulus inşaası denilen çok karmaşık, çok çileli bir süreç var, bu çileli ve zor sürecin içinde iki tane ana akım olduğunu düşünüyorum ben.
Bu iki ana akımın birincisi Fransız tipi yani hiçbir şekilde ulusa herhangi bir kültürel kimlik yüklemeyen, hatta mevcut bütün kültürel kimliklerinden, bağlarından onu arındırarak yurttaş formasyonuna uğratmak isteyen, dönüştürmek isteyen bir düşünce var.
Mesela, Ernest Renan bunu çok güzel anlatır ulus amnezidir der. Yani ulus kurmak için bir şeyleri unutmak gerekir. Nedir o geçmiştir, tarihtir, maneviyattır, inançlardır, değerler vs geleneklerdir.
Buna karşı, 19. asırda Almanya menşeli mahreçli bir enerjik protesto doğuyor, bu da romantizmin sürüklediği bir şey ve Fransız devriminin bir takım ana ilkelerine reddiye geliştiriyor. Bu düşüncede ulusu yeniden tarihsel manada ete buda kavuşturmak meselesi, bunu feylezof Hegel, Sittlichkeit kavramı ile anlatır. Yani Sittlichkeit dediğiniz şey siyasal olarak pür saf olarak tanımlanan ulusa tarih giydirmek, kültür giydirmek, gelenek giydirmek vs. Tabii, bunlar orijinal mi hayır bunlar fabrike, bunlar üretilmiş bunu da büyük ölçüde organik aydınlar üretir. Yani gelenekler vardır, bir ulusun çeşitli coğrafya köşelerinde birbirinden farklı olabilecek ama onları her türlü muhitçilikten arındırarak bir büyük harfli geleneğe oturtmak, bir büyük harfli tarih teolojisi ilahiyatı inşa etmek, şuuru inşa etmek, bu iki görüş çatışır.
Şimdi bu iki görüş de Türkiye’ye sirayet etti ama baktığımız zaman Genç Osmanlılardan, genç Türklere, genç Türklerden de Cumhuriyetçi kuşaklara doğru bir takım farklılıklar var, farklı tornalarda işlendi.
Bakınız biz milliyetçiliği esas olarak büyük ölçüde Rusya göçmeni Türkçülerden öğrendik, yani İsmail Gaspıralı gerçi o buraya gelmedi ama onun başlattığı bir akım, Yusuf Akçura, Hüseyinzade Ali Turan, Ahmet Ağaoğlu vs gibi. Şimdi bunlar İstanbul’a geliyorlar ama dikkat edelim, bunlar birer periferi milliyetçisi yani kenar milliyetçisi bunlar devletle problemli, Rus devleti ile problemli.
Oysa buraya geldikleri zaman ana akım Jöntürk çevreleri arasındaki milliyetçiliğe ilgi duyanlar var bunların arasında başta Ziya Gökalp olmak üzere, Necip Asım ve diğerleri bunlarla temasta bir sorun yaşandı bu pek konuşulmaz mesela Yusuf Akçura ile Ziya Gökalp’in iki farklı milliyetçilik tasavvuru var.
Şimdi bu iki farklı milliyetçilik tasavvuru nedir. Biri devleti önceleyen yani Ziya Bey’in düşüncesidir bu ve pek çok Osmanlı, Jon Türk ve hatta genç Osmanlıların düşünceleridir, önceleyen bir bakış var devleti ulusun önüne koyuyor, üstüne koyuyor, yani ulus inşa etmek lazım niçin devletin bekası için. Cevap bu.
Halbuki, Yusuf Akçura gibi adamlar veya Ahmet Ağaoğlu gibi adamlar kenar milliyetçileri çok farklı bakıyorlar. Onlar önce ulusu inşa edelim ve bunu hakikaten Alman modeli üzerinden inşa edelim yani ulusun gelenekleri, dayanışması önce bir ulus kuralım sonra bununla uyumlu bir ulus devlet kuralım diyorlar. Yani iki görüş var devlet ulusla, ulus devlet arasında. Bu Mayneke’nin ayırımdır ve bence doğru bir ayrımdır.
Şimdi cumhuriyete bu kafa karışıklığı miras kaldı bakın Mustafa Kemal Atatürk bir balkanlıdır. Ben onu Büyük İskender’e benzetirim, Büyük İskender’in önüne bir düğüm götürmüşler. Gordion düğümü nasıl çözülür çekmiş kılıcını işte böyle çözülür demiş kesmiş atmış.
Mustafa Kemal’de böyle bir balkan kararlılığı var, bir anlamda büyük İskender’in şeyleri de ona geliyor mirası da geliyor önüne bu problemi çok net koydu, bunu kabul edelim ve kesin bir çözüme kavuşturdu bu şu demektir önce devlet ulus. Devlet ulus dediğiniz zaman da bir yol ayrımı var bunu da hemen belirteyim.
Bunu Fransız modeline göre mi yapacağız yoksa Alman modeline göre mi yapacağız bunu Ernest Renan’ın söylediği gibi mi halledeceğiz yoksa Hegel’in söylediği gibi mi halledeceğiz ama bence tercih Hegelyendir, önce dedi devlet kurumları müesses hayat sonra buna bağımlı hale getirilmiş yani sadakati sağlanmış bir ulus inşaası, işte burada da Fransız modelini aldı. Böyle bir sentezleme yaptı şimdi bunun getirdiği pek çok çelişki doğdu cumhuriyet tarihimize sirayet eden.
Ama şunu tespit edelim vallahi beğenen beğenmeyen ben bu ayrımlara pek kapılmam ama herkes kabul etmelidir ki Mustafa Kemal Atatürk ulusal kurtuluş tarihinde meselelerinde uniquedir, eşsizdir yani onun yaptığı tercihi ne Nasır yapmıştır, ne Mahatma Gandhi yapmıştır.
Hepsi kitle mobilizasyonuna dayalı aceleye getirilmiş ulusçuluklar türetmiştir. Bunların da tabii büyük problemleri oldu, her iki yol da problem doğurdu, biz bunu kendi başımıza yaşadık çünkü örneği yok. Ne doğdu burada özellikle kenardan gelen nüfusların merkezlere yığılması sırasında özellikle kültürel uyumsuzluklar ve problemler yani devletle ulus arasında bir çelişki yaşadık, şimdi buradaki bu çelişkiden elbette bir sentez doğacaktı. Türkiye yavaş yavaş bu Demokrat Parti iktidarından başlayarak demokrasisindeki ya da demokrasisini sürdürmedeki ısrarlı kararı üzerinden bu problemi bir sentezlemeye doğru götürdü.
1950 lerden günümüze gelen şey bu, yani biraz daha ulus devlet olma formasyonu kamusal inisiyatiflerin artırılması vs gibi ama bu mutlak bir çözüme kavuşmadı bunun gerilimlerini biz en son 28 Şubat‘ta yaşadık, yani devlet aklıyla ulus aklı orada çatıştı vs ama bunlar çözülüyor bunları çözmek zorundayız.
1920 lerde yapılan bu berrak tercihin içinden gelen sorunları berrak çözümlere kavuşturmak durumundayız. Türkiye bu yolda bence çok uzun da bir yol aldı. Her berrak şey bulanır ama bence önemli olan o adımın atılmasıydı o bence önemli bir adımdı ve bunun getirdiği bazı tarihsel kültürel kayıplarımız var.
Hakikaten haberimiz yok Osmanlı tarihinden yani Osmanlı tarihini anlamak Türkiye Cumhuriyeti ile olan süreklilik bağlarını ortaya çıkarmak ona kompleksizce bakmak falan mesela bunları kaybettik, bu çok kötü bir şey ama yanısıra bazı şeyleri kazandık, çok önemli şeyleri ki bunu ne Araplarda bulabiliyorsunuz ne Pakistan’da bulabiliyorsunuz ne İran’da ne başka bir yerde. Çok değişik bir zihniyet iklimine bizi bu taşıdı, sorunları ve imkanları ile birlikte. Onun için bunun bence herhangi bir ideolojik tartışmanın konusu yapılması son derece yararsız anlamsız zihin tüketici bir iş anlamaya çalışmak durumundayız.
Şunu kabul edelim Türkiye’nin hakim siyasal kültürünün adı Kemalizmdir yani bu değişmiyor ister bunu siz sağdan yorumlayın ister soldan yorumlayın ister bunu bir takım aşırı ideolojik malzemelerin konusu haline getirin.
Hatırlarsanız Lenin’le Atatürk’ün resmini yanyana koyan sosyalistler vardı bu memlekette neredeyse hacca gitti Hacı Mustafa Kemal Atatürk’tür o diyen İslami yorumlar var, çok liberal bir adamdı diyen liberaller var, yani kimse oradan çok fazla kopamıyor, oradan kopmak isteyenler ise savruluyor, boş şeyler söylemeye başlıyor. Yani bu reddedilebilir bir miras değil bunun içerisindeki yorumlar çeşitli etkileşimlerden ve çelişkilerden doğan yeni bileşimler üzerinden Türkiye yol alıyor görünen odur.
Süleyman Seyfi Öğün. Akıl Odası TBMM 100 Yaşında. 24 Nisan 2020 Dk 15.04 https://www.youtube.com/watch?v=vWNEhzhRfnA&t=1519s&ab_channel=TVNET