Home Blog Page 156

Humanity and Brotherhood

Copyright Photograph by Levent Ağaoğlu Istanbul 1975

 

HUMANITY AND BROTHERHOOD: We will be happy with the connectivity between human brothers if we understand each other as brothers. The world is only a physical world seen from the universe as there are no borders. We should see the world without borders as a physical map only with humanity and brotherhood connections. We’ll talk about humanity and brotherhood

QUESTION: Are humans for the life? Or life is for humans?

Hi, my friends. Today is the second of February 2023. We’ll talk about humanity and brotherhood. These days we need a global Brotherhood between all humans.

Humanity and Brotherhood: Colors and Directions

The basic understanding is that you see there are the colors here in my cloth are black and white and okay this is the Turkish symbol blue bead and then this is yellow color and this is a red color book.

All these five colors are the main colors for the directions and the Turkish language does not define the skin of the people as black and White. Human as black and white is an irrational classification. We do not understand these classifications in the Turkish language however what we understand with these five colors is okay yellow is the center and blue is the east, white is the west and black is the North and red is the South.

You see only the directions this is a compass.

Humanity and  Brotherhood is for the life 

Colors are not about the skin of the humans but you see these are the understanding a certain understanding of the human race we never understand but life in my understanding is humans are for the life of the humans all are for the life only and all the world creatures the flowers and the animals and everything.

There is intact connection connectivity between all these creatures.

Humanity and Brotherhood

This comes to the point that humans are for the life. Life is not for humans. Because humans gave birth and then die however life continues. In order to be happy we should be in Brotherhood with all humans for the life and then Brotherhood will enrich life in the world.

Have a good day all my friends have a day with Brotherhood between all the humans. Good day all, bye-bye.

Könül Könül!

/www.facebook.com/gonul.dilek.3745/videos/6591059697590475

“Gönül’ün orjinali Könülmüş. Günümüze Gönül olarak ulaşmış. Anlamı da, güneşi doğuran TAN, veya TAN ANA imiş. Şamanlar da Orta Asya’da bu ritüeli her sabaha karşı yaparlarmış. Güneşi doğurmak için sancı çeken TAN anaya ebrane ritimleriyle hep bu könül könül nakaratıyla eşlik ederek kutlarlarmış.

Türkler yerleşim yerlerindeki en yüksek tepeye çıkarlarmış ve ellerindeki tef ya da ebraniye benzeyen elleriyle ritim tutarak TAN, Güneşi doğurana kadar bu şekilde ritimlerle seslenirlermiş. Güneşin annesi TAN‘a sesleniyorlarmış Könül könül diye

Yani güneşi doğururken TAN‘a böyle müzikli seranat yapıyorlar demek ki o doğum esnasında.

Açıkçası köklerimizin derinine indikçe kendimiz köklerimizle gurur duymakla birlikte şaşırıyoruz.”  (Aktaran Şair Dilek Gönül)

Evet bu sahneye bir şiir yazılması lazım.

KÖNÜL “Gönül”   “Dipsiz Deniz”

“Kişi köngli tupsuz tengiz tek turur
Bilig yinçü sanı tupinde yatur.” (0211)

(Kişinin gönlü dipsiz deniz gibidir
Bilgi onun dibinde yatan inciye benzer.)

Türk düşünce dünyamızın önemli isimlerinden İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Etimoloji Sözlüğünde gönül kavramının etimolojik çözümlemesini yapmaktadır.

GÖNÜL, es. tr. kön/gön (bk.) den könğnül – gönğül/gönül…

Kök anlamı: gönle bağlantılı olan, gönün altında saklı kalan, gönün içinde olan. Anlam genişlemesiyle: gönül, yürek, sezgi gücü, kavrayış yeri, kişinin soyut evrenini oluşturan duygu varlıklarının bütünü…

Könğül (gönül, yürek, anlayış, Kâş), köngül (yürek, istek, düşünme, ülkü, düşünce, Uyg.), könğüldeş (gönül arkadaşı, gönüldeş, Kâş.), köngüllenmek (gönüllenmek, istemek, dilemek, düşünmek, anlamak, Kâş.), köngüllüg (gönüllü, Kâş.), köngülkermek (düşünmek, derin düşünceye dalmak, tasarlamak, Uyg.), könglemek (anımsamak, dalmak, düşünmek, Uyg.), köngüllüg (uslu, anlayışlı, sevilen, gönüle yakın, Uyg.), köngülsüz (ussuz, anlayışsız, anlamsız, boş, Uyg.)

Ar. kalb, fars. dil, alm. Herz, fr. coeur, lat. cor, gr. xordia, isp. corazon, ing. heart, sanskr. manas…

Gönüldeş, gönüllenmek, gönüllü, gönüllülük, gönülsüzce, gönülsüzlük…

 

Akardır sakalı kızartır gözi

Karardır gönülü kızardır yüzi

–Süh.–

 

Ol tatlı sözlerle gönlü kapıldı

Yürgi tazelendi su sepildi

–Dah.–

Kaynak: İsmet Zeki Eyüboğlu. Türk Etimoloji Sözlüğü

KÖNÜL

İnsanın iç dünyası, gönül. (Hatice Şirin: Eski Türk Yazıtları Söz Varlığı İncelemesi. Ankara. 2016)

13.yüzyıldan 19.yüzyıla değin Türkiye Türkçesiyle yazılmış yapıtlardan taranan Türkçe sözleri tanıklarıyla birlikte veren Tarama Sözlüğü ( Cem Dilçin, 2009) kendi teriminden türetilmiş elliyi aşkın sözcüğün varlığı kavramın ne derece önemsendiğinin kanıtıdır.

Kaynak: Cem Dilçin, Yeni Tarama Sözlüğü. Türk Dil Kurumu. 2009.

 

DESTANLAR

 Oğuz Kağan Destanı: “İl kün-ler-ning köngül-ler-i-de”

Dedem Korkut Destanı: “Gönül verip sevdiğim” 

 

 Oğuz Kağan Destanı

163 il kün-ler-ning köngül-ler-i-de

164 köp delim boldı kayğu.

***

(163) halkın gönüllerinde

(164) kaygı çok oldu.

Kaynak: W. Bang ve G. R. Rahmeti. Oğuz Kağan Destanı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Semineri Neşriyatından İstanbul 1936 Burhaneddin Basımevi

YAZITLAR

Bilge Tonyukuk Yazıtı: “Könlünça uduz tidi”

Bilge Kağan Yazıtı: “Könültaki sabimin urturtum”

Kül Tigin Yazıtı: “Közde yaş kelser tıda könülta sığıt kelser yanduru sakındım. ”

 

Tonyukuk Yazıtı

Könlünça uduz tidi.

Gönlünce sevk et didi.

 

Kıyınığ könlünça ay,

Cezayı gönlünce söyle.

 

Kül Tigin Yazıtı

Anca sakındım. Közde yaş kelser tıda könülta sığıt kelser yanduru sakındım. Katığdı sakındım.

Öyle düşünceye daldım. Gözden yaş gelse mani olarak, gönülden ağlamak gelse geri çevirerek düşünceye daldım. Müthiş düşünceye daldım.

 

Taş tokıtdım. Könültaki sabimin urturtum

Taş yontturdum. Gönüldeki sözümü vurdurdum

 

Bilge Kağan Yazıtı

Taş tokıtdım. Könültaki sabimin urturtum

Taş yontturdum. Gönüldeki sözümü vurdurdum

Kaynak: Hatice Şirin: Eski Türk Yazıtları Söz Varlığı İncelemesi. Ankara. 2016. Prof. Dr. Muharrem Ergin. “Orhun Abideleri” İstanbul. Boğaziçi Yayınları. 1992. Tonyukuk Yazıtı Çevirisi Okuma Metni  http://www.gokturkce.net/yazi/tonyukuk-yaziti-cevirisi-okuma-metni/

YAZMALAR

 

Divan-i Lugati’t-Türk:

“Könül kimnin bolsa kalı yok agay “

Kılsa küçün bolmas anı tok bay (450)

“Yaradılışından gönlü fakir olan kişiyi kimse zengin yapamaz”

 

Kutadgu Bilig:

211 ” Kişi köŋli tüpsüz teŋiz teg-turur,  bilig yinçü sanı tüpinde yatur”

İnsan gönülü dibi olmayan bir deniz gibidir; bilgi onun dibinde yatan inciye benzer.

 

Divanı Hikmet: “Garîb, Yetîm, fakirlerin gönlünü okşayıp”

Kendi-Könül

İnsana dair kavramlarımızın içerdiği özgünlük kendi ve könül ikilisinde de kendisini göstermektedir. Kişi kendiliği ile ortaya çıkarken gönlünü ortaya koymaktadır. Kendiliğini gönlüne yansıtmakta, gönlünce yaşamaktadır. Gönül kişinin kendisidir. Gönül, yani gönün içinde yaşattığı birey değil birliktir. Birin temsil ettiği bir başına, tekbaşına yalnız olmak değil, bir ve beraber olmak, birlik içinde olmaktır. Kişinin maksadı bütün ile birlikte olmak, bir ve bütün olmak, toplum ile birlikte olmak, kamusal yaşantı içerisinde kişilik gelişimini ilerletmek, gönlünü ortaya koymaktır.

Kişinin kendisi olan gönül kendisine sakladığı bir hazine değil, başkalarına sunduğu özvarlığıdır. Bireyin yalnızlığı ile kişinin gönül vererek toplumsallığı ve kamu insanı haline gelmesi birbirine zıttır. Gönül bir aynadır ki kişinin iç zenginliğini dışa yansıtmaktadır.

Gön kişinin sınırıdır, zırhıdır, dıştan gelebilecek tehlikelere karşı koruma kalkanıdır. Gönül ise koruma altındaki cevherdir ve insanlarla paylaşılarak zenginliğin, cevherin topluma, kamuya aktarılması sağlanmakta, kişinin zenginliği, özü kamu ile paylaşılmaktadır.

Tabir ilk kez Oğuz Kağan destanında geçmektedir. Devamında ise Tonyukuk, Bilge Kağan ve Kültigin yazıtlarında kullanılmıştır. Gönül türkçe bir tabirdir, başka dillerde yeralmamaktadır. Kişiliğin yücelmesi, yükseltilmesini gözeten atalar tarafından önemli addedilen yüce bir kavramdır. Kişiyi toplumla buluşturmaktadır.

SONUÇ: GÖNÜL

Gön ül: Gönün (derinin) içinde olan

Gön lek: Gönün dışına giyilen, gömlek.

Gönül kişinin kendisidir, dertleştiği kendisidir. İç Asya’nın Yazıtlarından itibaren var olan bir kavramdır. Bozkırdaki yalnızlığını kişi kendisi ile paylaşmaktadır, bu kişi kendisi olan kişi gönüldür.  Gönül, gönlüm olarak ifade edildiğinde kişinin kendisi dışındaki kişidir, yine dert ortağıdır, gönüldaştır ama başka bir kişidir. Kişi kendisini gönül olarak çoğaltarak, başkalarını da ötekileştirmenin, öteki olarak görmesinin önüne geçmiş bulunmaktadır.

Türklerin ilk yazılı eseri olan Kutadgu Bilig’de, gönül karar vericidir, kararı gönül vermelidir. Kutadgu Bilig’deki ifade “önce gönlüne danış, sonra istişare et, gönlüne yatmıyorsa o işe girme” (KB. 3688-89.b.) şeklindedir.  Yine aynı eserde “insanın gönlü dibi olmayan bir deniz gibidir, bilgi onun dibindeki inciye benzer, çıkarmadıkça işe yaramaz” (KB.211-212.b.) tespiti vardır. Burada söz konusu olan Gönül’ün iki boyutu, sonsuzluk ve içinde barındırdığı bilgi. Demek ki gönül sonsuz bilgi kaynağıdır.  Son olarak, “gönülsüz insan yalnız bir şekil ve kalıptan ibarettir: gönülsüz insan bilge adını kaybeder” (KB 2798.b) ifadesi de bilgeliğe giden yolun gönülden, gönül sahibi olmaktan geçtiğini ortaya koymaktadır.

Gön kişinin zırhıdır insanı koruyan. İçinde sakladığı ise bir hazinedir gönül. Gözün göremediklerini kişi gönül gözüyle görmektedir. Dünya düzenini devlet ile evrensel devleti ile dengede tutmayı başaran Türkler, iç dünyalarını da gönülleri, gönül gözleri ile sağlam bir dengeye oturtmuşlardır. Ölçü, gönlün razı olmasıdır, gönül rızasıdır.

Türkler en azından yedi tane dinin içerisinde yer almaktadırlar ve bulundukları dinler içersinde hep gönül gözleri ile görmüşler, gönül rızası ile hareket etmişlerdir. Gök tanrı inancı ile yazılan Yazıtları, ardından gelen Budizm inanışı ile yazılan metinler, örneğin Vapşı Bakşı’nın gönüle hitap eden felsefi metinleri ki tamamen gönül ağırlıklıdır, Taoizm, Konfüçyanizm, Zerdüştilik, Maniheizm, Musevilik ve Hristiyanlıktaki Karamanlı, Kapadokyalı Türklerin metinleri, Horasan’dan itibaren başlayıp gelen tasavvuf bilgilerinin metinleri hepsi gönül merkezli metinlerdir. Türkler başka dilde rastlanmayan gönül kavramı ile birlikte, bulundukları coğrafyalardaki kavimlerin anlayışlarını ve dinlerini de etki altına almışlar, zenginleştirmişlerdir

Batılı anlayışta kişinin kendisi birey olarak yetkinleşmektedir. Türk anlayışında ise kişinin kendisi gönlü ile zenginleşmektedir. Böylelikle, Batılı birey giderek daha da çok yalnızlaşırken, gönül ise kendisine gönüldaşlar aramakta ve bulmaktadır, diğer gönüller ile irtibat halindedir. Türkler göçebe merkezli topluluklardır, göç ederlerken, geceler boyu gökleri gözleri ile izlerken, gönül gözü ile de gökleri dolaşmakta ve göklerden aldıkları güç ve ilham ile gönüllerini ve gönlü olan insanları zenginleştirmektedirler, buradaki göz gönül gözüdür.

Gönül kavramının başka dillerde karşılığı yoktur. Gönül kavramı batıya, felsefe kavramı da dilimize tercüme edilemiyor? Bizde aslolan bilgelik. Filozof ise bilgeleri seven kişi. Batı’nın Bilgelik’ten anladığı ise Lawrence’dır.

“Aşk ile sevgi kavramlarının ayrı sözlerle ifadesi, mahdut sayıdaki dile nasip olmuş bir zenginliktir. Türkçe de bunlardan biridir.” Teoman Duralı

Hagia Sophia = Kutadgu Bilig: HOLY KNOWLEDGE

Hagia Sophia = Kutadgu Bilig: HOLY KNOWLEDGE Hagia Sophia = Kutadgu Bilig: HOLY KNOWLEDGE

The meanings of Hagia Sophia (Istanbul) and Kutadgu Bilig (Horasan) are the same; HOLY KNOWLEDGE.

The line that Alexander the Great headed with the Asian Expedition in 334 BC is a multicultural line; Alexander also went all the way to India from that line.

On that line, there are meridian 0 (Hagia Sophia, Istanbul) and zero (Harezmi, Horasan).


The  universality of culture is the fact that Hagia Sophia and Kutadgu Bilig in the first written works of our history have the same meaning.

Knowledge in Ida, Love in Ida
Love with Knowledge, Knowledge with Love
Hagia Sophia , holy Wisdom
holy Knowledge, Kutadgu Bilig
Yusuf Has Hacib
 

Pusulamız Kuzey Atlantik NATO’su mu, Renkli Denizler mi ?

TESPİT: Dış kapının mandalı değil dünyanın kilidi olduğumuz gerçeğini Avrupa’ya ve Amerika’ya karşı yüreklilikle dile getirebilecek devlet adamlığı sorunların çözümü konusundaki en önemli teminatımızdır.

                      SORU: Pusulamızı neden ve ne zaman kaybettik?

 

Türkiye bir Avrupa Ülkesidir

Türkiye ile Fransa arasında imzalanan 1856 Paris anlaşmasının ikinci maddesine göre Osmanlı İmparatorluğu Avrupa devletler topluluğunun bir üyesi olacak, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı Avrupa devletlerinin ortak garantisi altına konacaktır. 

 

Osmanlı İmparatorluğu, anlaşma ile devletler genel hak ve hukukundan faydalanma imkânı elde etti; Avrupa konseyine girme hakkını kazandı. Ancak, toprak bütünlüğü ve bekası Avrupa büyük devletlerinin kefilliği altına girdi.

NATO ve Türkiye

Türkiye 167 yıldır bir Avrupa ülkesi olarak tanınmaktadır. Fakat 1952 yılında NATO’ya kabul edilmiş olmasına rağmen Avrupa Birliği’ne kabul edilmemiştir. 2023 yılı itibari ile de Türkiye’nin NATO üyeliği sorgulanmaktadır. NATO’nun patronu ABD, Yunanistan’da ve Suriye’de Türkiye karşıtı askeri yığınak yapmakta ve Ermenistan konusunu kışkırtmakta, Ukrayna savaşında Türkiye’yi batılı devletler yanında yer almaya zorlamaktadır.
Avrupa savunma kimliği Türkiye’siz imkansız olmasına rağmen Avrupa’da egemen siyasi anlayışlar irrasyoneldir. Türkiye’nin Rusya krizindeki sağlam ve kararlı duruşu bir kırılma noktasıdır.
Kuzey Atlantik savunma işbirliği anlaşması NATO olarak teşkilatlandırılan ve Avrupa’nın da 28 ülke ile yer aldığı bir yapının içerisinde yer alırken, 167 yıldır siyasi olarak Avrupalı olan Türkiye’den bahsediyoruz.
Avrupa Birliği’nin içerisine alınmamak kabul edilebilir bir bakış açısı değildir.
Neticede savunma anlaşmasında kanat ülke olarak bütün saldırıları göğüslemek, Avrupa’ya yollanan göçmenler konusunda da tampon işlevi görmek, Türkiye’nin stratejik konumunu anlamsızlaştırmaktadır.
İkinci Dünya Savaşı bitiminden itibaren yaşamakta olduğumuz soğuk savaş dönemi koşullarında koşar adım NATO’ya giren Türkiye’nin üyeliği bu kez Batı tarafından sorgulanmaktadır. Ayrıca NATO’nun patronu ABD de Suriye’de, Türkiye’ye düşman kendisine dost bir karakol devletçik yaratma projesi ile meşguldür.
Türkiye’nin NATO üyeliği Sovyetler Birliği tarafından sınırlarının tehdit edilmesi ile ilgiliydi. Bu kez Türkiye’yi tehdit eden NATO üyesi ABD’dir. NATO üyeliğinin 70.yılının sonunda Türkiye’nin NATO tarafından tehdit ediliyor olması ve Türkiye’deki siyasi darbelerin arkasında NATO’nun bulunduğu gerçeği düşündürücüdür.
Tehditler neticesinde aksiyonlar alan Türkiye’nin bu kez nasıl bir proaksiyon alacağı merak konusudur.
1856’dan beri Avrupa siyasi kimliği anlaşma ile sabit olan Türkiye’nin Avrupa’nın savunma ve iktisadi Avrupa Birliği projelerindeki varlığı, Avrupa’daki hegemon güç olan ABD tarafından sürekli engellenmektedir.

Türkiye’nin Ali Fuat Cebesoy başkanlığında kurulmuş bir komisyon ile katılım sağladığı Londra’da düzenlenen Atlantik Kongresi’nde yürütülen çalışmaları, Türkiye temsilcilerinin anlatımıyla aktaran film. Filmde Türkiye’den Kurtuluş Savaşı komutanlarından Ali Fuat Cebesoy‘un ağzından azgelişmiş ülke olarak bahsedilmesi hazindir.

Truman Doktrini

Türkiye’de, Sovyetler Birliği’nden gelen tehdit ile başlayan ABD yanlısı tutum, Truman Doktrini’nin (1947) ilan edilmesiyle doruk noktasına ulaşmıştır. Doktrinde öngörülen askeri yardımlar ve doktrinin sonucu olarak nitelendirilebilecek Marshall Planı ile başlayan ekonomik yardımların sürdürülmesi için gösterilen çabalar bir süre sonra, yöneticilerin kişisel tercihlerinin de etkisiyle aşırıya kaçmıştır. Türk-Amerikan ilişkileri, Türkiye’nin NATO’ya girişiyle ittifak niteliği kazanan yeni bir döneme girmiştir.

Truman Doktrini ile başlayan süreçte, sonuçları günümüze kadar uzanan politik, askeri, ekonomik ve kültürel ABD etkisi Türk siyasal hayatına yerleşmiştir.

Türk Siyaset Adamları

İkinci Dünya Savaşı ardından 1945 yılında Stalin Türkiye’den Kars, Ardahan şehirlerini ve Boğazlarda üs istemesi üzerine cumhurbaşkanı İsmet İnönü Amerika’dan destek talebinde bulunmuş, Amerika ise “demokrasiye geçerseniz size destek olurum” mesajını göndermişti. Bunun üzerine İnönü partisini toplamış ve “Amerika’nın bizden istediğini eğer verir isek biz iktidardan gideceğiz, vermez isek de memleket elden gidecek” ifadesini kullanmıştır.

Neticede İsmet İnönü Amerika’nın istediğini yerine getirmiş olmasına rağmen beş sene sonraki seçimde iktidardan inmişti. Devam eden iktidarlar ise İnönü’nün bu politikasını devam ettirmiş, Amerika ve Avrupa ne isterse verme yoluna gitmişlerdir. “İstenileni veren iktidarda kalacaktır, batıya kendimizi kullandırtalım, biz de iktidarda kalırız önemli olan bizim iktidarda kalmamız” zihniyetinde olmuşlardır. Çok partili hayat döneminde tüm siyaset adamları sürekli Amerika’ya ve batı başkentlerine gelip gitmişler ve kendilerinden istenilenleri vermek konusunda birbirleriyle yarış halinde olmuşlardır.

Türkiye, siyaset adamları sayesinde, batı nezdinde, kullanışlı, tavizkar ve tampon bir kenar ülkedir.

Anlaşılan odur ki İsveç ve Norveç’in NATO’ya kabulü meselesi de seçim sonrasına kalmış bir konudur ve iktidara kim gelirse gelsin, büyük ihtimalle de ABD ve NATO’nun isteği yerine getirilecektir.

Merkez Ülke Türkiye

Türkiye’nin NATO’nun ana coğrafyası olan kuzey Atlantik’e kıyısı bulunmamakta ve fakat bölgemizdeki Kara, Ak, Hazar (Gökçedeniz), Kızıl denizlerin herbiri yönleri belli etme açısından Türkler tarafından renklerle ifade edilmiştir.

Türkiye yönünü kendi kilit coğrafyası olarak yeniden tayin edecektir elbet.

Dünyanın Kilidi Türkiye

Cumhuriyetin 100.yılını yaşamakta olduğumuz 2023 yılı aynı zamanda Türkiye’nin stratejik konumunun Avrupa’nın kanat ve/veya tampon ülkesi konumundan çıkartılıp Avrasya’daki mevcut merkez ülke, hinterland ülke konumunun pekiştirilmesi  konusunda önümüze büyük bir düşünme fırsatı sunmaktadır.
“Avrasya bir hinterland’dır bakın Avrasya hinterlandı şu demektir literatürde şimdi Merkez Güçler vardır dünya iş bölümünde, bir de periferiye kenara itilmiş olan güçler vardır artık  güç bile denmez onlara arada hinterlandlar bulunur bunu Andre Gunder Frank çok güzel anlatıyor. Hinterland özerk olabilendir, yani merkeze karşı özerk; bakın Türkiye tam bir hinterlanddır. Rusya tabii çok daha iri bir hinterlanddır. Bunlar direniyor şu an direniyor. Merkez bunları kontrol edebilmek için aralarındaki bağları koparırlar yani Türkiye ile Rusya’yı düşman etmek için bakın kaç dolap çevirdiler. Avrasya Türkiye’den başlayarak Rusya, Türkiye, İran demektir.” (Prof Dr Süleyman Seyfi Öğün 1:27:13-1:28:33)

Kurucumuz Atatürk’ün bizlere gösterdiği hedef, Kuzey Atlantik değil Akdeniz’dir 

Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi’nde Yayımladığı “Orduya Beyanname”den 
(1 Eylül 1922)
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları! Afyonkarahisar – Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesi’nde zalim ve mağrur bir ordunun asıl unsurlarını inanılmayacak kadar az bir zamanda yok ettiniz. Büyük ve yüce milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz.
Sahibimiz olan büyük Türk milleti geleceğinden emin olmakta haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı yakından görüyor ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdirlerine aracılık etme görevini aralıksız yerine getireceğim. Başkomutanlığa tekliflerde bulunulmasını cephe komutanlığına emrettim.
Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini dikkate alarak ilerlemesini ve herkesin aklını, yiğitliğini ve gayretini yarışırcasına göstermeye devam etmesini isterim. 
Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”

  

Zaman zemin zihin

Zaman zemin zemin ilişkisinde aslolan zeminde yani sahadaki hareketlilik gezginlik ve dinamizmdir. Zeminde, sahada tecrübe edilenlerin geçmiş zamanda ilişkilendirilmesi neticesinde zihinde de yansımalar ve sentezler oluşacaktır.
Sahadan kopuk olan bir zihinsel süreç ise bu ilişkileri sağlayamayacaktır. Çok gezen çok bilendir. Çok bilmek, çok gezmekle, çok görmekle mümkündür.
Türklerin zihinsel zenginliği çok gezmeleri ve çok görmeleri ile ilişkilidir

Truva Atları ve Türk Atlıları

Fotoğraf: Copyright Levent Ağaoğlu  Nisan 1975 Çanakkale

Cover Photo. Wooden Trojan Horse. Canakkale 23 April 1975 Wednesday

© Copyright photos by Levent Ağaoğlu

Truva Atları

Truva atlarını ilk kez Yunanlılar Anadolu Yarımadasında yer alan Truva kentine saldırılarının son aşamasında kullanmışlardır. Bizzat savaşarak elde edemedikleri neticeyi tahtadan bir atın içerisine gizledikleri askerlere gizlice Truva‘nın içine hileyle sokarak bu kez netice almışlardı. Savaşlar esas itibariyle hile ve aldatmacaya dayanmaktadır. Batının Türkiye ile olan ilişkisi de aslında barışın tesisi değil sürekli savaş oyunu şeklinde cereyan etmektedir. Orta Çağlarda Haçlıların atlıları ile Türkiye’ye saldıran batılılar en sonunda Çanakkale saldırılarında da netice alamamışlar ve o tarihten itibaren karar değiştirerek kendi içimizdeki insanları devşirerek kullanma yoluna gitmişlerdir.
Örneğin bu konuda Avrupa Birliği tarafından organize edilen fonlar, Türkiye’nin birliğe üye yapılıp güç kazanmasını engel olmak maksadıyla, özellikle ülkenin eğitim almış kesiminin, profesyonel insanlarının etkisizleştirilmesi yoluna gidilmektedir. Bu konuda reklamcılık, iletişim sektörü medya sektörü, yayınevleri, sivil toplum kuruluşları sürekli fonlarla beslenerek hile ve aldatmaca yoluyla Truva Atı konumuna getirilmektedir.
MÖ 1184 den günümüze kadar gelen 3200 yıllık tarih boyunca batıdan Türkiye’ye gelen saldırılarda sürekli içerdeki Truva atları kullanılmaktadır. Bu, batının tecrübe ederek netice aldığı ve yetkinleştiği bir pratiktir. Türkler atı kullanarak 8600 kilometrelik yolu Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine yüzyıllar boyunca kat etmişlerdir. Kullanmakta bu kadar mahir oldukları at ise bu kez kendilerine karşı Truva’da tecrübe edilerek başarılı olunmuş bir savaş oyunu olarak geri dönmüştür ve halen de aynı teknik kullanılmaktadır.
Türk siyaset adamlarından seçilenlere, Batı tarafından Truva atı fonksiyonu yönlendirilmiş ve içlerinden batının çıkarlarına hizmet eden siyasi kişilikler öne çıkartılmış desteklenmiştir.
Çok partili siyasi hayatın ülkemizde ABD tarafından başlatılmasından itibaren Truva atları peyderpey kullanılmaya başlanmıştır.

Türk Atlıları

İngilizlerin, Truva Atı olarak Anadolu‘ya saldıran Yunan kuvvetleri tarihteki Truva Savaşı neticesinden emin olarak ümitli olmuşlar fakat Türk süvarilerinin, Türk atlılarının saldırılar ve yarma harekatları neticesinde mağlup olmuşlardı. Atlılardan oluşan Türk Süvari alayı Kurtuluş Savaşı esnasında birinci derecede etkin olmuş bir savaş gücüdür ve yarma harekatı yaparak Yunan kuvvetleri Komutanı Trikopis’in çadırına 100 metre mesafeye kadar ulaşmışlardı.
Yunan kuvvetleri Komutanı Trikopis neticede esir alınmış ve daha sonra da anılarını kitaplaştırarak Türklere olan minnettarlığını dile getirmiştir. Mustafa Kemal Atatürk kendisini bizzat Anadolu’da alıkoyarak Yunanistan’da idam edilmesinin önüne geçmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk 1922 Eylül’ünde Türk Atlılarının Truva Atını nasıl gönderildiği yere gerisingeri yolladığını veciz ifadelerle dile getirmişti.
“…Süvari tümenlerimizle, piyade kıtalarımız düşmanı ezip İzmir’e yürümekte birbiriyle yarış etmişlerdir. İzmir rıhtımında süvarilerimizin kılıçları denizde şekillenirken, piyadelerimiz Kadifekale’de Türk bayrağını semaya yükselttiler”
(A.S.D.III., s.35-40). 21 Eylül 1922 : Atatürk’ün, Aksam gazetesi muharriri Falih Rıfkı (Atay) Bey’e, İzmir’de Büyük Taarruz ve Zafer hakkında demeci

Batı Yapılanması

Huylu huyundan vazgeçmezmiş, Batı, savaş yöntemlerini barış koşullarında da kullanmaya devam etmektedir ve edecektir. Ülkemizin Truva Atları ile dopdolu olduğunu hiçbir zaman unutmayalım. Maksat hile ve aldatma yöntemlerine dayanarak Türkleri yaşadığı topraklarda kontrol ve esaret altında tutmaktır. Truva atları sizden biri olarak gözükürler, sizin değerlerinizin sözcüsü gibi konuşurlar. Ve bu şekilde aklınızı ve varlığınızı, batının hizmetkarlığı adına kullanmak girişimlerinden hiç vazgeçmemektedirler.

Truva Atları ve Türk Atlıları

Türkler Asya’dan Avrupa’ya 10.000 km’ye yakın yolları yüzyıllar boyunca atları ile aşıp geçerken kendilerine yeni yurtlar yeni yaşama sahaları ararken, Anadolu‘nun milattan önceki devirlerde yaşayan yerli halkı ise adalar denizine karşı kıyısındaki Avrupa kıtasındaki Yunanistan‘dan gelen Truva atı ile gelen saldırılara göğüslemekle meşguldü. Bir tarafta zamanları ve zeminleri at sırtında taşıyan Türk atlılarının dinamizmi ile diğer yandan  tahtadan yapılmış bir hile ve aldatma atının içine saklanmış güya savaşçılar. Bu sözde savaşçılar daha sonra ki yüzyıllarda yine arkalarına Avrupalı güçlerin özellikle de İngiltere’nin desteğini alarak Anadolu’ya saldırmışlardı.
Bizim burada net olarak gördüğümüz Asya kıtasının yiğitçe azmi ile Avrupa kıtasının hilekarlığıdır.
Truva
Fotoğraf: Copyright Levent Ağaoğlu  Nisan 1975 Çanakkale
Cover Photo. Wooden Trojan Horse. Canakkale 23 April 1975 Wednesday

© Copyright photos by Levent Ağaoğlu

Bir yüzyıl önce Truva Atı Yunanistan’ın saldırısını Türk atları ile püskürterek devamında cumhuriyeti ilan eden Türkiye’nin göğüs göğüse çarpışarak elde ettiği netice, tekrar devamında ise Truva Atı kurumları ve Truva Atı kişiler ile içimize yerleşen bu Batı yapılanmasının ülkemizde sonlarına gelindiği artık apaçık ortadadır.
Cumhuriyetimizin özellikle son 80 yılında ülkemizin içerisinde Truva Atı kurumlar ve kişilerin yaygınlığı ortadadır. Cumhuriyetin 100. yıldan itibaren bu tarz yapılardan kurtulmaya başlamamız elzemdir.
Yüzyıllar boyu Avrupa’nın içlerinde bulunan denge unsuru Türkler sayesinde bulundukları bölgelerde barış dönemlerini ve kıta çapında bir barış dengesini birlikte yaşayan Avrupa kıtası, Türklerin Avrupa’dan atılması neticesinde 20. yüzyılda iki tane Dünya Savaşı yaşamıştır, gözüken odur ki üçüncü Dünya Savaşı da Avrupa’nın kapısındadır artık.
Birinci Dünya Savaşı’ndan derslerini alan Türkler ikinci Dünya Savaşı’na girmedikleri gibi, bundan sonra Avrupa içerisinde cereyan edecek genel savaşın da içerisinde yer almayacaklardı.
Avrupa’nın müzeleri Türkiye’den kaçırılan antikalar ile doludur. Bu eserler acaba neden Avrupa’ya kaçırılırken Asya’dan ve Afrika’dan böyle bir girişim söz konusu olmamıştır, bu gözlemler, Türkiye’nin hangi kıtaların yanında veya hangilerinin karşısında yer alacağını daha açık olarak ortaya koymaktadır.

Kaostaki Türkiye

Cumhuriyetin 100. yılı itibari ile içinde bulunduğumuz 2023 yılına kadar sınırdaş olduğu ülkelerle onlarca yıldır bir birlik oluşturamayan Türkiye, siyasi olarak parçası olduğu Avrupa ile ancak gümrük birliği gerçekleştirebilmiş ve devamında ise Avrupa Birliğinin serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkelerle aynı anlaşmaları yapmak zorunda kalarak pazarını çok daha fazla sayıda ülkeye açmak durumunda kalmıştır.
Söz konusu AB ile Gümrük Birliği anlaşması, Türkiye’nin üçüncü ülkelerle birlik girişimlerini de anlaşma maddeleri gereği engelliyor olmasına rağmen Türk siyasetçilerin öncülüğünde Lozan’ın gizli maddeleri tarzında komplo teorileri ile gündemler yaratılmıştır
Dört denize kıyısı olan ülkeler ile ( Karadeniz, Akdeniz, Basra, Hazar) sınırdaş olan Türkiye’nin siyasi kadroları bu stratejik konumunu Gümrük Birliği’nin ötesinde bir birlik oluşumu doğrultusunda değerlendirememişler, buna karşın problemlere çözüm olarak Türkiye’nin Yönetim sistemini Büyük Millet Meclisinin iradesine dayalı parlementer sistemden, tek kişinin imzası ile kararların alındığı ve uygulandığı başkanlık sistemine dönüştürerek Cumhuriyetin 100.yılına 100 milyar dolarlık cari açık ile girmişlerdir.
Dört denizle çevrilmiş sınırlarını sınırdaş ülkelerdeki sınır komşuları ile bir birlik sinerjisi yaratamayan Türk siyaset adamları, tam aksine gümrük kapılarını 1994 yılında Avrupa’ya açtıkları gibi, başkanlık sistemi döneminde de bu sefer ülkenin fiziki sınırlarını milyonlarca yabancıya açarak ülkeye doldurmuşlar ve ülkeyi Avrupa Birliği’nin tampon ülkesi haline getirmişlerdir. Neticede Türkler kendi ülkelerinde ev alamaz ve kiralayamaz bir konuma gelmişlerdir.
Oysa ki devletin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk daha 1923 yılında Türkiye’nin temel yönetim sistemini aşağıdaki satırlarla 100 yıl önce ifade etmişti.
“Demokrasi prensibinin en modern ve mantıki uygulanmasını sağlayan hükümet şekli Cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz millet tarafından seçilmiş meclistedir. Millet adına her türlü kanunları o yapar. Hükümete güvenoyu verir veya düşürür. Milletvekillerinden memnun olmazsa belirli zamanlar sonunda başkalarını seçerler. Biz Türkiye halkını insanlık dünyasından ayırarak kendi başımıza yaşayamayız. Bütün dünya ile bütün insanlıkla beraber yaşarız ve yürürüz! Hiç olmazsa onlarla bir hizada yürümeye mecburuz.” (1923)
Kurucusu ile kavgalı bir yönetim sistemi ülkeyi kaosa sürüklemiştir.
Bir birlik hareketi olarak henüz daha ilk aşamalarında bulunan Türk Devletler Teşkilatı üyesi ülkelerden sadece Azerbaycan ile sınırdaşlık ve KKTC ile kıyıdaşlık ilişkisi söz konusudur.
Mavi: Balkanlar
Yeşil: Doğu Avrupa
Turuncu: Karadeniz
Lacivert: Kafkasya-Hazar
Kırmızı: Doğu Akdeniz
Kahverengi: Mezopotamya-Basra
Siyah: Kuzey Afrika
Türkiye kendi içerisinde yedi coğrafi bölgeden oluşmuştur. Aynı şekilde içerisindeki bu coğrafi bölgelerin uzantısı olan yedi bölge de dışında yer almaktadır.
Türkiye, dışındaki 7 bölge (Balkanlar, Doğu Avrupa, Karadeniz, Kafkasya-Hazar, Doğu Akdeniz, Mezopotamya-Basra, Kuzey Afrika) ile birlik vizyonunu geliştirip uygulamak durumundadır.
Türkiye, dışındaki bahsettiğimiz yedi bölgenin siyasi lideri konumundadır. Bu siyasi liderlik vizyonu üstlenilmediği için Türkiye kendi içinde ve dışında da zayıf kalmaktadır.
Bütün bunların çözümü yönetim rejimini tek imzalı bir sisteme doğru dönüştürerek kurucusu ile çekişmek ve çelişmek değil, fakat ülkesi dışında çok imzalı bir iktisadi ortaklık ve birlik zihniyetini geliştirerek koruma duvarlarını ve bölgesellik felsefesini uygulamaya geçirmektir.

Gizemli Tarih TRT Belgeselleri

 

7

 

Devler Şairane

Yaşar Kemal 

Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin. Su olsan kimse içmez,
Ölür de susundan
Yol olsan kimse geçmez,
Sarp kayalara uğratır da yolunu
Elin adamı ne anlar senden?
Çıkarsın bir dağ başına, Bir ağaç bulursun
Tellersin pullarsın Gelin eylersin.
Bir de bulutları görürsün, bir de bulutları görürsün.
Bir de bulutları görürsün.
Köpürmüş gelen bulutları Başka ne gelir elden?
Çın çın ötüyar yüreğimin kökünde şu dünyanın ıssızlığı.
Tanrı kimsenin başına vermesin böyle bir yalnızlığı!

Şükrü Erbaş

Can Yücel 

Tuncel Kurtiz

In the nineteenth century, the two richest men in the world came from Turkey.

David Sasoon

Those who went to Shanghai in China saw the Bund, the most touristic neighborhood of the city. Few people know that the name of the old business center of the city, where the most luxurious hotels and restaurants are located where the Yellow River curves slightly, comes from the Turkish (and Persian) word “bent”. Today I’m going to tell the story of two businessmen who left our land in the first era of globalization in the 1800s and became the richest people in the world.

David Sasoon was born in Baghdad in 1792, the eldest son of a Jewish family. His father Salih was the treasurer of the Ottoman governor. In his youth, David quarreled with local Ottoman rulers and fled to Mumbai, India. Thanks to the trade network he developed with the help of his fellow countrymen from Baghdad, he became the favorite businessman of the British in India. But luck would smile in David’s face in China. Opium planted in India was illegally sold to China. When one in ten Chinese became addicted to opium, the Emperor of China took drastic measures. With the lobbying of the smugglers, the British declared war on China and made the use of opium free. When China released opium, smuggling became meaningless, and David Sasoon, who knew how to trade best, became the head of the opium trade. He had learned neither English nor Chinese when he died.

David’s grandson, Victor Sasoon, spent all his money building the Bund neighborhood in Shanghai. Everything was in Viktor’s hands, from the city’s largest hotel, the Cathay (today the Four Seasons) to the utility company. At that time, the Bund was in a special status, like Galata or Alsancak in our country, where foreigners were subject to the law of capitulation. While the Chinese economy was integrated into the world through the Bund, Viktor Sasoon became the richest man in the world. However, Victor could not foresee the communist rule after the Second World War. All his property was confiscated. He spent his last days in the Bahamas.

Kalaust Gulbenkian

Kalaust Gulbenkian was born in Istanbul in the same years as Victor Sasoon. His family was originally from Kayseri. He spent his childhood between Moda and his mansions in Adalar. After studying geology in London, he found his family’s jobs boring and started consulting on oil. Until that day, oil in the world was monopolized by American companies founded by Rockefellers. Gulbenkian realized that during the First World War, oil had become too strategic to be left to private monopolies, and that when the war ended, oil would be controlled by companies close to different states. He approached France, turned the main oil companies in the world into cartels through France, and shared the oil in the former Ottoman lands. Gulbenkian was called “Mr. Five Percent” because he received 5% from each deal. He went neither to Iraq nor to Saudi Arabia and made deals behind closed doors, making him the richest man in the world. However, his biggest fear was that his sons and daughters-in-law would get paid. His fortune collapsed when he died trying to arrange an inheritance that no one could afford to pay for in Portugal, where he fled because he was neutral in World War II. Today, the Gulbenkian Museum, one of the most beautiful museums in the world, operates in Lisbon with his wealth.

Both Sasoon and Gulbenkian had a good view of the emerging markets (China and oil) of the first era of globalization. They won by getting companies and governments together and doing business, producing almost nothing. Both used their relations in the lands they came from, but established their business under the hegemon power of that time, England. 

While the new globalization that started in the 1980s stagnates today, it is useful to look back on these old experiences.

This article was published in Dünya Newspaper on 16 July 2020 .

More:

If you want to read more on vacation, two books released this year: “The Last Kings of Shanghai: The Rival Jewish Dynasties That Helped Create Modern China” by Jonathan Kaufman on Sasoons .

Regarding Gulbenkian, Jonathan Conlin’s “Mr Five Per Cent: The many lives of Calouste Gulbenkian.”