Türkler ve Deniz Stratejisi (SUNUM)
********************
********************
********************

SES
SÖZ
FREKANS

Kaynak: Vecizelerim (Aforizmalar) // İsmail Hakkı Aydın
Yere, göğe ve kişilere sevgi ile yaklaşan Aşıklar (Lovendiler) bu toprakların mayasıdırlar, hep yeniden yeniden mayalanır saz çalanlar, şiirler yazıp yüksek sesle okuyanlar, taşların ruhunu konuşturanlar.
Türklerin üç kıtaya yayılmış olan kültür ve yaşantılarında bilgelik en ön safta yer almaktadır ve bilgeliğin üç harf ile ifade edilebilecek olan tanımı ise aşktır. Kastedilen gök, yer ve kişi teolojisinde, ilahiyatında duyulan derin hissiyat ve bağlılıktır. Yazıtlar, yazmalar ve yazılarda dile getirilen hep bu kavramdır. Kavram, Yunus Emre ile birlikte doruğa çıkmıştır. Yunus Emre ise Türkçe’nin zirvesidir. 20. yüzyılda Aşık Veysel ve Neşet Ertaş gibi aşıklar bu abdallık, bilgelik geleneğini devam ettirmişlerdi.
Peki aşk nedir. Yaradana ve yaratılana ( kişiye ) duyulan derin hisler olan aşk en derin ifadesini ise kişinin gönden içre gönül hanesinde bulmaktadır.
Aşıklar bu geleneği saz eşliğinde sürekli bulundukları coğrafyalarda yaymışlardır. Kişi yani aşık, yeri ve göğü sazında ve sözünde bir araya getirmektedir bu şekilde.
Bilgelik ise kişinin kendisini aşarak diğer kişilerle insanlarla yardımlaşma duygularını paylaşmasıdır. Türklerde bilge kişiler tabakası beş kişilik etrafında dolanmaktadır. Bu kişilerin ikisi ise bilgeliklerini sanat ile yaymaktadırlar. Kolpa saz çalanlar yani aşıklar ve ozanlar yani şairler. O halde aşk gönülden kopmaktadır ve şiirlerle en hissi, en derin bir şekilde ifadesini bulmaktadır.
Türkistan coğrafyasında özellikle Ahmet Yesevî’nin ve Türkiye coğrafyasında ise Aşık Paşa ve Yunus Emre’nin dizeleri aşk bilgeliğinin, kişiliğin zirvesinin dizeleridir.
Lovendiler aşkın efendileridir, aşık efendilerdir. Mustafa Kemal Atatürk’ün hitabetinde sürekli olarak efendi tabirini kullanmasın anlamı karşısındaki kişilere duyduğu sevginin bir tezahürü, yüksek bir ifadesidir. Bu efendiler hanımefendiler veya beyefendiler olabilirler ama tek bir efendi tabirinde hepsi bir araya gelmektedir. Çünkü kişi sözcüğünde cinsiyet ayrımı yoktur; kişi insandır.
Levent kelimesi batı dillerinde sınırlanmış bir coğrafyayı, doğuyu ve doğu Akdeniz ülkelerini tarif ederken, Türkçedeki Levent kelimesi ise kişiliğin güçlü bir ifadesidir. Batının kavramları kullanırken alışkanlık haline getirdiği ayrımcılık, ki bu zeminde veya insanda söz konusu olabilir, Türkçede ise kişilere ve kişilikleri ayırıma tabi tutmayan bir bilgelik ifadesi olarak görülmektedir.
Aşık Müslüm Gürses bilgelik dizeleri ile seslenmiştir topluma, İslamcılar ise aynı İngilizler gibi marşseverdir. Latinlerin (İtalyan, İspanyol, Portekiz, Fransız) futbol maçlarında tribünlerden sanatsal tezahüratlar çıkar. Arapların estetik dolu şarkılarına özeniyorum, tüm Türk&Turan çalgılarını seslendiren Türk Orkestramız da olacak elbet.
“TAŞA KAYITLIYIZ”








ty1-2-g-10-08
Kağanım, ben özüm Bilge Tonyukuk konuştuk. [Kağan] söylediğimi işitiverdi. Gönlünce orduyu] yönelt dedi. Kök Öng’ü aşıp Ötüken Ormanı’na yöneldim. İnig Köklük’ün Toğul’da Oğuz geldi.
ty1-3-d-7-03
Dahası Kırkız’ın güçlü kağanı yağımız oldu. O üç kağan sözleşip “Altun ormanı üzerinde kapışalım” demiş. Anca öyle anlaşıp. “Doğu’da Türk Kağanı’na süleyelim” demiş. ”
ty1-4-k-11-04
Kırgız’ı uykuda bastık. Süngüyle açtık. Kağanı, ordusu dirilmiş. Süngüşdük, sançtık. Kağanını öldürdük. Kağan’a Kırgız boyları tutsak oldu, baş eğdi. Geri döndük. Kögmen ormanına beri geldik.
ty1-4-k-11-07
Katun yok olmuş ölmüş idi. “Onu yoğlatayım” dedi. Süleyip varın dedi. “Altun ormanında oturun” dedi. “Sü (ordu) başı İnel Kağan, Tarduş Şad varsın” dedi. Bilge Tonyukuk’a, bana söyledi.
ty1-4-k-11-08
Bu orduyu yönelt dedi. “Buyruğunu gönlünce söyle. Ben sana ne söyleyeyim” dedi. “Gelir ise yiğitçe toparlanır, gelmez ise dilini sözünü alıp otur” dedi. Altun ormanında oturduk.
ty1-4-k-11-10
“Öncüyü, gözcüyü iyice ırgala. Baskın yapma” demiş. Bögü (Kapağan) Kağan bana öyle söylemiş. Apa Tarkan’a gizli söz göndermiş: “Bilge Tonyukuk korkar, o kendisi o yanılır.
ty1-4-k-11-11
atlı er yoralım (sürelim) derse onamayın”. O sözü işitip atlı er yordum. Altun ormanını yol aramadan aştım. İrtiş ırmağını geçitsiz yerinden geçtik. Gece de gittik. Bolçu’ya tan öncesi değdik.
ty1-2-g-10-08
Kağanım, ben özüm Bilge Tonyukuk konuştuk. Kağan söylediğimi işiti verdi. Gönlünce orduyu yönelt dedi. Kök Öng’ü aşıp Ötüken Ormanı’na yöneldim. İnig Köklük’ün Toğul’da Oğuz geldi.
Namık Kemal Funda (1943-2000)
2000 yılında vefat eden Rahmetli dayım devlet ve siyaset adamı Namık Kemal Funda (annesi Makedonya Üsküp, babası Kosova Yakovalı) Süleyman Demirel’in Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi saflarında siyaset yapmış bir insandı.
https://leventagaoglu.blogspot.com/2017/05/tarihten-bir-yaprak-minik-kus-namk.html?m=1
Dayım Namık Kemal Funda ile 12 Temmuz 1988 de Demirel ile Kahvaltılı toplantıya gitmiştim uzun bir soru sormuştum Demirel de uzunca cevaplamıştı.

“Sayın Genel Başkan, efendim öncelikle sizle bizleri biraraya getiren İstanbul İl Yönetimine özellikle teşekkür etmek isterim. Dış borçlar konusuyla bağlantılı olarak, ben ihracat ve özellikle ihracat teşvikleri konusunda bir iki soru yöneltmek istiyorum. Şimdi, efendim, ihracatın teşvikler yolu ile artırılışı 1963 yılında planı dönemle başlıyor. Ardından siz 1965 yılında genel seçimler vasıtasıyla iktidarı ele alıyorsunuz. 1965 ten 1980 yılına kadar ihracatın teşvikler yolu ile artırılışı konusundaki Kararnamelerin altında, Ağustos 1970 kararları dahil, 24 Ocak 1980 Kararları dahil, hep sizin imzanız var. Ardından, 1980 sonrası döneminde Kararlar size ait olsa da, uygulama size nasip olmuyor.
Şimdi, efendim, bu 1980’e kadar olan dönemi, ihracat ve ihracatın teşvikler yoluyla artırılışı açısından ve 1980 sonrası dönemi ne şekilde değerlendiriyorsunuz? Bir de, bu konuda özellikle siz kaynakların önceliğine önem vermektesiniz. İhracata verilen kaynakların önceliği konusunda ne gibi bir öncelik sıralamanız var? Bir de, siz sanayileşmeye çok önem vermektesiniz. Sanayileşmeye önem verilince, ihracatın nihai aşamada, ihracat aşamasında değil de, üretim aşamasında, imalatçının üretim aşamasında teşviki önem kazanıyor.
Mesela, siz elektrikten söz ettiniz. Elektriğin ihracatçılara düşük tarifeli verilmesi açısından bu konulara nasıl yaklaşmaktasınız? Çünkü, bugünlerde basınımızda ihracata verilen teşviklerin kötüye kullanımı ne şekilde gerçekleştirildiği konusu çok yoğun olarak yer almakta. Buna alternatif olarak, sizin üretim aşamasında teşvik, ihracat-üretim bağlantısı konusunda geliştirilmiş bir modeliniz var mı? Alternatif bir çözümünüz var mı? Kaynak önceliği konusunda ne düşünmektesiniz?
Bir de genel olarak ihracatın üretimle bağlantılı olarak artırılışı konusunda ne şekilde bir öneriniz var? Bunu özellikle şu açıdan sordum. Türkiye’de ihracatın başlangıçta değindiğim gibi 1963 den sonraki planlı dönemde teşvikli olarak arttırılışı konusunda, sizin bütün kararnamelerin altında 1980e kadar imzanız var. 1980 deki 24 Ocak Kararlarının altında da sizin imzanız var. Bu konudaki tecrübelerinize dayanarak bundan sonrasına ilişkin olarak ne şekilde bir model düşünmektesiniz? Efendim çok teşekkür eder, Saygılar sunarım.”
Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, dün İstanbul’da yaşları 25 ila 50 arasındaki genç işadamlarına verdiği yemekte “Bir toplumda insanlar zenginleşirse ve kaybedecek neyim var zincirimden başka demezse, herkesin rejime sahip çıktığı bir durum var demektir” dedi. Toplantıya katılan işadamlarının gözlemlerine göre “başarılı bir performans gösteren ve esprilerle dolu bir şov yapan” Demirel, özellikle sanayiyi ihracatın önüne koyan konuşmasıyla genç sanayicilerden puan topladı. Sanayinin tıkandığını ve yok olmakta olduğunu vurgulayan Demirel, “İhracat da önemli. Ama Türkiye patates, domates ihracatıyla bir yere varamaz. İhracat yapmak istiyorsam, öncelikle sanayimizin önündeki tıkanıklıkları ortadan kaldırmalı” dedi. [1]
[1] Cumhuriyet gazetesi, 13 Temmuz 1988. Sayfa 7
1987 de Demirel’in Vatan Caddesinde Lunapark’ta kapalı alandaki mitingine beraber gitmiştik.


Aydınlar Ocağı Beyazıt’ta Demirel söyleşisine beraber gitmiştik.
9.12.2024
| Adım El Togan Totok’tur. Ben kutlu aziz yurdumun elçisi idim. Altı birleşki boyun halkın beyi idim. |
| Adım Kumar Çor’dur. |
| Akılsız hakanlar tahta oturmuş şüphesiz, kötü hakanlar tahta oturmuş şüphesiz. Kumandanları da akılsız imişler şüphesiz, kötü imişler şüphesiz.
Beyleri, halkı itaatkar olmadığı için, Çin halkı hilekar ve sahtekar olduğu için, beylerle halkı karşılıklı kışkırttığı için, Türk halkı kurduğu devleti elden çıkarıvermiş. |
| Akrabalarımdan ayrıldım, yazık! Obada eşimden ayrıldım, sekiz oğlumdan ayrıldım, yazık! |
|
| Altay dağlarını, yolsuzun aştık, İrtiş ırmağını, geçitsizin geçtik. Ben Bilge Tunyukuk. Altay dağlarını aşarak geldik, İrtiş ırmağını geçerek geldik. |
| Altı birleşik boyum güçlü olduğu için övgü ve erdem taşını buraya diktiler. |
| Altınlı altınla süslü okluğu belime bağladım. Kutlu yurduma doymadım, ne yazık! Eyvah! |
|
| Altmış üç yaşımda öldüm. Uyuk ve Katun ırmaklarının suladığı yerimden ayrıldım. |
|
| Anne ya da düşünce/fikir. |
| Annem, on ay karnında taşıdı ve doğurdu. Yurduma kahramanlık için, yurdumdan ayrıldım. |
| Ant içtiğim yoldaşı, ant ile bağlı olmayan iyi eşimden, dostumdan ayrıldım. |
| Arkadaşlarımdan ayrıldım. |
|
| Atadı. Tengride Bolmış El Etmiş Bilge Kağan olarak atadı. Eşimi El Bilge Katun olarak atadı. Kağan olarak atanıp eşim de hatun olarak atanıp Ötüken’in ortasında As Öngüz Baş ve Kan Iduk Baş dağlarının batısında kağanlık otağını burada kurdurdum. |
| Atalarım seksen yıl hüküm sürmüşler. Ötüken yurdu ile Tegres yurdu, bu ikisinin arasında Orhon Irmağı’nda. |
| Atalarımız, dedelerimiz Yamı Kağan dört bir tarafı düzenlemiş, bir araya toplamış, isyancıları bastırmış. O han öldükten sonra yurdu kaybetmişler, her tarafa dağılmışlar… |
| Ateş çak! Günlerim çok, zafer günüm çok. Kazançlı günlerim artıyor. |
| Ateş gibi, kasırga gibi, üzerimize geldi |
| Atlar aç, öküzler aç. |
| Atlının gücü kelimesi kelimesine: atın! Ulusları mağlup et! |
|
| Ay’ın yatacak evi. |
| Ayrıca mabet ve tapınaklarda yapılan ibadet ile, insanlar, insancıl ve zayıf olarak yetişmektedir; mücadeleci olmanın, savaşmanın ve güçlenmenin yolu bu değildir. Yani, bizim için bu durumda mabet ve tapınaklar inşa etmek olacak iş değildir ÇK |
| Babacığımın yazılı taşını ebedî yaptım. |
| Babam kağan, öylece ili ve töreyi kazanıp ölmüş. |
| Babamızın, amcamızın kazandığı halkın adı sanı yok olmasın diye Türk halkı için gece uyumadım, gündüz oturmadım; kardeşim Kül Tigin ile iki şad ile ölesiye yitesiye çalıştım, çabaladım.
Halkı besleyip doyurayım diye kuzeyde Oğuz halkına doğru, doğuda Kıtay, Tatabı halklarına doğru güneyde de Çin’e doğru 12 sefer ettim, savaştım.
Tanrı öyle buyurduğu için, bahtım, talihim olduğu için, ölecek halkı diriltip doyurdum.
Çıplak halkı giyimli kıldım, fakir halkı zengin kıldım, az halkı çok kıldım, güçlü devleti olandan, güçlü hakanı olandan daha iyi kıldım. |
| Babasının adı Ütegen’dir. |
| Bağır ağıt yak yas tut! Vah bana! İki at katledildi, kızartıldı! Karımla kadın odalarında ayrıldım. |
| Başlıya baş eğdirmek, dizliye diz çöktürmek |
| Basmıllar bugün Başbalık’dadır. Söz konusu bu iki sınır ötesi kavmin doğu-batı ekseninde uzağına düşerler. Doğuda ve batıda kalan bu kavimler güçlerini birleştiremezler. ÇK |
| Basmıllara gelince, onlar hem tedbirsiz, hem de menfaat peresttirler; İmparatordan emir alınca hemencecik gelirler; ayrıca Wang Chün ve Chang Chia-chen’in arası açık, birbirlerine karşı olan memnuniyetsizliklerini İmparatora arznamelerle bildiriyorlar; onun için de harekete geçemezler. ÇK |
| Ben aralıksız ülke dışında ve içinde savaşa çıktım. |
| Ben Bayça Sangun oğlu Külüg Çor’um. |
| Ben Beg Çur Oğul’um. Dünyada yararı ve nimetlerinden ayrıldım. Onun oğlu halef olarak kalmış. Kaygılı dulu kalmış. |
| Ben Bey Tarkan Öge Tirig’im. Zavallı yurduma ve hanıma doymadım. |
| Ben Konçgar Koçngar Tölis Tirig’im. |
| Ben Körtle han Alp Urungu’yum. Altınlı altınla süslü okluğu sırtıma vurdum, belime bağladım. Yetmiş dokuz yaşımda, |
| Ben Külüg Çigşi Urungu Çigşi’yim. Yurduma doymadım. |
| Ben Küngik Utuk’um. |
| Ben Öçin Külüg Tirig’im Kutlu yurdumda güçlü, kuvvetliyim. |
| Ben şöyle diyorum, ben Bilge Tunyukuk: Altay dağlarını aşarak geldik, İrtiş ırmağını geçerek geldik.
Buralara kadar gelenler Geliş zor du! dediler, ama pek de zorluk hissetmediler. Galiba, Tanrı Umay, kutsal Yer ve Su ruhları bize yardımcı oluverdiler. |
| Ben Sugur Şad’ım. Taşı ben yazdım. Biz ben, sekiz ayaklı malım, mülküme, bakşıma? Hayattayken doymadım. |
| Ben Tör Apa’ya bağlıyım mensubum. On beş yaşımda aldığım eşimden ayrıldım, ne sıkıntı! Onlardan ayrıldım, ne yazık! Güneş ve aydan ayrıldım. |
| Ben Ürüng, yazdım. Nasıl ayrıldık! Annemizle ayrıldık! |
| Ben, Tanrı gibi ve Tanrı’dan olmuş Türk Bilge Hakan |
| Ben, Yegen Etel, bunu yazdım. Devleti iyilikle erdemle düzene soktum, düzenledim. |
| Benden kalan oğullarım, dostlarım ve kullarım. Benim öz akrabalarım. Onlar beni koruyamadılar. |
| Benim kahramanlık adım Kara Çur’dur. Savaştaki adım ise Kar Yazmaz. |
| Beşinci ayına kadar Ötüken ormanlı Dağı zirvesi, As-Öngüz Baş ile, Iduk Baş’ın batısında Yavaş ve Tokuş ırmaklarının birleştikleri yerde yazı geçirdim. Tahtı orada kurdurdum, çiti orada vurdurdum, bin yıllık on bin günlük yazıtımı ve damgamı burada yassı taşa hakkettirdim. |
| Bey Sangun erkeklik adımdır. |
| Beyaz at altın eğerli, kül rengi, gri at gümüş eğerli, benekli/demir kırı at bakır eyerli. |
| Bilge Tunyukuk‘a, bana dedi ki: Bu orduyu sevk et, dedi, suç işleyenlerin cezalarını dilediğin gibi ver. Ben sana daha ne diyeyim? dedi, |
| Bin kahverengi atım, ne yazık! |
| Bir doysan artık açlık düşünmezsin. |
| Bir şey yufka iken onu delmek kolay imiş, ince olanı da kırmak kolay; yufka, kalın olursa onu delmek zor imiş, ince yoğun olursa onu kırmak zor imiş. |
| Bırak gözleri konuştarayım sözsüz! Sohbete başlayın! Kelimesi kelimesine: birbirinizle konuşun! |
| Bırak hıçkırıklarla boğulayım yas tutacağım, hıçkırarak ağlayacağım! Ayrıldık. |
| Biz her zaman hürmet görürdük, seni her zaman için övecekler, hatırlayacaklar. |
| Böyle olduğu için seni beslemiş olan kağanın sözünü dinlemeden her yere gittin. Oralarda hep mahvoldun yok oldun. Geriye kalanlar, hep ölüp biterek şuraya buraya yürüyordunuz. |
| Bu ebedi çıplak kayadır. Üzerine yazıt kazıyayım, keseyim. |
| Bu haberi işitip gece uyuyasım gelmedi, gündüz oturasım gelmedi. |
| Bu niyat taşı, heyhat, Anı içindir. |
| Bugün itaat eden boylar olarak mı yanılacaksınız? |
| Bunu ben yazdım. Bunu ben yaptım. |
| Çakıl taşı kadar çok sarı altınlarım, semiz ve koyu doru renkli tek hörgüçlü develerim, ipekli kumaşlar taşıyan taylarım. |
| Çin halkının sözleri tatlı, ipekli kumaşları yumuşak imiş. Tatlı sözlerle, yumuşak ipekli kumaşlarla kandırıp uzak halkları öylece yaklaştırırlar imiş.
Tatlı sözlerine, ipekli kumaşlarına aldatıp Türk halk, çok sayıda öldün ! Türk halkı, mutlak öleceksin ! Güneyde Çuğay dağlarına Töğültün ovasına yerleşeyim dersenTürk halkı mutlak öleceksin ! |
| Çin’le bu kadar savaşıp yiğitliği ve erdemi için bu kadar çok ün kazandı. |
| Çok sayıda varlığım, olgunluğa erişmiş at sürülerim! Ne yazık! Avlarda vurduğum yaban hayvanları! Hani nerede şimdi onlar? |
| Deve yavrularımız, Umay ve beyimiz, güçlü, kahraman askerin kendisini yakalatamadın. Has atların kendilerini ve üç askeri almadan, ne acı!
Izdırabım ve koruyucum, ayrılmayın, neşem, hayat kaynağım! |
| Devlet de devlet oldu, halk da halk oldu. |
| Dokuzuncu Yılın sonbaharında 721 dediğimiz gibi, Basmıllar, Türklerin kağanlık otağının bulunduğu Ordukent’e geldiler; Wang Chün’ün ordusu ile, sınır ötesi iki kavim gelmedi. Basmıllar korkup geri çekildiler.
Türkler hücum etmek isteyince, Tonyukuk: Bu halk, kendi yurtlarından 1.000 li uzakta bulundukları için muhakkak ölünceye kadar savaşır. Sakın onlara bu sırada hücum etmeyelim. Onları askerle kovalamak daha iyidir. dedi. ÇK Dört ayaklı hayvanlarım, sekiz ayaklı malım mülküm pek çoktu. Hiçbir derdim yoktu. |
|
| Düşmanın adı Kıyagan’dır. |
| Düşmanlarımız çepeçevre ocak gibi idi; biz ortadaki aş gibi idik. |
| Düşündüm. Kağanıma arz ettim. Orduyu yürüttüm. |
| Ebedî kaya, |
| Eğer gelecek olurlarsa, onların gelmesine az kala, kağanlık otağının bulunduğu Ordukent’i kuzeyde üç günlük mesafeye nakledersek, Tang ordusunun erzakları biter ve kendiliklerinden dönüp giderler. ÇK |
| Eğer Wang Chün’ün ordusu gelmez de, Basmıllar kendi başlarına gelirlerse, o zaman bir hücumla onları ele geçiririz. Durum kolay olur. ÇK |
| Eğer, kale ve surlar yapıp yerleşir, eski adetlerimizi değiştirirsek, günün birinde mağlup olur ve Tang tarafından yutuluruz. ÇK |
| Ejderha yılında 752 Ötüken’in ortasında, As Öngüz Baş ile Kan Iduk Baş dağlarının batısında yayladım. Kağanlık otağını burada yaptırdım. Karargâh çitlerini burada vurdurdum. Bin yıllık on bin günlük yazıtımı ve damgamı burada yassı taş üzerine yazdırttım, yazıt taşı üzerine hakkettirdim.
Yukarıda mavi gök buyurduğu için, aşağıda yağır yer beslediği için yurdumu ve yasalarımı düzenledim. Doğuda güneşin doğduğu yerdeki boylar, batıda ayın doğduğu yerdeki boylar dört bucaktaki halklar hizmetimdedir. Düşmanım Bölök yok oldu. Ötüken yurdu ile Tegres yurdu, bu ikisinin arasındaki vadilerim ve tarlalarım sekiz kollu Selenge, Orhon, Tula, Sevin, Teledü, Karaga ve Burgu. Bu topraklarım üzerinde ve ırmaklarım boyunca konup göçerim. |
| El Etmiş hanımın yaşı tamam olup öldü. Oğlu yabgum, kağan oldu. |
| Elçi Ergeneyi besleyip, büyütmüşüm, yok eşim dostum, etrafımdakiler nerede? Hani nerede onlar? |
| Elli kadar asker yakaladık. O gece hepsinin halkına bunlarla haber gönderdik. O haberi alınca On-Ok beyleri ve halkı hep geldiler, boyun eğdiler. Bize gelen beylerini ve halkını derleyip toplayıp, bir az halk kaçıp gitmiş idi, On-Ok ordusunu sefere çıkarttım.
Biz de sefere çıktık. Onları geçtik. İnci ırmağını geçerek, Tanrı oğlu denilen dorukları ak benekli ·yani karla kaplı Ek dağını aşarak Demir Kapı’ya kadar vardık. Oradan ordumuzu geri döndürdük. |
| Er adım On Ok Kutlug. Er kahramanlık adım On Ok boyundan Kutlug’dur. |
| Er kahramanlık adım Bilge. |
| Er, koca, erkek |
| Erkeklik adım Yula’dır. Erkeklik kahramanlığım ne yazık! Elli akrabam ile, ne yazık! |
| Erkeklik erdemim, anneciğim? ve ana Kemçik’ten ayrıldım! |
| Erkeklik kahramanlığı olursa öyle imiş, ne acı! Altın tabuta? girdim. |
| Erkeklik kahramanlığım için orduyu bozguna uğratarak? Çor’dan ayrıldım. |
| Erkeklik kahramanlığım için Tibet hanına elçi olarak gittim ancak geri dönmedim. |
| Erkeklik kahramanlığım için, kardeşim ve ağabeyim muktedir oldukları için ebedî taşımı dikiverdiler. |
| Erkeklik kahramanlığım, ağaçlar? arasındaki eşim dostum, bin askerim, ne yazık! Köyüm ve dağlarım, ne yazık! |
| Eşi üzüntü içinde, dul kalmış. |
| Ey avam halkım, çalışın çabalayın. Yurdu, yasaları elden bırakmayın, ne acı! Zavallı yurdum ve hanım! |
| Ey benim alınları akıtmalı taylarım! |
| Ey Halkım! Çocukları! Eşim! |
|
| Ey savaşçı erkekler topluluğu, toplanın! |
| Ey savaşçı erkekler topluluğu, toplanıp yönlendirin yol gösterin dinleyin ve saldırın. |
| Ey Urungu Külüg Tok Bögü Terken, babam, bey, kahraman olduğu için, birlikte gittim. |
| Gece, hava kararana kadar savaştım. İkinci gün güneş doğmaz savaştım. Kullarım, hizmetçilerim ve halkım için gök ve yer buyruk verdi, orada mızrakladım. Günahkâr süvarileri ebedî gök tutuverdi.
“Kendi halkım” dedim. “Gelin bana katılın” dedim. Öylece koyup bıraktım. Gelmediler. |
| Geceleri uyumadan, gündüzleri oturmadan, kızıl kanımı akıtarak, kara terimi döktürerek hizmet ettim. |
| Gelin! Yoldaşlarınıza, vatandaşlara… |
| Geliş zordu! dediler, ama pek de zorluk hissetmediler. |
|
| Gökteki güneşe ve yeryüzündeki yurduma doymadım. |
| Gökyüzündeki Kör Prens, onun yerdeki boz ayıya ait sesi ve kendisi birdir. |
| Güçlü olduğumuzda askerlerimiz ile istila ve yağma hareketlerine geçmeliyiz; zayıflayınca da dağ ve ormanlara kaçıp gizlenmeliyiz. Tang askerleri sayıca çok olsa da, bunun pek faydası olmaz, yani bizim arazimizde onların kalabalıklığı pek işe yaramaz. ÇK |
| Halkıma, insanlarıma? doymadım, eyvah! Ne yazık! Büyüğüme, küçüğüme doymadım, eyvah! Ne yazık! |
| Halkımdan ayrıldım ne yazık! |
| Halkımdan, akrabalarımdan ayrıldım, onlara doymadım. |
| Hangi insan adam yoldaştır. |
| Hanım Tölböri, halkım, ünlü akrabalarım, ne yazık! Ağabeyciğim, annelerim, erkek çocuklarım, erkek güveylerim, kızlarım ve gelinlerim, hepsine doyamadım. |
| Herkesin bilmediği bilgiyi bildiğim için, olayları hatırladığım için bunca yazıtı yazdım. |
| İki yaya kişi yiyip, dağı aşıp aşağı indi. |
| İkinci gün ateş gibi kızıp üzerimize geldiler. Savaştık. Onların iki kanadı bizden yarı yarıya fazla idi. Tanrı buyurduğu için, düşman çok diye korkmadık. Savaştık. Tarduş Şad’a doğru kovalayarak bozguna uğrattık. Kağanlarını tuttuk. Yabgularını, Şadlarını orada öldürdük. |
| İkisi arasında pek teşkilatsız Köktürk öylece otururmuş. |
| İl sahibi bir millet idim, ilim şimdi hani? Kağan sahibi millet idim kağanım şimdi hani? |
| İl tutsık yir Ötüken yış ermiş. |
| İlahi yüce hanımın atlıları süvari birliği Dokuz Tatarlardan on yedi, Azlardan konutanlar, Tongralardan generaller ve süvari birliğinden oluşuyordu.
Uygur halkından prenslerimle bu yazıtı yazdıkları sırada, hanımın muhafız birliğinin başı Kagas Ataçuk, Begzeker Çigşi ve Bıla Baga Tarkan ile birlikte üç yüz muhafız yazıtı ayağa kaldırdı. |
| İlteriş Kağan akıllı olduğu için, cesur olduğu için, Çinlilerle on yedi kez savaştı, Kıtay’larla yedi kez savaştı, Oğuz’larla da beş kez savaştı. Bu sırada sözcüsü de ben idim, düşmanla savaşanı da ben idim. |
| İlteriş Kağan kazanmasa idi, ve ben kendim kazanmasa idim devlet de halk da olmayacak idi.
Kağan kazandığı için ve ben kendim kazandığım için, devlet de devlet oldu, halk da halk oldu. |
| İnel Kağan’a, öylece Mançud’lar, Saka’lar, Tacik’ ler, Tohar’ lar …ve onların berisindeki Aşok başlı Soğdak halkı hep geldiler, boyun eğdiler ve kağanı övdüler?. |
| İnsan eğer alçalırsa, devleti koru, saygın, tanınmış olup, hürmet edilmesi, övülmesi gereken, halk tarafından tanınmış insan, general. |
| İnsan, zayıf boğalarla semiz boğaları uzaktan bilmek zorunda kalsa, hangilerinin semiz boğa, hangilerinin zayıf boğa olduğunu bilmez imiş. |
|
| İyi doymadım, büyüğüme, beyime doymadım. |
| Kabilesi kardeşinin oğlu ile beraber kalmış. |
| Kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Türk halkı doğuda gün doğusuna, batıda gün batısına kadar, güneyde Çin’e, kuzeyde bozkıra kadar… |
| Kağanım Bilge olduğu için doğuda güneşin doğduğu yerdeki halklar. |
| Kağanım, benim kendimin, Bilge Tunyukuk‘un arz ettiğim ricamı dinlemek lutfunda bulundu. Orduyu gönlünce sevk et! dedi. |
| Kağanıma arz edip ordu sevk ettim. Kağanımı Şantung şehirlerine, denize kadar, götürdüm. Kağanım yirmi üç şehri zapt etti. |
| Kağanımla seferlere çıktık. Tanrı esirgesin, bu Türk halkı içinde zırhlı düşmanların akınına imkan vermedim, kuyruğu düğümlü düşman atlarını koşturtmadım. |
| Kağanın ülkesinde yaşlanıp iyilik ve mutluluk gördü. |
| Kağanına, yurduna Bilge olduğu için kahramanlığı ve erdemi için kazandı. |
| Kağanları cesur imiş, sözcüleri akıllı imiş. |
| Kahraman olursan halk da güçlü halk olur. Adım Eren Uluga Erdemlig Batur’dur. |
|
| Kalkarken ben yoruldum, ayaklarım yoruldu. |
| Kapgan Kağan yirmi yedi yaşında idi. Onu ben Kapgan Kağan olarak tahta oturttum. |
| Kara Çur keskin nişancı, lakabım Kol Kar Yazmaz’dır. |
|
| Keçi kazımak/çizmek/çizmek için ne güzel büyük kaya. |
| Kendisi, kulları, hazinesi kalmadı. |
| Kışı Ötüken’in kuzeyinde geçirdim. Düşmandan kurtulup rahatladım. İki oğluma yabgu ve şad unvanları verdim. Onları Tarduş ve Tölis boylarına yönetici olarak tayin ettim.
Sonra pars yılında 750 Çiklere doğru yürüdüm. İkinci ayın on dördüne Kem Yenisey Irmağı’nda bozguna uğrattım. |
| Kitan ve Tatavılar sefer ettiği sırada, beş kez savaştığında Külli Çor öylece Bilgesi ve başkomutanı idi. Kahramanı ve yiğit savaşçısı idi. |
| Kötü ve zayıf durumdayız. Azı ve çoğu gördün. Erkenden sabah sefer ettim dermiş. Şimdiki beylerime şöyle dermiş: “Biz azız deseydik mahvolurduk.” |
| Küçük hanımım dul kaldı. |
| Küli Çor yedi yaşında kara at öldürdü. Dokuz yaşında azılı vahşi domuz öldürdü. |
| Küli Çor’un yazıtını yazdım. |
| Kültigin koyun yılında 17. günde uçtu |
| Kürsi Yam’da? Yurdum, ne yazık! Yerim, suyum ne yazık! Obada eşim dul kaldı. Eyvah! Ne yazık! |
| Kutlu yurdum eyvah! Eşim, çocuklarım, halkım, ne yazık! Altmış yaşında, |
| Kutlu yurduma, başımda beynime doymadım, ne yazık! Dört yaşımda babasız kaldım… |
| Kutlu yurdumda kazancım, çocuklarım ve altı bin atım. |
| Kutlu, aziz? Yurduma bağlandım, Bilge anneme bağlandım, akrabalarıma bağlandım, erkeklik kahramanlığım. |
| Kutlug Özin askersiz kaldı, öldü. |
| Kutlug’u oğluyla biz birleştirdik. |
| Kutluna kutlu göğe? |
| Mal mülkümü düzene getirerek benim kahraman adım Udun. Sizden ayrıldım. |
| Mavi gökte, yazık! Güneş ve ay imiş, yağız yerde ne yazık! Yurdun hanı imiş, doymadım, eyvah! Ne yazık! |
|
| Mavi gökteki güneş ve aydan ayrıldım, ne yazık! |
| Ne yazık! Sözlerimi yazıyorum. Anlayan insanlar için söyleyiverdim. |
| Ne yazık! Yüz akrabamdan ve altı birleşik boyumdan, ne yazık! Ayrıldım! |
| Ne yazık, zevcesi kendinden sonra aç, inekleri kendinden sonra aç kalmış. |
| Niye kaçıyoruz? Düşman çok diye niye korkuyoruz? Azız diye niye yenilelim? Saldıralım! dedim. Saldırdık, talan ettik. |
| O zamanda kul, kul sahibi; cariye, cariye sahibi olmuştu. Kardeş ağabeyini, oğlu babasını bilmezdi. |
| O, kahramandır. Ey, Bey! Erdem… |
| Obada akrabalarımdan, eşimden ayrılıverdim. Çocuklarıma, halkıma doymadım. |
| Obada eşim, ne yazık! |
| Obada eşim, vadide çocuklarım eyvah! Ne yazık! Eyvah! Doymadım, ayrıldım öldüm. Akrabalarım, eyvah! Sizlerden ayrıldım. |
| Obada eşimde ayrıldım, ne yazık! |
| Obada eşime doymadım, eyvah! Ne sıkıntı! Vadide oğluma doymadım eyvah! Ne sıkıntı! |
|
| Obadaki eşimden, vadideki çocuklarımdan ayrıldım. |
| Olmaz! Türk halkının nüfusu az. Tang idaresindeki hanelerin sayısının yüzde biri kadar bile eğil. Bizim düşmana karşı uzun zaman direnebilmemizin sebebi, sadece su ve otları izleyerek yaşamamız, oturduğumuz yerin devamlı olmaması, yani, devamlı olarak aynı mekanda oturmamamız ve hepimizin silah kullanmaya alışık olmasıdır. ÇK |
| Ölüm… böyle… biz ayrıldık. |
| Olurupan Türk budunung ilin törüsin tuta birmiş, iti birmiş. |
| On ay çabaladı annem, oğlan doğdum, erkekçe? büyüdüm. |
| On yedi yaşımda ordu sefer ettim. Yurdum ve evim barkım için. |
| On yedi yaşımda, kutlu yurdumdan ayrıldım, öldüm, doymadım, eyvah! Ne yazık! |
| Önceki atlarımı koşturdum. Ava giderken bindiğim altı yüz damgalı atım, |
| Önceleri uykusu kaçarak yurtta yata kalıyordu. |
| Onun adı Aguş İnal’dır. |
| Onun adı Aguş, asker çur’udur. |
| Onun kahramanlık adı Atar Apa. O, atar, atış yapar. Nefret dolu yabancılar yüzünden öldü, kayboldu yoldan çıktı. 50 kişilik refakâtçi yoldaş gücümü benden ayırdı ve beni evime evine kaçmaya mecbur etti. |
|
| Onun kahramanlık adı Yen Ok. |
| Onun kahramanlık/yiğitlik adı, El Yeğen. |
| Orada Tes Irmağı’nın kaynağında ve Kasar’ın batısında tahtımı kurdurdum, çiti orada vurdurdum. Yazı orada geçirdim. Karargâhımın sınırlarını belirledim. Damgamı ve yazıtımı orada meydana getirdim. Ondan sonra o yıl güzün doğuya doğru yürüdüm. |
| Orhon Irmağı ile Balıklıg Irmağı’nın birleştiği yerde ülkenin tahtını yönetim merkezini orada kurdurup düzenlettim. |
| Ötüken yurdu ile Tegres yurdu, bu ikisinin arasında hüküm sürmüş, suyu Selenge imiş. |
| Otuz oğul muhafızları. |
| Otuz sekiz yaşımda, |
| Öz yerim kutlu yerim ne yazık! Kutlu yurdum, hanım, güneş ve ay, ne yazık! … kadar öz yurdumun beyini överim? |
| Sarp… Ey yalçın kayam, babam, dağım, kutlum, yalçın sarp kayam! Azizim, amin! |
| Sefil ve perişan Külüm halkımı büyüttüm. Yazık ki onlara doymadım. |
| Senin evinde senin karın. Bırak evin iyice dolsun. |
| Sıkıntı ebedîdir. Yalçın sarp kayam ve babam olduğu için, ben yurda ve ırmağa varıp her şeyi, güneş ve ayı görüyorum. |
| Sıkıntısızca büyüdüm ama sıkıntı asıl bu imiş. |
| Şimdi ben kocaldım, yaşlı oldum. Herhangi bir ülkedeki kağanlı yani bağımsız bir halkın böylesi bir devlet adamı var ise, o halkın ne gibi bir sıkıntısı olacak imiş? |
| Sizlerden ayrıldım, ayrıldım eyvah! Ne sıkıntı! |
| Soğdlular ve Çinlilere Selenge’de Bay Balık kentini yaptırıverdim. |
| Tahta oturdu. |
| Tahta oturmuş. Onun yurdu, üç yüz yıl yurt tutmuş, sonra halkı gitti. |
| T’ang hükümdarı Bilge ve alp bir kişidir; halk huzur içinde yaşıyor; bu yıl da bereketli oldu; bizim onlara hücumumuzu kolaylaştıracak, yani, saldırı için sebep olabilecek hiçbir açık gedik bırakmamışlar; bu yıl hiçbir şekilde harekete geçmememiz lazım.
Halkımız daha yeni bir araya geldi, henüz kendimize gelemedik; daha birkaç sene dinlenip beslenmeğe ihtiyacımız var. Ancak, duruma bakıp durumun değişmesi üzerine harekete geçebiliriz ÇK |
| Tanrı bana akıl verdiği için, onu ben kendim kağan yaptım |
| Tanrı buyurdu, Oğuzları bozguna uğrattık ; ırmağa düştüler. |
| Tanrı esirgesin |
| Tanrı ÖL! demiş olmalı |
| Tanrı öyle buyurduğu için, devletliyi devletsiz bırakmış, hakanlıyı hakansız bırakmış, düşmanları bağımlı kılmış, dizlilere diz çöktürmüş, başlılara baş eğdirmiş.
Babam hakan, öylece devleti yasaları koyup vefat etmiş. Babam hakan vefat ettiğinde ben sekiz yaşımda kaldım. |
| Tanrı şöyle demiş olmalı |
| Tatlı sözüne, yumuşak ipeklerine aldanıp Türk milleti, çok öldün! |
| Tay Bilge Totok kötülük düşündüğü için, bir iki süvari de kötülük düşündüğü için ey halkım! “Öldün, mahvoldun. Tekrar tâbi olursan, ölmezsin, mahvolmazsın” dedim. “İşini gücünü ver” dedim. İki ay bekledim ancak gelmediler. |
| Taylarım. Önceleri erkeklik adım olmadığı için yedi eski eşim, dostum, taşa yazdırıp diktiler. |
| Tebaam, ikiz gibi refakâtçilerim karılarım, savaşçılarım ve ulusum… |
| Temir-Apa oğlum! Vah vah! Adım senin kölene. Benim atım, ona köle, atımı senin ellerine. Kahramanın cisimleşmesi şekillenmesi! Ne acı! düzelttim. |
| Temizin yani savaşıp yenilmemişin utancı savaşıp yenileninkinden daha iyidir! |
| Tengride Bolmış El Etmiş Bilge Kağan ve eşim El Bilge Katun kağan adını, hatun adını alıp Ötüken’in batı ucunda, Tes Irmağı’nın kaynağında kağanlık otağını orada kurdurdum, karargâh çitlerini orada vurdurdum. |
| Tes Irmağı kaynağında çitimi vurdurup yazı geçirdim. |
| Türk Bilge Kağanın hükümdarlığında yazdırttım. Ben Bilge Tunyukuk.
İlteriş Kağan kazanmasa idi, ya da hiç olmasa idi, ben kendim Bilge Tunyukuk kazanmasa idim, ya da ben hiç olmasa idim, Kapgan Kağan Türk Sir halkı ülkesinde boy da, halk da, insan da hiç olmayacak idi. İlteriş Kağan ve Bilge Tunyukuk kazandığı için Kapgan Kağan’ın Türk Sir halkının gelişmesi işte budur. Türk Bilge Kağan, Türk Sir halkını, Oğuz halkını besleyerek tahtta oturuyor. |
| Türk hakanı Ötüken dağlarında oturur ise ülkede hiçbir sıkıntı olmaz.
Doğuda Şantung ovasına kadar ordu sevk ettim denize pek az kala durdum; güneyde Dokuz Ersin’e kadar ordu sevk ettim, Tibet’e pek az kala durdum; batıda İnci Irmağı Seyhun geçerek Demir Kapı’ya kadar ordu sevk ettim; kuzeyde Yir Bayırku topraklarına kadar ordu sevk ettim; bunca diyara kadar orduları yürüttüm ve anladım ki: Ötüken dağlarından daha iyi bir yer asla yok imiş. |
| Türk hakanını, Türk halkını Ötüken toprağına ben kendim, Bilge Tunyukuk, getirdim. |
| Türk halkı ! aksisin: acıkırsan doyacağını düşünmezsin, bir doyarsan acıkacağını düşünmezsin. Öyle olduğun için besleyip doyurmuş olan hakanlarının sözlerini almadan her yere gittin, oralarda hep mahvoldun tükendin.
Her ne sözüm varsa ebedi taşa hakkettim. Ona bakarak öğrenin. |
| Türk halkı içinde zırhlı düşmanların akınına imkan vermedim, kuyruğu düğümlü düşman atlarını koşturtmadım. |
| Türk halkı öldü, mahvoldu, yok oldu. Türk Sir halkının ülkesinde boy kalmadı. |
| Türk halkı, kendi hanını bulmayınca, Çin’den ayrıldı; han sahibi oldu; fakat hanını bırakıp Çin’e yeniden bağımlı oldu. |
| Türk halkının adı yok oluvermiş idi. Türk halkı yitip gitmesin diye yok olmasın diye, yukarıda ebedî gök şöyle dermiş: |
| Türk halkının Demir Kapı ‘ya, Tanrı Oğlu denilen dağlara kadar varlığı hiç yok imiş. O topraklara Türk halkını ben Bilge Tunyukuk götürdüğüm için san altınları, beyaz gümüşleri, kızları kadınları, hörgüçlü develeri ve ipekli kumaşları fazlasiyle önümüze getirdiler. |
| Türk milletinin adının ve sanının yok olmaması |
| Türk Oğuz beyleri, halkı işitin ! Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, Türk halkı senin devletini, yasalarını kim yıkıp bozabilir idi? |
| Türk Oğuz beyleri, millet işitin! |
| Türk Sir halkı, ülkesinde, asla gelişmesin. Mümkünse, tümüyle yok edelim. |
| Türk Tanrısı ve kutsal yer, su şöyle yapmışlar şüphesiz ki: Türk halkı yok olmasın diye, halk olsun diye, babam İlteriş Hakanı, annem İlBilge Hatun’u göğün tepesinde tutup yukarı kaldırdılar şüphesiz.
Babam 17 erle baş kaldırmış. ‘baş kaldırıyor’ diye haber alıp şehirdekiler dağa çıkmış, dağdakiler şehre inmiş, derlenip toplanıp 70 kişi olmuşlar. Tanrı güç verdiği için babamın askerleri kurt gibi imiş, düşmanları koyun gibi imiş. Doğuya ve batıya sefer edip derlemiş toplanmış. Hepsi 700 kişi olmuşlar. |
| Üç Karluklar domuz yılında 747 Dokuz Tatarlar dokuz komutan beş general ve halk önünde ayağa kalkarak babam kağana şöyle arz ettiler: Atalarımızın adı. |
|
|
|
| Üstte gök çökmese, altta yer delinmese senin ilini ve töreni kim bozabilecekti? |
| Uykularını mızraklarımızla açtık |
| Uzak mesafelere keşif devriyeleri gönderdim, gözetleme kulelerini yerli yerince koydurttum. Dönen düşmanı geri getirirdim. |
| Üze kök tengri asra yagız yir kılındukda ikin ara kişi oglı kılınmış. Kişi oglında üze eçüm apam Bumın Kagan, İstemi Kagan olurmış. |
| Vadide çocuklarıma, obada eşime doymadım. |
| Var dediler. Orada yabgu olarak atadı. Ondan sonra sıçan yılında 748. Sen varken halk güçlü imiş, sensizken halkın gücü kara su gibi imiş” diyerek halk ayağa kalkıp kağan olarak. |
| Wang Chün’ün ordusu, benim tahminime göre, buralara gelemez. ÇK |
| Yakınlarım, akrabalarım, ne yazık! Çocuklarım, ne yazık! Soylu halkım, avam halkım, ne yazık! Yüz elli askerim, ne yazık! |
| Yaklaştırdıktan sonra kötülük yayılırmış. Çok bilgili kişiyi, çok yiğit kişiyi yürütmezmiş. Bir kişi yanılıp aldansa soyunu ve kavmini beşiğine kadar yok edermiş. |
| Yazdım. Konfederasyona girmesi/katılması gereken beş el Halk. Beş elin Halkın Konfedarasyona katılması gerekiyor. |
| Yazdım… savaşları… savaşçıları… |
| Yedik. Evinde beşi bıraktın. Ev beş kişiyle sensiz kaldı. Ne acı! Vah vah! |
| Yemeye/yemek için av hayvanı sahip olmak bir üstünlüktür kazançtı, ev. |
| Yer ve gök yaratıldığında Uygur kağanı tahta oturmuş. O yüce ve büyük kağan imiş. |
|
| Yerimden suyumdan yurdumdan ayrıldım ne yazık! |
| Yeryüzü sonsuzdur, bıraktı/ayrıldı. |
| Yeryüzündeki besler. Yerdekini yeryüzünde bulunanları düzenler sonsuz yeryüzündeki hatırlayacak sonsuz yeryüzündeki onun için ona. |
| Yeryüzündeki pars gibi saldırışım ve kahramanlığıma doymadım. |
| Yetmiş yıl hüküm sürmüşler. Yıl geçmiş. Adımı yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yine. |
| Yiğidi savaşçıyı, güçlü adamı resmettim… |
| Yoldaşlarım savaşçılarım, kabilemin insanları bu insanlarla anlaşmaya varın! |
| Yollug Kağan tebaasını bağımlı kılarak hüküm sürdü. Yeri. |
| Yurdu savundum, halkıma baş oldum. Dış düşmanlarla savaştım, yurt sahibi yaptım. |
| Yurdum ve hanıma, kutlum! Eyvah! Doymadım. |
| Yurdum, hanım, ne yazık! |
|
| Yurdum, yazık! Elbette. Yüz Kümül halkım yazık! Az Kümül askeri çoğaldı. |
| Yurduma, hanıma doymadım. Yaşım altmış yedi iken ayrıldım öldüm. |
| Yurduma, hanıma doymadım… askerime, kardeşime ağabeyime? doymadım. |
| Yurdumu beş kez dolaştım erkeklik kahramanlığım için. |
| Yurdumun dört bir tarafını dolaştım. Kahramanlığım için, Inançu Alp |
| Zaman apaçık tek başına bir hakikat. Kulak ver ve boyun eğ. |
Kutlu Bilgi İnsanı Olmak
Kutadgu Bilig kitabı ile bilgelik yazılı bir eser haline getirilmiştir. Atasözleri ile bezenen bu bilgelik kitabında düşünceler dizeler yolu ile geliştirilmiştir. Karahanlılar devrinde iki yılda tamamlanan eserin Osmanlılar döneminde unutulup, dikkate alınmaması ve fakat 26 Ağustos 1922 zaferi öncesinde eserin üzerinde durduğu Kutluk Veren Bilgi yol ve yöntemlerinin izlenerek inceden inceye geliştirilen düşünceler neticesinde Bilgi’den gidilerek tekrar İl’e (Devlet) kavuşulmuştur. Konu, Prof Dr Hasan B.Paksoy‘un eserlerinde incelenmiştir.
Kutluk Veren Bilgi’ye neden kayıtsız kalındığı ayrı bir inceleme konusu iken kayıtsızlığın neticesinde bilgisizlik hakim olmuş ve devletin yok olmasına sebep olmuştur. Kişilere değer verilmemesi, kendiliğimizin kaybına neden olurken düşünce ve onun ürünü olan bilgiler de yok olup giderken Kutluk da yitirilmiştir. Osmanlıların Kutluk Veren Bilgi’ye yabancılaşmaları neticesinde kendiliklerini yitirdiklerini göstermektedir.
Köktürkler (552-744) ve Karahanlılar ( 840-1212) devirlerinde, toplam 564 yıllık süreye karşın, Osmanlılar 1299-1918 yılları arasında 619 yıl hüküm sürdüler.
Benzer bir literatür ise Osmanlılar döneminde maalesef oluşmamıştır. İlk akla gelen temel beş eser söz konusu değildir. Köktürkler ve Karahanlılar’ın eserleri ise unutulmuştur, Divanı Lugat it Türk kaybolmuş ve tesadüfen bulunmuştur. Klasik dönem içinde aynı kurallara bağlılık devam ederken, duraklama ve çöküş dönemlerinde bir savruluş yaşanmıştır. Tabii buradaki sorun temellere yaslanarak bilgilerin üretilememesi ve yenilenememesidir. Monarşi düzeni düşünceye set çekmiştir. Düşünce olmayınca da bilgi tabii ki üretilemeyecektir. Tanzimat ve Meşrutiyetle gelen düşünce açılımları ise maalesef Köktürk ve Karahanlı kaynaklarını es geçmiştir. Tekçi düşünce biçimi halen de devam etmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti ise Atatürk ile “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” tespit ve hedefi ile birlikte Köktürk Yazıtları ve Karahanlı Klasik eserlerindeki (Kutadgu Bilig, Divanı Lugat it Türk) bilgiseverlik ve idealizmini yakalamıştır. Bu kavuşma Kenan Yavuz tarafından yazılan bir makalede de dile getirilmiştir.
Amerikalı tarihçi Frederick S.Starr tarafından 1995 yılında yayınlanan ve 2018 yılında dilimize çevrilen Kayıp Aydınlanma başlıklı kitap, ülkemizde sürekli tekrarlanan ezberlerin aksine aydınlanmanın Orta Asya’da, Türkistan’da başladığını belgelendirmektedir. Burada esas alınan kriter de bölgenin düşünürler açısından taşıdığı muazzam zenginliktir.
Bilim
Bir toplumun, zamanla kökleşmiş, örf, adet, duygu ve algılamaları önemlidir.
Toplumun bu vasıfları ve huyları, içinde bulunduğumuz yüzyıl medeniyetinin gereklerini kolaylıkla ve çabucak kabule uygun olmadığı takdirde; ilk anda akla gelen yol, tedbirli bir şekilde, okul ve diğer vasıtalarla Bilim ve teknik alanında ilerleyerek fikirlerin aydınlatılmasına çalışmak ve zamanla amaca ulaşmak.
Yalnız bu metoda bağlı kalarak başarılı olmak isteyenler ya başarıyı yakalamakta çok geç kalmışlar ya da hiç başarılı olamayarak, bunu kabullenmek durumunda kalmışlardır.
Oysa milletler için zamanın beklemeye tahammülü yoktur. Mustafa Kemal Atatürk – 1928
Bilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişmesini idrak etmek ve ilerlemelerini zamanında takip etmek şarttır.
Bin, iki bin, binlerce sene evvelki Bilim ve fen lisanının çizdiği düsturları, şu kadar bin sene sonra bugün aynen tatbike kalkışmak elbette Bilim ve fennin içinde bulunmak değildir. Mustafa Kemal Atatürk – 22 Eylül 1924
Bir milletin felaket içinde kalması, yok olma tehlikesine maruz kalışı, mutlaka toplumsal, ahlaki bir hastalığa tutulması neticesidir.
Milletin hakiki kurtuluşunda başarıyı temin için, mutlaka milletin toplumsal noksanlarını idrak etmek ve hastalığı esasından Bilimsel bir surette tedavi çarelerine girişmek lazımdır.
Tedavi ancak Bilimsel bir şekilde olursa işe yarar. Mustafa Kemal Atatürk – 1922
Bu kadın meselesinde cesur olalım. Vesveseyi bırakalım. Açılsınlar onların zihinlerini ciddi Bilim ve sanatla bezeyelim.
Namusu, Bilimsel ve sağlıklı bir şekilde izah edelim. Şeref ve haysiyet sahibi olmalarına birinci derecede önem verelim.
Sonra şahsi ilişkiye gelince, tabiat ve ahlakımıza uygun bir eş arayalım ve onunla evliliğimizi açık ve kati kararlaştıralım.
Ona, riayette kusur edince, onun gereğini yapalım.
Kadın da böyle hareket etsin! Mustafa Kemal Atatürk – 6 Temmuz 1918
Modern Bilim milletlerarasıdır. Mustafa Kemal Atatürk – 30 Kasım 1930
Bu okulun tarihsel görevi oldukça büyüktür.
Hukuk memurları yetiştirmekten çok; bugünkü yönetim şeklimizin, inkılabın, Cumhuriyet’in esaslarını tespit ve bu esasları Bilimsel şekilde aydınlatabilecek “Cumhuriyet hukukçuları” yetiştirmek olacaktır.
Bu okuldan çıkacak hukukçular, Cumhuriyet ve Milliyet devrinin yeni söz sahibi kişileri olacaktır. Mustafa Kemal Atatürk – 1925
Taassup cehalete dayanır. Dolayısıyla taassubu olan cahildir.
Bilim, mutlaka cehalete yener. O halde halkı aydınlatmak lazımdır. Mustafa Kemal Atatürk – 17 Ocak 1923
Müspet Bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan, erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek, ana siyasamızın açık dileğidir. Mustafa Kemal Atatürk – 4 Şubat 1935
Tarih, insan topluluklarının, zaman ve mekan kaydıyla, gerçek olarak, hayatını, kültürünü tetkik ve nakleden bir Bilimdir.
Tarihin, insanlar için ne kadar mühim bir vazifeyi üzerine aldığı meydandadır.
Tarih, bu mühim vazifeyi yerine getirirken, yalnız, bugünün insanlarını aydınlatmak ve yol göstermekle kalmıyor, bundan sonra gelecek insanlara da faydalı bir eğitici oluyor. Mustafa Kemal Atatürk – 1930
Biz de, uygulanamayacak fikirleri, nazarî birtakım teferruatı yaldızlayarak, bir
kitap yazabilirdik; öyle yapmadık. Milletin maddî ve manevî yenileşme ve
gelişmesi yolunda yaptığımız işlerle, söz ve nazariyattan önce davranmayı tercih
ettik. Bununla beraber, “Egemenlik milletindir”, “Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nin haricinde hiçbir makam, millî mukadderata hâkim olamaz”, “Bütün
kanunların düzenlenmesinde, her nevi teşkilâtta, idarenin bütün teferruatında, genel
eğitimde, iktisadî işlerde, millî egemenlik esasları dahilinde hareket olunacaktır”,
“Saltanatın kaldırılması hakkındaki karar değişmez kuraldır” gibi bilinmesi lâzım
gelen mühim noktalar ve mahkemelerin düzeltileceği ve bütün kanunlarımızın
hukuk Biliminin ilerlemelerine göre yeni baştan düzenlenip tamamlanacağı, âşar
usulünün değiştirileceği, millî bankaların sermayesinin artırılacağı, muhtaç
olduğumuz demiryollarının yapımına, öğretim birliğine derhal girişileceği ve fiilî
askerlik hizmet süresinin indirileceği, memleketin bayındır hale getirileceğine
çalışılacağı vb. gibi önemli ve acele ihtiyaçlar prensiplerden hariç kalmamıştı.
1927 (Nutuk II, s. 719)
Düşmanlarımız, bizi dinin tesiri altında kalmış olmakla itham ediyor, duraklama
ve çökmemizi buna bağlıyorlar; bu hatadır! Bizim dinimiz, hiçbir vakit kadınların
erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey, erkek ve
kadının beraber olarak Bilim ve bilgiyi kazanmasıdır. Kadın ve erkek bu Bilim ve
bilgiyi aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla donanmak
mecburiyetindedir. İslâm ve Türk tarihi tetkik edilirse görülür ki, bugün kendimizi
bin türlü kayıtlarla bağlı zannettiğimiz şeyler yoktur. Türk sosyal hayatında
kadınlar, Bilim ve bilgi yönünden ve diğer hususlarda erkeklerden asla geri
kalmamışlardır; belki daha ileri gitmişlerdir. 1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 86)
Öyle istiyorum ki, Türk dili Bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve
her dalda yazı yazanlar, bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel,
ahenkli dilimizi kullansınlar. (Afetinan, Türk dili Dergisi, Sayı: 182, 1966, s. 91)
Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında ulusal birlik, iyi geçinme ve
çalışkanlık duygu ve kabiliyetlerinin olgunluğudur. Ulus varlığını ve yurt
erginliğini korumak için bütün yurttaşların canını ve her şeyini derhal ortaya
koymaya karar vermiş olmak, bir ulusun en yenilmez silâhı ve koruma vasıtasıdır.
Bu sebeple, Türk ulusunun idaresinde ve korunmasında ulusal birlik, ulusal duygu,
ulusal kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir. Yüksek ve inkılâpçı bir kültür
seviyesine varmak için, önümüzdeki yıllarda daha çok emek vereceğiz. Müspet
Bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde kabiliyeti
artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek, ana siyasamızın
açık dileğidir. 1935 (Atatürk’ün T.T.B.IV, s. 573)
Bunca asırlarda olduğu gibi, bugün de, milletlerin bilgisizliğinden ve
bağnazlığından istifade ederek binbir türlü siyasî ve şahsî maksat ve menfaat
temini için, dini âlet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların, içerde
ve dışarda varlığı, bizi bu konuda söz söylemekten, ne yazık ki, henüz uzak
bulundurmuyor. İnsanlıkta, din hakkındaki bilgi ve anlayış, her türlü hurafelerden
sıyrılarak gerçek Bilim ve fen ışıklarıyla arınmış ve mükemmel oluncaya kadar, din
oyunu aktörlerine, her yerde tesadüf olunacaktır. 1927 (Nutuk II, s. 708)
İlim
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en önemli meselelerden biri, kadın ve erkek arasında kanuni ve toplumsal tam eşitliği temin etmektir.
Kadınlarımız, bağımsızlık savaşı sırasında cesaret ve fedakarlığın en üstün vasıflarını sergilediler. Eğitim almaya ve öğrenmeye çok istekliler ve hatta bazıları şimdiden ilim ve edebiyat sahalarında muvaffakiyetler kazanıyor.
Kadınlar da artık Anadolu’nun her tarafında pek çok sanayi müesseselerinde çalışıyor. Kadının zorla köşeye çekilmesinin aile yaşamını mahvettiği yerde hiçbir ilerleme mümkün değildir.
Mustafa Kemal Atatürk – 23 Ocak 1923
Bugün Rize’den ayrıldığım sırada Rize ve Atina müftülerinin temsil ettiği bir hoca heyeti, bütün memleket ve civar halkı önünde kapattırılan medreselerin açılmasını dilekçeyle talep ettiler.
Dilekçeyi okuduktan sonra çok kızdım. Yüksek ve şiddetli bir sesle kendilerini azarladım ve memleketin, milletin şimdiye kadar felaketi sebeplerinin kendileri olduğuna işaret ettim.
Bütün halk ve mektep talebesi “bravo!” sesleri ve heyecanlı alkışlarla karşıladılar.
Buna karşılık, Rize’deki liseyi canlandırmak elzemdir. Mektep binası ve eğitim aletleri yoktur. Hocaları çok olan bu muhitte ilim ve irfan teşkilatımızın süratle faaliyete başlaması pek lüzumludur.
Burada Osman Ağa’nın oğlu İsmail Bey, yirmi bin liralık bir mektep binası yapmak üzere imiş. Bunu taltif ederek, işin hızlandırılması ve hemen eğitim aletleri göndermek ve fazla alaka göstermek suretiyle, halkın taassuba karşı gösterdiği fiili tezahüre karşılık vermek icap eder.
Mustafa Kemal Atatürk – 18 Eylül 1924
Memleketin kaynaklarının genişliği, halkın emek ve kabiliyeti ve ordularının süngüleri barış vaktinde de her türlü neticeleri elde edecektir.
Üç buçuk sene süren bu mücadeleden sonra ilim bakımından, maarif bakımından, iktisadiyat bakımından mücadelelerimize devam edeceğiz ve eminim ki, bunda da muvaffak olacağız.
Fabrikacı olacağız. Sanatkar olacağız. Bundan sonra zihniyetimizi hep buna hasredelim.
Mustafa Kemal Atatürk – 17 Ekim 1922
Dahil olacağımız barış ve sükun devresinde işler süngü ile halledilmeyecektir.
Bu işler fikirle, ilimle, vatan ve milliyet hislerinin tecellisiyle olacaktır.
Mustafa Kemal Atatürk – 22 Ocak 1923
Efendiler, dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, başarı için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, sapkınlıktır.
Yalnız, ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişmesini idrak etmek ve ilerlemelerini zamanında takip etmek şarttır.
Bin, iki bin, binlerce sene evvelki ilim ve fen lisanının çizdiği düsturları, şu kadar bin sene sonra bugün aynen tatbike kalkışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir.
Mustafa Kemal Atatürk – 22 Eylül 1924
Erzurum deprem felaketzedeleri çocuklarına hediye ettiğiniz kitaplar dolayısıyla çok teşekkür ederim. Memleketin ilim ve irfanı için bu vesile ile gösterdiğiniz alakayı kıymetli buldum.
İlim ve irfan ile donanmış bir kavim her nevi felakete, tabiattan gelse bile, çare bulabileceğine işaret olan bu nevi bağışınız bütün milletçe takdire değer manadadır.
Mustafa Kemal Atatürk – 8 Ekim 1924
Biz medeniyetten, ilim ve fenden kuvvet alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka bir şey tanımayız.
Mustafa Kemal Atatürk – 31 Ağustos 1925
Tarih, vazifesini yaparken muhtaç olduğu bilgileri temin için hemen her ilim ve fenden istifade etmek mecburiyetindedir. Bilhassa, coğrafya ile daima yan yana yürür.
İnsan topluluğunun dünya yüzünde hangi mevkii işgal ettiği, bu mevkiin vaziyeti, yeryüzü şekilleri, iklimi, denize yakın veya uzak olması, toprağı, nehirleri, bitki ve hayvan yetiştirme kabiliyeti ile o topluluğun tarihi arasında sıkı bir münasebet vardır.
Aynı şekilde bir milletin, hangi milletlerle iktisadi toplumsal, siyasi münasebetlerde bulunduğunu bilmek lazımdır.
Bütün bunları coğrafya öğretir.
Mustafa Kemal Atatürk – 1930
Tabiatın esrar dolu sinesine her gün daha çok girmekte olan insan zekası, realiteye kavuşmak için çalışanları tatmin edecek ve insanlık tarihini aydınlatacak ilimler bulmuş ve tespit etmiştir.
Tarih bakımından arkeoloji ve antropoloji, bu ilimlerin başında gelir.
Tarih, bu ilimlerin bulup meydana çıkardığı belgelere dayandıkça temelli olur. Tarihi bu belgelere dayanan milletlerdir ki, kendi aslını bulur ve tanır.
İşte, bizim tarihimiz, Türk tarihi, bu ilim belgelerine dayanır. Onun içindir ki, bizim tarih belgelerimizin her parçası, klasik sayılan kültür eserlerinin de anasıdır.
Mustafa Kemal Atatürk – Ocak 1936
Türk Tarihi, Türk ırkını ancak müspet ilim belgeleriyle bulur. Türk dili bunlardan en önemlisidir.
Mustafa Kemal Atatürk – 24 Ağustos 1936
Biz cahil dediğimiz vakit mutlaka mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğim ilim, hakikati bilmektir.
Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okuma bilmeyenlerden de, bilhassa sizlerin içinizde görüldüğü gibi, hakikati gören hakiki alimler çıkar.
Mustafa Kemal Atatürk – 18 Mart 1923
Süngü ile, silâhla, kanla elde ettiğimiz zaferden sonra, kültür, ilim, fen, ekonomi
gibi alanlarda zafer kazanmak için çalışacağız. Milleti refah ve mutluluğa
götürecek bu alanlarda güvenle, başarıyla yürüyebilmek ise, yalnız bir şarta
bağlıdır. Bu şart bulunmazsa o alanlarda başarımız imkânsızdır. Bu şart şudur:
Milletin, doğrudan doğruya kendi egemenliğine kendisinin sahip olmasıdır!
1923 (Atatürk’ün S.D.II, s.135)
1 Kasım 1922 günü, Osmanlı Saltanatı’nın kaldırılmasına dair önergeleri görüşmek
üzere toplanan Anayasa, Şeriye ve Adalet Komisyonlarının ortak toplantısında söylemiştir:
Egemenlik ve saltanat, hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır diye
görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla
alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin egemenlik ve saltanatına el
koymuşlardı; bu zorla el koyuşlarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de,
Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını,
isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu
olan, millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız?
meselesi değildir. Mesele, zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden
ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi
tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde
ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.
1922 (Nutuk II, s. 691)
Medeniyetin ne olduğunu başka başka tarif edenler vardır. Bence medeniyeti,
kültürden ayırmak güçtür ve lüzumsuzdur. Bu görüşümü izah için kültür ne
demektir tarif edeyim : Bir insan cemiyetinin a- Devlet hayatında, b- Fikir
hayatında yani ilimde, içtimaiyatta ve güzel sanatlarda, c- İktisadî hayatta yani
ziraatte, sanatta, ticarette kara, deniz ve havaya ait ulaşım işlerinde yapabildiği
şeylerin bileşkesidir. Bir milletin medeniyeti denildiği zaman, kültür namı altında
saydığımız üç nevi faaliyet bileşkesinden hariç ve başka bir şey olamayacağını
zannederim. Şüphesiz her insan cemiyetinin kültürü, yani medeniyet derecesi bir
olamaz. Bu farklar, devlet, fikir, iktisadî hayatların her birinde ayrı ayrı göze
çarptığı gibi bu fark, üçünün bileşkesi üzerinde de görünür. Mühim olan bileşkeler
üzerindeki farktır. Yüksek bir kültür, onun sahibi olan millette kalmaz, diğer
milletlerde de tesirini gösterir, büyük kıtalara şamil olur. Belki bu itibarla olacak,
bazı milletler yüksek ve kapsamlı kültüre, medeniyet diyorlar. Avrupa medeniyeti,
şimdiki çağ medeniyeti gibi.
1930 (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 267)
Medeniyet yolunda muvaffakiyet, yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, iktisadî
hayatta, ilim ve fen sahasında muvaffak olmak için yegâne gelişme ve ilerleme
yolu budur. Hayat ve yaşayışa hâkim olan hükümlerin zaman ile değişme, gelişme
ve yenileşmesi zarurîdir. Medeniyetin icatları, fennin harikaları, cihanı
değişiklikten değişikliğe sürüklediği bir devirde asırlık köhne zihniyetlerle, maziye
düşkünlükle mevcudiyetin muhafazası mümkün değildir. Medeniyetten
bahsederken şunu da kesinlikle söylemeliyim ki, medeniyetin esası, ilerleme ve
kuvvetin temeli aile hayatındadır. Bu hayatta fenalık, muhakkak sosyal, iktisadî,
siyasî güçsüzlüğe sebep olur. Aileyi teşkil eden kadın ve erkek unsurların tabiî
haklarına malik olmaları, aile vazifelerini yürütmeye yetenekli bulunmaları
lâzımdır.
1924 (Atatürk’ün B.N., s. 85)
Vatan artık bayındır hale getirilme istiyor, zenginlik ve refah istiyor! İlim ve
bilgi, yüksek medeniyet, hür fikir ve hür zihniyet istiyor! Şeref, namus,
bağımsızlık, öz varlık, vatanın bu isteklerini tam olarak ve hızla yerine getirmek
için esaslı ve ciddî bir şekilde çalışmayı emreder.
1924 (Atatürk’ün S.D.II, s. 180)
Türk İnkılâbı nedir? Bu inkılâp, kelimenin ilk anda işaret ettiği ihtilâl
mânasından başka, ondan daha geniş bir değişikliği ifade etmektedir. Bugünkü
Devletimizin şekli, asırlardan beri gelen eski şekilleri ortadan kaldıran en gelişmiş
tarz olmuştur. Milletin, varlığını devam ettirmesi için fertleri arasında düşündüğü
müşterek bağ, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet, dinî
ve mezhebî bağlantı yerine Türk milliyeti bağıyla fertlerini toplamıştır. Millet,
uluslararası umumî mücadele sahasında hayat sebebi ve kuvvet sebebi olacak ilim
ve vasıtanın ancak çağdaş medeniyette bulunabileceğini, bir değişmez gerçek
olarak prensip saymıştır. Netice olarak, millet saydığım değişiklik ve inkılâpların
tabiî ve zarurî icabı olarak umumî idaresinin ve bütün kanunlarının, ancak dünyevî
ihtiyaçlardan mülhem ve ihtiyacın değişme ve gelişmesiyle sürekli olarak değişme
ve gelişmesi esas olan dünyevî bir zihniyeti, hayatı boyunca devam edecek bir
idare saymıştır. Büyük milletimizin hayatının seyrinde vücuda getirdiği bu
değişiklikler, herhangi bir ihtilâlden çok fazla, çok yüksek olan en muazzam
inkılâplardandır. Çok milletlerin kurtuluş ve yükselme mücadelesinde şahlandıkları
görülmüştür. Fakat bu şahlanma, Türk milletinin şuurlu şahlanmasına benzemez.
1925 (M.E.İ.S.D. I, s. 28)
Kültürel ve sosyal alanda başardığımız işler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal
çehresini, kesin çizgileriyle ortaya çıkarmıştır. Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz dili,
ar, ilimsel müzik ve teknik kurumlarıyla kadını erkeği her hakta eşit, modern Türk
toplumu bu son yılların eseridir. Türk ulusu, ancak varlığını derin ve sağlam kültür
sınırları ile çevreledikten sonradır ki, onun yüksek kapasitesi ve erdemi, uluslar
arasında tanılır. Türk ulusuna doğal rengini veren bu devrimlerden her biri, çok
geniş tarihsel devirlerin öğünebileceği büyük işlerden sayılsa yeridir.
1935 (Atatürk’ün S.D.I, s. 366)
Devlet memurları, bütün milletin kıyafetlerini düzeltecektir. İlim, sıhhat
açısından pratik olmak itibariyle her görüş noktasından tecrübe edilmiş medenî
kıyafet giyilecektir. Bunda, tereddüde yer yoktur. Asırlarca devam eden gafletin acı
derslerini tekrarlamaya takat yoktur. Biz, medenî insan olduğumuzu ispat ve
gösterme için gerekeni yapmakta asla tereddüt etmeyeceğiz.
1925 (Mustafa Selim İmece, Atatürk’ün fi.D.K. ve İ.S., s.61)
Kadınlarımızın her millette olduğu gibi, bizim milletimiz için de ne kadar
yüksek ehemmiyeti olduğunu söylemeğe lüzum yoktur. Bizim milletimizde kadın,
eskiden bu ehemmiyeti, hakikaten en yüksek derecede kazanmıştır. Büyük
atalarımız ve onların anaları, tarihin, olayların tanıklığıyla sabittir ki, cidden
yüksek faziletler göstermişlerdir. Burada birçok noktalardan sayabileceğimiz o
faziletlerin en büyüğü ve en ehemmiyetlisi, kıymetli evlâtlar yetiştirmeleriydi.
Hakikaten, Türk milletinin bütün cihanda, yalnız Asya’da değil Avrupa’da dahi
büyük ezici kudret göstermiş olması, çok parlak hareketler yapmış bulunması, hep
öyle kıymetli anaların faziletli evlâtlar yetiştirmesi ve daha beşikten çocuklarının
ruhuna mertlik ve fazilet telkin etmesi sayesinde idi. Şunu söylemek istiyorum ki,
kadınlarımızın umumî vazifelerde üzerlerine düşen hisselerden başka kendileri için
en ehemmiyetli, en hayırlı, en faziletli bir vazifeleri de iyi anne olmaktır. Zaman
ilerledikçe, ilim geliştikçe, medeniyet dev adımlarıyla yürüdükçe, hayatın, asrın
bugünkü gereklerine göre evlât yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Anaların,
bugünkü evlâtlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün
anaları için, gerekli özellikler taşıyan evlât yetiştirmek, evlâtlarını bugünkü hayat
için faal bir uzuv haline koymak, pek çok yüksek özelliği şahıslarında taşımalarına
bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız, hattâ erkeklerden daha çok aydın, daha çok
feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer hakikaten milletin anası
olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar. 1928 (Atatürk’ün S.D. II, s. 151-152)
Bir toplum, cinsinden yalnız birinin yeni gerekleri edinmesiyle yetinirse, o
toplum yarıdan fazla güçsüzlük içinde kalır. Bir millet ilerlemek ve medenîleşmek
isterse, bilhassa bu noktayı esas olarak kabul etmek mecburiyetindedir. Bizim
toplumumuzun başarı gösterememesinin sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz
ilgisizlik ve kusurdan doğmaktır. İnsanlar dünyaya alnında yazılı olduğu kadar
yaşamak için gelmişlerdir. Yaşamak demek, faaliyet demektir. Bu sebeple bir
toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer organı işlemezse o toplum felç
olmuştur. Bir toplumun, hayatta çalışması ve muvaffak olması için çalışmanın ve
muvaffak olabilmenin bağlı olduğu bütün sebep ve şartları benimsemesi gerekir.
Bundan ötürü bizim toplumumuz için ilim ve fen gerekli ise bunları aynı derecede
hem erkek hem de kadınlarımızın edinmeleri lâzımdır. Malûmdur ki, her safhada
olduğu gibi sosyal hayatta dahi iş bölümü vardır. Bu umumî iş bölümü arasında
kadınlar, kendilerine ait olan vazifeleri yapacakları gibi aynı zamanda sosyal
topluluğun refahı, saadeti için gerekli gündelik çalışmaya da dahil olacaklardır.
Kadının ev vazifeleri, en ufak ve ehemmiyetsiz vazifesidir.
Kadının en büyük vazifesi, analıktır. İlk terbiye verilen yerin ana kucağı olduğu
düşünülürse bu vazifenin ehemmiyeti lâyıkıyla anlaşılır. Milletimiz, kuvvetli bir
millet olmaya karar vermiştir. Bugünün gereklerinden biri de, kadınlarımızın her
hususta yükselmelerini temindir. Bu sebeple kadınlarımız da okumuş ve bilgi
sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün tahsil derecelerinden geçeceklerdir.
Sonra, kadınlar sosyal hayatta erkeklerle beraber yürüyerek birbirinin yardımcısı ve
koruyucusu olacaklardır. 1923 (Atatürk’ün S.D. II, s. 85-86)
Bu kadın meselesinde cesur olalım. Vesveseyi bırakalım, Açılsınlar, onların
beyinlerini ciddî ilim ve fen ile süsleyelim. İffeti, fenni sağlıklı şekilde izah edelim.
Şeref ve haysiyet sahibi olmalarına birinci derecede önem verelim.
1918 (Afetinan, M.Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, s. 45
Biz cahil dediğimiz vakit mutlaka mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz.
Kastettiğimiz ilim, gerçeği bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller
çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de gerçeği gören hakikî âlimler çıkar.
1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 132)
İlim tercüme ile olmaz, tetkikle olur. 1932 (Melâhat Özgü, Sümerbank Dergisi, Cilt : 3, Sayı : 29, 1963, s. 167)
İş bölümü, maddî işlerde olduğu gibi fikrî, siyasî, idarî işlerde de çoğalmıştır.
Meselâ ilim, her biri bir mevzu ve usule sahip bir çok kısımlara ayrıldı. Bir adamın
bir ilmi tamamen kavramasına imkân kalmadı.
1930 (Afetinan, M.B. ve M.K.Atatürk’ün El Yazıları, s. 519 – 520)
Dünyada herşey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet
için en hakikî yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında kılavuz aramak
gaflettir, bilgisizliktir, doğru yoldan sapmaktır. Yalnız, ilmin ve fennin yaşadığımız
her dakikadaki safhalarının gelişmesini kavramak ve ilerlemelerini zamanında
izlemek şarttır. Bin, iki bin, binlerce sene evvelki ilim ve fen dilinin çizdiği
kuralları, şu kadar bin sene sonra bugün, aynen uygulamaya kalkışmak, elbette ilim
ve fennin içinde bulunmak değildir.
1924 (Atatürk’ün M.A.D., s. 19; M.E.İ.S.D.I, s. 21)
Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve
kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.
1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 275)
Başlarında kıymetli Maarif Vekilimiz bulunun Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil
Kurumu’nun, her gün yeni hakikat ufukları açan, ciddî ve devamlı çalışmalarını
takdirde yâd etmek isterim. Bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin,
karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründeki analıklarını,
reddolunamaz ilmî belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk milleti için değil ve
fakat bütün ilim âlemi için, dikkat ve ilgi çeken, kutsal bir vazife yapmakta
olduklarını emniyetle söyleyebilirim. Bu ulusal kurumların az zaman içinde, ulusal
akademiler halini almasını temenni ederim. Bunun için, çalışkan tarih ve dil
âlimlerimizin, dünya ilim âlemince tanınacak, orjinal eserlerini görmekle bahtiyar
olmanızı dilerim.
1936 (Atatürk’ün S.D.I, s. 373)
Tabiatta, bilirsiniz ki, hiçbir şey yok olmaz. Ne bir ses, ne bir söz, ne bir
hareket.. Olduğu çağ ne kadar eski veya yeni olursa olsun, bütün bu oluşlar,
oldukları anda gibi tabiat içindedir. Bu dalgalanmada, zaman ve mesafe mefhumu
yoktur. Bugün dünyanın herhangi bir köşesinde söylenen sözü veya akis yapan
hareketleri, yine dünyanın herhangi bir köşesinde aynı anda işitmek, dinlemek,
zaptetmek mümkün olduğunu görüyoruz. Yarın, bizi saran tabian unsurları içinde,
binlerce ve binlerce sene evvel söylenmiş sözleri, olduğu gibi toplayıp tespit etmek
imkânına elbette varılacaktır. Tabiatın, bugün için esrar dolu sinesine gireceği
muhakkak görülen insan zekâsı, beklenilen hakikatleri ortaya koyacaktır. Yine bu
insan zekâsıdır ki, beklediğimiz neticeyi elde etmemiş olmakla beraber, bugünkü
araştırıcı zekâları tatmin edecek ve tarihi aydınlatacak yeni metotlar ve ilimler
bulmuştur.
İşte arkeoloji ve antropoloji, o ilimlerin başında gelir. Tarih, bu son ilimlerin
bulduğu belgelere dayandıkça temelli olur. Tarihi bu belgelere dayanan milletlerdir
ki, kendi aslını bulur ve tanır. İşte bizim tarihimiz, Türk tarihi, bu ilim belgelerine
dayanır. Yeter ki bugünün aydın gençliği, bu belgeleri vasıtasız tanısın ve tanıtsın.
1936 (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 232 -233)
Aydınlar, gidecekleri muhitlerde başlı başına bir âlem yaratabilirler.
Memleketin yalnız bir yerinde değil, beş on yerinde birer ilim merkezi, ışık
merkezi, kültür merkezi yapmalıyız, millet bahtiyar olsun!
1923 (İsmail Arar, Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı, s. 33)
Klâsik etimoloji*’nin karışık görüşleri karşısında bizim teorimiz ve analiz
metodumuz çok basit görünüyor. Fakat hakikat, ezelî ve ebedî hakikat, basittedir.
Teorimizi bir dil kanunu olarak ilim âlemine tanıttığımız gün, Türklük için şanlı bir
zafer günü olacaktır.
(İbrahim Necmi Dilmen, Çığır Mecmuası, sayı: 74-75, 1939, s. 11; Mahmut Atillâ Aykut, T.D.K. Yıllık 1944, s. 63)
Söz konusu tabirler, uluslararası ilim sahasında kolaylıkla ilerlememize
mânidir! Fen terimleri o suretle yapılmalı ki, mânaları ancak istenilen şeyi ifade
edebilsin.
(Akil Muhtar Özden, Atatürk’e ait Bilinmeyen Hatıralar, Yeni Mecmua, Sayı : 21, 1939)
Edebiyat denildiği zaman şu anlaşılır: Söz ve mânayı, yani insan dimağında yer
eden, her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları
dinleyenleri veya okuyanları, çok alâkalı kılacak surette söylemek ve yazmak
sanatı. Bunun içindir ki, edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde
olsun, tıpkı resim gibi, heykeltraşlık gibi bilhassa musiki gibi, güzel sanatlardan
sayıla gelmektedir.
Beşeriyette, en müspet ilim ve en ince teknik esaslarına dayanan hayatla ve
kanla karşılaşmak, kendileri için alında yazılı olan askerlik gibi yüksek bir idealist
meslek dahi, kendini içinde bulunduğu topluma anlatabilmek ve bu büyük insanlık
ve kahramanlık yolculuğunu hazırlayabilmek için, uyandırıcı, hedeflendirici,
yürütücü ve nihayet fedakâr ve kahraman yapıcı vasıtayı, edebiyatta bulur. Bu
itibarla, edebiyatın her insan cemiyeti ve bu cemiyetin hal ve istikbalini koruyan ve
koruyacak olan her teşekkül için, en esaslı terbiye vasıtalarından biri olduğu,
kolaylıkla anlaşılır.
Bunun içindir ki Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı, edebiyat öğretiminde
şu noktalara, bilhassa ehemmiyet ve kıymet vermelidir:
a) Türk çocuğunun kafasını, fıtrî yaradılışındaki dikkat ve itinaya göre oluşturmak.
Bu, Cumhuriyetin sıhhî düzeni ile alâkadar olan vekâlete de yönelen bir vazifedir.
b) Güzel muhafaza edilen Türk kafa ve zekâlarını açmak, yaymak, genişletmek.
Bu, bilhassa Kültür Bakanlığı’nın vazifesidir. Bununla birlikte olarak, istidatlı Türk
çocuk kafalarına müspet ilim ve maddî teknik mefhumlarını, yalnız nazarî olarak
değil, aynı zamanda pratik vasıtalar ile de yerleştirmek.
c) Bir taraftan da, Türk kafalarındaki kabiliyetleri, Türk karakterindeki
sağlamlıkları, Türk duygularındaki yükseklik ve genişlikleri, kendilerini hiç
zorlamadan, tabiî bir tarzda ve olduğu gibi ifadeye onları alıştırmak.
Bunlar yapılınca, netice şu olacaktır: Türk çocuğu konuşurken, onun ifade ve
anlatış tarzı, Türk çocuğu yazarken, onun ifade üslûbu, kendisini dinleyenleri, onun
yürüdüğü yola götürebilecek bu kabiliyeti sayesinde, Türk çocuğu kendisini
dinleyen veya yazısını okuyanları, peşine takarak yüksek Türk ülküsüne
iletebilecek, ulaştırabilecektir. Bu edebiyat telâkkisi, böyle bir edebiyat öğretimi
sayesindedir ki, edebiyat anlamından anlaşılan gayeye varmak mümkün olabilir.
1937 (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 272-273)
Muhterem Efendiler, sizi günlerce işgal eden uzun ve ayrıntılı söylevim, en
nihayet mazi olmuş bir devrin hikâyesidir. Bunda, milletim için ve müstakbel
evlâtlarımız için dikkat ve uyanıklığı davet edebilecek bazı noktalar belirtebilmiş
isem, kendimi bahtiyar sayacağım.
Efendiler, bu söylevimle millî hayatı sona ermiş farz edilen büyük bir milletin
bağımsızlığını nasıl kazandığını ve ilim ve fennin en son esaslarına dayalı millî ve
çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye çalıştım. Bugün ulaştığımız netice,
asırlardan beri çekilen millî felâketlerin doğurduğu uyanıklığın ve bu aziz vatanın
her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet
ediyorum.
1927 (Nutuk II, s. 897)
Bir “Aydınlatma Heyeti” oluşturarak Anadolu’yu dolaşmaya karar veren İstanbul
Üniversitesi Talebe Birliği’nin telgrafına cevabı :
Heyetinizin oluşmasını memnuniyetle karşıladım. Memleketin aydın
gençliğinin bağnazlık ve gericiliğe karşı mücadelesindeki yüksek vazifesini idrak
ile teşebbüs sahasına geçmesi, takdire değerdir. Düzenleyeceğiniz heyetlerin
memleket dahilinde seyahati, en büyük ilim ocağına, memleketimizi yakından
tetkik fırsatını da vereceğinden ayrıca faydalıdır.
1925 (Atatürk’ün S.D.V.,s.154)
Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin
aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler uygulamaya geçtiği vakit, Türk
milleti yükselecektir.
(Afetinan, Atatürk’ün B.N.M., s.37)
Yurttaşlarım!
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk
kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bundaki
muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak
kararlı bir şekilde yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz.
Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.
Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine
çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî
kültürümüzü çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.
Bunun için bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre
değil, asrımızın sürat ve hareket kavramına göre düşünülmelidir. Geçen zamana
nispetle daha çok çalışacağız. Daha az zamanda daha büyük işler başaracağız.
Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk milletinin karakteri
yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî
birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü Türk milletinin
yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu
meşale müspet ilimdir.
1933 (Hakimiyeti Milliye gazetesi, 30. 10. 1933; Atatürk’ün S.D.II, s. 272)
Hz. Muhammed’i, yüksek kişiliğine yaraşır şekilde belirtemeyen bir eser hakkında
söylemiştir:
Muhammed’i bana, cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine
kapılan bu gibi cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla
kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir
derviş, Uhud Muharebesi’nde en büyük bir komutanın yapabileceği bir plânı nasıl
düşünür ve tatbik edebilir? Tarih, gerçekleri değiştiren bir sanat değil, belirten bir
ilim olmalıdır. Bu küçük harpte bile askerî dehâsı kadar siyasî görüşüyle de
yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim
tarih çalışmamıza katılamazlar. Muhammed, bu harp sonunda çevresindekilerin
direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip düşmanı
takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık
görülemezdi.
1930 (Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, Cilt : 9, Sayı: 100, 1945, s. 3)
Allahın emri çok çalışmaktır. İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz
de onlardan ziyade çalışmaya mecburuz. Çalışmak demek, boşuna yorulmak,
terlemek değildir. Zamanın icaplarına göre ilim ve fen ve her türlü medeniyet
buluşlarından azamî derecede istifade etmek zorunludur. Hepimiz itirafa mecburuz
ki, bu husustaki hatalarımız çok büyüktür.
1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 92)
Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir
kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz.
1922 (Atatürk’ün S.D.II, s. 66-67)
Hutbe demek halka hitap etmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin mânası
budur. Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve mânalar
çıkarılmamalıdır. Halkı, genel durumdan haberdar etmek son derecede
ehemmiyetlidir. Çünkü her şey açık söylendiği zaman halkın beyni çalışma halinde
bulunacak, iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun
veya bunun arkasından gitmeyecektir. Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir dilde
olması ve onların da bugünkü gerek ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve
Padişah namını taşıyan müstebitlerin arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek
içindi. Hutbeden maksat, ahalinin aydınlanması ve doğru yolun gösterilmesidir;
başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hattâ bin sene evvelki hutbeleri okumak, insanları
bilgisizlik ve gaflet içinde bırakmak demektir. Hutbe okuyanların herhalde halkın
kullandığı dille görüşmesi gereklidir. Geçen sene Millet Meclisi’nde söylediğim bir
nutukta demiştim ki “Minberler, halkın beyinleri, vicdanları için bir verim kaynağı,
bir nur kaynağı olmuştur”. Böyle olabilmek için minberlerden aksedecek sözlerin
bilinmesi ve anlaşılması, fen ve ilim gerçeklerine uygun olması lâzımdır. Hutbe
okuyanların, siyasî durumu, toplumsal ve medenî durumu her gün takip etmeleri
zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış öğretilmiş olur. Bundan ötürü
hutbeler tamamen Türkçe ve zamanın gereklerine uygun olmalıdır ve olacaktır.
1923 (Atatürk’ün S.D. II, s. 95-96)
Kuran’ın tercüme edilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye tercüme
ediliyor. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir
verdim. Halk, tekrarlanmakta bulunan bir şey mevcut olduğunu ve din işleriyle
ilgili kimselerin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka bir işleri olmadığını
bilsinler.
1930 (Atatürk’ün S.D. III, s. 85; Ayın Tarihi, N: 73, 1930)
Her şeyden evvel şunu, en basit bir dinî gerçek olarak bilelim ki, bizim
dinimizde bir özel sınıf yoktur. Ruhbaniyeti reddeden bu din, inhisarı kabul etmez.
Meselâ din âlimleri; mutlaka aydınlatmak vazifesi bu bilginlere ait olmadıktan
başka dinimiz de bunu kat’iyetle meneder. O halde biz diyemeyiz ki, bizde bir özel
sınıf vardır; diğerleri dinen aydınlatmak hakkından mahrumdur. Böyle düşünürsek
kabahat bizde, bizim bilgisizliğimizdedir. Hoca olmak için yani dinî gerçekleri
halka öğretmek için, mutlaka ilmî kıyafet şart değildir. Bizim yüce dinimiz, her
Müslüman erkek ve kadına araştırmayı farz kılıyor ve her Müslüman, bu dine
bağlananları aydınlatmakla vazifelidir.
Bir fikri daha düzeltmek isterim. Milletimizin içinde gerçek din âlimleri,
âlimlerimiz içinde milletimizin gerçekten iftihar edebileceği din bilginlerimiz
vardır. Fakat bunlara mukabil, ilmî kıyafet altında ilim gerçeğinden uzak, gereği
kadar okuyup öğrenmemiş, ilim yolunda yeteri kadar ilerleyememiş hoca kıyafetli
cahiller de vardır. Bunların ikisini birbirine karıştırmamalıyız.
1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 144)
Cumhuriyet Hükûmeti’mizin bir Diyanet İşleri Başkanlığı makamı vardır. Bu
makama bağlı müftü, hatip, imam gibi görevli birçok memurları bulunmaktadır. Bu
vazifeli kişilerin ilimleri, faziletleri derecesi malûmdur. Ancak burada* vazifeli
olmayan birçok insanlar da görüyorum ki, aynı kıyafeti giymekte devam
etmektedirler. Bu gibiler içinde çok cahil, hatta okuma yazması olmayanlara
tesadüf ettim. Bilhassa bu gibi bilgisizler, bazı yerlerde halkın mümessilleri imiş
gibi onların önüne düşüyorlar. Halkla doğrudan doğruya temasa âdeta bir mâni
teşkil etmek sevdasında bulunuyorlar. Bu gibilere sormak istiyorum: “Bu vaziyet
ve yetkiyi kimden, nereden almışlardır?” Millete hatırlatmak isterim ki, bu
lâubaliliğe müsaade etmek asla doğru değildir. Herhalde yetki sahibi olmayan bu
gibi kişilerin, görevli olan kimselerle aynı kıyafeti taşımalarındaki mahzur
bakımından hükûmetin dikkatini çekeceğim.
1923 (Atatürk’ün S.D.II, S. 215-216)
Tekkeler mutlaka kapanmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti, her şubede doğru yolu
gösterecek kudrete sahiptir. Hiçbirimiz tekkelerin uyarmasına muhtaç değiliz. Biz
medeniyetten, ilim ve fenden kuvvet alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka bir şey
tanımayız. Doğru yoldan sapmışların gayesi, halkı kendinden geçmiş ve abdal
yapmaktır. Halbuki halkımız, abdal ve kendinden geçmiş olmamaya karar
vermiştir. Bunlar basit bir iş görünür; fakat ehemmiyeti vardır. Biz dünya ailesi
içinde medenîyiz. Her görüş noktasından medeniyetin gereklerini tatbik edeceğiz.
1925 (Mustafa Selim İmece, Atatürk’ün fi.D.K. ve İ.S.s.68)
Bundan sonra pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zafer süngü zaferleri
değil, ekonomi ve ilim ve kültür zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar
kazandığı zaferler, memleketimizi gerçek kurtuluşa yöneltmiş sayılamaz. Bu
zaferler, ancak gelecek zaferimiz için kıymetli bir zemin hazırlamıştır. Askerî
zaferlerimizle gururlanmayalım. Yeni ilim ve ekonomi zaferlerine hazırlanalım.
1923 (Atatürk’ün S.D. II, s. 72)
El emeği kâfi değildir. Makinelerden istifade etmek lâzımdır. Asırlardan beri
kullanmakta olduğumuz sabanları bir tarafa bırakacağız. Çağın ilerlemesinin
gerektirdiği bütün ziraî âlet ve araçları memlekete getireceğiz. İnsan kuvvetini
makine ile telâfi etmek mecburiyetindeyiz. Fakat, yalnız çalışmak, yalnız lâzım
olan ziraî âlet ve araçları elde etmek kâfi değildir. Çalışmanın yolunu da bilmek
lâzımdır; bunun için de ilim lâzımdır, fen lâzımdır, irfan lâzımdır. Bundan ötürü
çiftçilerimizi, bu görüş noktasından yetiştirmek icap eder. Bu yoldan gideceğiz.
1923 (Gazi ve İnkılâp, Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 4-5. 2. 1930)
Köylülerimiz, köy çocukları denilebilir ki bütün hayatlarını tarlada, meralarda
hareket ve beden çalışması içinde geçirirler. Fakat gereken şekilde, ilim ve fen
kurallarına göre olmadığı için gayenin istediği netice beklenemez. Türk ırkında
mazinin uğursuz, olumsuz, mânasız izleri kalmıştır. Tarihlerde dünya hâkimi olmuş
koskoca Türk milletine bugünkü neslimiz mirasçı olduğu zamanda, bu koca milleti
biraz zayıf, biraz hasta, biraz cılız bulmuştur. Efendiler, gürbüz, yavuz evlâtlar
isterim! 1926 (Atatürk’ün S.D.II, s. 245)
Harp, muharebe, nihayet meydan muharebesi, yalnız karşı karşıya gelen iki
ordunun çarpışması değildir; milletlerin çarpışmasıdır. Meydan muharebesi,
milletlerin bütün mevcudiyetleriyle, ilim ve teknik sahasındaki seviyeleriyle,
ahlâklarıyla, kültürleriyle, özetle bütün maddî ve manevî kudret ve faziletleriyle ve
her türlü vasıtalarıyla çarpıştığı bir imtihan sahasıdır. Bu sahada, çarpışan
milletlerin gerçek kuvvet ve kıymetleri ölçülür. Netice yalnız maddî güçlerin değil,
bütün kuvvetlerin, bilhassa ahlâkî ve kültürel kuvvetin üstünlüğünü görünür hale
getirir. Bu sebeple meydan muharebesinde yenilen taraf milletçe ve memleketçe,
bütün maddî ve manevî varlığıyla mağlûp edilmiş sayılır. Böyle bir akıbetin ne
kadar feci olabileceğini tahmin edersiniz. Yok oluş, yalnız savaş alanında bulunan
orduya münhasır kalmaz. Asıl, ordunun mensup olduğu millet feci akıbetlere uğrar.
Tarih, başlarındaki tacidarların, haris politikacıların birtakım hayalî emellerle,
vasıtası durumuna düşen müstevli orduların, müstevli milletlerin uğradığı bu nevi
feci akıbetlerle doludur.
1924 (Atatürk’ün S.D.II, s. 178)
Asker ocağı, teşkilâtıyla, millet ve hükûmetin itimadına sahip, ilim ve ahlâkça
yüksek, fedakârlık fikirleri ve özellikleri ile belirgin, vazife aşkıyla dolu subay
kurullarından teşekkül eden talim heyetleriyle, milletin yetişmiş gençlerini yalnız
askerlik açısından değil bilgi açısından da eğiten ve yetiştiren bir mektep, bir
terbiye ocağıdır. Bu ocakta vatandaşlar, eşitliği öğrenirler; cesaret ve teşebbüs
fikirlerini geliştirirler. Bu ocakta bütün vatandaşlar, hep aynı toprağın evlâdı
olduklarını en iyi duyarlar. Bütün vatandaşların millet ve memlekete faydalı ve
yararlı olmak lüzumu, orada en iyi anlaşılır. Vatandaşlar, milletin kıymetli, kudretli
ve yüksek medeniyetli olabilmek için yegâne koruyucunun ordu olduğunu ve yine
milleti dünya karşısında hürmete lâyık bir mevkide tutan yegâne vasıtanın ordu
bulunduğunu en iyi ordu içinde öğrenir. Japonya, ancak çarlıkta Ruslara karşı
kazandığı zaferle medeniyetini Avrupalılara tasdik ettirebilmişti. Bağımsızlık
zaferimiz olmasaydı milletimizin maddî ve bilhassa manevî mevcudiyeti, bugün
tarihe karışmış olacaktı.
Bir milletin yükselmesi için ilim, sanat, fikrî ve iktisadî ilerlemeler ne derecede
mühim ise, ordu da bu ehemmiyete paralel ehemmiyette tanınmalıdır. Mazide nice
yüksek medeniyetler görülmüştür ki, muhafaza ve müdafaasında kusur edildiği
için, istilâlar altında çiğnenmiş ve yıkılmıştır. Bir yenilgiden sonra, ordunun kıymet
ve lüzumu kolay anlaşılır. Mağlubiyetten ders alan böyle bir millet, dört elle
orduya sarılır. Fakat ordunun ehemmiyetini anlamak için mağlûbiyet tecrübesi
geçirmeyi beklememelidir. Bir millet için takdire değer olan şudur ki, galibiyetten
sonra hiç gurur göstermeyerek ve düşmanı önemsiz görmeyerek ordusunun
mükemmeliyetine çalışır ve çocuklarını, askerlik vazifesini fedakârlıkla
yapabilecek yüksek his ve kabiliyette yetiştirir.
1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 122-123)
Manevî kuvvetler, bilhassa ilim ve iman ile yüksek bir şekilde gelişir.
1922 (Atatürk’ün S.D.I, s. 223)
Ben, manevî miras olarak hiçbir nass-ı katı’*, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve
kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım, ilim ve akıldır.Benden
sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü müşkülât önünde, belki
gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi
rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle dönüyor, milletlerin,
cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir
dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin
gelişimini inkâr etmek olur. Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve
başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu
temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî
mirasçılarım olurlar.
(İsmet Giritli, Kemalist Devrim ve İdeolojisi, s. 13)
Ben o adamım ki ordunun memleketi, milleti muhakkak bir neticeye
götürebileceği noktalarda emir veririm. Fakat ilim ve bilhassa sosyal ilim sahasına
dahil işlerde ben emir vermem. Bu alanda, isterim ki bana bilginler doğru yolu
göstersinler. Onun için, siz kendi ilminize, kültürünüze güveniyorsanız, bana
söyleyiniz. Sosyal ilmin güzel yönlerini gösteriniz, ben takip edeyim.
1923 (Ahmet Cevat Emre, İki Neslin Tarihi, s. 316)
Kaynaklar:
https://www.ataturkanlatiyor.com/search.php?search=ilim&sozler=on&sene=0000