Home Blog Page 8

Dr.Lütfü Şehsuvaroğlu ile Türkistan Su Havzaları ve Sümerler

Kavramlar: Suyun Yönetimi. Havza Bütünlüğü. Su Havzaları. Çark Sistemi. Değirmen Sistemi. Yeraltı su kanalları (karizler) 

Dr. Lütfü Şehsuvaroğlu: Ortadoğu denince aslında Kudüs’ün, Mekke’nin, Bağdat’ın, Şam’ın hele hele Antakya’nın o kadim şehirlerinin bütün dinleri yaratan medeniyetleri kuran devirin felsefesi, tarih bilinci ve tabii devletler mozaiği ve yıkılıp giden çok etnisiteli bir tarih platformu akla gelir. Sümerlerden bu yana arkasından Akadlar, Asurlular, Babiller işte Selçuklular Osmanlılar ve en son Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılışında, çözülüşünde, hasta adamın yıkılışında İngiliz Yahudi medeniyetinin girişimleri sözkonusudur.

Bütün o Sümerlerden bu yana devam eden başta da Mezopotamya dediğimiz iki ulu nehrin Fırat ve Dicle’nin beslediği çölü berekete dönüştürdüğü topraklar akla gelir. Orada Ur şehrinden, Eriha’dan, Yüksekova’dan ve birçok Uruk’tan, Basra’dan, Bağdat, Şam, Kudüs, Antakya bir medeniyetler tarihi ile karşı karşıyayız. Dinler tarihi ile karşı karşıyayız.

Kültürlerin, etnisitelerin çarpıştığı zaman zaman  insanlık için bir formül aradığı hatta tanrısal denebilecek Sümerlerin tabletlerinde de “suyun yönetimi mesela Sümerlere bize tanrı tarafından öğretildi” denilen tabletler var. Mümkündür ki Orta Asya‘da da aynı Amu Derya ve Siriderya’nın o bereketli iki nehrin arasında su medeniyeti kuran karezlerle yerin altında adeta Turfan şehirlerini ortaya çıkaran kültür Mezopotamya‘da da daha sonra Nil’de de bir  medeniyet ve suyun yönetimini kurdu.

Ortadoğu denince aslında başta peygamberler bu medeniyetler yerin altında adeta Turfan şehirlerini ortaya çıkaran kültür Mezopotamya‘da da daha sonra Nil’de de bir  medeniyet ve suyun yönetimini kurdu. Ortadoğu denilince aslında başta peygamberler, bu medeniyetler, tarih ve tabii ki hala akan, hala bereket kışkırtan sular akla gelir. Bugün de bu en son Sümerler, Akkadlar, Babiller, Asurlular vesaire, Selçuklular ve Osmanlıların hasta adam olarak İngiliz Yahudi emperyalisti tarafından yıkılmasından sonra onun kurduğu medeniyetin yeni hırçın ve tacizkar kapitalizmin Amerika’ya eklendikten sonra Sykes-Picot’un Osmanlı’dan sonra hasta adamın Ortadoğu’da nasıl paylaştırılacağına dair o meşhur planın hayata geçirilmesi akabinde devam eden sıkıntılar. Bunlar bu emperyalistler.

Burada bizim kendimize ait Ortadoğu’ya yönelik politikalarda  hem bir imparatorluk vakıası olarak hem çok evveline Sümerlere kadar uzanan bir tarih felsefesine ihtiyacımız var. Mesela Fatih Sultan Mehmet Han bu felsefeyi bilirdi. Kendinden önceki medeniyetlerin ırmak kenarında ve suya olan yakınlıklarını fark ederek hem Karadeniz’i hem daha sonra biliyorsunuz Sokollu Mehmet Paşa’nın projesidir ama bu Fatih’in de beyninde vardı. Karadeniz’le Hazar’ı birleştiren Tuna’yı kontrol altına alan, Nil’i kontrol altına alan ve Fırat Dicle Basra’ya kadar olan havzayı kontrol altına almanın sebebi nedir?

Biz bugün kıt su kaynakları yönetiminde tarım ve ekolojiye baktığımızda çevre faktörlerini ele aldığımızda evrensel bir proje olarak bile yaklaşsak havza bütünlüğü çok önemlidir. Yani diyelim ki Fırat suyunu alıyoruz, Fırat ırmağımızı alıyoruz, nehri. Erzurum’un, Erzincan’ın dağlarından doğan,  özellikle gidip gördüyseniz Kemaliye’nin o bereketli o konakların arasından pınarların içme suyu gibi fışkıran ve Fırat’ı zenginleştiren sular %60’a yakını Türkiye’den temin edilen, kaynaklanan sular ve bütün Mezopotamya‘yı dolaşıp Basra’ya dökülüyor.

Burada Osmanlı mesela Birecik’te tersane açarak gemilerle Basra’dan ta Fırat’ın içlerine kadar uzanacak gemi ticareti, su ticareti yapıyordu. Yani Basra’ya gelen gemiler Fırat’tan, Birecik’teki tersanedeki gemilerden Anadolu’nun içlerine kadar erzak taşıyordu. Bu İpek Yolu kadar önemli bir proje. Bugün Birecik tersanemiz var mı? Yok. Bugün o sularda gemi yüzdürebiliyor muyuz? Hayır. İşte Fatih’in kafasında bu havza bütünlüğü fikri vardı. Sanki bugünkü ekolojiyi, bugünkü tarımı, bugünkü çevre bilimini okumuş gibi Fatih bir havza bütünlüğü öngörür. Bugün olan bu havza bütünlüğü yerine bölgede Sümerlerin de Akadlar tarafından yok edilişi gibi maalesef bir göç  problemiyle karşı karşıyayız.

Ortadoğu sularını yazdığımda Avrupa Birliği’yle karşılaştırıldığımızda Ortadoğu’da bizim o zaman Avrupa Birliği, daha doğrusu Avrupa Ekonomik Topluluğu üyeliğimiz daha İngiliz Yahudi hakkı neyse masada. Bugün de o gündemde. Yani önümüzde bütün Ortadoğu’nun etnik problemleri var. Başta da suyun yönetimi önemlidir. Ama unutmayın ki, bu emperyalistlerin bir de geri kafalılığı var. Bunu son söyleyeyim bitireyim. Emperyalistlerin geri kafalılığı şudur. Tarih öncesi kültürlere hani müzelere olan saygısızlığından diye başlayalım. Antakya’ya bizim Hatay’ımıza Şam’a Bağdat’a Kudüs’e aşağıda efendim Mezopotamya‘nın o kadim medeniyet şehirlerine başta kadar uzanan Uruk, Nippur gibi birçok Sümer, Akad ve medeniyetlerin önemli şehirlerine de  bir  tarih iddiasıyla dinlerin de beşiği olması hasebiyle  el koymaya da çalışıyorlar diyebiliriz. O yüzden uyanık olmamız gerekir.

Biz; bilimi esas almalıyız. Su meselesinde devlet yönetiminde  ve dış politikada bilimi esas alırız. İki; tarihsel birikimleri yani Ortadoğu’nun Sezai Karakoç’un da dediği gibi Ortadoğu kalemi olabilecek buradaki medeniyeti belki o kültürü işte Bağdat’ı, Şam’ı eskisini, eski Kudüs’teki gibi ne bileyim  bizdeki efendim Hacı Bektaşların, Yunusların, Mevlanaların yaratıldığı o kültür ortamını yeniden inşa edebiliriz. Belki  bu  bir anlamda Piyano Filmini ortaya koyan İsraillilerin de bazı her Yahudi bütünüyle Siyonist değildir. O masum Yahudilerin de Amerikalıların da Avrupalılarında kalbini çelebilecek evrensel değerleri kültürü, şiiri, sanatı gündemi getirerek burada bir barış içinde bir arada yaşama sanatını geliştirebilmeliyiz. Bunun tarihsel dokümanları birikimi Türkiye’de ve bölge halklarının da elbette vardır. Bunu tekrar hayata geçirebilmenin bunu sanata geliştirebilmeliyiz. Bunun tarihsel dökümanları, birikimi Türkiye’de ve bölge halklarının belleğinde vardır. Bunu tekrar hayata geçirebilmenin, bunu sanata, mimariye, şehir yönetimine  hakim kılmanın sancısını yaşamalıyız. Diyip sözümü bağlayayım.

Levent Ağaoğlu: Lütfi Bey’e sunumu için teşekkür ediyorum ben de. Ama burada çok kritik bir soru soracağım. Ondan sonra da havzalar konusuna gireceğim. Lütfi Bey neden Orta Doğu kavramını kullanıyor? Orta Doğu emperyalist bir kavram. Türkçe değil. Middle East ve ilk olarak Hindistan’da kullanılmış. Daha sonra bölgemize kaydırılmış. Stratejik bir kavram. Ama onun yerine bir Akdeniz havzası kavramını Lütfi Bey neden kullanmıyor? Yadırgadım. Bunu gerçekten çok yadırgadım. Çünkü Türkiye’de sürekli olarak İngilizceden tercüme kavramlar Türkçe olarak kullanılıyor. Siz de emperyalizmden bahsediyorsunuz ve emperyalizmin çok temel bir kavramına yaslamışsınız konuyu. Şimdi bu eleştiri tarafım açık sözlülükle.

Diğer tarafı ise şimdi bu su havzaları konusu, su ve havza benim çok temel bir konum, temel bir yaklaşımım. Şimdi baktığımız zaman ben siz programı sunarken dokuz tane havza saydım.

 Su Havzaları

 

Akdeniz

Altaylar

Aral

Balkaş

Baykal

Don/Dinyeper/Dinyester

Hazar

İdil (Volga)

İndus-Ganj

Karadeniz

Türkiye dışında dokuz havza. Türk dünyası özelinde dokuz havza. Akdeniz, Altay’lar, Aral, Balkaş, Baykal, Don-Dinyeper-Dinyester, Hazar, İdil, İndus Ganj. İndus Ganj dedim, tarihi olarak orası Türkiye’dir. Türk coğrafyasıdır. Şimdi burada benim merak ettiğim sizin yaklaşımınızda benim bilmediğim bir şeyden bahsettiniz. Birecik’te Osmanlının tersane kurduğundan söz ettiniz. Ben bunu hiç bilmiyordum. Teşekkür ederim bu bilgi için.

Türkiye dışındaki Türkistan‘daki su havzalarından ne şekilde yararlanabiliriz? Ya tamam ben mevcut durumda, güncel durumda böyle bir kaygının söz konusu olduğunu hiçbir şekilde düşünmüyorum. Böyle bir kaygı yok yani, böyle bir kavram yok. Altay’lardaki su havzaları değil mi? Yani bu bütün beş nehirin (Obi, Lena, Yenisey, Angara, Selenge) suyunu toplayan Altay’lar ve orada Rusya’nın güney sibirya’sındaki Hakasya, Tuva, Altay, Saka cumhuriyetleri ile Kazakistan, Doğu Türkistan ve Moğolistan var.

Dr Lütfü Şehsuvaroğlu: Efendim gibi önemli bizim için de. Bu Türk dünyasındaki su havzalarının bütünlüğü mesela.  bu kitabımda benim bir bölüm sadece literatür olarak bu Orta Doğu’yu tartışmaktadır. Emperyalizmin verdiği isimlerle de tartışmaktadır. Orta Asya demeye biz Türkistan diyoruz zaten onun gibi. Bunları ben kitabımda tartıştığım için biliniyor zannettim. şimdi mesele şu, bu bazen  siz bunların yani bütün evrensel yaklaşımların çerçevesinden de yola çıksanız yani Türkistan‘a Orta Asya da deseniz Avrasya da deseniz mesela biz dernek kurarken Türk Dünyası Yazarlar Birliği’ni Avrasya Yazarlar Birliği ismini verdik. Ama edebiyat dergimizi Kardeş Kalemler dedik. Şimdi burada farklı kalem oynatan  coğrafyadaki, kültür coğrafyalarındaki insanları da sizin ortak paydanızda, endişelerinizde, dünyanızda tartışabilmek içindir. Şimdi şüphesiz Türkistan‘da ısrar edilebilir ama burada önemli olan Sovyetler Birliği döneminde mesela biraz önce zikrettiğiniz söylüyorum.

Aral ile ilgili biz Hayrettin Karaca ile de yani Aral’ın kurumasıyla ilgili sayısız literatür hazırladık. O pamuk ticaretinin ve tekstil fabrikalarının başka bir yerde oluşu Sovyetlerin plan dahilinde Türk dünyasının sömürülmesinden kaynaklanan ve o büyük kanallarla tarım, efendim tarlaların sulanması ve Aral’ın çölleşmesi bütün bunların filmlerini de yaptık. Kitaplarını da çıkardık, ben konuşmamda da değindim.

Sümerler de Türkistan‘dan gelen bir  kavimdir ve tabletlerinde su tekniğini, o çark sistemini, değirmen sistemini ve suyun  tarlalarda kullanılması biçimini tanrıdan öğrendiklerine dair tabletlerde iddiaları var. Bu  Türkoloji okuyanlar tarafından yani Türkologlar tarafından da tartışılmaktadır. Bazıları Sümerlerin işte  Türk olup olmadığını meçhul olduğunu söylemekte ise de Sümerler Türkistan‘dan gelen bir kavimdir.

İsmini zikrettiğiniz sularla ilgili, vesaire. Amerika’da, işte Nil’de şimdi savaş var. Güney’de büyük bir baraj yapılıyor, dünyanın en büyük barajı.  Milli doktrinlere baktığımızda su ile ilgili birincisi  genel hakimiyet, mutlak hakimiyet teorisidir. Sular bizimdir, kimseye vermeyeceğiz şeklinde. İkincisi sınırlı hakimiyet, suların ne kadarı senden kaynaklanıyor. Onun işte sınır aşan sulardaki ölçüsü. Üçüncüsü  bu doktrinin en değerli olanı ve herkes tarafından kabul edileni suların hakça ve akıllı kullanımı.

Şimdi şüphesiz mutlak hakimiyet teorisi üzerinden giderek suları kendi içimizde akıtabiliriz. Yani Fırat’ı Basra’ya götürmeden Anadolu’da tüketebiliriz. Ya da Seyhan Ceyhan’ı efendim veya diğer iç suları denize dökülmeden, deltalar oluşturmadan kullanabiliriz. Ama bilim şöyle diyor; yani ekolojiyi bozamazsınız. Evet, bozamazsınız, o yüzden de akması gerekir. Elbette ki tasarruf etmelisiniz ama ekolojiyi de bozamazsınız.  Şimdi hakça ve akıllı kullanımında bizim araştırmalarımızda, kitaplarımızda da var.

Levent Ağaoğlu: Hocamıza çok kısa bir soru soracağım. Kendi sadece soru soracağım.  Sümerler,  Lütfi Bey çok güzel bilgiler verdi. Sümerler Türkistan‘dan Basra Körfezi’nde bulundukları bölgeye su ile ilgili hangi teknikleri getirdiler? Çok teşekkür ederim.

Dr.Lütfü Şehsuvaroğlu: Evet,  mesela bu Mısır’da da Nil’in taşmasıyla yapılan tarım tekniklerini Sümerlerden aldılar. Bu çark sistemi, suyun  belli bir yüksekliğe çıkarılması. Bununla ilgili kitabımda şekiller var. Ama şimdi burada gösteremiyorum. O  birçok tekniği aldılar. Hatta tabletlerinin bazılarında “bize bunu Tanrı öğretti” diyorlar. Yani Sümerlerle ilgili çok kitap var. Bunlarda  sağlıyoruz ama en önemlisi tabletler. Biliyorsunuz okundu birçok tablet. Binlerce tablet okundu. Bunların  içerisinde bunları görebiliyoruz. Su konusunda  çok kitabım var.  Sümerlerle ilgili yeni bir kitap hazırlıyorum. Fırat’ın tarihi ile. Muhteşem.

40 bin yıl önce Baykal-Güney Sibirya, 12 bin yıl önce Göbeklitepe

 

Prof Dr Semih Güneri

Paleolitik: Baykal Gölü-Güney Sibirya

Postlar, koruyucular, koruyucu bir şey gibi var. insan derisini koruduğu görünüyor. Ve bunun çeşitli formları var. Nereden biliyoruz bunları? Dikkat edin, dikkat edin. Katerina Lipnina‘nın, bulduğu sayısız delilleri var. Deliller böyle küçük küçük böyle parçalar halinde. Mamut,  bir şeyinden, kemiğinden, dişinden yapılan giysiler vardı. Burada başlığında tutun montundan, mantosundan, pantolonundan, ayakkabısından yani en öncesinden en sonuna kadar , göstermişler. Yani onları hocalarımız onlara bakarak acaba bunlar nasıl bir modayı temsil ediyor diye. O slaytlar burada var. Ama şimdi oradan çıkarmak şu an için zor olur. Anlatabiliyor muyum? Bir moda çıkmış. Yani bu muhteşem bir moda. Şimdi hayvanların, farklı hayvanların postlarını almışlar. Farklı hayvanların , derilerini, şekillerini almışlar, onları birleştirmişler ve sadece bir ihtiyaç değil aynı zamanda bir estetik ortaya çıkartmışlar. Yani yaratmışlar. Yani bir postun kafasına böyle bir şey yapmış. Ondan sonra  diğer malzemelerin renklerine göre böyle böyle dalgalı dalgalı işler yapmışlar ve aynı zamanda bir moda yaratmışlar.

Tarih nedir? Türk kültürünün tarihi, belki dünyanın tarihine uygun düşünürsek 40.000 yıl önce. 40.000 yıl önce. 40.000 yıl önce. Şimdi şöyle bir soru gelebilir bana. Ya sadece orada mı var 40.000 yıl önce? İğne orada mı? Evet orada var. 40.000 yıl önce ortaya çıkmış ve bir moda yaratmış. İhtiyaçtan doğuyor tabii. Ham madde var mı? Var. Mamut dişi var, hayvan dişi var, hayvan derisi var. İhtiyaç var mı? Merak etmeyin. Çünkü -40 derece -50 derece mertebesinde uzun dönemlerin dünyanın hiçbir yerinde, Asya’nın hiçbir yerinde insan yok. Merkez’de bir yerleşim yeri olduğu orada bir sıkışma bir alan var. Oradan 500 metrede rahatlıkla bir süre kalabilirsin.

Eh, şimdi işte bu insanlar oraya yerleşiyorlar ve orada bir teknolojiye başlıyor. Hemen şöyle bağlayacağım dikiş iğnesi konusunu. Dikiş iğnesi bu modern dediğimiz Avrupa’ya Yakın Doğu’ya yani Türkiye’den söyleyeyim. Kafkasya’ya ne zaman geliyor? Neolitik‘te geliyor. En az kaç? 35.000 yıl sonra geliyor. 35.000 yıl sonra geliyor.

Hatırlayın, örneği alalım. Yine Avusturya, üst Paleolitik çağda bulunanlar. Adam şu anda bir keçi postu var, Arkada bir keçi postu var. Bacaklarından, kollarından bağlanmış, şuralardan tutturulmuş bir şeylerle. Yani buradan özellikle söylüyorum. Adam böyle bulunuyormuş orada. Yani vurulmuş, sağlam bir durumda, çocuk değilmiş. Şimdi ona bakıyoruz, onun resmini koyuyoruz. Bakın, posta o kadar. Ama öbür tarafta moda var ya. Moda var. Yani tepesindeki külahtan ayağındaki bota, elindeki terazilere kadar. Muhteşem bir şey. Arada otuz beş bin yıl fark var. Bu çok önemli. Yani benim için önemli. Yani bağımlı, bağımsız işte, ne oldu diye falan filan. Bu teknoloji var. Başka bir teknoloji var. Başka şeyler de var. Orada uzatıp konuşabiliyoruz. Evet. Sorusu olan varsa, buyursun lütfen.

Bizde geldiği yer boncuklu tarla mı hocam? Bahsetmiştiniz ya, iğneler, kemik iğneler, boncuklu tarla demiştik.

Yok, boncuklu tarlanın, yok. Nereye geldik? İğneler. Boncuklu tarlanın tarihi milattan önce on binlerdir. Bizim söylediğimiz oturmuyor yani. Boncuklu tarlada bile yok. Yani boncuklu tarlanın dediği Göbekli Tepe var ya, orada bir bakın. kültürü, değişmiş bir kültür. O temel molozlar, bunlar aslında hakikaten ilginç. O inanış kalıntısı. Fakat İngiltere’de yok oralarda. İğne ne oldu yok. Ondan beş bin yıl sonra geliyor. Yani ucu delinmiş dikiş iğnesi konusu, benim için çok önemli. Yani belki de fazla kafaya taktığım için ama, bir teknolojik yenilik de var. Daha erken, daha şeyde, geç dönemde. Ancak, Neolitik dersem, yine Neolitik döneme yani yedi bin, sekiz bin öncesinde bakarsak, onlara bulaşır. Yani söyleyebiliriz teknoloji elinde bulunan, her zaman üstünde düşünülen farklı kuşaklardan değil midir? Biz insanlar ne zaman teknolojiden uzak kalmış ihtiyacı duymuştur diye düşünebiliriz? Kesinlikle diyebiliriz, kesinlikle. Şimdi hep şunu söylüyoruz. ihtiyaç teknolojik icatlardan niye çıkar? Bir ham madde varsa, yani ilgili hangi şekilde ham madde diye, taş vardır, değil mi? Taş. Bunların burada çapmak, falan filan var. İhtiyaç, acayip ihtiyaç var. bir Neanderthal adamını, Homo Sapiens adamına, yani bizim devamımız, bizim atalarımızı yan yana koyduğumuz zaman, belki bir düşünce farklılığı olan ama normal bir şey. Normal koşullar.

Burada aynı tür insan türünde bir yerde eğer ihtiyaç varsa, ham madde varsa yapılıyorsa bir başka yerde ham madde daha fazla var ve ihtiyaç daha fazla varsa yapılmıyorsa o zaman oturup düşünmek lazım. Bu teknoloji niye burada gelişmiyor? Burada gelişmiyor, orada ben bilmem. O öyle bir şey değil. O başka bir olay. Çok farklı bir şey. Yani o bölgenin bu güzel teknolojileri bir uzaylı teknolojisi olabilir mi acaba? Neden? Yani bunun içinde bir şey var. Yani bu niye , yani bunu taşıma ihtiyacı yaşanmıyor, değil mi? Çünkü ne kadar güzel bir buluş olsa da güzel bir şey ama neden gelişme ihtiyacı var orada? Değil mi? Yani orada yaşayan insanların düşünce yapısında mı sorun var? Evet, sorgulamamız lazım. Onları etkileyen bir şey, bir şey olmalı. Ya ortadaki bir ihtiyaç mı, bir sürü mü, yani nedir?

Şimdi şöyle, bu aslında çok kolay bir şey değil. Yani her şeyi de bilmek zorunda bulunuyor değilsiniz. Aslında hiçbir şey bilmiyorsunuz yani. Hiçbir şey bilmiyoruz, sadece var olanı görüyoruz. Aa ne güzel bir taş kap, taşı oymuşlar şöyle. Ben yeni gördüm bu güzel kapları. Taş, şu kadar taş. Taşı örmüş. İncecik işler de böyle kap yapmış. Şimdi , bu bunu bu kadar mı biliyoruz? Tamam. Ve onları da görmüşler. Evi görmüşler. Yani ev gömülü ev. Yani ev gömülü. İnanç var. Yani bu bir şey. Olağan bir şey var. Yani bir öteki dünya tasavvurları kafasında yerleşmiş bir toplum orta burada. Ama kuruyor, gömülüyor, kuruyor, gömülüyor ve bütün kapları gördükten sonra özellikle kuruyor ve o toplantılar filan hep gömülüyor. Onun için sağlamlık burada. Gömülüyor. Toprak atıyor, moloz atıyor, taş atıyor, bilmem ne atıyor. Gömülüyor ve oranın işi bitiyor. Hadi başka bir yere, başka bir yere, başka bir yere. Bunu anlamak mümkün değildir.

Neolitik: Göbeklitepe

Ama şu var. Şu var. bir  kültür, yüksek bir kültür düşünüyoruz. Göbeklitepe kültürü. Göbeklitepe‘nin sanatı ve kültürü yüksek bir kültür. Gerçekten yüksek. İnanılmaz bir şey. Yani 25-30 tonluk taşı 3 kilometre, yani 1 kilometre 500 metre bile olsa onu getirir burada sürükleyip ondan sonra onu yoğurur. Arkadaş ellerinde şu kadar küçük bunlardan var, çakmaktaşı var ya, çakmaktaşı var ya.

O monolit, o üstündeki alet nasıl kuruluyorsun? Nasıl yapıyorsun? O üstündeki hayvan kabartmalarını nasıl işliyorsun ve onun statiğini nasıl hesaplıyorsun arkadaş? Yani onu sürükleyip getirdiğin bir şekilde. Tekerlek yok, bilmem ne yok, yuvarlayıp getirdin. Tamam, güzel. Ve onu oraya nasıl oturtuyorsun, nasıl hesaplıyorsun? Bir tane, beş tane değil bir sürü yani. Orada en az 12 tane Tapınak kompleksi var orada.

Şimdi soru şu. Yani benim aklıma hemen gelen şu. Ya “ah ne güzel yapmışlar.” filan o ayrı mesele. Bir sanat, yüksek bir sanat düşünelim. Yüksek bir sanat, Osmanlı camisi düşünelim. Erken Osmanlı camisi düşünelim, doğru mu? Cami mimarisi düşünelim. Bu birdenbire ortaya çıkmadı, değil mi? Bunun evvelinde Selçuklu mimarisi var. Selçuklu mimarisinden önce ne var? Bizans mimarisi var. Osmanlı Bizans kültürünü devralmış. Doğu Roma kültürünü devralmış bir farklı. Ve bir ilişki var. O cami kümbetlerini düşünelim. Yani Orta Anadolu’da, Kayseri’de, Konya’da, Nevşehir’de bir sürü kümbet var, Erzurum’da da. O kümbetlerin bir gelişimi var, değil mi? Yani o gelişimi biz izliyoruz. Ve bunun en erken örneklerini nerede? Yani kümbetlerin bir ilişkisi var. Çünkü kültürler devreder. Hangi kültür baskınsa o alır, devam eder. Kültürler ortaya çıkıyor. Ondan sonra Osmanlı, muhteşem bir muhteşem gerçekten. Göktürk yazıtlarından Osmanlı’nın son döneminde dönemlerinde var. Yani şudu budu ama kültür devralma şeyi var. Göbeklitepe‘de öyle değil mi? Göbeklitepe‘de o per monolitler, tapınak kompleksi, onların üstü örtülü. Ha şimdi boş duruyor ya. Onların üstünü bir şekilde örtülü, çatır bir şeyi var, sistemi var. Onu da bilmiyoruz nasıl olduğunu. Dikme bunlar tutuyor. Bir şekilde ağaçtır, balıktır başka bir malzeme midir, nedir? O bir şekilde orada duruyor. Bu sistemi Göbeklitepe‘de gelişmiş kültür sanatının öncesinde bilmiyoruz biz. Ama arkeolojik araştırma yöntemlerinde şu var. Gelişmiş bir kültür tek başına ortaya çıkmışsa eğer, oldukça gelişmişse onun arkasında bir gelişme süreci olmak zorundadır. Bir gelişme süreci olmak zorundadır. Göbeklitepe yüksek kültürünün sanatının bir erken evre gelişme süreci olmak zorundadır. Bunu biz bilmiyoruz. Bunu bilmiyorsak hiçbir şey bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz. Orada bir teknolojinin oraya gelip o kültüre ateş getirdiğini. Bende doktor arkadaşlarım kişi o kültürde ne yapıyordular diye soruyorum. Ve o zaman çok güzel sağ olun.

Unutulan Tarihimiz: Göbeklitepe

 

Doçent Doktor Haluk Berkmen Beyefendinin Göbeklitepe ile ilgili 7 numaralı videosunu izlediğimizde unutulan tarihimiz genel başlığı altında izlenimlerimi  sizlerle paylaşmak istiyorum. Göbeklitepe Küçük Asya‘da bulunan bir yerleşim yeridir ve Haluk Bey’in bahsettiği yorumladığı özellikleri ile çok açık ve net bir şekilde bizlere gönderdiği adres Büyük Asya‘dır ve burada yerde hayvanların tasvir edilmiş olması kaya kabartmalarında üç boyutlu olarak hayvan tasarımlarının yapılmış olmasının aslında güneş ve ay ile simgelenen gök teolojisi ile bir bağlantısının olduğunu düşünüyorum. Ortada insan vardır. Bu da Bilge Kağan‘ın Kültigin yazıtında ifade edilen yer gök insan dizgesinin sistematiğinin bir tezahürüdür.

Gökteki simgeler olarak güneş ve ayı izlediğimizde Haluk Bey bunun daha sonra Küçük Asya‘da Hititlere geçtiğinden söz etmektedir. Çok enteresan bir veridir. O zaman kültürde bir süreklilik söz konusudur. Dikkatimi çeken bir diğer konu ise dil ile ilgili olarak dile getirilen bağlantıdır. Hititlerin dilinin Ural Altay kökenli olup daha sonra Hint Avrupa dilleri ile de birlikte bir senteze ulaşıldığı gerçeği de aslında aslında Haluk Bey’in açıkladığı tarzıyla Hititlerin de Büyük Asya kökenli olduklarına ilişkin sağlam bir tezdir. Çünkü Göbeklitepe Büyük Asya‘dan oraya gelen insanların yerleşimi.

Haluk Bey’in bahsettiği hayvanların açıklanması da aslında bizlere gelecek zamanlara o zamandan bu zamanlara çok net mesajlar hayvanlar üzerinden verilmiştir. Bu da çok enteresandır. Çünkü Asya’daki yaşantı hayvanlar üzerinden gerçekleşmektedir. Türklerde,12 yılda bir değişen her bir yılın bir hayvana atfedilmesi de daha sonra bu özellik Çin takvimi şeklinde isimlendirilmiştir aslında Türk takvimidir. Bu da çok enteresan bir bağlantıdır. Buradaki bağlantıların da araştırılması önem kazanmaktadır.

Liderlik konusuna gelince, Asya’da önemli olan liderlik tarzında bir yaşam idi ve Göbeklitepe’deki tapınaklarda sürekli olarak liderler kendilerini simgelemişlerdir ve burada da hayvanların özelliklerini kullanmışlardır. Haluk Bey’in bu yaklaşımıyla birlikte çok özgün bir yaklaşım ve biz de kendi küçük Asya’daki yaşantımızı kendi içinde dönen bir fasit daire tarzında değil ama büyük Asya ile olan bağlantısı tarzında coğrafya ve dil üzerinden Ural Altay dilleri üzerinden tanımlamak durumundayız.

Şu an bu gerçeklerden kopuk olmuş olabiliriz ama bu yakın bir zaman içerisinde bu bağlantıların eğitim sistemiyle kurulması önem kazanmaktadır.  Göbeklitepe gerçeği binlerce yıl sonra ortaya çıkmıştır ve bütün tezleri çürütmüştür. Demek ki hiçbir şey toprak altında kalmamakta, her şey bir zaman sonra gün yüzüne çıkabilmektedir. Haluk Berkmen Beyefendi’ye de görüşlerini açıklıkla dile getirmesinden ötürü müteşekkir olmamız lazımdır.

Güney Sibirya ve Göbeklitepe Bağları

Büyük Atatürk, güney Sibirya su kuşağı beş nehir (Yenisey, İrtiş, Obi, Lena, Selenga) bölgesinin kalbi olan Baykal Gölünü en eski Türk denizciliğinin merkezi olarak ifade etmişti.
Baykal Gölünün kenarındaki Irkutsk Üniversitesinden gelen akademisyen dostlarımız bizlere sunumları ile  “Sibirya’dan Göbeklitepe’ye Arkeolojik Yansımalar”ı anlatacaklar.

«Origin of the Siberian Upper Paleolithic Stone Tool Industry and Its Spread to the Near East /

Sibirya Kökenli Üst Paleolitik Taş Alet Endüstrisinin Kökeni ve Yakın Doğu’ya Yayılımı»

2 Mayıs 2025, Cuma

14:00 – 17:00

KONUŞMACILAR

Prof. Dr. Semih Güneri

Kafkasya & Orta Asya Arkeoloji Araştırmaları Bilim Derneği Başkanı/ Irkutsk Universitesi Tarih Fakültesi

Doç. Dr. Ekaterina Anatolievna Lipnina 

Russian Academy of Sciences, Institute of Siberian Branch of Archaeology. (Irkutsk University,  Faculty of History).Director ofDepartment for World Archaeology and International Relations, Irkutsk University. Head of Scientific Researches Institute for Baikal Region, Irkutsk University

Doç. Dr. Ekaterina Anatolievna Lipnina’nın Rusça sunumunun tercümesi aşağıdadır. 

Başlayalım. Bugün size eşsiz bir alan hakkında ilginç bilgiler sunacağım.

Üst Paleolitik Çağ’ın gerçekten bir mücevheri. Mal’ta bölgesi.

Mal’ta bölgesi Baykal Sibiryası’nda yer almaktadır. Ve Baykal Sibiryası, paleoSibirya etnoslarının oluşumu, Kuzey Amerika’nın yerleşimi, Japon takımadaları gibi birçok modern kavramda, paleokültürlerin hareketinin gerçekleştiği ilk bölge olarak halkların oluşumunun çekirdeği olarak tahmin edilmektedir. Halihazırda, Paleolitik Çağ‘ın erken evrelerinden modern zamanlara kadar 5.000’den fazla arkeolojik alan bilinmektedir. Materyalleri üzerinde, genel olarak, bu bölgenin eski nüfusunun kültürlerinin evrimini neredeyse bir milyon yıl boyunca izlemek mümkündür. Birçok arkeolojik alan ve bunların araştırma sonuçları dünya arkeolojisi için çok geniş bir popülariteye ve öneme sahiptir. Bu alanlardan biri de, Paleolitik alan Mal’ta.

Semih Güneri yazdı:

Sibirya’dan Doğu Anadolu’ya Seyahat Notları

Paleolitik alan Mal’ta adı altında dünya arkeoloji literatürüne giren, Mal’ta’nın Üst Paleolitik kültürlerinin eşsiz bir alanıdır.

Bu sit alanının benzersizliği nedir? Her şeyden önce, arkeolojik içeriği, yani yaşı günümüzden 25.000-21.000 yıl aralığında olan maddi kültür kalıntılarıdır. Ve Mal’ta malzemesinin benzerleri, Mal’ta arkeolojik alanı, evrensel, sadece Avrasya’nın batısında bulunabilir, ancak bunlar çok uzak benzerliklerdir, aynı zamanda çok koşulludurlar. Bu sitenin arkeolojik koleksiyonunun öğelerinin bileşimi, Avrasya kıtasının Avrupa arkeolojik kompleksleri, bir dizi taş eserin yanı sıra küçük heykel plastiklerinin görüntüleri de dahil olmak üzere kemik, boynuz, mamut dişi ürünleri ile genel özelliklerde şaşırtıcı derecede benzerlik göstermektedir. Ancak tüm bu eşyalar, kendilerine özgü üslup özgünlükleri bakımından Avrupalılardan farklıdır.

Mal’ta bölgesinin adı, İrkutsk şehrinin 100 kilometre kuzeyinde ve Baykal Gölü’ne 160 kilometre uzaklıkta bulunan Mal’ta köyüdür.

Köy XVII. yüzyılda ortaya çıkmış ve bir yol olarak gelişmiştir. Mal’ta Üst Paleolitik kültürüne ait kazı alanı uzun yıllardır incelenmektedir. Üzerinde yer almaktadır

küçük heykelsi plastiklerin görüntüleri de dahil. Ancak tüm bu öğeler, kendilerine özgü stilistik özgünlükleriyle Avrupalılardan ayrılır. Köy XVII. yüzyılda ortaya çıkmış ve bir yol olarak gelişmiştir. Mal’ta Üst Paleolitik kültür yatağı uzun yıllardır incelenmektedir. Belaya Nehri vadisinin sol yüksek kıyısının kıyı kısmının bir bölümünde yer almaktadır.

Mal’ta’nın resmi keşif tarihi 1928’dir.

Ve ana saha araştırmaları iki aşamada gerçekleştirilmiştir. Gerasimovsky olarak adlandırılan ilk aşama, kafatası üzerinde yüz rekonstrüksiyonu yönteminin yaratıcısı ünlü bir heykeltıraş olan Mikhail Mikhailovich Gerasimov’un adıyla bağlantılıdır. Ancak başlangıçta Gerasimov bir araştırmacı olarak arkeoloji ile başladı. Gerasimov bu çalışmaların genel müdürü, uygulayıcısı, yorumcusuydu ve buna bağlı olarak ilk eşsiz buluntular onun adıyla anılır.

Modern aşama olarak adlandırılan ikinci aşama, Mikhail Mikhailovich Gerasimov’un öğrencisi, Tarih Bilimleri Doktoru, Profesör, Rusya Federasyonu Onurlu Bilim İnsanı German Ivanovich Medvedev’in önderliğinde 1981 yılında yeniden başladı. Ve bu dönem günümüze kadar devam etmektedir. Aslında Mal’ta, Sibirya paleolitolojisi için, çeşitli unsurlardan oluşan devasa birikimlerin katman katman diseksiyonu, temizlenmesi ve sabitlenmesi için farklı yöntemlerin geliştirildiği bir tür deneysel laboratuvar haline geldi. Bunlar arasında Pleistosen faunasına ait büyük kemikler, ren geyiği boynuzları, büyük taş levhalar, taş aletlerden ve gündelik nesnelerden oluşan endüstriyel atıklar yer alıyordu. Mal’ta sahasındaki çalışmalardan önce, arkeolojik alanlardaki kazılar küp diseksiyon yöntemleri kullanılarak yürütülüyordu, genel olarak o dönemde tüm arkeologlara bu şekilde öğretiliyordu. Ancak Mal’ta‘da, Mikhail Mikhailovich Gerasimov’un kendisinin de hatırladığı gibi, bu yöntem yoluna çıkmaya başladı. İlk başta, bundan memnun olmadığını söyledi

Ancak daha sonra yerleşimin genel görüntüsünün, otoparkın organizasyonunun genel modelinin kaybolduğu anlaşıldı. Ve durum şans eseri düzeltildi. Kazıda bir mamut dişi bulundu. Küp yöntemi, 0,5’e 0,5 m veya daha küçük hacimli bir küp açıldığında buluntuların hemen alınmasını ve daha sonra buluntuların plan üzerinde nispeten keyfi olarak, yani hafızayla sabitlenmesini öngörüyordu. Aynı şeyi diş için yapmak mümkün değildi. Planda tüm alan boyunca, toplam 4 m’yi bulan tüm uzunluk boyunca temizlenmesi gerekiyordu. Sonuç olarak, yaklaşık 6 m²’lik bir alan ortaya çıkarıldı, nesnelerin çoğu yerlerinde, bozulmadan bırakıldı ve alanın kültürel katmanının bir parçası olan küçük bir alan açığa çıkarıldı. Bu, genç araştırmacının antik yerleşimin yeniden inşasını belgelemek için bir plan tasarlaması için yeterliydi. Böylece antik kompleksin tamamen temizlenmesiyle geniş bir alanda katman katman diseksiyon yöntemi doğdu. Bu tespit yöntemi şu anda saha arkeolojik araştırmalarının teknik ve dokümantasyon sistemindeki ana yöntemlerden biridir.

Toplamda, Mikhail Mikhailovich Gerasimov’un çalışmaları sırasında sitenin merkezi alanında, evsel ve ritüel ve evsel yapıların olası kalıntıları olarak tanımlanan 27 kompleks halinde düzenlenmiş 32 küme temizlendi. idi, yani russkii idi, idi, kutyur, kutyur. biraz çok de söledigimi gibi,

dünya prehistoryasının merkezi Baykal bölgesidir.

Baykal bölgesinde bу Çarlık Rusyasının başlayan, yani yaklaşık 100 yildir, devam eden bir chalyshmanyn, chalyshmanyn, chalyshmanyn, Katerina Limina, en son miraschysy shimdi o göturyuor, yani 20, 20-25 yildir it göturyuor.  Gerasimov, bir antropolog, arkeolog, prehistoryacı ve tarihçi, Ruslaryn, günümüzde, ben bir pek çok doğrulara imza attı ve hala o şey üzerinde, sistemi üzerinde devan edio. O zaman, o dөnemki, yani.

Mal’ta’da 1929 yılında yapılan kazılarda Kuzey Asya’da şimdiye kadar keşfedilen ilk ve tek Paleolitik mezarın bulunması özel bir öneme sahipti.

Mamut dişi ve taş eserlerden oluşan zengin ve çeşitli bir topluluk olan çifte çocuk mezarı, 28 Haziran 1929’da keşfedildiği gün tamamen temizlendi, kaydedildi ve söküldü. Çocuk iskeletinin bir kısmı yetersiz bir koruma durumundaydı ve oldukça parçalanmıştı. Dişler en iyi şekilde korunmuş ve koleksiyon envanterine göre 47 örnek kaydedilmiştir. Gerasimov bazı antropolojik özelliklerin mevcut tutarsızlığına dikkat çekmiş, ancak bunu çocuğun genel gelişim normlarından sapmasıyla açıklamıştır. İlk antropolojik sonuçlardan elli yıl sonra, diş morfolojisi üzerine yapılan detaylı bir çalışma, dişlerin iki çocuğa ait olduğu sonucuna varmıştır: biri 3-4 yaşlarında, diğeri 10-11 aylık. Muhtemelen birlikte gömülmüşlerdir ve çift gömülme sonucu, aralarında homolog kesitlerin bulunduğu kafatası kemik parçalarının incelenmesiyle daha da doğrulanmıştır, ön kemikler şüphesiz farklı bireylere aittir.

Gömülme tarihi günümüzden 24290 kalibre edilmiş yıldır. Üst Paleolitik döneme ait çocuk gömülerinin keşfi elbette arkeologlar ve antropologlar için farklı araştırma seçeneklerine ve bunların çözümlerine ihtiyaç duyulduğunu gösteren pek çok soruna yol açmıştır.

Temel olarak, araştırma üç genel blok halinde yürütülmüştür. Birincisi antropolojik blok, ikincisi arkeolojik blok ve üçüncüsü de kronometrik bloktur. Antropolojik blok, gömülü çocukların antropolojik aidiyetlerine ilişkin mevcut görüş çeşitliliğini birleştirdi, olası akrabalık ilişkilerini belirledi. Arkeolojik blok ise daha çok birkaç konuyla ilgiliydi.

Başlangıçta kazının, Güney Sibirya‘da ve genel olarak Kuzey Asya’da Geç Paleolitik Çağ‘ın oldukça erken bir evresiyle karakterize edilen en eski, tek seferlik bu tür yerleşimlerden biri olduğu varsayıldı. Mal’ta‘nın ana kültürel katmanı, yaklaşık 800.000 m² gibi oldukça önemli bir alanı kaplayan bu türden tek bir ufuk gibi görünüyordu.

ve tek bir bütün gibi görünüyordu. Çocuğun gömüsü ise, yukarıdaki kültürel ufkun bozulmamış durumuna dayanarak, oluşumunun en başına, yani insanların bu bölgede ilk ortaya çıkışına atfedildi. Gömülerden çıkan ve Mal’ta‘nın klasik seviyesindeki kültürel tortularda bulunan eşyalar topluluğu da aynı ham, morfolojik ve stilistik özelliklere işaret ediyordu.

Bugün, Mal’ta alanının kültürel tortuları hakkındaki modern bilgilerimiz ışığında, bunun günümüzden 25.000-20.000 yıl önce insan paleo-üretim faaliyetleri ve doğal paleojeolojik süreçlerle oluşmuş çok faktörlü, çok katmanlı bir jeolojik oluşum olduğunu söyleyebiliriz.

Ve bu oluşum, bu döneme ait bir dizi farklı yaşlı kompleksler içermektedir. Bir kez daha, hem daha önce kazılmış olan Mal’ta topluluklarının ve komplekslerinin hem de aslında çocuk gömülerinin ve malzemelerin bir parçası olarak kaydedilen mobil sanatın eşsiz örneklerinin jeostratigrafik ve kronometrik ilişkisi hakkında sorular ortaya çıkmaktadır. İstatistiksel sıralamaya dönecek olursak, birinci döngü çalışmaları sırasında, evet, Mikhail Mikhailovich Gerasimov’un kazı çalışmaları sırasında, çok sayıda nesne bulunmuştur. Burada verilen bazı rakamlar var. Bu, farklı hayvan türlerine ait kalıntıların sayısıdır. Bu rakam, kemik, diş, boynuz benzeri taştan yapılmış nesneleri, sembolik faaliyetlerle ilgili nesneleri karakterize etmektedir. Sayılan taş eserlerin sayısı bu. Bunlar da tam olarak antik insanın inşaat faaliyetleriyle ilgili malzemelerdir. Çalışmalar sırasında alanda toplanan tüm hayvan kemiği kalıntılarının sadece klasik seviyeye ait olduğuna inanılıyor. Bunlar defalarca tespit edilmiş ve birçok özel yayında analiz edilmiştir. Ve bu kemik kalıntılarının toplam sayısı burada 29.128 örnektir. Ve kazıların modern aşaması bu rakamı 5000 birim daha artırdı. Memelilerin tür kompozisyonu kaydı, pratikte aynı kaldı, hiçbir şekilde değişmedi. Mamut kalıntıları, bölgedeki modern çalışma döngüsünde en yaygın ve eksiksiz şekilde temsil edilmiş ve ren geyiği kalıntıları daha küçük miktarlarda temsil edilmiştir.

ren geyiği ve kızıl geyik. Genel olarak, bu materyallere dayanarak tanımlanan toplam hayvan sayısının yaklaşık 700 olduğu ve kemiklerin ezici çoğunluğunun ren geyiklerine ait olduğu söylenmelidir – 589 birey. Genel olarak, bu slayt bu kemik kalıntılarının tamamını göstermektedir. Mal’ta alanının incelenmesi tarihinde ilk kez mikroteriofauna ve ihtiyofauna kalıntılarının önemli miktarlarda kaydedildiği söylenmelidir. Mikrofauna bileşimi, Avrasya, Kuzey Amerika ve Avustralya’nın soğuk Pleistosen dönemlerinin karakteristik özelliği olan uyumsuz mikrofauna olarak adlandırılır. Ve bu fitlerin modern aralıkları, birbirlerinden çok uzaktır ve bu türlerin şu anda Pribaikalia’nın modern faunasında bulunmadığı söylenmelidir. İhtiyofauna kalıntıları, büyük balıklardan 18 büyük omur miktarında kaydedilmiştir. Tür ilişkisine göre, bunun bir taimen olduğu belirlenmiştir. Bu örnek yaklaşık 1,20 m uzunluğunda, 24 kg ağırlığında ve çok yaşlıydı – yaklaşık 12 yaşında.

Genel olarak faunanın ve özellikle de Mal’ta‘nın mikrofaunasının tür kompozisyonu, soğuk bir iklimde tundrosteppe manzaralarının bu topraklarında antik dönemde var olduğunun canlı bir kanıtıdır. Mal’ta yerleşimini yeniden inşa etme görevi Gerasimov tarafından birbirini izleyen aşamalarda çözülmüştür. Kemik ve boynuz işleme teknolojisindeki deneyleri, Mal’ta konut komplekslerinin olası tasarımlarını ve iç mekanlarını yeniden inşa etme çalışmaları izledi. Ne yazık ki bu alandaki çalışmalarını tamamlayacak zamanı olmadı, 1957’deki kazılar sonucunda ortaya çıkarılan ve yuvarlak konut olarak adlandırılan sadece bir orijinal konutun ayrıntılı bir tanımını verdi. Başlangıçta geyik boynuzları ve kireçtaşı levhalardan oluşan bu garip yuvarlak moloz yığınının bir mezar yeri olduğu düşünülmüştü. Ancak temizlik sırasında ocak ortaya çıkarıldığında, gömü olmayacağı anlaşıldı. Ancak kompleksin yorumlanmasında yeni bir konut tipi ortaya çıktı – bir yer altı evi.

Fosil eserlerin, yani taş eserlerin biçimlerine ve özelliklerine dönecek olursak, bazı arka plan durumlarının vurgulanması gerekir. Yarma, işleme ve alet yapımı için petrografik hammaddeler. Mal’ta sakinleri, ana kaya çıkıntılarının çakmaktaşı ara katmanlarından, buzullar arası çökeltilerden çıkarmışlardır, bu malzeme en iyi kalitede değildi, büyük monolitler halinde alınamıyordu, öngörülemeyen çatlamalara maruz kalıyordu. Bu malzeme aynı zamanda her zaman elimizin altındaydı, çok basit bir şekilde bol miktarda vardı. Yerel çakmaktaşına ek olarak, Mal’ta sahasının kendisinde bulunmayan ve en yakın mostraları Belaya Nehri’nin yaklaşık 25 kilometre yukarısında ve nehirden oldukça uzakta bulunan egzotik kayalar da tekil numuneler halinde kaydedilmiştir.

Genel olarak kompleks, mikro ve makro formlardaki çanak çömleklerin bir kombinasyonu ile karakterize edilir. Aletler için ana boşluklar plakalardı, esas olarak plakalar üzerinde, ana aletler büyük, orta ve küçük boyutlarda plakalarla yapılmıştır. Ayrıca, büyük ve orta boy yongalar da işlenmemiş parça olarak kullanılmıştır. Yukarıda bahsedilenlere ek olarak, makro formlardan bahsedecek olursak, bunlar büyük kuvarsit çakıl taşlarından yapılmış devasa kayalar, kıyıcılar, iki yüzeylilerdir. Tüm ürün kategorileri aslında işlevsel olarak, tam olarak avlanma ve elde edilen avın işlenmesiyle bağlantılıydı. Ve ayrıca, prensip olarak, genel anlamda, rötuşlama, ahşap ve kemiğin derisinin yüzülmesi, çeşitli kazıyıcılar, ızgaralar, keskiler ile bağlantılı olan kategoriyi de ayırt edebiliriz.

Gerasimov, Mal’ta Paleolitik alanındaki antik nüfusun yaşamına dair bir imaj yaratma çabasıyla, diş işlemeyi, çeşitli boru şeklindeki kemik ürünlerini ve ren geyiği boynuzlarını denedi. Mal’ta, kemik, boynuz ve mamut dişinden yapılmış inanılmaz sayıda eşyanın bulunduğu bir arkeolojik alandır. Bunlar çeşitli muflar, bunlar çeşitli heykel formları. 

Ve tabii ki bunların üretim teknolojisini anlamak, fiziksel çaba ve zaman harcama olanaklarını değerlendirmek, bu teknolojik sürece hizmet edebilecek taş alet biçimlerini belirlemek gerekiyordu. Kemik, boynuz ve dişlerin işlenmesine dair çok ilginç deneysel gözlemlerle dolu büyük bir makale ortaya çıktı. Tezde, bu alandaki zanaatkarlar tarafından kullanılan tüm temel teknikler ana hatlarıyla belirtilmiştir. Her şey bir yana, bu alanla bağlantılı olan bir diğer ilginç konu da, kemik ve boynuz ürünlerinin bolluğuna ek olarak, çok sayıda heykel imgesinin de bulunmasıdır. Ve burada heykelsi görüntülerin anlambilimine, alan araştırmasının sorunsallarıyla ilgili diğer tüm konulardan daha fazla önem verilmiştir.

İnsan ve hayvan resimleri, küçük formlardaki heykeller – bunlar da taş gibi diş, boynuz, kemik gibi malzemelerden yapılmış büyük bir grubun parçasıdır. Toplam 566 parça kaydedildi. Ancak, özellikle kadın heykel formlarına atfedilen tüm parça örnekleri, kural olarak, mamut dişlerinin ve ren geyiği boynuzlarının hacimsel, işlenmiş bireysel parçalarıdır. Hepsi dişi olarak tanınabilir. Toplam 31 örnek bulundu. Kaydedilen kadın heykellerinin sayısı bakımından bu, dünyada tek bir yerden elde edilen en büyük buluntu koleksiyonudur. Bu koleksiyonun ayırt edici özelliği, heykelciklerin şekillerinin ve boyutlarının çeşitliliği, bulundukları durumların çeşitliliği ve aslında portre özelliklerinin varlığıdır. Yani, genel olarak bu tür Paleolitik özellikleri tanıdığımız gözler, burun, ağız görüyoruz. Heykelciklerle, süslü giysilerle bağlantılı olan ayrı örnekler üzerinde, Mal’ta Paleolitik alanının nüfusundaki antik giysilerin olası varyantlarının modellerinin rekonstrüksiyonları yapılmıştır.  Bir sonraki grup ise, yine bölgesel ve tüm Kuzeydoğu Asya arkeolojisi için benzersiz olan, hayvan ve stilize figürlerden oluşan heykel resimleridir. Bunlardan toplam 23 tane bulunmuştur.

Ve bu figürlerin morfolojisi onların hayvanlar alemine ait olduklarını belirlememize olanak veriyor. Heykellerden 17 tanesi literatürde uçan kuşlar olarak adlandırılan kuşlardır. Ayrıca, bir mamutun fildişi tabağı üzerindeki görüntüsü ve farklı stilizasyon derecelerine sahip beş obje bulundu. Peki, öncelikle şu çubuklara isim verildi – kış, iki çubuk. Bunlardan biri de böcek adı verilen bir heykelciktir. Bu, kaplumbağa ve uçan baykuş adlı sekiz rakamı şeklinde bir plakadır. Ve zoomorfik figürün ana hacmini elbette su kuşlarının görüntüleri oluşturuyor. Bu tür standartlaştırılmış varyantlara ek olarak, Belaya Vadisi’nde yaşamış kuş faunasının çok bireysel temsilcilerinin özelliklerine de sahibiz. Bunlardan şimdilik sadece üç tanesi var. Bunlardan ilki, nedense yüzen olarak adlandırıldı. Ama kadim usta, heykelciğin özelliklerini çok iyi aktarmış, bir kuşun koktuğunu, uçmak için koştuğunu veya suda neşeyle koştuğunu çok doğru bir şekilde tasvir etmiş. Bir diğer kuş heykelciği ise araştırmacılar arasında her zaman çok hararetli tartışmalara neden olmuştur. Bunlara ya balaban kuşu, keklik, ya da bıldırcın denirdi.

Ve Paleolitik Mal’ta’nın ustası, adeta tüylerini çok eşsiz, zarif bir benek ile yansıtan, pusuda bekleyen bir kuş figürünü resmetmiştir.

Tüyleri, ha? Burada görebilirsiniz. Ve son heykelcik, literatürde otlayan kuğu veya otlayan kaz olarak adlandırılan heykelciktir. Heykelcik üzerinde herhangi bir süsleme veya ek bir tasarım özelliği bulunmamakla birlikte, otları kemiren kuş figürü de oldukça belirgin bir şekilde vurgulanmıştır.

Kıbrıs 2025 için 5 Öneri

Kıbrıs konusunda önerilerimizi şu şekilde geliştirebiliriz.

Madde 1. Vatan toprağı kiraya verilmez, verilemez. II. Abdülhamid, vatan toprağını sözleşme ile ve süre sınırlaması, kaydı olmaksızın diyelim ki mesela 10 yıl, 30 yıl, 50 yıl, 100 yıl tarzında bir süre sınırı olmaksızın kiraya vermiştir. Süre yoktur anlaşmada. Çinliler ise Hong Kong’un bir kısmını İngilizlere kiraya verdiklerinde anlaşmaya 100 yıl şartını koymuşlar ve 2 Temmuz 1997’de Hong Kong’u geri almışlardır. Kıbrıs ise 1878’de İngilizlere kiralanmış, 1914 yılında da Birinci Dünya Savaşı başlayınca İngilizler gelip orayı “Siz Almanların yanında savaşa girdiniz” diye işgal etmiştir. Yazık.

Madde 2. Şimdi Kıbrıs’la ilgili olarak 1974 harekâtı ile biz Kıbrıs’ı barış adasına çevirdik. Şu an adada hiçbir olay yok. Rumların yaptığı katliamlara adada geçit yok. Barış pozisyonunda biz adayı üniversitelerle doldurduk. Pozitif bir gelişme. Üniversitelerle dolu olduğu için Kıbrıs’ı biz düşünce adasına çevirmemiz lazım. Yunanlılar, Rumlar filozoflarla, felsefecilerle onları yetiştirmiş olmakla çok övünürler. Fakat hali hazırda Yunan davranışlarının hiçbir şekilde o zamanki Aristoteles, Platon, Sokrates gibi filozoflarla alakası yoktur. O halde bu fonksiyonu biz kendimiz üstlenmeliyiz ve Kıbrıs’ı bir düşünce adasına çevirmeliyiz. Ne manada? İşte üniversiteler orada, mesela Antalya’da yapılan Diplomasi Forumu bir girişimi, proaktif politika izleyerek Kıbrıs’ta düzenlemeliyiz.

Madde 3. Bugün Çin Cumhuriyeti (Tayvan) tanınmayan bir devlettir, güneyinden kuzeyine 350 kilometre yol uzunluğu olan ki orayı ben 3-5 kez işim gereği ziyaret ettim. Nüfusu da 24 milyondur. Küçücük bir adada, tanınmayan bir devlet ama dünyada teknoloji konusunda bir dev ve Çin’in kalkınmasının altında yatan da aslında Tayvan’dır.

Tayvan nedir? Tayvan Japon işgali altında kalmıştır 50 yıl. Japon aklı var. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikalılar tarafından uydu yapılmıştır. Adanın Halkı Çinli. Çin Halk Cumhuriyeti’nin gözünde de Çin toprağı orası, Çin ülkesi. Üç tane akıl Japon, Amerikalı, Çin birleşiyor. Çok önemli ve bir senteze ulaşıyorlar. O zaman bizim de Kıbrıs Adası’nda yapmamız gereken dünya akıllarını orada birleştirmek ve onları ürüne dönüştürmektir. Ürün böyle sadece turizm ile olmaz, ama orası harika bir Silikon Vadisi benzeri, Kıbrıs Barış Adası yapay zekâ geliştirme merkezi olmalıdır.

Madde 4 Kıbrıs Türk’tür ve her zaman Türk olarak kalacaktır. Bu konuda hiçbir şüphemiz yoktur. Savaş da Kıbrıs’tan başlayacaktır. Orası net. Yani bu savaş Kıbrıs’tan başlayacaktır ama biz orada hiçbir şekilde geri adım atmayacağız.

Madde 5. En önemli olan maddeyi söylüyorum, benim açımdan. Kıbrıs Afrika’nın kuzeyindedir. Koca Afrika kıtasının kuzeyindedir ve Kıbrıs’ta okuyan Afrikalı öğrenciler var. Bizim yapmamız gereken Kıbrıs’ı bu konuda üs olarak kullanmalıyız. Ben Kahire’deydim. Uçağa bineceğim. Alanda bekliyorum. Arkamda Afrikalı kızlar, gençler, çocuklar İngilizce konuşuyorlar. Arkadaşına diyor ki. “Sen Türkçe biliyor musun” “Yo yo ben öğrendim” diyor kendine güvenerek. Afrikalılar Türkçe öğrenmek istiyor. Çünkü onlar zaten İngilizce, Fransızcayı biliyor. Kabile dillerini biliyorlar. Biz onlara kolaylıkla öğretebiliriz. Malta adasının İngilizce öğretim merkezi olmasına benzer şekilde, Afrika’yı Türkçe dilinin öğretilmesi konusunda uluslararası bir merkez haline getirmemiz lazım. Kimlere? Özellikle Afrikalılara. Afrika’nın nüfusu şu an 1 milyar. 75 sene sonra ise nüfus 4 milyar olacak. Asya’yla nüfusu eşitlenecek. Bizim en büyük gücümüz dilimizdir.

Tezhip ve Minyatür Sanatları

Tezhip ve minyatür sanatlarına bakıldığında  köklerinin Pers ve Çin medeniyetleri ile ilgili olduğu  yazılmaktadır literatürde. Ve bu sanatlar kitap  sanatıyla kitapların  tezhip edilmesiyle ve minyatürler yolu ile minimize edilmesiyle ilgili kitapların sanat dalları olarak gözükmektedir. Burada bizim dikkat etmemiz gereken evrenin  bu sanatlar yolu ile minimize edilmesidir. Bu konuyu  teolojik açıdan biz değerlendirebiliriz ve bu açıdan bakıldığında ise Pers ve  Çin medeniyetlerinden daha önce aslında Türklerin evreni  tüm boyutlarıyla algıladıkları ve  teolojisini geliştirdikleri açıkça ortaya çıkmaktadır ki  Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de bu sanatların zirveye ulaşmış olması aslında  Türklerin evrene ve yaradılışa ilişkin çok daha köklü bir zihin yapılarının olduğunu  ortaya sermektedir.

Biz burada bu sanatları sadece  din ile açıklamaya kalkarsak din neticede bir bölendir birleştiren değildir. Çünkü  ortada din yok dinler mezhepler tarikatlar söz konusudur. Fakat diğer yandan ise evren bir bütünlüktür, hareket ve  iletişimdir. Cansız varlıkların dahi hareket halinde oldukları  yapılarının hareket endeksli oldukları bilinmektedir. O zaman biz tezhip ve minyatür sanatlarına olan bakış açımızı Türklerin bu eski medeniyetlerinden çıkan İç Asya’dan çıkan, ki tasavvuf da bu nedenle Türklerde son derece gelişkin bir yapıdır, açıklamamız daha uygun olacaktır diye düşünüyorum.

 

18 Nisan 2025. Ataköy.

Dış Dünya&İhracat Projeleri: TEK PAZAR

EKONOMİ

Dış Yatırımlar ve İhracat için Cazip Şehirler, Çin Örneği ve Türkiye 

AVRUPA

Almanya’nın İhracatından Türk ihracat firmaları için fırsatlar 

TİCARET YOLLARI ve İHRACAT

5 hour flight distance route 
Akdeniz’den Pasifik’e: Türkiye’nin Çin İle Ticareti Ve Bölgeler Arası İşbirliği Önerisi
Atatürk’ün Çağdaş Türkiye’yi Dünyaya Tanıttığı Proje 
China Istanbul Train 
Deneyimlerim İhracatta 35+Yıl
Duvarlar (Çin, Acem, Berlin) Tezi
Hazar Tüneli: Bir Proje Önerisi 
Hind Kıtası-Türkistan-Türkiye Demir Yolları Koridoru (Öneri)
Istanbul Convention&Exhibition Centre (Yenikapı)
İhracat 111 Acil
İhracat İnovasyonu Projeleri
İhracat Vizyonu
İhracatçı Birlikleri Hangi Şehirlerde Bulunma(ma)ktadır?
İhracatı Yasaklamak 
İhracatta Çin (Kanton) Modeli 
İnovatif Pazarlar ve İhracat
İpek Yolu
İpek Yolu güzergahı’nın %70’i Türkistan – Türkiye topraklarından geçiyor.
İpek Yolu Şehirleri
İpek Yolu uzantısı olarak Via Egnetia
İpek Yolu/ Bilgelik Yolu: 41.Paralel 
Kafkasya Barışı ve Ermenistan 
Kalkınma yolu ve Orta Koridor İpek Yolu 
Kenevir Yolu 
Kıtaların İthalatlarında Türkiye’nin İhracat Pazar Payları (%)
Kuzey-Güney Diyaloğu
Marmara Denizi, Türkiye ve İnci Deltası, Çin Feribot Limanları/Seferleri Marmara Limanları Ulaşım Projesi.
The World Beyond Turkey. 33 Countries in 33 years
TradeMap verileri ile ihracat pazarlarına nasıl girilir?
Trakya bölgemiz ve Kanton bölgesinin (Çin) İHRACAT yönünden benzerliği
Turkey China Cargo Trains 
Turks and Trade
Türk İşadamları Ağı
Türkler, Ticarette neden gerilediler?
Yenikapı Fuar Merkezi

 

Çin Yazı Karakterleri ve Türk Tamgaları

Hong Kong metro logosu. 5000 yıllık Çince karakter

https://www.amazon.com/Fun-Chinese-Characters-Straits-Collection/dp/1604801158

https://www.agaoglulevent.com/chinese-philosophy-and-water/

Brain Functions with Chinese Characters

Söyleşinizden sonra şunu düşündüm, Türkçe, tamga kökleri üzerinden tüm Avrasya kıtasına ve dolayısıyla dünya dillerine kaynaklık etmiş bir dil iken karakter bazlı Çince ise Çin Seddi sınırlarını aşamamış bir dildir o halde de evrensel kültüre olan katkısı minimumdur.

Çinliler dünyadaki icat ve keşiflerin ana unsuru olmakla pek övünürler barut kağıt pusula ve benzeri gibi. Fakat bunlar maddi unsurlardır maddedir neticede. Çinli olmayan insanlarla kültürleri üzerinden bir etkileşimleri ise sıfıra sıfır elde var sıfırdır ki Çinliler Türklerle birlikte binlerce yıl boyunca iç içe olmuşlardı buna rağmen içlerine kapalı olmakta ısrar etmişler, bunu çok önemsiyorum.

ES Kültürel gelişim kolay bir şey değil. Başka bir şeye dönersek soyutlamaya. Yıldırım düşmüştü. Ağac yanmıştı. Peki bir şey yandı ve ortada kül kaldı. Nereye…

Kökler: Oz, Ozmak, Ozan… Es, Esen, Esenlik, Esrik, Essence

 

ES

Kültürel gelişim kolay bir şey değil. Başka bir şeye dönersek soyutlamaya. Yıldırım düşmüştü. Ağac yanmıştı. Peki bir şey yandı ve ortada kül kaldı. Nereye gitti bu odun veya ağaç? Ne oldu? Çıkan ne? İnsan oğlu bunu da soyutlamaya çalıştı kafasında. Dolayısıyla bu canlıydı. 5 dakika önce canlıydı. Şimdi cansız. Bakın can cansız. Düşündü. Dedi ki o can diye çizdiği es diye çizdiği şeyin o olduğuna karar verdi çizgi olarak o soyutlamayı yaptı ve buradan kendisine kelimeler türetmeye çalıştı. Ek iledi kök iledi arkasına önüne bir şeyler getirmişti. Mesela o boz gibi. O boz aynı zamanda o Zeus’a da kaynaklık edecek hayata ilgili olarak. Onu bir kenara yazın.

ES

Şimdi es kelimesine bakalım. Bu çizgi şeklindeki damgası olan es kelimesi canlı anlamda ve hala yaşıyor. Hala kullanıyoruz. Örneklerini yazdım. Bugün ne diyoruz? Esen esenlik esrik yani sarhoşluk eser isimsiz bunların bakın kökü hep aynı. Es Latincesi ya giderseniz sense İngilizcede kullanılan Türkçe’den gelmiş olabileceğini tahmin eder miydiniz? Es ve is can ruh hatırlatma düşünce sahiplik ve gibi çok anlama geliyor zamanla yayılıyor. Bugün yaşayan bir kök hiç değişmeden yaşayan.

OZ. OZAN

Bunu gramatik olarak ilişkilendirirken şuradaki oz dedik ya oz kelimesinin aslında Batılılar kendileri çok geç kullandılar. Biz çok erken kullandık. Fakat oz kelimesinin tam karşılığı essedir sensedir yani. Bakın hayatla canla ilgili durduruyor. Dolayısıyla bunları bugün dilcilerimiz inceleyemiyor.

Ozu ozmaz olmak olarak bir yerde bu öldükten sonra canının bu dünyadan öbür dünyaya geçmesi ozmak. Şimdi bu tam yere gelen mesken şu an söyleyelim. Bizim dilimizde ozan kelimesi hala yaşıyor değil mi? Ne demek ozan? Şiiri yazan adam mı demek? Hayır. Şiiri yazmak için esrik kalmanız lazım yani başka bir alemde olmanız lazım. Onu kastediyor. Türkçe böyle güzel bir dil. Ozan kelimesindeki ne en sonundaki ne de kişinin bunu kendi içinde yaptığını gösteren bir ek. Kendi kendine yaptığını gösteriyor. Yani ozan hem esrik bir kişidir hem düşüncesi hayatı yorumlayan bir kişidir. Hayatın öte dünya dediniz ya ozmak dediniz ya. Bir anlamda ozan kişidir. Yani öte dünyaya gidip gelen kişidir. Yani hem de duyabilen kişidir yani kısmen yine.

Ozmak dedik Zeus dedik. Şimdi bunların bir ortaklığı var dünyada Siz hayatı yorumlayan bir kişidir. Hayatın öte dünya dediniz ya, ozmak dediniz ya bir anlamda ozan kişidir. Yani öte dünyaya gidip gelen kişidir. Yani hem de seslenen hem de duyabilen kişidir yani. Ozmak dedik, Zeus dedik. Şimdi bunların bir ortaklığı var. Dünya tarihi bunu böyle yazmasa da bunun bir ortaklığı var. Ozmak dediğimiz bizim Türkçede kullandığımız öte dünyaya geçiş aşamasıdır. Bu ne ile olur, ne ile ilgilidir? Ateşle. Türkler başta da soyutlamada söylediğimiz gibi ateş düşüyor yıldırım düşüyor canı yok ediyor, canı küle çevirdi. Ne yaptı? Duman olarak yukarı çıkardı. Yani ozdurdu onu. Vücudunu yakarak içindeki canın öte ulaşmasını sağlama. Hem yakıyor hem ateşliyor ve içindeki yaşayan şey can diyelim onu alıyor yukarı götürüyor. Zeus ile ilgili olarak Kazım Mirşan Bey çok uzun çalışmaları var.

Türk yazıtlarında geçen oz geçen içinde birçok kelimeyi çevirdi. Biz birkaç tane buraya örnek koyduk ama hepsinde bu öte dünyaya ulaşma ile ilgili bir ifade açık açık da bugün de okusanız anlarsınız. Ozu içiu diyor. İçiu ne demek tahmin edin? Yani senin içinle ilgili yani senin içinle nedir? Tanrı katından geldin sen. Tanrı yarattı. Senin içinde orasıdır. Dolayısıyla bugün tasavvufta yaşayan veya Anadolu felsefesinde yaşayan tanrı ve insan ilişkisi o zamanlarda bu hecelerle bu kelimelerle anlatılmış. Ateş, ozmak bunları bir de yan yana kullanıyor. O tozluyor mesela diktiği Asya’da diktiği taşlara anıtlara o tozluyor taşları diyor. Bu ozmak ve hayat ve tanrı ve öte dünya baştan beri en önemli konu. Bugün Kazakistan’ daki bütün o kayalardaki yazıtların en az üçte biri gökyüzü, ozmak, ateş yanmakla ilgilidir.

İsmet Zeki Eyüboğlu; OZAN, OZMAK

 

Hatice Şirin, Eski Türk Yazıtları Söz Varlığı; OZ

 

Kül Tigin Yazıtı; OZ

Bilge Kağan Yazıtı; OZ

OTOZ

Erol Bey burada isterseniz izleyiciye şunu hatırlatalım. Eskişehir Han ilçesi Yazılıkaya’daki bizim anıtımız aslında otoz ateş aracıyla Hakk’ın cesedinin yakılarak göre ulaşmasını sağlama törenini 17 metre yüksekliğinde muhteşem bir eser. Üzerinde iki tane bozulmamış yazıtımız var ki harflerin büyüklüğü 45 cm bir tanesi 53 öbürkü 46 harften meydana geliyor. Hemen hemen onun bir 500 600 metre ilerisinde küçük Yazılıkaya‘da bu sefer altı satır aynı yazıt var. Yani Ankara‘nın Eskişehir‘in Şimdi burada isterseniz izleyiciye şunu hatırlatalım Eskişehir Han İlçesi Yazılıkaya’daki bizim anıtımız aslında otoz ateş aracıyla  cesedini yakarak göğe ulaşmasını sağlama törenini 17 m yüksekliğinde muhteşem bir eser Üzerinde iki tane bozulmamış yazıtımız var ki harflerin büyüklüğü 45 cm 53 öbür ki 46 harften meydana geliyor Hemen hemen onun bir 500-600 m ilerisinde küçük Yazılıkaya’da bu sefer altı satır aynı yazıt var Yani Ankara‘nın Eskişehir‘in Bursa‘nın İstanbul‘un çok rahatlıkla ulaşılacak bir yerinde bir anıtı şu anda durmakta ve bunun üzerindeki yazılar Kazım Mirşan tarafından okundu açıklandı yazıldı Şu ana kadar siz olumlu veya olumsuz herhangi bir tenkit gördünüz mü Yok hayır zaten akademik hayat bunlara gözlerini kapatmış durumda dediğiniz gibi dibindeki yani Ankara‘da o kadar dilci var Kaç tanesi gitmiş görmüş Ama Ankara çok uzak biliyorsunuz trenle biz zamanında buraya gidilebilir mi yani Oraya gidilip de Türk tarihinin bu belgeleri yerinde incelenir mi En azından tenkit etsinler desinler ki Kazım Mirşan‘ın söylediği gibi bunlar Türk yazıtları değil Yunancadır Fenikece’dir İbranice’dir buyurun okuyun Harfler orada duruyor yazı orada duruyor Ve bunu söylediğimiz zaman da lüzumsuz bir alınganlık gösteriyorlar Yani siz Türk akademisyenleri olarak Türk milletinin bu kadar kıymetli eserlerine karşı sırtınızı döneceksiniz Biz hatırlattığımız zaman da kızacaksınız Olacak mı Peki buyurun ben sözünüzü kestim

Otoz kelimesinin kullanılması Batı’da 1500’lerde Zeus kelimesinin kullanılması 1500’lerde Biz birincide yazıya giderseniz Kaşgarlı Mahmud‘a gidersiniz 1070 yılına. O 1070 yılında Kaşgarlı Mahmud bu kelimeyi yazmış O kelime 1070’te yazılmışsa kaç bin yıldır söylüyor kim bilir Dolayısıyla biraz Türk tarihine sahip çıkmak gerekir ki Türk tarihi Mustafa Kemal‘in dediği gibi herkesin tarihi Yani burada bir ayrımcılık yapmak anlamsız Ama bu sözlükçüler tarihçiler boyuna yapıyorlar Neyi amaçlıyorlar ne yazık ki anlamıyoruz.

En eski yazıtlardan yine altın elbiseli adam diye bir tane Almaata‘da bulunmuş bir gümüş tabak yazıtı dediğimiz bir şu siyah daire içindeki yazıt Bu yazıttaki ifadeler beş farklı akademisyen tarafından çalışıldı Bir tanesi de Kazım Mirşan‘ın Gümüş tabak yazıt dediğimiz bir şu siyah daire içinde ki yazıt Bu yazıttaki ifadeler beş farklı akademisyen tarafından çalışıldı Bir tanesi de Kazım Mirşan. Kazım Mirşan okumasında diğerlerinden çok farklı olarak burada obos yani Zeus’ dan bahsediyor Bu Zeus’ tur diyor ama o batının Zeus’ u değil Batının o efsanevi babasıyla mücadele eden yaratıcı ama tanrı Bakın tanrı lider Hani bazen hani soyutlama yaparız ya Peygamber gibi adam deriz Şimdi onun gibi Kazım Mirşan bu çeviriyi yaparken o kişinin tanrı katına geçtiğini ve öbür dünyaya gittiğini ulaştığını ve oraya ulaşmak için gereken saygınlık itibar çalışma özveriyi gösteren onurlu bir kişi olduğunu özellikle çevirisinde bunu söylüyor.

OZMAK

Dolayısıyla Türklerde ozmak bir liderin ozması için bir dünyaya ve halkına iyi şeyler yapacak. İki, doğaya ve kaynaklarına iyi bakacak. Üç, insan canını değerli tutacak. Şimdi bunu yaptığın zaman cennete gidebilirsin, ozabilirsin. Ozmak bir başarı süreci. O süreçten geçmiş bir kişinin, bir atamızın yazısıdır bu yazı. Kazım Mirşan tarafından çözümlemesini bir okursanız hafızalarda kalsın. Çünkü dediğiniz gibi birçok okuma oldu ve aynı zamanda burada kan cesedinin kemik yapısından 16 yaşında olduğu da tespit edildi. İşte ben işte 28 yaşındayım öldürüldüm. Hayır. Saçma sapan okumalar da ortalıklarda dolaşıyor ve bunun hepsi de hangi harfi nasıl okuduklarını hiçbir şekilde açıklamazlar. Kazım Mirşan ise bunları tamamen matematik programla ortaya koyar, her harfi hep aynı şekilde okur. Yübis Kap’taki yazıtı Kazım Mirşan‘ın okumasını bir söylerseniz gençlerimiz hafızası Bu kapta Kazım Mirşan‘ın okumasıyla şu söylüyor: “Asaleti, yani yaşayışı övgüyle anılmakta olan ve aynı zamanda öbür dünyaya göçmüş olan bir ok savaşçısıdır.” Yani ok bizim de milletimiz olan bir ok milleti.

Diyor ki: “O tanrı katına geçmek suretiyle günahlarından arınarak, kurtularak öbür dünyaya alınmış olan saygın bir kişidir.” Ve ok Türkleri dediniz zaten çalışmalarına yazıtlarından çıkmıştır ki o devirde Türkleri Türk demezden önceki dönemde tarihi çağlarında oklar ve onlar olarak kendilerini ifade ediyorlar. Okların da işareti bugün Hristiyanların kullandıkları Haç. O aslında haçla alakası yok. Dört tane okun orta noktayı göstermesi ve alt kuzeyde, güneyde, doğuda, batıda her yerde biz hakimiyiz demektir. E peki Kazım Mirşan‘ın özellikle Balballar Kitabı ki herkese öneririm ve çok güzel bir kitaptır. Orada bunların kelimelerinin geçtiğini görebilirsiniz, yorumlayabilirsiniz.

Şunu söyleyeyim bu Ubos veya Zeus meselesinde olduğu gibi okuduğunuzda bugün bile anlayabileceğiniz bir Türkçesi bu. Konumuza geldiğimiz noktada bizim Türk dil kurumunun kurallarına göre Deus diyor veya ozmak dedikten yola açıp çıkarak Zeus dedik. Zeus, Zeus bunlar aynı kelimeler tanrı, yaratıcı vesaire gibi bütün o ana kökleri her dilde hemen hemen buraya sola yazdık. Bunun aynı zamanda ana köklerini ve köke gelen ekleri Şimdi burada görüyorsunuz hepsinde i, e, a, o var artı demişiz it var, it var at var, ed diye birtakım ekler gelmiş. Bu sahiplik bildiriyor. Oradaki güce, adalete, şeye, neyse

  • Hava = Air Es=root of the verb to blow / Esi=the act of blowing >> a blow, ~breeze feeling
  • Heva-Esi =air blowing (a feeling of air blowing in the mind or a sensation or breeze of thought in the mind )
  • Heves = desire /whim
  • Heveslemek / Heves etmek = to like and desire Heveslemek > Eslemek > İstemek = to want / to ask for / ~to desire Hissetmek= to feel/ to sense /~to perceive Ankara Havası = (feeling) the cultural atmosphere of Ankara His /sezi /sezgi=feeling/ sense / intuition Hissi >> Esi =(the sense of) / the feeling of..
  • Havası / Hevası / Hevesi >> its aura / its enthusiasm/ its passion >>
  • Esi -Esi= feeling of desire / the urge for verbs Heves-u bar > hevesi var > -esi var -Esi Var = have an urge/ feel a desire/ an inclination /have an eagerness / take up a passion -Esi Yok = have no eagerness / not feel a desire / not take up a passion (Git-e-esi var) Ali’nin eve gidesi var= Ali feels the urge to go home / Ali feels like going home (Bugün hiç çalış-a-esi-m yok) Bugün hiç çalışasım yok= I have no desire to work at all today Bunu yapasım var = I want to do this ( ’cause I like doing this)>> I feel like doing this (Su iç-e-esi-n bar ma-u) Su içesin var mı? = Do you feel like drinking water? (Çay iç-e-esi-n bar ma-u er-di) Çay içesin var mıydı? = Would you like to drink tea? to derive verbs from adjectives Kanık-esi-mak = Kanıksamak = feeling like it’s something ordinary and treat this way >> to take for granted Yañılı-esi-mak > Yanılsamak = feeling like it’s wrong Su-esi-mak= Susamak = feeling the urge to drink water = be thirst Durak-esi-mak =Duraksamak = feeling the urge to stop oneself =~ to pause oneself Yük-esi-en-mek > Yüksünmek = feeling like it’s burdened on oneself by a word =~ to be touchy Umur-esi-Ma-mak > Umursamamak= feeling like it’s unimportant= not to give a damn -Esi =(conveys a sense of.. / a feeling of.. / being like / similar in nature) for objects Bebek-Esi > Bebeksi =(just) like a baby >> babyish Bebeksi bir ten =(just) like a baby skin Çocuksu bir yüz =( just) like a child’s face Yanıksı bir koku= just like a feeling of burning smell Yakınsı= It feels like it’s close / tending to be close Birazıcık yalansı= It feels a little bit like a lie for verbs Gör-el-Esi > görülesi = requiring sight / must-see / worth seeing Sev-el-Esi> sevilesi = requiring to love / worthy of love Bil-en-esi > bilinesi = requiring to be known Okunası kitaplar =~(recommended) books worth reading Olası= expected to be happened /~must be / > possible (to happen) Bit-esi = ~expected to reach result Kör olası= ~is asked to be blind Kahrolasıca= ~as if it required to be destroyed /

Divanı Lugat it Türk

oza. Eski zamanlar.

ozaqı bilge ança aymış: Eski zamanların bilgesi işte böyle demiş.

 

Şu dörtlükte de kullanılır,

 

erdi oza erenler. Eski zamanlarda adamlar vardı

erdem begi bilig tâg Erdemin, hikmetli sözler dağının ve bilginin efendileriydiler

aydı üküş öğütler Öğüt veren kelamları vardı

körîglüm bolur angar sâg Onları anmak gönlü arındırır

 

ozdı.

 anıg atı ozdı: Onun atı ileri geçti. Koşarken başka birini geçen bir insanı anlatmak için de bu sözcük kullanılır.

ozâr, ozmâq.

ozıtgân.

 bu er ol atın ozıtgân: Bu, atını devamlı öne geçiren adamdır.

 

ozuq. F

 ozuq at: Bir yarışta ya da benzerinde önde giden at.

ozuşdı.

ol menig birle at ozuşdı: O, benimle at yarışında boy- ölçüştü. “At yarışında bana yardım etti”

demek için de aynı sözcük kullanılır,

ozuşür, ozuşmaq.

Kaynak: Divanı Lugat it Türk ss. 366-367 https://drive.google.com/file/d/1WsJMt4LmEJSnDaAqoio_A3H0MjLSTFvR/view

Kutadgu Bilig

152 biligni beçlük bil ulkuşnı uluğ
bu iki bed ütür ozdurmış kuluğ

l52 Bilgiyi büyük bil ve anlayışı ulu;
bu iki şey yükseltir seçkin kulu.

2420 idi artuk ozdurguçı kerek bu kişi
kalı öznese begke iltür başı

2420 Bu kişilerin pek seçkin olması gerekir;
eğer beye karşı baş kaldırırlarsa, başları gider.

2602 negü tir eşitgil ozdurguçı beg er
budun başlağuçı biliglig yig er

2602 Dünya beyi, halkı idare eden,
bilgili ve iyi insan ne der, dinle.

oz-; geçmek, ileri geçmek, ilerlemek
     ozu. 248
     ozup, 2344
oza; önce, evvel, 81 , 824,
856, 51 , 250, 1 236, 1475,
1 885, 2716, 2957, 4815,
4993, 5151 , 5178, 5563,
5714, 5966, 6165
     ozadın, 4521
ozakı, 1405, 4986, 5137,
5177, 5339, 5908, 6318,
6432
ozalkığ, 2699
ozuk; üstün; 2635

Kaynak: Kutadgu Bilig 

Şair Baki Ayhan ile Şiir Akşamı

25 Şubat 2025