Home Blog Page 19

Tan Kavramı

Tonyukuk Yazıtında Tan

 

Türklerde tan kavramı karşımıza ilk kez Tonyukuk yazıtında çıkmaktadır. “Tan öncesinde Bolçu’ya  vardık”  şeklinde. Kavramda mitolojik karakter olan Tan Ana yer almaktadır.

Güneş doğmadan önce Ata kadınlar tepelerin dağların tepelerin en yükseklerine çıkarak Tan Ana’nın güneşi doğurtması için “gönül gönül” diye seslenirler.

Tan Ana sana gönülden sesleniyoruz bize güneşi doğur” yakarışlarında söz konusu olan güneşin ne denli bereketi temsil ettiği, Türklerin zihinlerinde ne kadar güçlü bir anlamı taşıdığı ortaya çıkmaktadır.

Türkistan ve Türkiye’nin yer adlarında ise Tan kavramına rastlanmamaktadır.

Tan vakti, Türklerin girdikleri savaşlarda alacakaranlıkta günün aydınlanmaya yakın olduğu anlarda taarruz ve baskınlara giriştiği bir andır. Bunu Atatürk’ün 26 Ağustos‘ta verdiği Dumlupınar meydan muharebesinde sabah beşte kalkışılan baskın taarruzunda görmekteyiz.

Ayrıca yine kendisinin  “ilk hedefiniz Akdeniz’dir” direktifi doğrultusunda Kıbrıs’a 1974 yılında girilen çıkarma harekatı da yine sabah beşte bir sürpriz baskın hareketi ile gerçekleşmiştir.

Görüldüğü üzere tan, bize Ata kadınlarımızı, Tan Anayı, savaş ve özgürlük kavramlarını hatırlatmaktadır. Böylece kavramın geniş kapsamlılığı ortaya çıkmaktadır.

Kavrama, Divanı Lugat it Türk ve Kutadgu Bilig’de ve  Şemsettin Sami’nin Kamus-ı Türki sözlüğünde de rastlamaktayız.

Kavramın Türkçedeki karşılıkları şafak, gün doğumu anlamlarına gelmektedir. Çince‘deki Tang kelimesinin anlamı da giriş, büyük oda anlamlarındadır. Türkçe’den Çince ya da tersi Çince‘den Türkçe’ye mi nakil olduğu konuları araştırılması gereken konulardır.

Çin’in en muhteşem hanedanı 618-907 yılları arasında yaşamış olan ve sanatın, şiirin en yüksek düzeylere çıktığı ve Türklerin de içerisinde katkıları  ile yer aldıkları bir dönemdir  Tang Hanedanı dönemi.

Bilge Tonyukuk ve Bilge Kağan’ın yaşadığı devirlerde Çin’de hüküm süren bir dönemdir sözkonusu olan.

Divan-ı Lügat it Türk

Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, İZE

Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, İZE

Kamus-ı Türki

Kavramlarla Heykel Sanatçımız Tankut Öktem’in Eserleri

Şehitlerin Gökten İnişi ve Atatürk anıtı (1988’de kompoze ettiği Kara Harp Okulu girişine yerleştirdiği yediyüz figürlü şaheser) Heykeltraş sanatçımız Tankut Öktem’in (1940-2007) eserleri, felsefi derinliği ve…

Heykel Sanatçılarımız Tankut Öktem, Oylum Öktem ve Sadun Boro

Kahramanın Yazıtı ve Kahramanların Yonutları: Bilge Tonyukuk ile Tankut Öktem Levent Ağaoğlu – 18/11/20240 Devlet Adamımız ve ilk yazarımız Bilge Tonyukuk’un Türkistan topraklarında granit taşa kazıttığını, YAZIT olarak…

Kahramanın Yazıtı ve Kahramanların Yonutları: Bilge Tonyukuk ile Tankut Öktem

Devlet Adamımız ve ilk yazarımız Bilge Tonyukuk’un Türkistan topraklarında granit taşa kazıttığını, YAZIT olarak evlatlarına emanet ettiğini, Heykeltraş sanatçımız Tankut Öktem bey bizzat kendi…

Oylum Öktem ve Bilgeler: Sadun Boro-Tankut Öktem

Sadun Boro ve Tankut Öktem. Anlatan: Oylum Öktem. 1 Kasım 2024 Koç Müzesi. Hasköy.

Könül Könül!

Tonyukuk Yazıtında Yedi

Türk Sir halkının ülkesinde  boy kalmadı. Dağda bayırda kalmış olanları toplanıp yedi yüz (kişi ) oldu. (Bu yedi yüz kişilik kuvvetin) iki bölüğü atlı idi, bir bölüğü…
Tonyukuk Yazıtında Yedi – Levent AĞAOĞLU

Türkiye’nin Gücü ve BM5

  • ABD: Silah. Dolar. Bilgi
  • Rusya : Silah. Teknoloji
  • Çin : Ucuz Ürün
  • İngiltere: Dil. Alt kıta. Afrika. Böl Yönet
  • Fransa: Dil . Afrika
  • Türkiye: Dil. Kültür.

Sevgili dostlar merhaba bugün 14 Kasım 2021 pazar, sizlerle Türkiye’nin gücü konusunu değerlendireceğiz ve burada Birleşmiş Milletlerdeki beş veto yetkisine sahip güçleri de kıstas olarak ortaya koyacağız

Amerika Birleşik Devletleri’nin gücü silah lobisi para dolar ve bilgi ağırlıklıdır, bilgi ekonomisi şirketleri, Google, Amazon, Microsoft saymakla bitmez Amerika’nın dünyaya egemenliğini pekiştirmektedir. Silah konusunda ise Amerika dünyanın jandarmasıdır ve bütün denizlerde gemilerine dolaştırmaktadır. Dünyanın her tarafında sayısız güçleri mevcuttur.

Rusya’nın ise gücü yine silah silah ve teknoloji ağırlıklıdır. İlk olarak uzaya ilk çıkan ülke Rusya‘dır ve büyük ölçüde silah ticareti yapmaktadır ve enerji, doğalgaz, petrol ağırlıklı bir ekonomisi söz konusudur. Diğer üretim dallarında ise bir ağırlığı söz konusu değildir. Teknoloji şirketleri konusunda Yandex, Telegram ve benzeri şirketler ile dünyada hızla ilerlemektedir. Türkiye dahil bir çok ülkede fabrikalar kurmuş, sanayileşmeleri konusunda ağırlığını ortaya koymuştur ve özellikle Afrika’da buradan gelen bir gücü söz konusudur.

Rusya, hegemon bir güçtür, çok hassas bir coğrafi zeminde hayat bulduğu için de çok streslidir ve gücünü en aşırı derecede kullanmaktan hiçbir şekilde çekinmemektedir. Kültür ve sanat konularında ki 19. yüzyıldaki ağırlığını ise sürdürdüğü söylenemez. Dilinin yaygınlığı da bahis konusu değildir. Ortodoks ağırlıklı bir güçtür, evrensel değerleri söz konusu değildir, sadece hegemondur.

Çin’in gücü stratejik yaklaşımlarından ve ucuz ürün ile dünya pazarlarına hakimiyet uygulamalarından gelmektedir. Evrensel değerler konusunda hiçbir kaygısı yoktur, o konuda değerler sistemi de söz konusu olamaz, çünkü Çin’de birey, kişi hakları söz konusu değildir.

Çinli, köyde muhtarı bile seçemez. Dili ve kültürü sadece kendisine özgüdür, dünyada bir yaygınlık meydana getirecek kapasitede değildir. Rusya ve Amerika gibi aynı hegemon yaklaşımındadır.

İngiltere ise sessiz diplomasi ile dünyanın her yerinde mevcuttur ve gücünü kullanmaktadır. Bu konudaki en önemli silahı dilidir, dünyada en çok konuşulan dile sahiptir ve bunu stratejik politikalarla adım adım uygulamış, dilini ticaret üzerinden de dünyaya hakim kılmıştır. Her ülkeyle ticarete girmiş, bir şeyler almış, bir şeyler satmış ve dilini de evrensel bir yapıya kavuşturmuştur.

Böl ve yönet politikaları ile çözümler getirmemekte fakat problemler yaratmaktadır. Bu da kalıcılığını sorgulatmaktadır, kalıcılığı söz konusu olamayacaktır.

Fransa da İngiltere benzeri bir politika izlemiştir ve dilini özellikle Afrika’nın batı kıyılarında standart bir yazı ve konuşma dili haline getirmiştir. Ciddi bir silah üreticisidir.

Türkiye’de olan ise bu Birleşmiş Milletler 5 güçlerinin hiç birisinde olmayan bir güç unsuru olan kültürdür. Çünkü BM5 güçleri, hepsi emperyal güçlerdir ve kendilerine ait olmayan kültür sahalarında kendi kültürünü empoze etmek peşindedirler. Bunlar eski sömürgeci güçler ya da yeni hegemon güçlerdir mesela Çin gibi.

Dünyada kendi ülkesinin dışında en fazla kendi dilinde yer adına sahip olan ülke Türkiye’dir ve Türkçe yer adları 100’e yakın ülkede 7500 tane yer adı olarak yer almaktadır.

Bu Türk kültürünün dünyada ne kadar yaygın olduğunun bir göstergesidir. Türkler ise içedönük siyaset anlayışlarının neticesinde tamamen iç siyasetin ağırlıklı olması ve dış siyasetin de iç siyasete bir destek unsuru olarak yardımcı bir destek unsuru olarak uygulanması neticesinde bu gerçeklerden kopmuştur. Türklerin seyahat etmek istedikleri ülkeler kendi kültür coğrafyaları değil, fakat tropikal, egzotik ve benzeri kendilerine yabancı coğrafyalardır.

Yer adları ve konuşulan dil üzerinden tüm kıtalarda 100 ülkede sağlanan bu kültürel birikim ve yayılmışlık, Türkiye’nin en büyük bilgi gücüdür. Türk devleti bu yayılmışlığı Yurtdışı Türkler ve akraba topluluklar ve benzeri yapılar üzerinden, Yunus Emre Enstitüsü ile dil öğretmek üzerinden kavramaya çalışmaktadır.  Bu yayılmışlık, kültür üzerinden nüfuz etme konusu başka hiçbir devlette söz konusu değildir, bu konunun üzerinde iyice düşünülmesi lazımdır.

Bu düşünüşün bizi götüreceği nokta ise dış siyaseti, iç siyasete alet etmek değil, siyaseti bu dünyadaki 100 ülkedeki kültürümüzü esas alarak tasarlamak ve değerlendirmektir. Burada da Akraba topluluklar ve yurtdışı Türkler üzerinden mevcutta olduğu gibi uygulamak sınırlandırıcı bir unsurdur. Bu kriterlerin çok daha üzerinde bir anlayış ile konuya yaklaşmak lazımdır.

Burada konuşulan dil ve nüfuz edilen kültürüne Türk olması veya bizimle akraba olması esas değildir, önemli olan örneğin Afrika’da, güney Afrika’dakiler bizimle akraba değildir Türk değildirler, ama dilimiz orada vardır yer adlarımız orada vardır, bütün ülkelere bu gözle bakmamız lazımdır.

Bu değerlendirme neticesinde bizim kültürümüzü teşkil eden kritik tek bir unsur var ne akrabalık ne yurtdışı Türklük o unsur dilimiz Türkçedir. Şikayetçi oluyoruz işte biz Fransızlar ve İngilizler gibi yabancılara, Afrika’da Afrikalılara Türkçeyi öğretebilirdik şeklinde  fakat işin gerçeği bu değildir.

Türkçe Türkiye’nin en büyük gücüdür, çünkü binlerce yıl boyunca konuşula konuşula çok incelmiş bir dildir ve dil de aslında konuşmak içindir, yazmak için değildir ve biz de dil üzerinden bütün dünyada Birleşmiş Milletler 5 güçlerinin başaramadığını çok hızlı bir şekilde başarma kapasitesine sahibiz, bunun üzerinde ciddi bir şekilde düşünmemiz lazımdır.

Siyaset ve BM5

Türk düşünürü Yusuf Akçura 1905 yılında Kahire’de yayınladığı Üç Tarzı Siyaset makalesi ile imparatorluğun kurtarılmasındaki çareleri üç başlık altında özetlemişti; Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük. İlerleyen süreçlerde ise bugünün BM5 güçleri olan zamanın güçleri bu çözümleri teker teker ortadan kaldırmışlardı ve bunu da birbirleri ile işbirliği içerisinde yapmışlardı.

Osmanlıcılık çözümü için ilk önce Balkanlar’da İngiltere-Rusya işbirliği ile Türkler karşısına geçerek aynı anda hem Osmanlıcılığı hem de İslamcılığı berhava ettirmişti.

Ardından bu kez İngiltere Orta Doğu coğrafyasında Arapları, Türklerin karşısına geçirmiş ve Osmanlıcılık ile İslamcılık çözümlerini birlikte ortadan kaldırmıştı.

Türkçülük akımı ile ilgili olarak ise İngiltere, Rusya ve Çin birlikte Doğu Türkistan’ı Çin’e hediye ederken, Türkler, Çin’lilerin zulmüne terkedilmiş, bu şekilde Türklerin arasındaki geniş çaplı işbirliği imkanını ortadan kaldırmışlardı  Avrupa’da Türkler Balkanlardan atılmıştı.

1905 sonrası olan süreçte ise BM 5 gücü olmasa da Almanya, İslamcılık akımını kendi çıkarları için kullanmış ve İmparatorluğumuzu Birinci Dünya Savaşı’na sokarak ölümüne neden olmuştur.

İkinci Dünya Savaşından sonraki süreçte ise tek kutuplu dünyanın mimarı ABD, hem İslamcılık hem de Türkçülük akımının içine sızmış ve her iki akımı da büyük Orta Doğu politikası Projesi çerçevesinde kendi menfaatleri doğrultusunda biçimlendirmiştir. Adını da Türk İslam sentezi olarak koymuştur.

Görüldüğü üzere Yusuf Akçura’nın 1905 yılında çözüm olarak önerdiği İslamcılık ve Türkçülük akımlarının içerisine günümüzün BM5 güçleri sızarak, Türklerin bir dünya gücü haline gelmelerine bu şekilde engel olmuşlardır.

Derenin taşı ile derenin kuşu vurulmuştur.

Atatürk Kaynakçaları

Atatürk Kaynakçaları 1
Atatürk Kaynakçaları 2

Atatürk’te Balkanlar

 BALKANLAR

 

BALKAN ÜLKELERİ

 

Atatürk Balkanlar’da

http://www.balkanpazar.org/ataturk_balkanlarda.asp

• ATATÜRK BALKANLAR’DA (KRONOLOJİ)
• KOCACIK KÖYÜ, DEBRE, MAKEDONYA
• SELANİK, YUNANİSTAN
• MANASTIR, MAKEDONYA
• HAREKET ORDUSU
• BOSNA
• SOFYA, BULGARİSTAN
• GELİBOLU
• EDİRNE
• KIRKLARELİ
• TEKİRDAĞ
• TRAKYA MANEVRALARI
• BALKAN SAVAŞI
• YUGOSLAVYA
• ROMANYA
• KIBRIS
• BALKAN FESTİVALİ
• BALKAN ZİRVESİ
• BALKAN BİRLİĞİ
• Tuna

 

Atatürk Balkanlar’da (Kronoloji)

1881   Kış Atatürk Selanik’te dünyaya geldi.
1888 Atatürk’ün babası Ali Rıza’nın ölümü
1893  Selanik’te Şemsi Efendi İlkokulunu bitirdi ve aynı şehirdeki Askeri Rüştiye’ye geçti. Mustafa Selanik askeri rüştiyesine giriyor, Kemal ikinci ismi oluyor. Askeri rüştiyeden sonra Selanik Askeri İdadisinde öğrenime başladı.
1895  Mustafa Kemal Manastır askeri idadisine giriyor.
1899   13     Mart  İstanbul’daki Mektebi Harbiye’ye giriyor.
1902   10    Şubat Teğmen rütbesiyle Erkan-ı Harbiye’ye giriyor.
1903  Üsteğmen rütbesine yükseliyor.
1906  Selanik’e gizli yolculuk.
1907  20 Haziran  Kolağası (kıdemli yüzbaşı) rütbesine terfi ediyor.
13     Ekim  Selanik’teki 3. ordu kurmaylığına atandı.
29    Ekim  Selanik’te İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi.
1908  22 Haziran  Rumeli yöresinde doğu demiryolları müfettişliğine getiriliyor.
Kasım  Avusturya-Macaristan Hükümeti’nin Bosna-Hersek sınırına yaptığı yığınak ile ilgili bilgi toplamak için Kasım 1908’de gizlice ve askeri istihbarat amaçlı olarak Bosna’ya gönderilmiştir. Sonraları mareşal olacak Binbaşı Fevzi Çakmak ile ilk kez orada tanışır. Dönüşte gayri resmi gizli raporunu veren Mustafa Kemal’e göre, yığınak Sırplara karşı yapılmaktadır.
1909   13    Ocak  Selanik’teki 17. Redif Alayına kurmay başkanı atanıyor. Aynı dönemde hareket ordusunun birinci kademesinde de Kurmay Başkanlığı yaptı.
13 Nisan İstanbul’da isyan İttihat ve Terakki gücü tekrar ele geçirmek için Hareket Ordusunu topluyor; Mustafa Kemal kendi tümeniyle kentin yakınına kadar geliyor. İstanbul’da 31 Mart olayının patlak vermesi üzerine bunu bastırmakla görevlendirilen Harekat Ordusunun kurmay başkanı olarak Edirne’den ayrıldı.
1910   4      Eylül  Selanik’teki 3. Ordu Subay Talimgahı Komutanlığı’na atandı.
Ekim  Mahmut Şevket Paşa’nın komuta ettiği ordunun kurmay başkanı olarak Arnavutluk Harekâtına katıldı. Arnavutluk isyanının bastırılmasına katılıyor.
1    Kasım Tekrar 3. Ordu Karargahında görevlendirildi.
1913   27   Ekim   Sofya’daki büyükelçiliğe bağlı askeri ataşeliğe atandı.Askeri ataşe alarak Sofya’ya gönderiliyor.
1914   11  Ocak  Sofya askeri ataşeliği görevine ek olarak Belgrat ve Çetine askeri ataşeliklerine bakmakla da görevlendirildi.
1915   20 Ocak Mustafa Kemal Gelibolu’ya gidecek olan 19. Tümenin komutasını almak üzere Sofya’dan ayrılıyor. Tekirdağ’da kuruluş halinde olan 19. Tümen’in komutanlığına atandı. Burada kuruluş çalışmalarını tamamladıktan sonra 25 Şubat’ta birliğini Maydos’a nakletti.
2     Şubat  Tekirdağ’a gelişi.
25   Nisan  İtilaf birlikleri Arıburnu noktasına çıkartma yapıyor. İlerlemelerini durdurmakta M.K. büyük rol oynuyor. İtilaf devletlerinin Çanakkale’de Arıburnu’na yapmak istedikleri çıkarmayı çarpışma sonunda önledi.
7  Ağustos Anafartalar Muharebesini başarıyla sonuçlandırdı.
8  Ağustos Anafartalar grubu komutanlığına getirilen Mustafa Kemal itilaf güçlerinin ilerlemesini durduruyor.
9  Ağustos Anafartalar Grubu Komutanlığı’na getirildi.
10 Ağustos Komuta ettiği birliklerin başarılı taarruzu sonunda düşman Conkbayırı’nda yenildi.
17 Ağustos Kepirtepe’de düşmanı yenerek geri çekilmek zorunda bıraktı.
19 Ağustos Anafartalar Grubu Komutanlığı’na ek olarak Edirne’deki 16. Kolordunun komutanlığımı da üzerine aldı.
21 Ağustos İkinci Anafartalar Savaşını da başarıyla sonuçlandırdı. Anafartalar’daki bu iki başarısının sonucunda Anafartalar Kahramanı diye anılmaya başladı.
10   Aralık  Mustafa Kemal İstanbul’a gitmek üzere Gelibolu’dan ayrılıyor.
1916  27  Ocak  Edirne’de bulunan ve daha sonra karargahı Diyarbakır’a nakledilen 16. Kolordu Komutanlığını Edirne’de teslim aldı.
1919  18 Haziran  Trakya’daki birliklere komuta eden Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşa ile temasa geçti.
1928 23 Ağustos Tekirdağ’a geliş. Tekirdağ’da yeni alfabe konusunda yaptığı konuşmanın sonunda memurlarla sohbet etti.
1930   27 Ekim Mustafa Kemal Ankara’da Venizelos’u kabul ediyor. Dostluk anlaşması 30     Ekim’de imzalanıyor.
1930 20-21 Aralık Kırklareli ziyareti
1930 21-25 Aralık Edirne ziyareti
1933   4       Ekim Yugoslav Kralı Aleksandr Ankara’da kendisini ziyaret etti.
1934   9      Şubat Balkan Paktı imzalanıyor.
1936  2-3    Eylül  Balkan Folklor Festivali’ne katılıyor (İstanbul)
1937 17-20 Ağus  Trakya Manevraları’na katıldı
1938  27     Şubat  Balkan Zirvesi’ne katılıyor.
1938  19 Haziran  Romanya Kralı Carol II ile İstanbul’da görüştü.

********************************

Çok güzel bir dizin olmuş. Burada dikkatimi çeken 1903 te atandığı Demiryolları müfettisliği. M.Kemal Atatürk bu konuda çok büyük bir vizyoner olduğunu İstiklal harbinde Anadolu’da mevcut Demiryollarını çok canlı tutarak ve başına önce Dadaylı Halit Akmansü beyi,sonra Behiç Erkin beyi getirerek sıfır hata lojistik ile harbi kazanmadaki en büyük adımı atmıştı. (her ikiside muhteşem asker ve mühendis karakterli idiler. Bknz .Danyal Hergünsel doktora tezimde bu iki isme özel yer verdim.)
Amcam Mehmet Feyzi Ergünsel Kurmay Yüzbaşı iken (ana sınıfı Demiryolcu idi)bu konuda master yapmış, konusu İstiklal harbinin kazanılmasında Demiryollarının önemi adlı tezi).
İnanılmaz bir vizyon ve yüksek aķıĺ.

Dünyada hiç bir liderde rastlanmayan üç özellik şahsında toplanmıştı.

  • VİZYONER (Çok geniş açılı bir ufka sahipti)
  • Strateji dehası (büyük taktisyen)
  • Timing ustası (Her olay için sıfır hata ile zamanlama)

10 Kasım 1938 de vefatından bir kaç saat sonra İtalya Devlet Radyosu spikeri üzüntü ile …
SEZAR,NAPOLEON,GREAT İSKENDER, ayağa kalkın, büyüğünüz geliyor…
Daha ötesi herhalde olamaz….

Şükran ve saygı ile…

Mehmet Danyal Hergünsel

**********************************

Vatan için vazife adına Dr. Abidin Atak

Bugün sonuncusunu yayımladığımız yazı dizisini Dr. Mehmet Bilgin’le konuşmaya böyle başladık. Dr. Bilgin’in bu yazıda Türk devrimini yapanların ruhunu anlatmak için seçtiği Dr. Abidin Atak’ın yaşamı gençliğe örnek olmalı.

Mehmet Bilgin

Osmanlı’nın son nesli ve şimdiki nesil arasında bir mukayese yapabilmek, bugünün dünden farkı olmadığını düşündürmek, nereden nereye muhasebesi yapabilmek için tarihsel gereklerimize değindik. Çaresizliğin çaresinin, nasıl üretildiğini açıklamak için de geçmişten bir örnekle sizi tanıştırmak istiyoruz. Konumuz Teşkilât-ı Mahsusa olduğu için örneğimizi de oradan seçtik. Seriyi okuyanlar üçüncü yazıdaki Doktor Abidin Atak ismini hatırlayacaktır.

TEK REÇETE: VAZİFESİNİ YAPMAK

Atak, Teşkilât-ı Mahsusa’da görev yapanlardan ve ismi bilinmeyenlerden. Bilinmek isteselerdi, hiç şüphesiz bu da mümkündü. Onlar, bilinmemeyi tercih ettiler. Bu tercihlerini de Yusuf Akçura’yı, Ömer Seyfettin’i okurken yaptılar. Ellerinde tek reçete vardı. Onun da üzerine “Vazifesini yapmak” yazıyordu. Onları öğrenmek, bilmek ve unutmamak bizim vazifemizdi. Demek ki biz vazifemizi yapmamış, uyumuşuz. Gaflet uykusuna yatanların üzerine böyle çullanırlar. Gerisi, hadi kolay gelsin.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kuran veya oluşturanlar arasında, legal örgütlenme başlayana kadar liderlik mefhumu yoktu. Teker teker incelediğin zaman, yolda dökülen istisnalar olsa da asker veya sivil olması fark etmeden, her biri birçok defa liderliğini ispat etmiş. Hiçbir kimse ve şey karşısında eğilip bükülmemişler, yenilgi kabul etmemiş, boyun eğmemişler.

BİR ARADA TUTAN VAZİFE ŞUURU

Çeşitli görüşlere sahip İttihat ve Terakki Cemiyeti mensubu kişiler, partileşirken Talat Paşa’nın başkanlığını müşterek olarak kabul ettiler. Bazıları bu yüzden İttihat ve Terakki’yi bir koalisyon olarak tanımlasalar da, sonuna kadar bu böyle kaldı. Bir itiraz kayda geçmiş değil. Peki bu insanları bir arada tutan neydi? Herkes draje hap gibi, tek bir kelimeyle izah bekliyor. Yardımcı olmaya çalışalım. Onları bir arada tutan idealleri, birlikte iş görüp başarmalarını temin eden de “Vazife Şuuru” idi.

HAREKET ORDUSU’NA KATILDI

Doktor Abidin Bey, 1879 yılında Hüseyin Adem Bey’in oğlu olarak Kosova’nın Yakova İlçesinde doğdu. 1904 yılında Türk devriminin başat ocaklarından biri olan Askeri Tıbbiye’ye girdi. İttihat ve Terakki’ye katılması bu dönemde oldu. Mezun olduktan sonra, bir yıllık stajını Gülhane Askeri Tababet Okulu ve Hastanesi’nde yaptı. Rumeli’de kıta görevindeyken, 31 Mart İsyanı’nı bastırmak için İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’na katıldı.

Balkan Savaşı’nda, Arnavutluk Harekatı’na katılan erler arasında Kolera hastalığı baş gösterince Dr. Abidin Bey, geçici görevle 32’nci Alay tabipliğine atandı. Bu görevini yaparken, 1913 yılı Aralık ayında, Harbiye Nezareti emri ile İtalya ve Arnavutluk’a özel görevle gönderildi. Bu özel görevde, Rauf Orbay komutasında Çanakkale’den huruç harekatı ile çıkan, tek başına Ege, Akdeniz ve Adriyatik denizlerinde düşman hedeflerine saldırılarda bulunan Hamidiye Zırhlısı’nın Adriyatik’te yaptığı harekata destek verdi. Türk Kuvvetleri, Arnavutluk sahillerinde sıkıştırıldı. Hamidiye’yi yönlendirip, istenilen noktalara ateş açmasını temin etti. Arnavutluk sahillerinde sıkışan Türk Kuvvetlerinin çemberi yarmasına yardım etti.

TBMM’de yaptığı bir konuşmada bu görevi için şöyle dedi:

“Bendeniz bir zamanlar Balkan Savaşı sırasında İtalya’da bulunuyordum. Giysi değiştirerek gitmiştim. Hiç İtalyanca bilmiyordum. Fakat orada iken 150 liraya telgraf telsizi alıp haberleşme bile yaptım. Hamidiye Zırhlısı ile haberleştim ve Draç iskeleleri bombardıman edildi…”

BASKIN SAATİ 10 KİŞİYDİLER

Balkan Savaşı sonucunda Hürriyet ve İtilafçıların çoğunlukta olduğu, İngiliz Kamil Paşa Hükümeti’nin Edirne’yi Bulgarlara verecek bir anlaşmaya imza atmaya karar verdiği, İttihat ve Terakki lideri Talat Paşa tarafından haber alınmıştı. İttihatçılar, bunu engellemek için Hükümeti istifa ettirmeye karar verdiler. Meşhur Bab-i ali Baskını. Plana göre belirlenen saatte olay yerinde 200-300 kişi toplanacaktı. Fakat baskının başlama saatinde ortalıkta sadece 10-15 kişi vardı..

Cağaloğlu’ndan Sirkeci’ye inip, tek tek kahveleri kontrol eden ve tanıdık kimsenin olmadığını gören Talat Paşa, harekete geçmek için işaret bekleyen Enver Paşa’ya biz hazırız başlasın diye haber gönderdi. Durumu gören Ömer Naci, Cağaloğlu’nda kahvelere dalmış, Edirne’nin Bulgarlara verilmesini engellemek için Bâb-i âli’yi basmaya giden Trablusgarp kahramanı Enver Paşa’yı desteklemek için halkı Bâb-ı âli üzerine yürümeye çağırıyordu.

AMAÇLARI ‘KOLTUK’ DEĞİLDİ

Beyaz bir at üzerinde Cağaloğlu yokuşundan inen Enver Paşa ve 3-4 arkadaşı binaya girdikten sonra, Talat Paşa yanında bulunan Dr. Abidin’e; “Abidin kapıyı tut” diyerek Bâb-i âli’nin kapısını tutup kimsenin içeri girmesine müsaade etmemesi emrini verdi. Çünkü içeride silahlar patladıktan beş-on dakika sonra, çoğu da meraklılardan oluşmuş bir kalabalık Bâb-i âli önüne yığılmıştı.

Dr. Abidin, bu baskına katılmış 10-15 fedaiden birisi idi. Hükümeti devirmeleri boşalttıkları koltuklara oturmak amaçlı değildi. İşi bittikten sonra tekrar görev yerine döndü ve vazifesine devam etti.

MİLLİ MÜCADELENİN FİTİLİNİ ATEŞLEYENLERİN ARASINDA

Nerde kritik bir vazife varsa Dr. Abidin Bey orda. Devran döndü, 1917 ihtilal nedeniyle Rus çarlığı çöktü. Daha sonra Bolşevikler yönetimi ele geçirdi. Kaybedilen toprakları teker teker geri almak günüydü. 3. Kafkas tümenine bağlı 11. Alay Baştabibi olarak Kafkas cephesindeki ileri harekata katıldı. Rize’de 11. Piyade Alayı Baştabibi olarak görev yaparken, Brest-Litovsk’ta imzalanan barış anlaşmasında bize verilmiş Batum-Ardahan-Kars sancaklarının kurtarılması harekatına katıldı. Bu kapsamda, 14 Nisan 1918’de Türk askerinin Batum’a girmesinden hemen sonra, Batum Askeri Hastanesine Başhekim oldu.

Dr. Abidin Bey TBMM’de yaptığı bir konuşmada bu bölgedeki görevlerinden;

“Batum, Ardahan, Artvin, Acara; bir sene kadar buralarda bulundum. Kuşkunuz olmasın ki, buralarda bir tek Rus’a rastlanmaz. Müslüman halkın kurtulmasının zamanıdır diyoruz. Ben de diyorum ki, ordularımızın hemen Artvin’e kadar harekete geçmesi gerekmektedir. Sizce İttihat ve Terakkiciler bunları düşünmemişler, pek çok kötülükler yapmışlar.
Evet olabilir, fakat onlar da hep vatan oluşturmak için yapmışlardır. Şimdi bizim karşımızda olan Ardahan, Batum, Kars’ın bizde kalmasıdır. Bendeniz bunların İslam Milli Misakı içinde olmasından dolayı, Rasim Beyin de dediği gibi ‘Toprak kazanmak değil, buralardaki Müslüman halkı kazanmanın zamanının geldiğini’… “

1915 yılında Çoruh Vadisi’nde birlikte görev yaptığı Halit Bey, Hopa’da Acara ve yakın çevreden toplanan gönüllülerden bir alay kurdu, daha sonra da 3’üncü Tümen’in çekirdeğini teşkil edecek olan bir alay kurdu. Alayıyla Batum Harekatı’na katıldı. Batum alınınca bugün Acaristan’da Acara Çayı Vadisi’nde bulunan Keda üzerinden Ahıska’ya gitmek vazifesi aldı ve bölgeden ayrıldı. Savaştaki gelişmeler sonucu Mondros Mütarekesi imzalanmış, Türk ordusu bir yandan terhis ediliyor, bir yandan da ilerlediği bölgelerde savaşın başlangıcındaki hududun gerisine çekiliyordu. Abidin Bey de 11’inci Alayla birlikte Rize’ye çekildi. Bu sıra da Halit Bey’de aldığı emirle Ahıska’dan Ardahan’a çekilmişti.

GİDERKEN YAPILACAKLARI PLANLADILAR

İttihat ve Terakki erkanı, 2 Kasım 1918’de bir Alman gemisi ile yurdu terk etmeden önce, neler yapılması gerektiğini planladı. Hazırlıklarını tamamladı, kuryelerini görev bölgelerine gönderdi. Halit Bey de Ahıska’da bulunduğu sırada Ahıska halkının kendilerini Ermenilere karşı savunabilmesi için Ahıska gençlerinden bir alay kurmuş eğitip, silahlandırmıştı. Ahıska’dan çekilip Ardahan’a gelince; benzer bir faaliyete başlamıştı. İngilizler ise önce Batum’u işgal etmiş, sonra da Kars ve Ardahan’ın boşaltılması ve askerin terhis edilmesi için Kars’ta bulunan IX. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa’ya baskı yapıyordu.

ARDAHAN’A ÇAĞRI

Enver Paşa İstanbul’dan ayrılırken, aldıkları görevlerle yola çıkan grup; Trabzon, Batum ve Erzurum’a dağıldı. Gruba Erzurum’da katılanlar Mondros Mütarekesi sonrası İngiliz baskısı ile boşaltılacak Kars ve Ardahan bölgesine geçti. Ardahan’da III. Tümen komutanı olarak bulunan Halit Bey, gelişmelerden zaten yapılacakları kestirmiş, çevredeki iş yapacak adamları Ardahan’a çağırmıştı.

Birkaç gün sonra Kars ve Ardahan bölgesinde bulunan kuvvetlerimiz, eski Osmanlı hududuna kadar olan bölgedeki Kars, Ardahan, Oltu, Sarıkamış, Kağızman, Göle ve Narman bölgesini boşaltacaktı. Erzurum, Trabzon ve Rize’den gelenlerle 3-5 Ocak 1919’da; I. Ardahan Kongresi’ni topladı. Çağırdıklarının hepsi Teşkilât-ı Mahsusa’da görev yapmıştı. Sekiz kişiydiler, tabii bu sekiz kişiden biri de Dr. Abidin Bey.

Kongrede silahların İngilizlere teslim edilmemesi ve İngilizlerin bölgenin kuzeyini Gürcülere güney ve doğusunu Ermenilere verme kararına karşı silahlı mücadele ile karşı durmak, Türk ordusunun boşalttığı bölgeden delegeler çağırarak daha geniş bir örgütlenmeye gitmek; Batum, Trabzon ve Erzurum’da yayın yapan gazeteler vasıtası ile bölgedeki mücadelenin haklılığının dünya kamuoyuna duyurulması. Alınan kararlar hemen uygulamaya konuldu ve çevredeki merkezlerden delege çağrılarak 7-9 Ocak tarihleri arasında daha geniş bir katılım ile 2’nci Ardahan Kongresi toplandı.

Kars ve Ardahan bölgesindeki yerleşimlerin halkı, büyük çoğunlukta Müslümanlardan oluşuyordu ve Brest-Litovsk Antlaşması gereği bölgede yapılan referandumda halk, büyük bir çoğunlukta Osmanlı tabiyetini seçmişti.

Mondros Mütarekesi sonrası, İngiliz politikaları doğrultusunda parçalanmak istenen Anadolu’da; ilk defa silah teslim etmeme ve haklarını ve topraklarını silahla koruma hakkı alındığı için Ardahan Kongreleri, Milli Mücadele ve kurtuluş için çok önemli bir adımdı.

MALTA SÜRGÜNÜ

2’nci Kongrede durum ve yapılacaklar karara bağlandı. Halit Bey, III. Tümen birlikleri ile eski sınırın geçtiği Tortum ve Oltu arasındaki Kaleboğazı’na çekilirken, arkasında, İngilizlerin desteği ile bölgeye el koymak isteyen Gürcü ve Ermeni ordularına karşı mücadele edecek bir yapı bırakmıştı. Bölgedeki teşkilatlanmalar, tamamlamış ve merkezlerde Milli Şuralar kurulmuştu. Daha sonra bu şuraların katılımı ile Cenub-i Garbi Kafkas Cumhuriyeti kuruldu. Fakat İngilizler bölgeyi Ermenilere teslim edebilmek adına bölgeye asker gönderdi, cumhuriyetin meclisini toplantı halinde iken basılıp yöneticileri tutuklanarak Malta’ya sürdü.

Bu günlerde Mustafa Kemal de Anadolu’ya çıkmış, ‘Amasya Tamimi’ ilan edilmiş ve Erzurum Kongresi için Erzurum’a gelmişti. Halit Bey ve çevresindeki ekip, Erzurum kongresi öncesinde Mustafa Kemal’in emrine girmiş ve ilk görevlerini almıştı. TBMM’nin kuruluşunda Dr. Abidin Bey de görevli olduğu 11’inci Alay’ın merkezi olan Rize’den, Lazistan Milletvekili seçilerek TBMM’ye katıldı.

Ankara’ya geldiğinde, Milli Mücadele’yi boğmak için her tarafta isyanlar çıkmıştı. Mustafa Kemal’in emri ile TBMM’den izinli sayılarak Bolu Ayaklanması’nın bastırılmasında görevlendirildi. Daha sonrada da Düzce bölgesinde isyancılara karşı mücadele için Düzce Kaymakamlığı yaptı. Meclis’te bulunduğu sıralarda yaptığı dik konuşmalar ve geçmişi nedeni ile bazıları onu Atatürk’ün muhalifleri arasında zikretse de Atatürk’ün karşıtları arasındaki o Abidin, bu Abidin değildir.

İSTİKLAL MADALYASI VARDI

10 Ekim 1920’den itibaren geçerli olmak üzere rütbesi binbaşılığa yükseltildi. 28 Mart 1921’de tekrar TBMM’den izinli sayılarak Batı Cephesi’nde görevlendirildi. Tabii milletvekilliği bitince de, askeri tabipliğe devam etti.

1926’da Tabip Yarbay rütbesi ile Sivas Askeri Hastanesi Başhekimliğine atandı. Bir ay sonra Niğde Askeri Senatoryumu Baştabibi oldu, 27 Ekim 1927’de 6’ncı Tümen Baştabibi, 11 Ocak 1928’de Denizli Hastanesi Baştabibi, 18 Şubat 1928’de tekrar 6’ncı Fırka Baştabibi oldu. Yorgundu ve vücut tükenmişti. Hastalanması üzerine Gülhane Askeri Hastanesi Baştabipliği emrine verildi. 18 Ocak 1932’de sağlık nedeniyle emekli edildi. 23 Mayıs 1939’da İstanbul’da vefat etti. Kırmızı yeşil şeritli İstiklal Madalyası vardı.

BİTMEZ TÜKENMEZ VAZİFELER

26 Şubat 1914’te 5’inci Tümen 14’üncü Alay tabipliği görevindeyken, Ağustos ayında Teşkilât-ı Mahsusa’ya alındı. Ömer Naci Komutasında 1’inci Sefer Kuvveti ile İran Harekatı’nda görev yaptı. Bu görev esnasında Dilman, Rumiye, Havulak ve Meraga muharebelerine katıldı. Dönüşteki görevi Karadeniz sahillerindeydi

1915 yılında ‘Lazistan ve Havalisi Kumandanlığı’ emrinde görev yaparken, 30 Aralık 1915 tarihinde 3’üncü Ordu Kumandanı Mahmut Kamil Paşa’nın emriyle, Orta Çoruh Vadisi’nde vadiyi Ruslara kapatmakla görevli Melo (Çoruh) Müfrezesi kumandanlığı emrine verilmiştir.( ATASE, BDH, 5263-27-001-003). Çoruh Müfrezesi kumandanı, daha sonra Deli Halit Paşa olarak milletin gönlünde tahtı olan, o zaman Binbaşı Halit( Karsıalan) Bey idi. Halit Bey Aralık-1914’te İstanbul’da oluşturulan ve Yakup Cemil kumandasındaki Teşkilât-ı Mahsusa Gönüllü Müfrezesi ile bölgeye gelmiş ve Artvin üzerinden Ardahan Harekatı’na katılmıştı. Ardahan’dan çekiliş sonrası Yakup Cemil İstanbul’a dönerken müfrezeyi Yüzbaşı Halit Bey’e bırakmıştı.

Rus ilerleyişi esnasında, Artvin savunmasında, bölgedeki gönüllülerin de katılması ile kurduğu Teşkilât-ı Mahsusa Alayı ile Ardanuç’ta görev yapan Halit Bey, Stange Bey’in sahil kısmına geçmesinden sonra Artvin bölgesindeki kuvvetlerin kumandanı olarak Artvin’i savunmaya devam etti. Sarıkamış Harekatı sonrasında bölgedeki kuvvetlerini takviye eden Rusların Artvin’i işgal etmesinden sonra Yusufeli bölgesinde Çoruh Vadisini Rus ilerleyişine karşı kapatan müfrezede Dr. Abidin Bey, her biri diğerinden kahraman nice isimsizlerden biri olarak görev yaptı.

1915 yazında Ermeniler Van’ı alarak Ruslara yol açtı. Dr. Abidin Bey, Muş Askeri Hastanesi’ne atandı. Muş’un Rus işgaline uğramasından sonra, sırasıyla Elazığ ve Erzurum’da görev yaptı. 16 Mart 1916’da Erzurum’un işgale uğramasından sonra Erzincan’da, Erzincan’ın 25 Temmuz 1916’da işgale uğramasından sonra da Kayseri İncesu’da görev yaptı. İncesu’da bir müddet görev yaptıktan sonra Galiçya Cephesine gönderildi.

SON SÖZ…

Hiçbir görevini, makam, rütbe veya şöhret için yapmamıştı. Sadece vazifesini yapmıştı.

Onu bilmek, tanımak ve tanıtmak, onların vatan yaptığı bu topraklar üzerinde başı dik ve hür yaşamış olan bizlerin görevi. Ben de bir borcu ödemek adına yazdım. Buna ilave söyleyecek bir söz bende yok.

Kaynak: Teşkilat-ı Mahsusa Nedir? Ne Değildir? Mehmet Bilgin Ötüken Neşriyat, ss.115-122

********************

Dr Abidin beyin soyadı olan ATAK, Atatürk tarafından mı verilmişti acaba?
Atak bir insan olması açısından dikkatimi çekti. Müdafai Hukuk cemiyeti ilk kez Ardahan da mı kuruldu ya da ilk kongre Ardahan’da mı düzenlendi?

Dr Mehmet Bilgin: İlk kongre Ardahan Kongresidir. Elviyei selase Kars Ardahan Batum’u İngilizler Ermenistan’a vermek istiyordu burada Cenubi Garbi Kafkas Cumhuriyetini kurmuştur.

CGK Cumhuriyetini Dr Abidin mi kurmuştu?

Dr. Mehmet Bilgin:  Katıldığı 3 Ardahan Kongresinde CGK nın kurucuları kuruluş şekli ve politikaları tespit edilmiş.

26 Kasım 2024

********************

Kavramlarla Heykel Sanatçımız Tankut Öktem’in Eserleri

Şehitlerin Gökten İnişi ve Atatürk anıtı

(1988’de kompoze ettiği Kara Harp Okulu girişine yerleştirdiği yediyüz figürlü şaheser)

Heykeltraş sanatçımız Tankut Öktem’in (1940-2007) eserleri, felsefi derinliği ve sanatındaki duygu yoğunluğu ile dikkat çeker. Gülseli İnal, Öktem’in sanatını ve çalışmalarını inceleyen bir yazar olarak öne çıkmakta ve sanatçının eserlerini değerlendiren metinler yazmaktadır. Gülseli İnal’ın HEYKELLERİ ANLAMAK – BRONZA YAZILAN EFSANE   başlıklı inceleme yazısı,  değerlendirilerek, ana kavramsal çerçeveye ulaşılmaya çalışılmıştır.

********************************************

Gök-Kök

Yer

Su-Irmak-Deniz

İnsan-Kişi

**********************************************

Yaşam. Ölüm.

Bilgelik

Bilgi

************************************************

Zaman-Mekan-Zihin

Türk Halkı

Özgürlük

Yaratıcılık

Işık-Güç

********************************************

Tankut Öktem (1940-2007)

 

GÖK

Tankut Öktem’deki aşkınlık arzusu tüm heykellerin kaidesidir. Yanısıra onda arzu ölçüsüzlüğe eşittir. Tasarladığı heykelin konusu ne olursa olsun; Trans-ascendance; hem aşkınlık hem yükselme; yüksekliklerle ölçülemeyen, yükselmeyle ulaşılamayan bir yükseklik tasarımcısıdır aynı zamanda.

Gökle ilişki; bir yandan göksel olanı damıtma öte yandan; ilgi alanına giren imgeleri göklere taşıma, göklere sığdıramama; bu ise ileri sürülen yapıtta bütünlük ve sonsuzun buluşmasıdır.

********************************************

Arzuya ve yontmaya sunulan temanın, dış gerçekliğin kendisi olduğu kadar iç gerçekliğin de bir parçası olması ve tüm bunların yapıtların özüyle buluşarak şimşek hızıyla göklerden inmesi. Ona ait, yaşadığı topraklara ait duyumsadığı değerler bütününe saygının, yurt uğruna verilen savaşların ellerinden doğması.

Daha çocuklukta başlayan doğanın kendisine duyarlı uzanışlar, insana duyulan merak, sesleri dinleme, maddeyi keşfetme tutkusu, varolanı çözebilme erki.

********************************************

Eylem ve ışığın karmaşık yapısı sanatçının elinde dinginleşiyor, yeni bir uzam kazanıyor, yeni uzam ise çok boyutlu arayüzler oluştururken Phi kristallerini aşan sihirli bir görünüme bürünüyordu. Heykelin harçı, çamur, broz elinde birden başka bir maddeye dönüşüyor, göklerde varolan yıldız kümelerini örnekleyen bir hal alıyordu.

Öz edim olarak; anıtsal bir heykelde bir çok boyut bir arayüz oluşturuyor ve enerjinin madene akmasını temsil ediyordu. Tankut Öktem’in her heykeli realitenin biraraya getirdiği vektör noktalarını ve yeryüzündeki estetik tarihinin önemli koodinat noktalarından birini oluşturuyordu.

Kusursuz geometrik matematiğin berrak, yoğun enerjik formlarını yaratmaktaydı artık. Dünya hafızası ether’den ve seyyal cevher’den /evrenin akışkan cevheri/ ona inen idealar aracılığıyla tıpkı gökte gezegenlerin belirli bir figürasyon ve konfigürasyon oluşturmalarını andırır/ gezegenler Stelliumunu kuruyordu. Ve böylece anıtsal eserleri göklerden inenin ilk örneği oluyordu.

Böyle bir sanatçı ancak ve ancak göklerdekini, ülküsel olanı yüceyi kendisine konu aldığı için gökyüzündeki yıldız kümelerine eş heykel kümeleri yaratmıştır. Bu da Tin’in artık sanatçının kendisi olması, özün dışlaşmış biçimi ve somutlayan bilincin ta kendisine dönüşmesidir.
Sanatçının önünde şekilsizce duran çamur ya da erimiş bronza yaratıcı düşüncenin yoğunluğu akarken, göklerden alıp yine ona geri vereceği estetik imgeler sevgi enerjisiyle harmanlanıp anıtsal heykellere, büstlere, formlara can katar.

Bu eylem; nesnel gerçekliği olmayan sonsuza /tarif edemediğimiz sonsuza/ nesnel gerçekliği olan sonlunun katılımıdır. Yanısıra sanatçının her bir heykeli kendi başına ayrı bir sonsuz, ayrı bir ölümsüzlük simgesisidir.

********************************************

Bu devasa çok figürlü çalışmaların içinde 1988’de kompoze ettiği Kara Harp Okulu girişine yerleştirdiği yediyüz figürlü Şehitlerin Gökten İnişi ve Atatürk anıtı bir şaheser olarak sanatçının zirve noktasını temsil eder. Time dergisinin kapağında yer alan bu anıtsal muazzam eser sanki insan elinden değil Tanrıların elinden çıkmışçasına gökyüzüne yükselmektedir.

Bu toprağın saygıyla anılması gereken büyük şairlerini; Pir Sultan Abdal’ı, Hacı Bektaş Veli’yi, Aşık Mahsuni’yi, Dadaloğlu’nu, Mehmet Akif Ersoy’u, Nazım Hikmet’i, Neşet Ertaş’ı, Yunus Emre’yi Tanrısal elleriyle bronzun içine kanatlı birer ateş kuşu gibi yerleştirerek ve bu ulu ruhları göklerden indirip onlar için yaptığı yuvaya çağırarak, varoluşun madenini, taşını yeniden canlandıran bir şakirt olarak Tankut Öktem bu heykel grubuyla; ölümsüzlüğün figürlerini sonsuza atfeder.

Ve burada yaratılan aynı zamanda; toplumsal hafıza mekanların tazelenmesi ve en yücenin yaratıcı sanatçıyla buluşup şafak şölenlerinin kızıl ateşini kıvılcımlı elleriyle tutuşturan ve her iki şafağa da yemin eden ölümsüz bir yaratıcının sonsuzluğa armağanından başka bir şey değildir.

Ölü Ozanlar anıtında yanan kutsal ateş Tankut Öktem’le birlikte hiç sönmeyecektir.

YER

Işık ile güç arasındaki dostluk tıpkı Tankut Öktem’le bronz arasında kurulmuş dostluk gibidir. Yer’in batıl inançlarından uzakta, yeryüzü madenleri ve taşlarıyla halvet olma. Kendisini ışıldayamaya bırakan, güneşle yarışan bir adam; önce yeryüzünü tanımayı, oranları, okşamayı, durmadan üretmeyi, yoğunluğu, dönüştürebilmeyi, soyluyu ve erdemi yıkılamazın doruğuna taşımak sonra da; sonsuz ve sonsuza atfedilen yapıtlarla ideaları somut formlarla zenginleştirmek ve anlamlandırmakla kalmayıp onları çok güçlü estetik bir ifadenin içine yerleştirmek gibi yüce bir uğraş.

Oran ve asimetrinin ülküsel bir yolculuğu. Hedefe kilitlenmiş ülküsel bir yolculuk, sonsuzu kendine doğru çevirme, bronza atfedilen kutlu yaşamlar. Kutsal esrimenin, kök salmanın formlandığı bir bilinç. Yakın tarihe uzanan tinsel eylemlerin bronzun mayasında ölümsüzleşmesi.

********************************************

Bir liderin önderliğinde ülke çapında savaş verilirken ‘Meçhul Bilinmeyen’leri bir efsaneye çevirmek.

Yeryüzünde doğa güçleri tarafından oluşturulan, mağmadan kopup gelen katı maddeleri eğip bükerek ellerinde formlayarak monolitik parçalara dönüştürmek her babayiğidin harçı değildir. Perspektifte; düşüncede, derinlikte, fizikte, yaratıda, estetikte, biyolojide, ruhta, Tin’de, jeolojide, coğrafyada, tarihte buluşmak.
Ve lavlar ülkesine özenerek patlayan bir volkan gibi davranmak. Yediyüz figürü içeren ‘Atatürk ve Harbiyeli’ anıtı bunların toplamı değil de nedir? Çanakkale heykel grupları ‘Amasya Tamimi’ heykel çalışması, Samsun ‘İlk Adım’ anıtı, ‘Alparslan’ heykeli, ‘Atlar’ ve Ata’sını emanet ettiği ‘ Anıtkabir Aslanları’ tüm bu öğelerin bir arada buluşması değil de nedir?

Adalet Tanrıçası Portia’nın arındırıcı titreşimsel kalıpları bu heykellerin hücrelerinde uyanmaktadır. Uyumsuz titreşim kalıplarını reddederek; oran ve simetrilerin yaratıcı üslubunda ilerleyen sanatçı; ölümsü ışıkları geri çevirirken evrenin sonsuz ışığını işliğinden içeriye davet etmektedir.

Bu aşamada askeri bir deha Ata ile sanat dehası Tankut Öktem’in buluşması kutlanır.
Yeryüzünde bazı düşünceler bazı yaratımlar geometrik matriksin içinde daha hızlanmış daha yüksek frekanslarda yolculuk yapıp sahibini bulurlar ve onda ışıldamaya başlarlar; Tankut Öktem’de olduğu ve yaşandığı gibi.

İNSAN

Nietzsche’nin dahileri tarif ederken ‘Onlarda genellikle dünyanın özünü dolaysız biçimde, görünüşlerin örtüsünden açılmış bir delikten bakar gibi görme yeteneği olduğu kabul edilir ve bilimin katlanma gerektiren zorluklarına ve çabalarına katlanmadan görkemli ve ilahi bakışları sayesinde insan ve dünya hakkında kesin bazı şeylere ulaşabildikleri düşünülür’ sözü sanki Tankut Öktem için söylenmiştir.

Tanrı esinli, vergili, gönül gözüyle gören ve olağanüstü fiziksel bir güçün yanısıra dünyayı dolaysız biçimde kavrama yetisiyle donatılmış yaratıcı insanlar supernaturel güçleriyle dahiler sınıfına aittir.

********************************************

O Anadolu’nun zengin bağrından doğan, beslenen, yükselen ruhuyla; balmumu ve çamuru eline aldığında kendi hikayesini anlatmaya başlamıştır. Ve yaratının ilk kuralı olarak; dış dünyada varlığını sürdüren insanlar, olaylar, çevresel faktörler, toplum sanatçının bilinci tarafından duyum ve akılsal bir kavramayla onda yeni bir süreç başlatırken ikisi arasındaki sürekliliği hep korumak üzere çamuru yoğurmuş, kili biçimlemiştir. Başka bir deyimle; duyumdan akılsal olana yükselişi, yapıtlarının tinsel harçı yapmıştır.

********************************************

Tankut Öktem; bir yapıtı ortaya çıkarma sürecinde onu kendisine göründüğü, onun insanlara görünmek istediği biçimiyle yakalayabildiği zaman üretmiştir. Böylece yapıtın iki yanlı statüsü yine sanatçı tarafından belirlenir.

Platon’un saptadığı gibi ruhun üç ayrı bölümü; Nous /akıl/ çoşku ve yüreklilik /thumos/ ve arzu/ epithumia/ Tankut Öktem yaratı süreçlerinin tetikleyici özellikleridir. Bu üçlü yapıtın insanlara görünen yanını ve sanatçının kendisine görünen yanını belirler.

********************************************

Tanrıçalar toprağının çocuğu Tankut Öktem içinde yaşadığı zaman diliminin hikayesini anlatırken yarattığı ritüelde; gerçeğin gerçekle çarpışmasını, ölüm ya da felaket karşısında insanın direncini dillendirir. Bu ise insan dramının yeni mitolojisidir. Mitin görevi şudur; gerçek olanı ideal olanın, anlık olanı sürekli ve aşkın olanın diline çevirmek.

İşte sanatçının heykelleri biçimlerken gerçekleştirdiği bu eylemdir; yalnızca şimdiki zamanın gerçekliği içinde değil aynı zamanda sonsuz süredizisi içinde varolanı yaratmak.

Yüzyıllardır süren yeniden doğuş ritüelinin; 20 yy’nin ikinci yarısında zamansızlığa kaydedilmesi Tankut Öktem eliyle gerçekleşmiştir.

Adorno’ya göre sanat; insanın ütopyasını, umudunu, düşlerini saklayabileceği bir alandır. Sanat insanın ‘yanlış bütün’e karşı en güçlü olduğu alandır. Yine sanat; insanlığın bugünkü toplumunun ötesindeki ‘diğer toplum’ için duyduğu özlemin varlığını koruduğu son sığınaktır. Sanat sanat olma özelliğini; içinde bulunduğu toplumu tam olarak yansıtarak değil; onun içinde özerkliğini koruyarak ve onu sorgulama potansiyelini canlı tutarak korur.

********************************************

Nedensellikler dünyasının belirsizlikleri içinde ilerleyen insan zihni yaratıcı akılla birlikte öteki alemlerin kapılarını aralamaktadır. Bu bir yol alış, bir bağlanma ve aynı zamanda bilincin evrene katılımıdır.

********************************************

Okulda Üstün Başarı Sağlayan’lar arasında yer alan sanatçı artık harika çocuk lakabıyla anılmaktadır. Ondört yaşına geldiğinde sayısız tabloya imza atmış sayısız üç boyutlu obje üretmiş bir sanatçıdır artık. Tabloları evinin duvarlarını süslemekte, heykelleri şaşırtıcı biçimde geleceğin sanatçısını haberlemektedir.

Çayırda şahlanan atlar, düğün alayı, zümrüt ovalar, eflatun ufuk çizgisi hepsi sanatçı adayının elinden çıkma eserler olarak çevresinde bulunan insanları etkilemekte, şaşırtmaktadır. En büyük destek ise annesinden gelmektedir. Edirne’ne deki Yahudi mahallesi sakinleri ise küçük Tankut Öktem’i hep yüreklendirmişlerdir. Yıllar sonra bir söyleşide ‘Onların benim yaşamında önemli bir yeri oldu.

Güzel sanatlara fevkalade düşkün olan bu insanlar benim yeteneklerimi devamlı alkışlayarak ve beni yüreklendirerek onlara gösteri yapmamı sağladılar’ diyecektir. İstanbul’da Pertevniyal Lisesinde eğitimine başlayan sanatçı okuldaki derslerde vasat bir öğrencidir. Kendi deyimiyle bu yıllarda 1960’ların solculuk modasına kapılmıştır.

Daha sonra bu dönemini şöyle özetleyecektir: “İlk dönemim o günkü modaya uygundur. Hepimiz solcuyduk. olmak bir ayrıcalık değildi. O zamanlar bir gençlik görevi gibiydi. Solcu olmak ve Atatürkçü olmak. Bu uzun yıllar böyle devam etti” Tankut Öktem 60 olayları başladığında sadece 20 yaşındadır ve kendini dönemin öğrenci hareketleri içinde bulur.”

Dönemin baskıcı ve özgürlükleri kısıtlayıcı iktidarlarına karşı öğrenci hareketleri başlamış ,toplumsal muhalefet artarak protestolar ülkeye yayılmıştır. “Öğrenci hareketlerinde ben de öğrenci liderlerinden biriydim” diyen Tankut Öktem öğrenci olaylarının başlama nedenlerini söyle özetliyor.

“O dönemin gençliği olarak bizler yalnızca korkutulurduk. Bizim gençlik dönemimizden önce bir Nazım Hikmet kuşağı var.

Bu kuşak fevkalade yıldırılmış, hapislerde yatmış. Sosyalist sayılan her insan biraz sol görüşlü her insan komünist damgasını yerdi. Solcu yani sol görüşlerin Türkiye’yi aydınlığa çıkaracağına inanan büyük bir aydın kitlesi vardı .Tabii biz dönemin genciydik, İstanbul’luyduk. İstanbul’lu olmak bir ayrıcalıktı.

Sanki Türkiye’nin nabzı İstanbul’da atıyordu. Biz de Türkiye’nin geleceği için bir şeyler yapmaya kendimizi aday gibi görüyorduk. 28 Nisan 1960 hareketlerinin en önlerindeydik. Turan Emeksiz benim önümde vuruldu. Şayet o vurulmasaydı, o kurşunlara ben muhatap olacaktım”

diyen sanatçının bu maceralı gençlik dönemi daha sonra ülkesini tanımak için karış karış Anadolu’yu otostopla gezmesiyle sonuçlanmıştı.

********************************************

Tankut Öktem yaratıcı bir sanatçı olarak hem eğitici hem de bir öğrenci gözü hem eğitmen ve yönetici olarak coşkulu, sevgi dolu, bilgiyi paylaşan bir kişilikti. “Hoca olarak öğrencilerime yararlı olmak istemişimdir. Hayatımda hiç bir işimin karşısında, bir öğrencimim başarısı kadar keyif duymamışımdır. Öğretmenlik bende sanatçılığın dışında zevk veren önemli bir unsurdur. Bu da benim sevgi dolu oluşumdan kaynaklanır. O yüzden zannediyorum iyi bir hocayım.”

Tankut Öktem ; 1 Temmuz 1940’de Konya’da annesi Meliha Hanım ve Ali Öktem’in evliliğinden dünyaya gelir. Anne Meliha Öktem Balkan’lar dan Türkiye’ye göçen bir ailenin kızıdır. İleriki yıllarda diş hekimi olan abisi, milli binici olan ablasından sonra ailenin en küçüğü olan Meliha hanım resim sanatına son derecede yetenekli olduğu halde toplumsal koşullar nedeniyle ressam olmak yerine veteriner olmayı seçmiştir.

Baba Ali Öktem’de veterinerdir. Tankut Öktem yedi yaşına gelinceye dek ailesiyle Muş’ta yaşar. ‘Üç yaşıma kadar köyde tek çocuk olarak doğa ve hayvanlarla mutlu bir şekilde yaşadım. Üç yaşımda çocuk görünce çok aşırmıştım; kendimi dünyadaki tek çocuk zannediyordum’ ifadesini kullanan sanatçı üç yaşından sonra çocukluğunun büyük bir bölümünü Edirne’de Yahudilerin çoğunluğunu oluşturduğu Yahudi mahallesinde geçirecektir. Anne ve babasının meslekleri nedeniyle Anadolu’yu kent kent dolaşmaları küçük yaşta gözlem yetisinin gelişmesine neden olur.

Bu kentlerde karşılaştığı değişik tipler, yüzler daha sonra kariyerinin doruk noktasında anıt eserlerinde gerçekleştireceği toplu figürlerde ortaya çıkacak ve bu bedenler, yüzler sanatçının gözlem depolarından ve anılarından doğup ellerinde somutlaşacaktır.

Çok sonraki söyleşilerinde Ailemin görevinden dolayı onlarla birlikte gittiğim köylerde yıllarca süren izlenimlerim ; halkımdaki tüm erdemlerin kaynağını köylü sınıfında görmeme neden olmuştur. İnsanların birbirlerini sevmesini, kıskanmamasını, el ele kardeşçe yurt sevgisi ile dolu olarak yaşamalarını ve aile bağını en önde gerçek olarak görmelerini arzulamam, kahramanlığı ve yurt uğruna varılan şehitlik mertebesini inanmam 1970-8O döneminde başladığım ve bugüne kadar sürdürdüğüm figüratif anıt çalışmalarımın nedeni, konularım ve kompozisyonlarımın seçiminde başlıca etken olmuştur’ diyecektir.

YAŞAM

Tankut Öktem yaratıcı aktivitenin tüm sorumluluğunu üstlenmiş bir tekbaşınalığı temsil eder. Geride sayısız anıtsal yapıt bırakacak denli gözüpek, korkusuz ve aşkla doludur. Saf maddenin en görkemli özdekselliğine doğru istekli ve ani bir dönüşümle sayısız yapıta imza atmış, yetenekli ellerinde taşların, madenlerin en sert maddenin form bulduğu sanatçı; yüzünü Kutsal bildiği gerçekliğe doğru çevirmiştir.

Öyle bir yaşamdır ki bu; içinde erdemden ve yaratıdan, güzellik ve soyluluktan başka bir şey bulunmayan bir biriciklik. Öylesine yalnız öylesine birbaşına öylesine özgüvenli ve tavizsiz. Sadece heykeller ve anıtsal yapıtlarından güç alan, onlarla büyüyen, genişleyen yükselen özgür bir ruh ve ülkenin topraklarına, ülkenin kahramanına, tek lidere ve onun yaratığı halka adanmışlık. Yalın içsel bir bilinçle en çok da Kurtuluş Savaşı’nın mutlaklığı, onu yaratan liderin toplumsal örgütlemesini ve bir mucizeyi bronzla dillendirerek sonsuza armağan etmek.

Tüm yapıtları sanatçının yanıp tutuşan ellerinde biçimlenmiş, yontulmuş; büyük bir özveriyle yarattığı yüzler ve yüz kümelerine ebedi hayatı atfetmiştir. Bu yüzlerin her biri ayrı her biri özgürlük savaşının figürleri/benleri/ olarak sanatçının tipolojisini oluştururlar. Yaşamın bir zamanlar bu yüzlere dokunmadan geçmediği gibi; heykel gruplarının bütününde sıra dışı bir yerleştirmeyle dizilen bronz figürlerin çevresiyle ilgisiz, topluma duyarsız hiç bir keskin köşesine rastlamayız.

Anıtsal heykellerde çoklu figürlerinin birbirleriyle uyumlu bir biçimde kesişmeleri, konturları ve birbirlerini destekler gibi iç içe duruşları; geçmişte yaşanmış soylu bir savaşın bekçilerine, sembollerine dönüştürür onları. Tüm zamanları kuşatan zamansız yüzler güneş sönene dek orada öylece bekleyeceklerdir.

Bu sanatçının tarihe karşı bir jestidir. Özellikle 1995’de yaptığı ‘Atatürk ve Şerife Bacı’ heykel grubu sanatçının doruk noktasını simgeler. Sanatın ‘Ex nihilo’su; hiçliğin varlığa döndüğü andır bu heykelde yaşanan O; sıra dışı bir liderin halkıyla birlikte verdiği özgürlük savaşını yepyeni bir efsaneye dönüştürerek bronzla yazmıştır.

Bizler bu heykel grubunu izlerken; asimetrik koca bir bronz kaidenin üzerinde yükselen dikdörtgen formun yanında, üstünde, çevresinde, biraz uzağında, altında savaşan erler, elde silah koşan askerler, mermi yüklü öküz arabasını çeken kadınlar, göğsünden yaralanmış bir asker, ölen bir askere ağıt yakan kadınlar, acı çeken çocuklar; hepsi sıra dışı komposizyonun elemanları olarak hiçlikten gelen ve Tankut Öktem ‘in ellerinde bir efsane gibi dillenerek şimşek hızında parlayan gerçekliğin kendisidir.

Gerçekliği, acıyı, toplumca çekilen ızdırabı, mücadeleyi yine gerçekçi bir dille anıtlaştırabilme gücünü; ışıktan aldığı ilhamla harmanlayan sanatçı; taşı, madeni, çamuru konuşturmakta, içinde taşıdığı yüksek ülküsünü bronzun hücrelerine işlemekte ve gelecek zamanlara armağan etmektedir.

Tüm varolanın, en yüksek düzeninin sevgi olduğunu bildiğinden ve yaşamın kuralları bir muammaya dönüşmeden, açık, net, sarih izlekler içinde eserlerini üretmiş ve üretmiştir. Tüm varolanın girift ve canlı kıvrımlarını eserlerine aktarırken altıgen ışık, üçgen ışıkları hesaplayarak yaratı yolunda yılmadan ilerlemiştir.

Amasya Tamimi heykelini hazırlarken bir grup tarafından taşlandı. Cumhuriyet heykellerine çalışırken askeri yönetimin karşı olduğu şair Nazım Hikmet’in de heykellerini yapmıştı. Çünkü sanata ve yaratıcıya aynı saygıyı duyuyordu.

Onun için önemli olan yaşamın kahramanlarıydı. Yaşamı başarmış onuruyla kazanmış herkesin heykeli yapılabilirdi.

Çanakkale’den Kars’a kadar neredeyse tüm kentlere anıt heykellerini yerleştiren Tankut Öktem bir halk ve liderinin efsanesini bu yapıtlarıyla sonsuza armağan etmiştir. ‘Ben çalışmada ilhama inanmıyorum. Konsantrasyon ve disipline inanıyorum’ diyen Tankut Öktem 1965’de Kumla’ya yerleştikten sonra 1980’de aynı yerde kurduğu heykel gerçekleştirerek şimdiden adı ölümsüzlere yazılmıştır.

Tankut Öktem için önemli olan ruhun kahramanlık mertebesiydi.

Bu nedenle yaşamın her alanında duyarlılık taşıyan Tankut Öktem 1993’de yakılan Madımak otelinde ölenler için ‘Ölü Ozanlar’ anıtını gerçekleştirerek hiçbir siyasi kamptan olmadığını bir kez daha göstermiştir.

Böylece dört yaşındayken eline aldığı fırça kendiliğinden işlemekte, boş beyaz yüzeye doğru uzanan minik el yeni formlar yaratmakta ve renklere bulamaktadır herşeyi. Tankut Öktem’in çocukluk günleri ilerde erişeceği ‘aşkınlık günlerini’ haberlemektedir bir anlamda.

Bu yetenekli çocuğun yaşadığı doğal çevre bir zamanlar heykel atölyeleriyle ünlü Anadolu topraklarıdır.

Çocukluğunda antik Yunan tapınaklarının harabeleri arasında top oynamış, Zeus sunağından ufku gözlemiş, Assos antik harabelerinde uçurtma uçurmuş, Efes Artemis yıkıntılarda yedi uyurların mağrasında öğle uykusuna dalmış, Knidos teraslarından günbatımını izlemiş, Helen öncesi harabeler bölgesinde düşüncelere dalmıştır.

M.Ö dördüncü yüzyılın ünlü heykeltraşı Praxiteles’i Aphrodite heykeli üzerinde keskiyle çalışırken, Halikarnossos’daki Mausoleum’un heykeltraşları; Skopas ve Bryaxis’in Demeter’i yontarken saçlarına dökülen mermer tozlarını, Phidias’in Zeus heykelini tasarlarken izlemiştir.

Ruhunun binlerce yıllık yaşam serüveninde yaratıcı gen gelip onu bulmuştur bir kere.

Sanatçının toplumsal bilinçaltı; tunç çağı figürinleri, Hitit Leoparlı kadın idolü, Willendorf ve Lespuques Venüsü, arkaik grek gövdesi, Mısır heykellerini yontan adsız heykeltraşın taşcı kalemi, yontucu çekiçi, döküm atölyeleriyle yüklüdür.

ÖLÜM

Onyedi metrelik grup heykel çalışmasında; toprakların bağımsızlığı adına savaşmış toplum bireylerinin dahiyane bir komposizyonda düzenlenmiş ölümün/ölümsüzlüğün harmonik karmasını izleriz. Sanatçı anıtsal heykellerinde bir çok boyut ve arayüz kullanarak imgenin rolünü sağlamlaştırır. Bu boyut ve arayüzlerde; bilincin yüksek enerjisinde varlığını sürdüren; ritm, matematik, harmoni gibi ögelerin bir realitenin biraya getirdiği koordinatlara dönüştüğü gözlemlenir.

Ana vektör’le bağlantılı bulunan koordinat boyutları yaratıcı zihin geometrik matematiğin göstergeleri olarak ya ortaya çıkmışlardır /ya da kısaca sanatçının elinden doğmuşlardır. Sanatçının eyleminde ve ışığın yapısındaki bilgi başlangıçta karmaşık bir yapı taşırken; daha sonraki evrede sanatçının zihninden elenerek damıtılan estetik bir bilgiye dönüşür. Gerçekte tüm düşünceler tüm tasarımlar tüm hayaller ve kurgular şimdiye dek var olmuş olan veya olacak olan bireysel/ortak bilincin ortaya çıkışının estetik, politik, mitolojik, tarihsel ve toplumsal temsilleridir.

BİLGELİK

Kendi gerçek varlığına uyanarak, Kutsal doruklara tehlikeli tırmanışlar gerçekleştirebilmek savaşçı bilgeliğin gerçek hazinesidir. Bu; bir realiteyi diğerine, bir dünyayı başka bir dünyaya, bir boyutu sonraki boyuta dokuyan altın ipliktir. Bilgeliğin sesini içinde bulmuş bir yaratıcının şafağı uyanışın renkleriyle alev alev yanarken eterik alemlerden inen ışığın bilgilerini donanmış biri durmaktadır karşımızda; Tankut Öktem. Işığın teknolojisini kullanarak sayısız devasa yapıta imza atan sanatçı; ölümsüzlerin şafağından bize hala şimşeklerini yollamaktadır.

‘Onların bir çağın alacakaranlığını geçtiklerini gördüm; harika bir şafağın güneş gözlü çocukları, dingin yüzlü büyük yaratıcılar, dünyanın büyük bariyer yıkıcıları, Tanrının taş ocaklarındaki işçiler, ölümsüzlüğün mimarları; onlar düşmüş insan dünyasına geldiler, yüzleri ölümsüzlüğün sessiz ihtişamını taşıyor, dudakları ruhun bilinmeyen bir ilahisini mırıldanıyor, ayakları zaman koridorunda yankılanıyor, bilgelik, tatlılık kudret ve vecdin başrahipleri. Güzelliğin güneşli yollarının kaşifleri. Onların yürüyüşleri birgün ızdırap çeken dünyayı değiştirecek ve doğanın yüzündeki ışığı doğrulayacak’.

BİLGİ

Yaratı sürecinde duyarlılık özgür ancak akıl bağımsız değildir. Sanatçının bütün yapıtlarında ne duyarlılık akılsal ilkeyi örter ne de akılsal yaklaşım duyarlılığa gölge düşürür. Duyarlılıkla kavranmış bir öz ve o özün akılla formlanmış hali; sanatçının elinde özgün frekansla yoğrulması ve sanatçının özüne bürünmesi demektir.

Bir yapıtın yaratım aşamasında; bir olgu olarak her zaman duyarlı bilgi kavramsal bilgiye karşıt bir güç halinde çalışır. Akıl incelediği obje-sujeyi çözümleme yoluyla ayrıştırırken duyarlılık bu obje-sujenin sanatçı açısından benzersizliğini ve tamlığını korumakla yükümlüdür. Böyle bir anda da yapıtın yüzleştiği, dönüştürdüğü, kendine mal ettiği içeriği vurgulayan ütopik bir jestle karşılaşılırız.

Sanatçı bu aşamada bronzun içinde bekleyeni görür, bronz parçacıkları eriyip kaynaştığında da en uzaktaki ideali en yakındaki içselle buluşturup dışa doğru dramatizasyonunu gerçekleştirirken; dışsallaştırdığı anın tüm metafiziğini kurar ve öteye geçer. Eller bronz üzerinde çalışırken kendi öznesi içinde bir ayrımı, bir anı; için ve dışın monad içindeki dilsiz acısını ve genelde kathartik duyguların bir jest ya da bir çığlıkla dışavurumunu gerçekleştirmekte ve sonsuzun monadlarına bağlanmaktadır.

Tankut Öktem estetiğinin ilk örnekleri soyut ağırlıklıdır. Bunu izleyen dönem ise figüratif somut heykellerin başladığı ana alandır. Soyut kablar, formlar, küçük heykeller; derin duyguların ifadesi olarak ilk dönemde soyut üslupla yaratılır. 20 yy’in başlarında sanat yaratı platformlarında beliren soyut sanat ifadeleri geleneksel ve avangarde akımlardan ayrı olarak biçim ötesi deneylerin ifadelendirildiği, estetik farklılıkların öne sürüldüğü bir alan olarak ortaya çıkmıştır. Biçim ötesi biçim denemelerine; düşünsel sezgisel bilgi birikiminin ve algılayışının vardığı son nokta olarak bakabiliriz. Gerçekliği seyre dalma yerine gerçek ötesini seyre dalma ve eşyanın ötesinde var olan yasaları keşfetme macerasıdır bir bakıma.

İki yaşında eline çizim kalemini alan Tankut Öktem’in yeteneğini ilk keşfeden annesi Meliha hanımdır. Atatürk sevgisini , Kurtuluş Savaşı anılarını ona aktaran da yine annesidir. Üç yaşında zatürreye yakalanan Tankut Öktem’e dişci dayısı hasta yatağında oynaması için yatağının başına hamurdan yapılmış bir askercik heykeli ve birazda hamur bırakır. Tankut Öktem hamuru ellerinde eğip bükerek yeni bir askercik formu yaratır.

Bu beceri tüm ailenin dikkatini çeker. Oğlunun doğuştan taşıdığı yetenek annesi Meliha hanımı çok mutlu eder. Oğlunda gözlemlediği ilk olgu; doğuştan taşıdığı bilgi ve yetenektir. Örnek vermek gerekirse; bu denli küçük yaşta bir atın, kaplanın oranlarını çok iyi hesaplayabilmekte, atların kaslarını adelelerini hiç kuşku duymadan elindeki hamurda yeniden yaratabilmektedir.

ZAMAN – MEKAN

Zamanı bir yapı olarak düşünen sanatçı bu akıştan çok özgün kendine ait bir kesiti biçmekte, yontmakta ve boşluğa karşıt yeni bir doluluk yaratmaktadır. Bir heykeli yaratma anında, o sihirli anda; başka bir deyimle yaşanan anda; geçmiş, süregiden şimdiyi tetiklemeye devam etmekte, süregiden bu şimdiler gelecekteki karşılıkları gibi büyüyüp olgunlaşmaktadır.
Onun hedefi ise; farklı bir şimdiki zaman yaratma adına gelecekten yola çıkarak, geçmişteki çok özel bir olayı saptayabilme ve mutlaklaştırabilme arzusudur.

 

ZİHİN

Bir hayalin kanunları nelerdir? Yaratıcı bir kurguda zamanınsı ve mekanınsı bir yön bulunabilir mi? Sanat yapıtına çıkan yollardan biri de yaratıcı zihin algısının çok çeşitli izdüşümsel uzaylarının fiziki dünya elemanlarını seçerek, eleyerek yol almasıdır. İnsan bilincinde birbiri üstüne geçmiş evrenlerin varlığından söz edebiliriz. Bunlar tabaka tabaka birbirlerini örtmekte ve eğer bir ipucu bulursa yüzeye doğru yükselmektedir. Bu duyum kuantumları sayesinde yaratıcı eylem gerçekleşmekte ve dış dünyada gördüğümüz sanat yapıtını oluşturan ifadelere dönüşmektedir. Bu katmanlar bireysel ve toplumsal bilinçaltı, tarihsel izlekler evrenin sırlarını bilme isteğinin bilincimize beklenmedik bir biçimde yansıması ve aynı zamanda yaradılışın katmanlarıdır da.

Yaradılışa katılmayan bilinç hangi edimde bulunursa bulunsun çıplak ve özden yoksun fiziki dünyaya salınıp durur. Prehisrorik sanatçıdan, kro-magnon yaratıdan günümüz sanatına ulaşan noktada yaratıcı zihin edimi artık evrenin sırlarını kavrama ve bilme aşamasına geçmiştir. Tankut Öktem ilk dönem soyut çalışmaları bu kategoriler içinde yer almaktadır. İkinci dönem ise determinist ve naturalistik sanat eseri aşamasıdır ki bu da somut dönemdir. Soyut dönemde sanatçı yaşam cevherinin sınırlarından sıyrılmış özleri; seramik formlar, küçük boyutlu heykellere uygular.

Tankut Öktem’de öz bilincinin asıl eylemi ideal ve reel bir yapı sergiler. Özbilinçin karşı yakasındaki Ben’ salt nesnelliktir. Bu da kendi başına biricik olandır tarifini yapar Schelling. Buradan hareketle şu yorumu yapabiliriz ; yapıtlarda yer alan fiziki nesne ‘sınırlı olanı’ düşündürür bize. Schelling’in yanıtı ise gecikmez; ‘Bu salt nesnel olan / tam da bu yüzden nesnel olmayan-olan çünkü nesnel bir şey öznel olmaksızın olanaksızdır/var olan kendi başına biricik olan şeydir’. Başka bir deyimle sanatçının her yapıtında yer alan sanatçının özü estetiğinin temel harcını kurmaktadır.

TÜRK HALKI

Sanatçı için artık Türk halkının ulusal özelliklerini, ruhunu heykel aracılığıyla estetize ederek anıtlaştırma ve yüceltme dönemi başlıyordu.

Tankut Öktem’in kariyerinde yepyeni bir sayfa açılıyordu. Türk toplumu üzerine yaptığı incelemeleri, gözlemleri, Atatürk betimleriyle ilgili düşüncelerini şöyle dile getiriyordu.

“Türk insanının en büyük özelliği iyi bir anneye sahip olmasıdır. Türkiye’deki anne dünyanın hiç bir yerindeki anneye benzemez. Evladı için ölür; vatanı için ölmesini bilmiştir. İstiklal savaşında en büyük fedakarlığı Türk annesi, Türk kadını yapmıştır. Türk insanı fedakardır, cefakardır, her türlü eziyete katlanabilir eğer doğru yönlendirilirse onun yapamayacağı hiç bir şey yoktur.

Aile birliğine, Tanrıya, ilahi güçlere inanır. Kahramanlık yapmak onun için gayet doğal bir olaydır. Bu özellikler dünyanın hiç bir milletinde yoktur. İşte ben, benden önceki heykeltraşların Atatürk’ü durgun kılan, statikleştiren neredeyse ilahlaştıran sanat anlayışlarına isyan ettim. Önceleri, onlara benzeyen heykeller yapmaya uğraştım. Sonradan düşündüm ki onlarla yarışmaya hiç gerek yok.

Çünkü onlar doğru yolda değil. Ben Atatürk kompozisyonlarımda devrimci, aydın, ilerici bir komutan edasından bir parça olarak gösterdim.1970-80 döneminde herkes birbiriyle kavgalıydı. O dönemde işçi sınıfının bütün dünyaya hakim olacağı inancı yaygınlaştırılmaya çalışılıyordu. O sırada ben buna karşı çıktım, fakat konuşarak mı, yazı yazarak mı hayır yaptığım heykellerle karşı çıktım.

Çünkü şuna inanıyordum. Türkiye’de başarı bütün sınıfların elele vermesiyle mümkün olabilirdi. O zaman yaptığım bütün heykellerde bir işçiyi bir köylüyü, bir Türk annesini, bir üniversiteliyi kolkola gösterdim. Benim o gün verdiğim mesajlar bugün bütün tazeliğini korumaktadır. Bugün toplum bireylerinin çoğu bütün sınıfların elele vermesiyle düzlüğe çıkılabileceğini kavramış değil.

Benim Gazi Magosa’da gerçekleştirdiğim anıt heykelde işçi sınıfını temsil eden, örsde demir döven bir demirci figürü yer alıyor. Bu figür yüzünden anıt müthiş reaksiyon aldı. Sen bu örslü, çekiçli adamla ne demek istedin diye itiraz edenler oldu. Bu yıllarda solcu olmak aydın olmakla koşut tutuluyordu. Böyle bir işçi heykeli yaptığın zaman bir taraftan aydınlara göz kırpıyorsun öbür taraftan mevcut iktidara kabadayılık edip onun da primini yapıyorsun. Oysa ki benim anıtlarında işçi figürleri kesinlikle böyle bir hava yaratmak için yapılmamıştır.

Benim bütün figürlerim aynı fikri işlemişlerdir. Özellikle anıt heykellerimde işlediğim en önemli fikirlerden birisi budur.

Bir diğer işlediğim mesele ise; istiklal savaşı yıllarında büyüklerimiz çok acılar çekmişlerdi. Büyük fedakarlıklarda bulunmuşlardı. Bunların muhakkak yeni nesillere gösterilmesi lazımdı.

Yetişen genç kuşaklar ancak bu anlamdaki anıtları gördüklerinde ,figürlerin yüzlerindeki ifadeleri algıladıkları zaman çekilen zahmeti anlayabileceklerdir. Yoksa onlar için istiklal savaşındaki Çakırcalı Mehmet efenin kahramanlıkları müfredat programlarının yoğunluğundan belki de hiç okutulmayacak ; gelecek nesiller bundan yüzyıl sonra üçyüzyıl sonra 1900’lerdeki Türk toplumunun nasıl bir fedakarlıkla nasıl bir ülke yaratıldığını bilmelidirler. Bence bunu anlatmak için kitaplar yetmemektedir. İşte heykeller bu açığı kapatarak gelecek kuşakların haberdar olmasını sağlayacaktır”.

********************************************

Tankut Öktem’i ülkesinde yapılmış daha önceki Atatürk heykelleri her zaman üzmüştü. Anomatik hatalı yüzü deforme edilmiş Atatürk heykellerine çok karşıydı. Bu konuda sanatçının söylediklerine kulak verelim;

“Ben ne zaman ki birtakım nedenlerle figüratif heykel yapmaya başladım, benden önce Atatürk anıtları yapmış olan yabancı sanatçıların çalışmalarını inceledim; Hepsinde gördüğüm bana ters gelen bir şey vardı. Atatürk bir kaidenin üzerinde ya da bir atın üzerinde çok statik görüntüler içerisinde yer alıyordu.
Bu heykellerinin hiç birisinde Atatürk’ün yaptığı devrimler, kazandığı zaferler, anlatılmıyordu, halkından eser yoktu. Atatürk bunları kiminle yapmış, yani askeri destek veren halkı nerede. Bir de bu heykellerin tipleri beni enteresan biçimde etkiledi. Tiplere bakıyorsunuz, Roman ya da Yunan. Türk insanının yüzü, yabancı heykeltraşlar tarafından hiç incelenmemiş. Türk insanının özellikleri yok tiplemelerde”.

 

ÖZGÜRLÜK

Yine ilk dönem soyut seramik formları ve tüm bunların arasından geleceği haberleyen haberci bir heykel; alçı kullanılarak kompoze edilen ve bugün İzmir Resim Heykel Müzesinde bulunan ‘Özgürlük Yüzleri’ adlı eseri. Olağanüstü bir komposizyonla düzenlenmiş bu heykel; ilerde yaratılacak anıtsal heykellerin kendisini bir görev olarak beklediğini sanatçının kulağına fısıldamakta; bu toprakların kendisine gereksinim duyduğu ve hep duyacak olduğu kişilerin suskun sabırlarını hafif hafif sezdirmektedir. Yeni bir üslubun başlangıcını temsil eden ‘Özgürlük Yüzleri’ adlı yapıtına şimdi göz atalım; 1964 tarihli bu eserde; sıradışı bir komposizyonun varlığı hemen algımızı kuşatır.

Bu betimde yüzler; bu topraklarda yaşayan, yaşamış olan, yaşayacak olan insanların yeryüzü macerasında nasıl birer savaşçı gibi davrandıklarının bir kanıtı gibi isimsiz çağlara atıfta bulunurlar. Umutların söndüğü, düş kırıklıklarının yüzleridir bunlar. Düşünen, anlayan, algılayan son kertede haykıran, çığlık atan bu alçı portreler geride mücadele içinde bırakılan çağın acısını yüklenmişlerdir. Bu eserin kurgusunda real ve ideal dünya birliğinin yanı sıra asıl hareket ettirici Tin’in varlığı ve yakın tarihin dinamik yapı elemanlarını görürüz. Burada tarihi öğeler, donmuş ilkeler olarak verilmez ancak dinamik geçişlerle bütüne erişilir ve eserin yapısı sanatçıya değin bir yasalılığı açığa çıkartır. Tin üzerine düşünen sanatçı; Tin’i hem duyumsamakta hem de araştırma konusu yapmaktadır.

********************************************

Bu aşamada anıtsal heykel gruplarına bir göz atalım; yüzlerin olağanüstü anlatımından oluşan ‘Özgürlük Anıtı’nı yaptığında sanatçı sadece otuzbeş yaşındadır. Altı metrelik heykel bugün Eskişehir’de yükselmektedir. Ve özgürlük genç bir kadın bedeninde konuşmakta ve toplumu, sanatçının ilkeleriyle harmanlanmış estetiğine doğru çağırmaktadır. Elinde meşaleyi göklere doğru yükselten genç kadın üst katlara ülküsel ışığı göndererek tüm dünyaya özgürlük çağrısını yollamaktadır. Bir diğer özgürlük anıtının nefes aldığı coğrafya ise; Akdeniz’de bir ada, Kıbrıs Magosa.

********************************************

1964’de ondört portrelik ‘Özgürlük Yüzleri’ adlı şahesere imza atan sanatçı 1973’de Edirne’ye yerleştirilen ‘Kırkpınar Pehlivanları’ heykelini üretti.Yeni figüratif döneminde sanatçı Tankut Öktem; ilk çalışmalar olarak 1976’da Kıbrıs Magusa Özgürlük Anıtı ve Kıbrıs Askeri Boğaz Şehitlik anıtlarını kompoze etti1

1981’de Amasya Tamim Anıtı,1982’de Ankara Atatürk ve Eğitim Öğretmen’ anıtı, 1983’de Erdek Atatürk ve Gençlik anıtı,1986’da Zonguldak Maden İşçileri Anıtı,1988 dünyanın dördüncü büyük anıtı olan yirmidört metre yüksekliğindeki Ankara Atatürk ve Harbiyeli anıtı /ki eserin kompozisyonuna yediyüz portre yerleştirmiştir ve hiç bir portre birbirine benzemez/

Kıbrıs/Limasol Girne Şehitler ve Özgürlük anıtı

1980 Kıbrıs Magusa Özgürlük Anıtı

Atatürk’le ilgili anıtsal heykellere başlamadan önce; Cumhuriyetin kuruluş sancılarını, kurtuluş savaşı kahramanlarını, kurtuluş savaşı ikonları ve efsanelerini ve onların simgelerini geleceğe taşıma duygusuyla kitaplığında yoğun okumalar gerçekleştiriyor, o günleri yaşarcasına heykellerine vereceği mimik ve duyguları saptıyordu. Onun amacı her türlü zorluğu göğüsleyerek yakın tarihi daha fazla esere aktarabilmekti.

Bu nedenle sanatçı için askeri kesimden, hastanelerden ve okullardan gelen istekleri ön planda tutuyordu. Bu eserleri bazen sadece malzeme bedeline bazen de bedelsiz olarak gerçekleştirmiştir. Ona yazıyla başvuran bir çok okul ve resmi daireye bir çok Atatürk büstü hediye etmiştir. Bazen yıllar sonra beğenmediği heykelleri kaldırıp onun yerine bedelsiz olarak yenilerini yapıp koyuyordu.

Şimdi; modern sanat eserlerinde karşılaştığımız yalın, duru, kendini dile getiren neyse Tankut Öktem’in soyut ya da somut tasarımları da odur diyebiliriz. Sanatçının içinde yaşadığı çağ iki büyük dünya savaşını geride bırakmış yaraları onarılmayı bekleyen bir zaman dilimidir. Sanat platformunda ise Empresyonizm, Ekspresyonizm geride bırakılmış, Picasso gibi bir dev dünyaya hükmetmektedir.

Bir yandan Amerika’da Popart’ın dünya sanat ortamındaki sarsıcı etkisi ve sanatçının doğduğu yıllarda Paris Soyut Ekolü’nün frapan şöhreti. Ve dönemi kapanmaya başlayan Rus soyut ekolleri. Tüm bu olgular; sanat ifadesinde modernizmi bir ileri aşamaya taşıyacak daha ileri modernizmin hazırlayıcı itici güçleri olarak devrededirler.

İleri modernizmin en büyük izlekleri olan anomi, toplumsal fragmanlaşma, yalıtılmışlığın dışavurumu, yalnızlık, bir zamanlar kaygı çağı olarak anılan ülkelerin bağımsızlık savaşları ve en başta olmak üzere özgürlük için akıtılan kan; sanatçının yapıtlarındaki gizli yönlendiricilerdir.

 

 

SU-DENİZ

Tankut Öktem ilke olarak öğrencilerine doğaya karşı, forma karşı ve canlı formun değişebilirliğine karşı duyarlı olmasını öğretmeye çalışmıştır. “Öğrencilerime denizden yeni çıkmış bir balıkla, denizden çıkalı üç-beş saat olmuş bir balık arasındaki farkı anlatmaya çalışıyorum” deyişi hayli ilginçtir.

Ve ruha bir güç dokunur, bu güç evrenin içinden akan ilahi boyutun ırmağıdır. Tankut Öktem daha çocukken bu ırmakta yıkanmış, suyun damlalarıyla ıslanan elleri altın özü kavramış, Lethe’den yudumlamıştır.

1990 İzmir Türk Denizcileri anıtı

İzmir’deki Denizciler anıtına bakacak olursak, aşağıdan yukarıya yükselen dalgalar, at ayaklı deniz atları gözünüzü kısıp baktığınızda soyut biçimleri anımsatırlar. Yüzey, hacım, çizgi ve dokusal endişeleri burada yakalamanız mümkündür. Kompozisyonun üzerini bir figürle tamamladım; bu figürün vermek istediği erkeksi tavır ve figürdeki ifade heykelin asıl konusu olan Türk denizcisini anlatır. Böylece ben, figüratif çalışmalarımı çağımıza daha uygun nitelikte ortaya koymaya çalıştım’.

1992 İzmir Türk Denizciler anıtı

Dalyan Deniz Kızı

Yanı sıra Tankut Öktem yaratıcı bilincinin uzandığı frekanslar arasında; tarihsel ve toplumsal olanın bir efsaneye bir mitolojiye dönüştürülme boyutu ağırlık kazanmıştır.

Yukarı Mezopotamya Fırat ve Dicle nehirlerinin suladığı alan ve aşağı Mezopotamya-Anadolu uygarlıklar beşiği bugüne dek sayısız mitolojinin doğuş yeridir. Yunan-Roma ve Ortadoğu halklarının yarattıkları mitolojiler hem gerçek hem anlık hem ideal ve süreklilik taşırlar.

YARATICILIK

Ve kültürel patalojinin dinamiklerinde ortaya çıkan değişim; yaratıcı öznenin konuya yabancılaşmadan üretimiyle, gerçekliğin bire bir algılanıp kavranan yönünü yepyeni bir alana taşıma işlemiyle son bulan yaratıcılık. Benzersiz biçem anlayışı ve ona hizmet eden kollektiflik, sanat ve politik hamlelerden geri çekilerek salt yaşanan olaya fokus olma; ifadenin avangarde idealleriyle ifadenin kişisel monad kategorisini üst üste getirir. Modern toplumda yaşanan merkezi özne olgusu; sanatçının hem kendi merkezi konumundan hem de merkezde düğümlenmiş ortak öznenin, daha doğrusu politik öznenin birbiriyle çarpışması ve çarpışma sonucu birbirinden çok uzağa fırlatılmaları anlamına gelmektedir. Bu da düzenli bir akış içinde sağlam ve güzel oranlara kavuşmuş estetik bir yapının sarih ve açık sonuçlarını işaretler.

Tankut Öktem anıtsal heykellerini yaratırken bronzun ve taşın her hücresini örgütlemesi onun deney aşırığını, düşünme ve geri düşünme, algı ve tam algı kapasitelerini gösterir bize. Belli bir ereğe doğru akan edimler gözümüzün önünde devler ve titanların savaşını andırır. Kurtuluş savaşını çok çeşitli formlarda betimlerken sanatçı titanlar ve devlerle savaşmakta; yakın geçmişte yaşanan Gigantomachiatic bir savaşın haritasını tarihi bir belge olarak bize armağan etmektedir.

Kendisinden önceki meslektaşlarına, çağdaşlarına saygı içinde yol alan sanatçı dünya sanat platformlarının izleyici gruplarını eserleriyle şaşkına çevirmiş bir usta olarak soydaşı Michelangelo’ nun ‘Sevgi demek aşk demektir, aşk da hep düşüncede ve yapılanlarda kendini gösterir’ ögüdünü aklından çıkarmamıştır.

Çağdaşı ve arkadaşlarından Roden’ in taşcı kalemini kullanışını, Henry Moore ’un eserlerindeki kütlesel uyarıyı, Isamu Naguşi’nin yorumsamacı tarzını yakından görmüştür. 18 yy de Paris kenti inşa edilirken anıtsal eserleriyle kenti bezeyen Fransız heykeltraşlar; Françoıs Rude,Antoine Louıs Barye,Jean Babtıste Carpeauxun Tankut Öktem’in yaşlı küçük çocuklarıdır. Kollektif ve bireysel benliğin en uç noktasında bulunan sanatçı davranışsal tarihin belli olaylar silsilesinin dökümünü yaparken yüksek titreşimin koyu enerjisinden beslenir. Onun armonik yönlendiricisi sadece kendi bilinçidir. Modlaj sırasında eline balmumunu, alçıyı aldığı anda form bulmaya başlayan eserin yakıtını sevgiden elde etmiştir.

Sözü; bir anlamda onun ve onun gibiler için söylenmiş, Sri Aurobındo’nun ‘Savıtri’ adlı eserinden bir kelamla bitiriyoruz.

Schopenhauer ‘İrade ve Gösterim Olarak Dünya’ adlı eserinde dahiyi ‘akıl ilkesinden kurtulma, ancak bağların varlığıyla varolabilen özel şeyleri soyutlama, ideaları bağdaşık olarak tanıma, kendini onların karşısına birey olarak değil, bilen katkısız özne olarak koyma’ tarifini yapar. Filozofa göre mutlak ideaların dahi aracılığıyla dönüşüm geçirebilmesi için dahinin herşeyle bağlantısını koparması gerekmektedir. İdealar doğrudan iletilebilen şeyler olmadıkları için; araç olarak temsil ya da canlandırma öğesinden yararlanılması gerekmektedir. Ve yine sanat yapıtı herhangi bir kavramın açıklanması hiç değildir.

SONSUZLUK

Soyut sanat yorumları klasik ve geleneksel sanattın çatallanmış yol ayrımda durur. Gerçekte soyut sanat evreni yöneten yasaların ve matematiğin özü olarak belirir. Soyut sanat sonsuzluğun dilini keşfetmeyi kendisine hedef olarak koymuştur. Soyut ifadeyle uğraşan sanatçılar herşeyden önce; belirsizliğin, sonsuzluğun, ötekiliğin ve boşluk gibi duran doluluğun betimlemesini yaparlar. Burada gündeme gelen bizzat sanatçının Tin’idir. Soyut sanat ifadesinde sanatçı Tin’in kendisiyle karşılaşır ve onu form haline getirir. Figüratif sanat ifadelerinde ise Tin’in araştırılması ve anlamlandırılması amacı yatar.

Tin ilk hareket ettirici, biçim verici, yaratıcı, öldürücü, yeniden doğurandır. Tin; kainatların yaşamı içinde devinen büyük karardır. Atomun içindeki hareket, ruhun gizemli yasası, doğal kanunlar, planetlerin varoluş nedenleridir. Issızlığın sahibi ve varlığın sözcüsü , varoluşun kırılma noktaları, zamanın matematik aklı, mekanın kayganlığı ve tüm bu olguların üzerinde kendiliğinden beliren altın tozlarının dağılma oranlarıdır.

Tin; matematiğin görünmeyen sayıları olduğu kadar, ruhun devinimleri, kainatların düzeninin özü, madde ağırlığının sırrı, değişimler arası ilişkilerin koordinatları, her varlık ve canlıda ayrı ayrı kodlanmış hücre yapısı, renklerin değerleri, ölümlüler denizinin şifresi ve sonsuzluk denizinin tek sahibi ve mutlak yasadır. Tankut Öktem estetiğinde soyut çalışmalar ve daha sonraki dönemde somut heykel grupları sanatçının hem Tin’i duyumsaması hem de Tin’in araştırılması gibi ikili bir girişimi kuşatmaktadır.

Sanatçının ilk dönem üç boyutluları; dokuz yaşındayken yaptığı; Hindi (1949), Kaplan (1949), yirmi iki yaşında ürettiği soyut formlar ve isimsiz figüratif iki heykel, yirmidört yaşında dövme bakır çalışmaları; Bale Yapan Kız, ve Tarabya Oteli kral dairesi için tasarlanan helezonik form, kuş heykelleri ve Jhon Kennedy, Robert Kennedy ve Martin Luther King Komposizyonu büst çalışması, otuziki yaşında ürettiği hayvan heykelleri.

Derken sanatçının çamura, alçıya, balmumuna, bronza uzanan zihni yetenekli ellerini yöneterek estetik nesneyi, idesinin formunu, düşüncesinin dinamiğini sadece kendi özüne indirgeme gibi bir keşifte bulunur. O; hiç durmaksızın büyüyen devleşen bir idealin yüzeylerini, kıvrımlarını, ara kıvrımlarını, yükseltilerini, yatay ve dikey geçişlerini keşfederek ilerler. Bir bakıma heykelde tüm yönleri o belirleyip tüm hareketi o veriken; dış dünyada yepyeni bir estetik nesne yaratımımda, yeni yönler, yeni yörüngeler yeni yıldız kümelerini biçimlendirmektedir.

IŞIK

Heykellerde yoğunlaşan, ayrışan figür topluluklarının çocukluğunda yaptığı gözlemlerin izlerini ; figürlerin yüzlerinde, hareket ve kıvrımlarında vererek yepyeni ifadelerin doruğunu yakalıyordu. Teknik yönden de sanatçı çok bilinçli davranıyor her heykeline, her figürüne yerleştirdiği gizli bir matematik kendini belli ediyordu.

Sanatçı parçadan bütüne, bütünden de parçaya ulaşılan estetik ilkeyi ve kullandığı teknikleri şöyle dile getiriyordu.

“Benim her eserimin iki ayrı yüzü vardır; biri gözüken yüz diğeri iç bünyesinde saklı benim bildiğim yüz. Saklı olan yüz soyuttur, görünen yüz ise somut. Seyirci eserimin figüratif yüzüyle ilgilenir. Figüratif yüzde ifadeye çok önem veririm. Dokusal efektler yakalamaya çalışırım. Figürlerin yanyana gelişleri, birbirleriyle olan ilişkileri, verdikleri mesajlar benim için önemlidir. Bunlar heykelin duygusal veya anlatımcı tarafıdır. Beni asıl ilgilendiren kısım ise; işin soyut kısmıdır.

Biçimler yanyana geldiğinde oturduğu mekan veya bir bütün içerisinde ise tamamı kendi içinde ışık ve gölgeyi nasıl paylaşıyorlar. Benim heykelimde en önemli şeylerden birisi budur Benim çalışmalarıma gözünüzü kısıp baktığınızda ışıkla gölgenin kompozisyonunu dengesini görürsünüz. Heykellerimi yaparken, figürleri yerleştirirken önce onların ışık ve kompozisyonlarına bakarım. Benim için artık orata figürler kalmamıştır. Hacım içerisinde gölgeler ve ışıklar vardır.

Hacimler kendi içinde küçüklü büyüklü önde arkada olmak üzere muhakkak bir kompozisyon olur; soyut bir komposizyon olur. Özetleyecek olursak heykelim bir bütündür ve o bütün giderek parçalanır. Figür olarak bir ifadesi vardır, sonra figürler biter, hacım olarak ifade başlar, hacımlar biter, yüzey olarak ifade başlar, yüzey biter, çizgi olarak ifade başlar, çizgiler biter doku olarak ifade başlar. Bunların hepsini ayrı ayrı incelerim Soyuttan somuta doğru gider ve ifadeyle heykelimi bitiririm.

Burada benim tavrım ve o güne kadar heykelden anladığım biçim endişelerim hem de heykelde vermek istediğim mesajlar iç içe girmiştir. Figürdeki ifadeyi mümkün olduğunca yoğun ve güçlü biçimde verebilmek için elleri, kolları, bacakları önemli olmaktan çıkardım. İnsan yüzüne yönelik bir figüratif anlayış benimsedim. Bir dönem yalnızca kafalarla, yarım vücutlarla meseleleri çözmeye çalıştım, figürleri yerleştirirken çok çağdaş kabul ettiğim bir takım esaslardan hareket etme gereğini duydum.

Örneğin; Kara Harp okulu anıtını yaparken tüfekleri, miğferleri bir doku gibi kullandım. Figürlerin perspektif olarak yukarıya doğru gittikçe küçülerek çoğalmalarını soyut bir kompozisyon olarak ele aldım. Aynı şekilde kenarlarındaki yırtılmaları gene öyle hesap ettim. Figürleri yerleştirirken de gözümü kısıp baktığımda soyut bir biçim ortaya çıksın diye uğraşıp durdum.”

Kaynak: Gülseli İnal

 

The Whatness of Poetry by Dr.Mehmet Uhri

by Dr. Mehmet Uhri, Turkish Writer

(please click for his books)

Istanbul, Türkiye 

ETYMOLOGY

Poetry comes from the Arabic root shrr, which means knowing, guiding, while in Hebrew it has the meaning of series, chain. Manzum means organised.

The Latin root is poetry- poaet: Creative vision derives from the root of seeing.

Poetry is defined as ‘grasping something by intuition; measured, harmonious speech arising from emotion and excitement’.

It is even debatable whether it is a form of communication. It can be thought to be an emotional communication from heart to heart rather than from mind to mind.

In short, we are talking about something related to emotions rather than reason.

Among the first written examples of poetry, which can be thought to date back to the earliest periods of oral culture, are the Sumerian Epic of Gilgamesh (4000-3000 BC), Chinese folk songs, the Sanskrit Vedas (1000 BC), some texts of Zoroastrianism, Homer’s epic Iliad and Odyssey (9th-8th centuries BC), and Ennius’ Annales (2nd century BC).

DEFINITIONS

According to Yahya Kemal Beyatlı, poetry is a different music from the music we know. It is the expression of emotions into language.

According to Cahit Sıtkı Tarancı, poetry is ‘the art of forming beautiful shapes with words.’

Ahmet Haşim defines poetry as a language that is between words and music, but closer to music than words.

Cemil Meriç, on the other hand, defines poetry as the land of scepticism and says ‘the best description of poetry is poetry itself’.

The English literary critic John Carey, on the other hand, emphasises that poetry is a specialised language and says that poetry is to language what music is to sound.

According to Peyami Safa, the sine qua non of poetry are culture, intuition, thought, manners, emotion, and everything that inflates the soul and brings it into contact with movement and existence.

‘Poetry is poetry because it is written in the language of the divine word, that is, revelation. ‘ says İlhan Berk

Necip Fazıl Kısakürek says that poetry is the search for absolute truth.

According to Ahmet Hamdi Tanpınar, poetry is a search for perfection that finds its purpose in itself, away from all kinds of interest relations (away from utilitarian reason).

There are also many opinions that it is easier to define what poetry is not rather than what it is, that there are definitions for average poetry, but that it is not possible to define superior poetry.

The common points that are agreed upon are the features of poetry such as ‘comprehension based on intuition’, ‘containing elements of emotion and imagination’ and ‘being harmonious’.

Is it a means of communication?

Poetry is neither only about meaning nor only about words.

Traditionally, it is even claimed that poetry cannot be transferred to another language due to the separation of words and meaning.

This situation shows that the elements of word and meaning, form and content are specially organised in a fused form in poetry; it is aimed to convey emotion with an artistic structure, not as a means of conveying outward news and information as in communication and scientific language.

With a well-known analogy, the language of poetry is like the steps in dance; it does not aim to progress and aims to create a harmony by closing in on itself.

Prose language, on the other hand, aims to progress outwards like the steps in walking.

Is poetry something learnt?

Poetry is an emotional game for the writer and the reader. We are born into poetry. All babies start life with play. They play the same game for hours without getting bored in their own rhythm and music.

Poetry, like play, contains rhythm and harmony. As we grow up, we move away from our games with the control of our minds. Poetry, on the other hand, is perhaps a game that we rediscover in adulthood and keep alive in us. Therefore, everyone is a little poet.

In this sense, poetry is a play that contains emotion.

THE TRAGIC FEELING OF LIFE

Seeing the wise Solon (6th century BC) weeping for his dead son, a presumptuous person asks, ‘Why are you weeping when you know it will be useless?’. Solon replied, ‘That is precisely why I cry, for it is useless’.

Perhaps poetry is written and read for the same reason.

‘It is the tragic feeling of life that brings us closer to art, literature and poetry,’ says Miguel de Unamuno.

There is only one truth and that is the truth of death. In this way, life is a tragedy that we have to play and time is killing us.

In order not to face the reality of death, we use our consciousness to deal with other areas. We postpone time by hoping.

It is possible to be free from the tragic feeling of life by going beyond the present time.

Those who experience the tragic feeling of life every moment are melancholics.

So what do we do to get rid of the tragic feeling of life, to get away from this feeling?

It is clear that what we seek is not immortality.

What we seek is to get out of the time that kills us, to be out of time, to be able to forget time.

In Spinoza‘s book on theology, he writes that ‘everything struggles first of all to resist in its own existence, and the struggle to maintain its own existence is a journey to hope. It points to an indefinite time instead of a time with an end‘.

When we hope or dream, time does not disappear but becomes uncertain. The desire for immortality is also carried to another time through what we hope for.

In the poem, the desire for immortality is like the effort of a person who wants to forget or change time to escape out of time, if not with his mind, then with his intuition.

In the poem, the desire for immortality seems to be an effort to escape out of time, if not with the mind, then with the intuition of a person who wants to forget or change time.

It is a journey from Kronos to Kairos.

Therefore, it is good for us.

Although it is not easy to understand because we live in the universe of consciousness, we seek timelessness by using emotions such as desire, desire, curiosity, love and love that make us who we are in the realm where we communicate with emotions.

Although what we desire may seem like immortality, we seek timelessness, timelessness, Kairos in coping with the tragic feeling of life.

Poems make us intuit this timelessness.

Aristotle says ‘All human beings by nature insist on knowledge’. To know, to learn is a passion beyond desire. Curiosity is also fuelled by this passion for knowing.

However, as Spinoza emphasises, knowing is primarily in the service of the instinct of protection. This requires utilitarian reason, that is, consciousness.

The endeavour to escape from the tragic feeling of life forms the basis of human community in its most primitive form, namely love. A hug is the most effective consolation.

Our consciousness covers the reality of death with other things. We can cope with the tragic feeling of life only by stepping out of time.

Poetry creates a sense of timelessness and timelessness for both the writer and the reader. It is like the journey of emotions from heart to heart. Words are only intermediaries.

The source of poetry is an invisible, intangible other world perceived as a subjective feeling.

It is the place where Orhan Veli says he cannot explain.

Descartes begins his discourse on method with ‘common sense is the most shared thing in the world’. What he is talking about is an intuitive state.

Poetry is the verbalisation of common sense. Words are the carrier of that feeling.

What is the difference between this feeling and consciousness?

Let’s take the concept of infinity. We feel the existence of infinity not with our consciousness but with our emotions. We explain the infinity of being with our consciousness (numbers, etc.).

Ingrid Jonker

‘My word is a tiny grain

‘My death is a grain of nothingness’

What is poetry like for the writer and what is it like for the reader?

Poetry is the scattering of emotion and its spread into timelessness. As such, for the reader, poetry is ‘you talking to yourself’. It is the suspension of consciousness. Consciousness allows this to some extent. The main concern of consciousness is to continue to exist.

This sense of eternity or timelessness of poetry, which transcends the individual, is limited by consciousness. Consciousness may have conceptualised these situations in which words are spoken like divine words by calling them ‘poetry’ in order to keep them under control.

Our consciousness tells us what is or is not poetry.

Why is poetry moving away from our lives today?

Because we no longer want to be immortal. The idea that wanting to be immortal is a kind of pride or even selfishness finds favour.

The search for immortality has been replaced by the search for ‘freedom’. Hope is replaced by scepticism.

As Gramsci said, the pessimism of the intellect overpowers the optimism of the will.

Utilitarian reason has made us free but sceptical. We are content with ready-made hopes and consume life in a world without the thought of death.

Instead of endeavouring to bring our soul to timelessness, we fall into the simplicity of surrendering to the spirit of time.

Unamuno said: ‘Wherever one looks, reason always gets in the way of our desire for immortality and proves it wrong. Reason is the enemy of life’.

Ingrid Jonker:

Because every death reaffirms

The lie of life

Atilla Ilhan

How little we think we live from how little we live…