Home Blog Page 132

Kolonizatör Türk Şairleri

Türk şairlerinin Türkiye dışında oluşturduğu koloniler, Tuna nehri, Adriyatik kıyıları, Akdeniz, Adalar Denizi, İyon Denizi, Karadeniz kıyıları ve Nil nehri kıyıları, Doğu Akdeniz, Levant ve Kuzey Afrika kıyılarındaki şehirler ve limanlar, Suriye ve Irak‘taki Fırat, Dicle nehirleri kıyıları, Hazar denizi kıyıları, Maveraünnehir (Seyhun, Ceyhun) kıyıları, Basra körfezi kıyıları, Volga nehri,  İndus ve Yamuna nehirleri, Doğu Türkistan’daki vaha kentler, Yenisey, Orhun, Selenga, Tola ırmak kenarlarındaki şehirler ve yerleşim yerlerinde söz konusu olmuştur.

Türk şiiri, tarih boyunca, sekizinci yüzyıldan itibaren, Avrupa, Asya, Afrika kıtalarından tespit edebildiğimiz iki yüzü aşkın şair tarafından özellikle deniz ve su kenarlarında yazılmış olan, geniş coğrafyaları kendine mekan edinmiş özgün bir edebi türdür.

Yönler olarak bakıldığında batıda Macaristan’ın Peç kentinden, doğuda Doğu Türkistan’ın Turfan kentine ve güneyde Arabistan’ın Mekke kentinden, kuzeyde Tataristan’ın Kazan kentine kadar çok geniş bir yeryüzü parçasında, Türk dilinde şiirler bu geniş coğrafyalardaki duygu ve düşüncelere şiir dileğiyle seslendirmişlerdir.

Google Earth Map

Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü Projesi (TEİS)

Fakat, ne yazık ki günümüzde bu söz konusu bağlar süreklilik arz etmemiş,

gönül coğrafyalarımız olarak adlandırılan mekanlarda yazılan

Türkçe şiirler dile getirilememekte, seslerini duyuramamaktadır.

Bu kopukluğu nasıl giderebilir, Türk şiirinde tarihsel ve mekansal

sürekliliği nasıl gerçekleştirebiliriz?

Türkiye’deki şairlerin yazdığı şiirler Türkiye coğrafyası ile

ve bu coğrafyanın yansıttığı kendi iç dünyaları

ile sınırlı kalmaktadır.

Fakat Türkçe dili dünyada 58 ülkede konuşulmaktadır.

Aslolan da sözlü olarak konuşulan dil değil midir?

O halde hedeflenmesi gereken abidevî tarihçimiz, iktisat tarihçimiz Ömer Lütfi Barkan‘ın “Kolonizatör Türk Dervişleri” kitabında örneğini verdiği şekilde Türk şairlerin de kendilerini bir kolonizatör olarak hissederek Türkler üzerinden bu söz konusu Türkçe konuşulan 58 ülkelerdeki şairler ile temasa geçerek, Türk dilini şiirler yolu ile bir dünya dili haline dönüştürmeleridir.

Terim olarak “kolonizatör,” genellikle sömürgeleştirme anlamına gelir ve bu bağlamda Türk dervişleri ile pek ilişkilendirilmez. Türk dervişleri genellikle manevi öğretileri yayma, insanlara rehberlik etme ve yardıma ihtiyaç duyanlara hizmet etme amacıyla faaliyet gösterir. Ancak tarih boyunca, bazı dervişler farklı bölgelere seyahat edip İslam’ı yayma amacıyla faaliyet göstermiş olabilir. Ancak, bu faaliyetler genellikle barışçıl misyonlar olmuştur.

Önümüzdeki en çarpıcı örnek ise İngilizcenin evrensel şairi Shakespeare‘in tiyatro eserleri üzerinden bir dünya dili haline dönüşmesidir. Türkçe de aslen bir dünya dilidir ve şairlerimizin dünyası sadece Türk coğrafyası ile sınırlı değildir. Evrensel açılım, Türk dili üzerinden, Türklerin yaşadığı coğrafyalardaki insan toplulukları üzerinden ve birlik içinde çokluk ilkesini yaşatarak hedeflenmelidir.

Firdevsi‘nin Şahnamesi ile Fars dili Arapça etkisini üzerinden atmış, Yusuf Has Hacip‘in Kutadgu Bilig’i Türkçenin ilk yazılı eseri olarak yayınlanmış, Yunus Emre şiirleri ile Türkçe’nin ilk sözlüğünü geliştirmiş, Şekspir ise tiyatro eserleri ile İngiliz dilini şiirselleştirerek dünya dili haline getirmiştir.

İran, Türkistan, Türkiye ve İngiltere örnekleri şiirin muazzam gücünün en göze batan örnekleridir.

Türk şiirinin dünyada iz bıraktığımız coğrafyalar özelinde incelenmesi elzemdir. Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarındaki 200’ü aşkın şehir ve yerleşimlerde doğan şairler Türkçe şiirler yazmışlardır.

Şiir sadece Türkiye coğrafyasına indirgendiği için kısır kalıyor ve böylece Türk kavramı da soyut kaldığı için bu konunun peşine düştüm.

                    Türk Şairlerin Şehirleri (İlk10)- (720-2020 yılları arası) 

Bağdat 85 ASYA
Selanik 51 RUMELİ
Tebriz 49 ASYA
Üsküp 47 RUMELİ
Kerkük 43 ASYA
Manastır 40 RUMELİ
Prizren 35 RUMELİ
Şamahı 30 ASYA
Filibe 27 RUMELİ
Yenişehir (Larissa) 25 RUMELİ

 

Toplam                                                                     432

Levendname Şiirlerde bu ilk 10 şehirden;

  • Bağdat
  • Selanik
  • Üsküp
  • Manastır
  • Filibe

yeralmaktadır.

Levendname Şiirler Söyleşisi

https://www.youtube.com/watch?v=lZEhDEpFpaA&t=968s   https://www.youtube.com/watch?v=EwU7oFR2yBs

Levendname Şiirler’de Kişiler Galerisi

Adnan Şenses. Afrodit. Ahmet Cevdet Paşa. Ahmet Kot.  Ali Bey. Ali Emiri Efendi. Andre Dorya. Aristo.  Ata. Atcalı Kel Mehmet Efe. Aziz Pavlos. Aziz Pavlus.  Aziz Piyer….

Türkiye dışındaki Türkçe Şairler

Türkiye dışındaki Türkçe şairlerin haritasına baktığımızda yoğunlaşmanın olduğu yerler Balkanlar ve Kafkasya bölgelerinde. Kafkasya’nın tanımı içerisinde İran da var ve daha doğuda ise Doğu Türkistan vahalarında…

 

Tiyatro ve Şiir: Güç sanatları

Filozoflar tiyatroyu şiir sanatının bir türü olarak değerlendirmektedirler. Aslolan sözdür. Şiirdeki söz ise tiyatro yolu ile aksiyon kazanmaktadır. O halde Türklerin ustası oldukları sözlü…

Şiir girmeyen eve doktor girer

Kelimelerin iyileştirici etkisi uzun zamandır bilinmekte. M.Ö. 4 bin yılına kadar eski Mısırlılar papirüs üzerine kelimeler yazdılar, bunları sıvı içinde erittiler ve bir ilaç…

Shakespeare ve Yunus Emre

Dünyanın en büyük tiyatro yazarı İngiliz Shakespeare ve Türkçenin şiir dili ile şairi Yunus Emre’nin sözlükleri geçmiş yıllarda Türk yazarlar tarafından yayınlanmıştır. Shakespeare Sözlüğü…

Kolonizatör bir Türk Şairi: Yunus Emre

700’lü yıllarda Yenisey Yazıtları ve Orhun Yazıtları ile başlayan yazınımız Yunus Emre (ö.1321) ile zirvesine ulaşmıştır. Sözler ile yaşanan, aktarılan bir hazine olan Türkçe…

Kolonizatör bir Türk Şairi: Hacı Bektaşı Veli

https://biansiklopedi.com/haci-bektasi-veli-siirleri/   Hacı Bektaşi Veli (1209-1271): Horasan Nişabur, (İran). Sufi “Horasan Evliyaları” Velayet-nâme-i Hacı Bektaş-ı Velî, Makalat – (Arapça), Kitâbu’l-Fevâid, Şerh-i Besmele, Şathiyye, Makalat-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı…

Kolonizatör Türk Şairler: Neşet Ertaş

Neşet Ertaş  tipik bir Asya tefekkürüdür, düşüncesidir. Horasan geleneğidir; abdallık.. Asyalı köklere uzanmak lazım. Bozkırın sesi derken İç Anadolu’yu kastediyorlar. Ama aslolan Uçsuz bucaksız Asya’nın bozkırlarıdır.   Büyük Asya’nın Küçük Asya’da dile gelişidir.   Neşet Ertaş..     Ağla sazım ağlanacak zamandır. Ahu gözlerini…

Kolonizatör bir Türk Şairi: Ahmed Yesevi

 “Yesevi hikmetini bilenler duysun . Duyanlar yapsın, Cevahir madeninden bir parça alsınlar. Özlem duymayanlar duysun. Seher vakti estağfirullah diyenlere” (Divan-ı Hikmet: 121)   Hoca Ahmed Yesevî (Divan-ı Hikmet: 84) “Sevgisizin imanı olmaz ey dostlar…” der.   “ Aşk değerse ruhu yok…

Görme Engelli Düşünürlerimiz: Aşık Veysel ve Cemil Meriç

O bizim en büyük Düşünürümüzdür; Veysel.. Görme dediğimiz şey gören gözde değildir ama kör olanda çok daha derin olabilir. Mesela Meriç nehri kıyısından Cemil Meriç (1916-1987) ve…

“Bir şiiri şiir yapan onun sesidir” Prof Dr İoanna Kuçuradi

https://www.youtube.com/watch?v=UuBpBO9EIhE İoanna Kuçuradi “bir şiiri şiir yapan onun sesidir” “Okuyucu şiirde kulak aracılığıyla kendi sesini ve başkasının sesini duyar ve anlam ile dil arasındaki ilişkiyi imgeler sayesinde…

Kolonizatör bir Türk Şairi: Yunus Emre

700’lü yıllarda Yenisey Yazıtları ve Orhun Yazıtları ile başlayan yazınımız Yunus Emre (ö.1321) ile zirvesine ulaşmıştır. Sözler ile yaşanan, aktarılan bir hazine olan Türkçe bu 6 yüzyıllık dönemde olgunlaşarak, paha biçilmez hazineler yazı diline aktarılmıştır. Yunus Emre’de en üst düzeye çıkan insan anlayışımız bizi çağlar boyu diri tutmuştur.

Türk insanının değerleri Büyük Asya ve Küçük Asya coğrafyalarında yoğrulmuştur. Destanlardan ve mezar taşlarından, ardından da yazıtlardan başlayarak ilk yazılı Türkçe kitap Kutadgu Bilig’e kadar insan ve değerleri inceden inceye işlenmiştir.  Kişi ve eser adlarında, içeriklerinde sürekli bilge ve bilgelik vurgusundaki maksat, kişiliğin işlenmesindeki mükemmeliyetçilik kaygısıdır.  11.yüzyılda Küçük Asya’ya giren Türkler burada onbin yıllık bir yerleşik kültür geleneği ile karşılaştılar. Gelişlerinden iki yüzyıl sonra ise Yunus Emre gibi çağlarüstü bir değeri ortaya çıkardılar.

Büyük Asya’daki binlerce yıllık birikim, Maveraünnehir ve Horasan üzerinden Anadolu’ya taşındığında, aynı kavramsal çerçeve süreklilik arzetmiştir. Sözkonusu birikimin en yüksek olarak dile getirildiği yer ise Yunus Emre’nin yaşadığı Eskişehir topraklarıdır. Sibirya bataklıklarından Sakarya Nehrine taşınan aynı insanlık anlayışıdır. Kesintisiz bir süreklilik ile Yunus’da dile gelmektedir. Küçük Asya coğrafyasındaki onbin yıllık yerleşimin getirdiği yegâne kültür birikimi ve insan çeşitliliği, Türklerin yarımadaya gelişleri ile birlikte evrensel bir senteze kavuşmuştur.

Yunus Emre Divanı ile yüzümüzü yıkamaktan iyi ki hoşnutuz ama sonrası belli ki kararsızlık. 

Kişi ve Kamu, kendileri olabildiklerinde mekânlar (hava, yer, deniz) kuşaklanmış olacaktır. Kilit kavramdır kendilik. Kavramı en çok kullananlar Bilge Tonyukuk, Yunus Emre ve Osmanlılar olmuştur.

Tonyukuk’un satırlarına yansıyan ifadeler kendilik literatürünün en şiirsel ve iddialı ifadeleridir. Daha ilk satırda kendisini ortaya koyar ve son satıra kadar bu şekilde devam eder. “Ben Bilge Tonyukuk” kendiliğin en özlü bir ifadesidir.

Tonyukuk’dan sonra kavramı en sık ve vurgu ile kullanan bu kez tasavvuf öncülerimizden Yunus Emre’dir ve kendi içine yönelerek, “bir ben vardır benden içeri” ifadesiyle o içsel değerleri dışa çıkartma çabasında olur.

Kişi ve Kamu Sentezi

Kavrama ilk kez Oğuz Kağan Destanında rastlarken, en yoğun kullanım ise Farabi ve Yunus Emre’de gözükmektedir. Gözetilen bütünlük ve birliktelikten doğacak olan enerjidir. Türkler kişinin özgürlüğünü ve toplumun birlikteliğini, bütünlüğünü devlet yapıları altında kaynaştırma konusunda gözetici olmuşlardır. Hep batıya doğru yol alan Türkler, Çin, Rusya, İran gibi doğu tıplum ve devlet yapılarından da farklılaşmışlardır.

Kişinin özgürlüğü ve kamunun kapsayıcılığı aynı önem seviyelerindedir. Yunus Emre’nin deyişince Kamu, Âlem’dir bize. Âlem, Kamu olarak tanımlanmıştır. Dışımızdaki dünya bir âlem’dir. Âlem bizleri kavrayan ve kapsayandır. Farabi’de de âlem-insan ilişkisi kurularak, etkileşimlerine vurgu yapılmıştır.

Yazıtlar, Kutadgu Bilig, Hacı Bektaş Veli, Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli gibi kurucu düşünürlerimizin eserlerindeki kişiler, kamu adına kaygıları, dertleri olan insanlardır.  Kendimizi, kendi insanımızı, halkımızı iyi tanımamız önem taşımaktadır.

Bilge Kağan ve Kül Tigin yazıtlarında ilk kez karşımıza çıkan Kamu kavramı, Kutadgu Bilig ve Divan-ı Lugat it Türk’de de karşımıza çıkmaktadır. En yoğun kullanım ise kendi kavramında olduğu gibi, yine Yunus Emre ile dile gelmektedir.

Pasifik kıyılarına yaslanmış Hunlarla başlayan Türklerin gökyolculuğu‘nun zirvesi 1400 yıl sonra küçük Asya’da Anadolu’da yaşanacaktır. Bu zirvenin adı da Yunus Emre’dir. Yunus Emre kullandığı Türkçe tasavvuf kavramları ile içimizdeki göğü aydınlatmış, kamu âlemdeki insanları birbirine bir kılmıştır. Yunus ile birlikte göğ ekini biçmiştir. Göğün aydınlattığı gönün içindekidir, gönüldür. Gönül kumaşı ise gökte dokunmuştur.

Yunus Emre’nin çağdaşı Mevlana’da da Sema (Gök) ayinleri ile Semazenlerle görselleştirilen Mesnevi de gökteki sırlarla ilişkilidir.

Mevlana, Yunus, Köroğlu, Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu, Âşık Veysel, Neşet Ertaş halkın içinden çıktılar, halk filozofları oldular.  Orta Anadolu  türküleri  ve müzik geleneğinin kökleri Orta Asya’da halkın geliştirdiği düşünceler ve sanatlarla ilişkilidir. Doğaçlama anlatımı ile sürekli filozofik bilgelikler dile getirilmektedir.

Yunus Emre, tasavvufu, halk seviyesinde, halk diliyle ortaya koyuyordu. Mevlâna ise, “Mesnevi”siyle, farsça olarak yüksek tabakaya hitap ediyordu ama Mevlâna ile Yunus Emre’nin dünya ve din görüşleri birbirinin hemen hemen aynıydı. Eski Türk kültürü, halk kültürüyle ve yüksek kültürle beraber o çağın mahsülüdür. Bundan dolayı eskiyi değerlendirirken ikisini beraber değerlendirmek gerekir.

Türkistan/Horasan – Endülüs Sentezi: Türkistan/Horasan Tasavvufu ardından Anadolu ve Rumeli’ne sıçrayarak Demir Baba/Sarı Saltuk/Yunus/Mevlana/Hacı Bektaş çizgisine ilaveten Endülüs’ten hicret eden İbnül Arabi ile mücadeleci de bir kimliğe bürünecek, kolonizatör Dervişler her iki kıtayı da tekke, zaviye ve dergâhlarla şenlendirerek hem müteşebbis hem de mütefekkir olmanın birlikteliğini yaşatacaklardır.

Maya (Yusuf Has Hacip. Yesevi. Yunus)

Atatürk’ün ölümünden sonra izlenen yeni politika çerçevesinde, eski Yunan esas alınmış batıdaki Avrupa’daki hümanizm kavramı ithal edilerek büyük bir yabancılaşma çerçevesinde bize ait olmayan bir akım Türk düşünürlerine yansıtılmaya çalışılmıştır. Buradaki Türk düşünürleri en başta Yunus Emre, Mevlana olmak üzere hümanist olarak adlandırılmıştır. Türk sözde düşünürleri kendi tarihlerini araştıracaklarına, 1600’lü yıllarda Avrupa’da bir akım haline gelen Hümanizmi olduğu gibi taklit ederek okul müfredatlarına Eski Yunan’ı yerleştirmişlerdi.

Sekizinci yüzyıla rastgelen yazıtlar dönemindeyse Bilge Tonyukuk, Bilge Kağan, Kül Tigin yazıtlarında kavramların çoğunluğunun metinlerde yer aldığını görmekteyiz. Yazıla, yazmalar dönemine geldiğimizde ise kavramların yedisinin de hem Farabi’de hem de Yunus Emre de söz konusu edildiğini görmekteyiz.

İç Asya’nın ve Küçük Asya’nın bozkırları bu açıdan bakıldığında göklerle irtibatın sağlandığı engin mekânlar, halkın düşünce kaynağı alanlar olmuştur. Halktaki düşünceler de düşünürleri beslemiştir. İç Asya’daki İpek Yolu bozkırları ve Küçük Asya’daki Kapadokya bölgesi ve civarı alanlar Eskişehir, Ankara, Konya, Kırşehir, Niğde, Nevşehir hattı içeriği en zengin eserlerin verildiği sahalar olmuştur. Aklımıza gelen ilk örnekler Yunus Emre, Mevlana, Hacıbektaş Veli hep bozkırda yetişmiş düşünürlerdi.

Kişi Kendi  Könül Kamu Kuşak Kök Küç Toplam
7

Kendi: Yunus, Osmanlı

Könül: Farabi. Yusuf Has Hacip. Yunus Emre.

Ne: İnsan kavramını merkeze alan düşünürlerimiz ise Farabi ve Yunus Emre’dir

Yunus’un “bir ben var bende benden içeri” dizesi ile insanın benliğinin içsel özü olan kişiliği ve kişiliğin de kendiliği dile getirilmiştir.

Yunus, “kişi, kendi, kamu” örgüsündeki insan anlayışımızın sentezini yapmış bir bilge düşünürümüzdür, Divan-ı Lugat it Türk’teki tabir ile “yügrük bilge”mizdir. Türklerin yazılı sözlü eserlerinde sürekli “kişi, kendi, kamu” örgüsü işlenmiştir. Sözkonusu örgüde iki bileşen (kişi, kendi) bir senteze (kamu) yol vermektedir.

Eskişehir doğumlu Yunus Emre ile 1200’lü yıllarda evrensel manada yorumlanan insan varlığı 1900’lü yıllarda bu kez Eskişehir-Polatlı çizgisinde cereyan eden Sakarya Savaşında 22 gün 22 gece boyunca Atatürk’ün önderliğindeki ölüm kalım savaşının öznesi olmuştur. Yunus Emre’nin şiirleri ile gönüllere işlediği insan felsefesini, Atatürk bu kez savaş ve strateji ile kan ve gözyaşı ile kahramanca kazanmasını bilmiştir. Eskişehir-Polatlı aslında Yunus Emre ile Atatürk’ü aynı insaniyet noktasında biraraya getiren alınyazısı ve kader çizgisi olmuştur.

Savaşı kazanan Atatürk ardından düşmanları olan Trikopis ve Venizelos’a sevgi ve dostluk elini uzatarak Yunus Emre misyonunu devam ettirmiştir.

23 Nisan 1920’de dünyaya ilan edilen Türk insanının egemenliğinin ilk neticesi Sakarya Zaferi olmuştur. İnsan onurumuzun başlangıç noktasından yola çıktıktan sonra ilk zaferin kazanılması kısa sürede gerçek olmuştur. Yüzüncü yılının içinde olduğumuz bu onur önümüzdeki binyılların da mihenk taşıdır.

Eski Dünya Asya’dan Eskişehir’e uzanan Türklerin yolculuğu aynı topraklarda yeni bir dünyanın ve yeni bir insanın kurtuluş ve kuruluş mücadelesine tanıklık etmiş, Sakarya Savaşı’ndan bir yıl sonra yinelenen zafer ise Eski Yunan’ın demokrasi, felsefe, düşünce gücü ilkelerini kendisine güya ilke edinen saldırgan Batı’nın ikiyüzlülüğünü ortaya koymuştur. Eski Yunan kaybederken Yeni Türkiye küllerinden doğmayı bilmiştir.

https://www.gzt.com/cins/herkes-bir-deryanin-baligidir-kimi-yunus-kimi-levrek-3517064

Yunus’ta Estetik ve Mikrosanat – 1İsmail Hakkı AYDIN
23.06.2008, Pazartesi

Bu makaleme “ Ars Longa, Vita Brevis” Yunan atasözüyle başlamak istiyorum. Sanat, uzun, tükenmez; hayat, kısa tükenir. Dünya ve insan, doğanın iki esrarengiz, enigmatik yaratığıdır. Günümüze kadar ancak noktalanarak araştırabilinmiş, temelden ne oldukları tam olarak bilinmeyen bazı hususlarda birbirine benzeyen iki dinamik yaratık… Dünya, hayat-ölüm olaylarının akımlarını olanaklı kılan biricik gezegen; insan, bu kavramları tartışan, yalnız dünyayı değil, atom parçacıklarından tutun, evrenlerin çapına kadar her boyutu hesaplayan, zaman boyutlarını aşabilen, bütün kubbeleri ve evrenleri içeren, hakkında bugün bile çok az şey bilebildiğimiz bir yaratık… Birbirinden güzel iç açıcı tabiat manzaraları, cana can katan ürünler, önceden hesap edilemeyen korkunç felaketler, her an her yerde olabiliyor. Muazzam bir ateş küresi üzerinde yaşıyoruz.

İnsan; din felsefesi, sanat, ilim ve teknik alanlarında neler üretiyor… En güzel örneğini Yunus Emre’de gördüğümüz gibi doğayı, iç doğasını ve toplumları uygarlaştırabiliyor. Fakat şahısların ve toplumların beyinlerinde kasırgalar koptuğunda; ne doğanın gücü ne de uygarlığın yarattığı normal töre güçleri, bozucu, kırıcı güçleri engelleyebiliyor. İşte dünyamız… Dünyamız ve beynimiz metamorfotik bir kaynaşma durumundadır. Bu nedenle, Nuh’un Gemisi’nden hâlâ inmiş değiliz. Hem içimizdeki hem de dışımızdaki çalkantılar ve dalgalanmalar devam etmektedir. Her ikisini de, daha iyi kontrol etmesini öğrenmeliyiz. Bireysel beyinler ancak “Toplum Beyni” içerisinde kıvama erişip kendi katkılarını verebilme olanağına kavuşabiliyorlar. Toplumların ve tek şahısların yarattığı diller ve diğer kültür eserleri, bireyle toplum arasında dinamik örgütler oluşturmaktadır. Süt, bedenin gıdası olabiliyor, ancak ruhun gıdası olamıyor. Ruhumuzun gıdası ancak toplum ürünleri ve eserleri olabilmektedir. Bunların şahikası Yunus…

Her sahadaki insanın, kendisinden değişik açılardan yararlanabileceği Yunus, bir hekim, bir bilim adamı olarak benim gözümde, kalori ve protein oranı yüksek bir toplum gıdasıdır. Yunus Emre (1241-1320); Türk tasavvuf edebiyatının en güçlü temsilcilerinden eski Anadolu Türkçesinin kurucusu ve yayılmasına en büyük hizmeti geçin, yaşadığı yüzyıldan başlayarak günümüze kadar her seviyeden halk kitleleri içerisinde candan sevilen, hayranlık ve sevgi duyulan, etkisini kaybetmek şöyle dursun, pozitif feed-back gibi gün geçtikçe artan evrensel bir sanatkardır. Artık bir doktrin halini alan Yunus geleneği; sevgisi, hoşgörü, yaratılan en yüce şahaseri olan insan-sanat abidesinin tüm özelliklerini içerisinde toplayan; yaratılanı yaratandan ötürü sevme prensibi içerisinde, hücreye, canlıya saygıyla başlar. Anadolu Türkçesini, halkın söyleyişine en yakın, en maharetle ve sanatkarane kullanmayı başarabilen, yaratana ve yaratılana duyduğu samimi, yüce ve coşkun sevgiyi, her mısrasında bile Vahdet-i Vücut prensibi çerçevesinde, en güzel, en canlı, en sade ve heyecan dolu üslupla ifade eden Yunus’un sevgi özelliği ve bu sevgideki, bir çiçek tozunda bile çok şey görebilme arayışı diye basitçe ifade edebileceğimiz mikrosanat düşüklüğü, kaynağını ve gücünü, sevmeyi ve aşkı, ince düşünmeyi emreden, iyilik ve fazilet duygusunu ön gören, Kur’an ve hadisten, sevgi ve barış içinde yaşamak arzu ve azminden almaktadır.

Eflatun ve Farabi; düşünce kabiliyetimizi “içimizdeki güneş” diye ifade etmişlerdir. Yunus bu güneşi, “Benim ayım ışığına, bulutlar gölge kılmaya, /Hiç gedilmez doluluğu, nuru yerden göğe ağar” diyerek, en iyi şekilde kullanabilmiş, tılsımlı anahtarını yakalayarak, sonsuzluğa dek yaşayabilmenin sırrına ulaşmıştır.

“Seni deli eden şey, yine sendedir sende…” diyerek de, günümüzdeki bilim adamlarının uğraştıkları, hedefledikleri soğuk füzyon enerjisine nisbet, ruhun enerjisini açıklayıp, geçmiş ile gelecek arasındaki köprüleri kurmak istemiştir. İnsan; bazı kararları genetik pusulalara, bazı kararları da, nöronal ve kültürel pusulalara göre verir. Oysa ki, bu iki pusula bazı kararlar için yetersiz kalmakta, üçüncü bir pusulaya ihtiyaç göstermektedir. Vicdan… 2300 yıl evvel yunanlı Menandros “Hepasin Hemin He Syneidesis Theos “( Vicdan, içimizdeki Tanrı’nın sesidir) diye ifade etmiştir.

Biruni (973-1043); 1000 yıl evvel vicdan özgürlüğünü şöyle ifade etmiştir; “Fikirler ve inançlar arasında görülen büyük ayrılıklar, dünyanın dirliğinin kanıtıdır.” Düşünen beyin fikir mimarisinde muhtelif kalıplar kullanmaktadır. Mesele bunların doğru ve yanlış oldukları değildir. Bunlar beyinin hipotezleridir. Mühim olan yaratılan fikir ve ideolojilerin izafiliğini kavramak, kendimizi dogmaya kaptırmamaktır. İşte bunun için Yunus bütün bu boyutları aşarak, mazideki, kaynağı ne olursa olsun, hoşnutsuzlukları izole edebilecek vicdan pusulalarına ilave olarak dördüncü bir pusulayı kullanmayı öğütlemektedir. Sevmek ve sevebilmek…

Yunus’ta Estetik ve Mikrosanat – 2İsmail Hakkı AYDIN
30.06.2008, Pazartesi

“Aşksız adem dünyada belli bilin ki yoktur.
Her biri bir nesneye sevgisi var, aşıktır.”

diyerek de, bunların insanın ayrılamaz parçaları olduğunu vurgulamaktadır.
“Çalabın dünyasında yüz bin türlü sevgi var, Kabul et, kend özüne gör hangisi layıktır.” sözleri ile de, bir yerde insana haddini bildirmektedir.
Sevgi günümüzde sanki zayıflıyor, teknoloji toplumlarda günlük ilişkilerde verilen hizmetlerin, sevginin mistik ve efsanevi havasına kapılmadan yapılabilir olduğu düşüncesi artmaktadır. Sanki bilgisayar düğmesine doğru basmanın yeterliliği gibi mekanikleşen toplumsal ilişkiler öne sürülmektedir. Bu sorun günümüzde batıda en çok tartışılan konudur. Mobilizasyonun artışı, ananevi bağları zayıflatıyor. Anonim bireyler çoğalıyor. Yeni bağlarda çekingenlikler artıyor. Hayat mücadelesi, bireyselliliğin kaybedilmesi tehlikesi, ölüm endişesi ortada kalma korkusu, bencilliği besleyen unsurlardır. Sevi kabiliyeti arkada kalıyor. Sevginin karşıtı bencillik ve bundan doğan kıskançlık, haset, doyumsuzluk ve kanaatsizlik… Günümüzün bu problemine Yunus;

“Kemdürür yoksulluktan, nicelerin varlığı,
Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı.”

diyerek parmak basmış, çözüm bulmuş, Thoreau’nun “İnsan ne kadar azla yetinirse o kadar zengindir” sözünü daha güzel bir üslupla İslami çerçevede yorumlamıştır. “Sevdiğim söylemez isem, sevmek derdi beni boğar…” ifadesi ile Hz. Muhammed’inin diliyle konuşmuş ve toplumsal sevgi bağlarını güçlendirmeyi önermiştir. Bütün bu duygular, insanlığa bencilliği yenme, olumsuzu bile benimseme imkanı vermektedir.

Kendi kendini yontarak, zamanın kendini yontmasına müsaade etmeyen beyinin ve vücudun ötesinde ve üstünde olan aklını çok iyi bir şekilde kullanan Yunus, beynini zincire vurmamış, her zaman sufli kolaylığa, ulvi zorluğu tercih ederek, problemleri halletmeye çalışmıştır.

“Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır.” derken bile saygı prensibi içerisinde, küçük bir nesnede büyük alemler tasavvur edilebilme ulviliğine erişmiştir. Bu vesile ile de; Yaradan’ın yüceliği ve sanat gücünü belirlemeye çalışmıştır. Yaratılan her şeyin Yaradan’dan olduğunu ve tek bir kaynaktan fışkırdığını düşünerek Yaradan’ın güzelliğini yaradılanda görme arzusu ile, “Bir çeşmeden akan su acı, tatlı olmaya”, daha da ileri giderek,

“Yetmiş iki millete kurban ol aşık isen ,
Ta aşıklar safında imam olasın sadık.”

diyerek, “İnsan gerçeği” ile birlikte, “gerçek insan”a erişmiştir. Zira toplum önünde sorumluluğunu bilmeyen insanlar, hiçbir zaman çağdaş insan, gerçek insan olamazlar. İnsana kendini tanımayı, kendini öğrenmeyi öneren Yunus; öz benliğini sık sık unutan insanoğluna, kendi olumlu ve olumsuz niteliklerini yeniden gözden geçirip, kontrol altına almasını öğütlemekte ve bir yandan da ona başka insanlar karşısında ki yerini ve sorumluğunu anımsatmak istemiştir.

“Bu gözümden bakan ne?” ifadesiyle de, sanki bakma ve görme aktivitelerinin, birbirinden çok farklı olduklarını, görmenin bakmanın çok ötesinde bir şey olduğunu ima etmiş, bu gerçeği yüzyıllar önce sezmiş bir şair Yunus…

“İlim hod göz hicabıdır, dünya ahiret hesabıdır,
Kitab hod aşk kitabıdır, bu okunan varak nedir ?” deyişi ile de, toplumun dirlik ve düzenine temel taşı koymuş, akıl, bilim ve uygarlığın paralel haraket ettiğini bir kez daha vurgulamak istemiş, sanki bilimsel progresyonumuza mutluluk ve huzur veren açıdan bakmış ve medeniyetin, insanlar arasındaki ilişkileri bozmamasını, belki bunu daha yaşadığı devirde hissettiğinden ve huzursuzluğunu duyduğu için, öğütlemiştir.

Not: Bu makalenin hazırlanmasında, 15-16 Ekim, 1991 tarihinde düzenlenen “Uluslararası Yunus Emre Sempozyumu”nda verdiğim konferanstan (Aydın İH; Yunusta Mikrosanat, Sempozyum Kitabı, sayfa 29-33) yararlanılmıştır.

 

 

Bilal Şimşir

Yusuf Halaçoğlu 21.11.2023 @yusufhalacoglu Büyükelçi idi ama aynı zamanda değerli araştırmalara imza atmış bir araştırmacı. Bilâl Şimşir. Allah rahmet eylesin sevgili dost. Ruhun şad olsun, mekânın Cennet olsun.

Türklük Sentezi

 

Filibeli babaannem
Filibeli büyükdedem
Yakovalı (Kosova) annededem
Üsküplü Türkmen anneannem

Torunları Evlad-ı Fatihan Levent Ağaoğlu

Ne güzel bir sentez.

Yegane genetik sentezi biz Türkler yaptık.

Her yerde varız.

Türklüğü böyle anlatabiliriz. Genetiği bilgelikle mayalamak, sentezlemek.

Daha kuşatıcı bir Türk kimliği.

Türkçe ise 58 ülkede konuşulan dinamik capcanlı bir dil.

Maturidi’ye göre İlahi Bilgelik Sahibi İnsanlar

El Maturidi (Özbekistan) Maturid 870 Semerkantlı, 945 Semerkantlı. Hanefi kelamcısı, hukukçu ve Kur’an yorumcusu (tercüman), kendi adını taşıyan Maturidiyye kelamının kurucusu. Muhammed Ebu Mansur el-Maturidi (853–944). Yenilikçi İslam’ın etkili savunucusu. Kendisi Semerkantlıdır.

Maturidi Edebiyatı

  •  
  •  
    •  
    •  
    •  
    •  
  •  
    •  
  •  
    •  
    •  
  •  
  •  
    •  
  •  

İLAHİ BİLGELİĞE SAHİP İNSANLAR

İnsanlar. İnsan Rasyonalitesi

Maturidi, Allah’a bakışını ve dünyanın kompozisyonunu hikmet kavramıyla birleştirmeyi başarmıştır. Bu süreçte bilgeliğe genel düşünce sürecinde anahtar bir rol verildi. Mâtürîdî’nin insan hakkındaki öğretileri dikkate alındığında bu izlenim daha da güçlenmektedir.

Allah’ın hikmeti sayesinde insana akıl verilmiştir. İnsan, onu kullanması oranında diğer canlılardan farklıdır. İnsan, aklıyla diğer canlılara hükmeder, iyiyle kötüyü ayırt eder, onunla bilgi sahibi olur, evreni düşünür, ondan yararlanır, yaratıcıyı bulur, tanır ve inanır. Yani imana kavuşur. Böylece dünya ve ahirette huzura kavuşur. Bu nedenle akıl, büyük yaratıcının hikmetle yarattığı bir rahmettir.

Ona göre akıl ve hikmet birçok bakımdan aynıdır. Aklın özünü insana vermenin asıl hikmeti, Allah’ı, O’nun dünyadaki fiillerini ve hikmetlerini bilmek, Yaratıcının iradesi doğrultusunda hikmet ve imtihan dünyasında kulluk yapmak ve ahirette mutluluğa ulaşmaktır. dünya ve ahiret. Mâtürîdî’ye göre bu dünyanın imtihan edilmek ve imtihanı geçmek için yaratılışının hikmeti , en şerefli varlık olan “insan” içindir.

İnsan, hikmete dayalı olarak tüm işaretleri algılayan tek yaratılmış varlıktır; Bu dünyada onların göstergelerini ve özelliklerini düşünen ve anlayan tek kişi. Bu perspektiften bakıldığında, insan faaliyeti sürekli olarak ilahi bilgelikle ilişkilidir, çünkü ilahi bilgeliğin tezahür ettiği her yerde, insan zekası, tezahür etmiş olanı bilmeye ve anlamaya çağrılır. Bildiğimiz gibi, insanın rasyonel bilgisi çeşitli alanlara uzanır.

Etik normları, yaratılışın analizini ve aynı zamanda her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir Yaratıcının var olduğunun kanıtını kapsar. Bu, Maturidi’nin tüm entelektüel yapısının temel taşıdır ve onun insan tanımında rasyonel kapasitenin merkezi bir konuma sahip olması şaşırtıcı değildir. Bu tanımla daha önce de karşılaştık. Tamamen farklı bakış açılarından formüle edilmiş iki cümlede ortaya çıkıyor.

Birincisi teolojik geleneğe dayanır ve insanın bir akıl ve tabiattan oluştuğunu açıklar. Bu, Mâtürîdî’nin, bedenin Tabâ’i’den oluştuğunu ileri süren ontolojik modeline gönderme yapmaktadır; burada akıl da ek bir araz olarak işin içine katılmaktadır. İkinci tanım ise insanın “akıl sahibi, ölümlü bir varlık” olduğunu belirtmektedir.

Kâinat hikmet , incelik ve delillerle dolu olarak yaratılmış , anlama ve muhakeme yeteneği olan insana sunulmuş, hikmet ise insana öğretilmeyenleri öğrenme, maksatlı işler yapma ve isteyerek hareket etme yeteneği olarak verilmiştir; yaptığını sağlıklı bir şekilde yap.

Maturidi’ye göre hikmet, eşyayı yerli yerine koymak, herkese hak ettiği payı ihmal ve ihmale uğramadan vermek demektir. Maturidî, dünyadaki musibetler ve adaletsizliklerle ilgili olarak, yaratılmış bir alet olan insan aklının, eksiklikleri ve sınırları bulunduğunu, pek çok şeyin idrakinin ötesinde olduğunu, bazen dış etkenler tarafından yanıltılarak yaratılışın gerçek hikmetini kavramaya çalışıldığını ifade etti. , Tanrı’nın eylemlerinden ve O’nun işlerinden bahsetmiyorum bile. Maturidi’ye göre, dünyada meydana gelen kötülüklerin veya zahiri sıkıntıların varlığını akıl tek başına açıklayamaz.

Mâtürîdî, dünyadaki apaçık nizamdan ve bu nizamın canlılara uygun olmasından hareketle Allah’ın varlığını savunmuştur. Ona göre bu dünyadaki her şey dikkat çekici ve etkileyici bir düzen sergilemekte, aynı zamanda yaratılışındaki hikmeti de göstermektedir. Bütün dünya öyle bir organize edilmiştir ki, hiç kimse, en akıllı insan bile, onun gerçek yapısını kavrayamaz, kavrayamaz. Böylece her cismin ve canlının yapısı hikmeti ortaya koyar ve yaratıcısının varlığını ispat eder.

Üstelik dünyadaki tüm maddeler, belirli amaçlara hizmet edecek ve insanlığın yararına olacak şekilde düzenlenmiştir. Her şey, belli amaçlara hizmet etmek üzere, belli hareket ve dinlenme kalıplarına tabidir; tüm bunlar, tüm dünyanın işlerini kontrol eden Allah’ın varlığına işaret etmektedir.

Mâturîdî’ye göre, Güneş ve Ay’ın düzenli dönüşü ve bunların dönüşlerinden kaynaklanan gece ve gündüzlerin sürekli değişimi ve belirli kalıpları değişmeden ve orantısızlıkla takip etmeleri, onların yüce bir güç tarafından bu şekilde tasarlandığını ispat etmektedir. Bu dünyanın işleri üzerinde sonsuz bilgiye ve tam kontrole sahip olan varlık.

İnsanlar, varlıkları ve geçimleri açısından doğal olarak birbirlerine bağımlıdırlar ve işleri, her birinin kendi kendine yetmesini imkansız kılacak şekilde düzenlenmiştir. Bütün bunlar, Mâturîdî’ye göre, bu düzenlemenin arkasında, tüm dünyaya hakim olan, her şeyi bilen, güçlü ve güçlü olan Allah’ın olduğu bir dış gücün varlığına işaret etmektedir.

Allah’ın adaleti ve hikmeti, bazı fiillerin insana atfedilmesini zorunlu kılmaktadır. Mâturîdî, Allah’ın mutlak gücünü ve insanın tüm eylemlerini etkileyen ve kapsayan iradesini güçlü bir şekilde savundu . İnsan, muhakeme (mihne) için yaratılmış, kendisine eşyayı birbirinden ayırabilecek vasıtalarla donatılmış ve böylece sorumluluğunu yerine getirebilen sorumlu bir faildir. Bu nedenle gerçek bir eyleme sahip olmalı ve bu eylemleri gerçekleştirme konusunda bir miktar özgürlüğe sahip olmalıdır. Mâtürîdî bu önermeyi kurmak için hem akıldan hem de vahiyden yola çıkarak tartışmıştır. Pek çok Kur’an ayetinde insana bazı işleri yapması veya bazılarından kaçınması emredildiğini söyledi.

Mâtürîdî şöyle demiştir: “Bazıları, başkalarına fayda sağlamayı amaçlamadan hareket eden kimsenin hikmetli olmadığını , hareketleriyle belli bir amacı hedeflemeden hareket eden kimsenin ise aptallık (*abis) olduğunu zannetmişlerdir.” Allah’ın, böyle bir zararı hak etmeden kimseye zarar vermesinin mümkün olmadığını savunurlar, din konusunda başkaları için en iyi olanı yapmayı ve sonuç olarak onlar için iyi olanı yapmayı Allah’a farz sayarlar.

Böylece, ya başkalarına fayda sağlamayı ya da onları zarardan korumayı amaçlamaları anlamında Tanrı’nın eylemlerini sınırladılar. Tanrı’nın eylemlerini bilge adamların eylemleriyle ölçtüler ; O’nun eylemlerinin bilgelik ilkesiyle uyum içinde olması gerekiyordu . Bununla birlikte, Tanrı’nın insanlar arasındaki bilge adamlardan farklı olduğunu, O’nun bir eylemi yapmasının veya yapmamasının O’nu ne yüceltmesi ne de alçaltması, eylemlerinin O’na fayda getirmemesi veya O’nu zarara karşı korumaması açısından farklı olduğunu kabul ettiler . O’nun eylemlerinin hikmeti , temelde fayda sağlamaları ve başkalarını zarardan korumalarıdır; aksi takdirde hiçbir işe yaramazlardı.

Genel olarak hikmet ve adalet iyi, haksızlık ve ahmaklık kötü olduğuna göre, Allah’ın bütün fiillerinin hikmete , adalete veya hak edilmemiş lütuf (fadl) ve ihsana (ihsan) göre olduğunu tasdik etmeliyiz. -yeterli ve her şeyi bilendir ve bu özelliklere sahip olan birine adaletsizlik veya aptallık yakıştırmak yersiz olur.

Adalet ve adaletsizlik, aptallık veya bilgelik ile ilgili şeyler, şartların farklılığına göre farklılık gösterdiğinden, bunların gerçek mahiyetinin akıldan gizlenmesi oldukça mümkündür . Bu nedenle, insan aklının , Tanrı’nın eylemlerini veya O’nun yasasını bilge veya aptalca, adil veya adaletsiz olarak yargılaması çok zor olacaktır .

Maturidi’ye göre akıl, eksiklikleri ve sınırlılıkları olan, yaratılmış bir araçtır. Yargıları büyük ölçüde kendi koşullarından etkilenir, dolayısıyla bilgelik ile aptallığı birbirinden ayırmasını engelleyen bir şeyden etkilenmiş olabilir. Bu nedenle, aklımızla kavrayabilsek de, kavrayamasak da, Tanrı’nın tüm eylemlerinde hikmetin bulunduğunu varsaymalıyız.

Mâtürîdî , Allah’ın, hikmet sahibi kimselerde bulunmayan ilim, kudret, kudret ve hayat vasıflarına sahip olduğuna göre, O’nun fiillerini, hikmetli adamların fiilleriyle karşılaştırmanın hiçbir haklı yanı olmadığını söyledi .

Kaldı ki, günümüzde akılsızlardan hiçbiri ahmaklığa meyletmediği gibi, aralarındaki kendi kendine yeten ve güçlü olanlar da bu niteliklerin tam tersini taşımaya eğilimlidir.

Aslında bilgeler bu zıt niteliklere sahip olmuşlar, sonra onlara yeterlilik ve güç verilmiştir. Ancak bu niteliklere mutlak mahiyetlerinde değil, tecrübelerine ve önceki öğrenimlerine göre sınırlı anlamda sahiptirler. Belirli bir vakayı değerlendirirken, depolanmış bilgilerine ve önceki deneyimlerine güvenmek zorundadırlar.

Dolayısıyla bir insanın, bilgeliği ne olursa olsun, Tanrı’nın eylemleri hakkında hüküm iddia etmesi haddini bilmezlik olur. Bu durum, her bilgenin pek çok konuda cahil olduğunu, çeşitli konularda aciz ve muhtaç olduğunu bilmesi; pek çok konudaki aptallığını da çok iyi biliyor. Bu tür özelliklere sahip bir adam, Tanrı’nın eylemleri hakkında yargıya varacak kadar aptal ve cahil olacaktır.

Maturidi, yaratılış sebebinin Allah’ın emir ve yasaklarının yerine getirilmesi, cazibe ve korkunun gerçekleşmesi olduğunu sözlerine ekledi. Maturidi, bu konuyu açıklamak için Allah’ın mahlukunu yarattığını, ona ilim edinmenin tüm imkanlarını sağladığını, ona birçok nimet ve lütufta bulunduğunu söylemiştir.

Dolayısıyla insanın yaptıklarından sorumlu olması, dolayısıyla Allah’ın emir ve yasaklarına uymasına göre ceza ve mükafat alması muhtemeldir. Dolayısıyla Mâturîdî’ye göre yaratılıştaki asıl amaç kulfa yani mihne, yani insanın ahiretteki hükmüdür.

İkinci soru olan dünyada kötülüğün varlığı konusunda Maturidi, aklımızın ilahî hikmeti kavramaya yeterli olmasa da, yılan ve zararlı maddeler gibi kötü şeylerin yaratılışında bir hikmet bulunduğunu söyledi. ya da içlerindeki bilgeliğin doğasını bilmezler . Bu kötü şeylerin, yaratılışlarına makul bir açıklama getirebilmek için, iyi olanlarla birlikte değerlendirilmesi gerektiğine işaret etti.

İnsan, aklıyla bu bilgilere ulaşabilir , ancak her insan bunu başaramayabilir. Bu nedenle bu kötülükler, kendilerine fayda sağlayan ile zarar vereni ayırt edemeyen akli açıdan yetersiz olanları uyarmak için yaratılmıştır.

İnsan, akıl ve iradesi, hikmeti idrak etme ve kavrama yeteneği nedeniyle “en şerefli yaratık” ve “halife”dir. Dünyanın ahiret için hikmetlerin dolu olduğu bir saha olduğunu bilir ve kendisi dışında her mahlûkun doğrudan veya dolaylı olarak kendisine hizmet ettiğini söyler.

Sonuç olarak Mâtürîdî, gök ve yer, iyilik ve kötülük, iyilik ve kötülük, emir ve yasak, peygamberlik, ahiret, ibadet, şükür ve kader gibi yaratılış ve ilahî fiillerle ilgili pek çok konuyu akıl ve vahiy ile hikmet perspektifinden kurgulamıştır.

Ancak Mâturîdî, her durumda aklın iyiyi kötüden ayıramayacağı vasfını da ekler. Yalnızca temel kuralları bilir ve örneğin adaletsizlik ve cehaletin çirkin (qabīḥ), adalet ve bilgeliğin ise güzel (hasan) olduğunu bilir. Ancak birçok bireysel durumda iyi ve kötü aynı anda ortaya çıkar; burada insanlar doğru değerlendirmeyi yapabilmek için sıklıkla ilahi talimata ihtiyaç duyarlar.

MATURİDİ VE EŞ’ARI’NİN İLETİSİNDE AKLIN YERİ / Doktora

AHMAD MOHAMAD AHMAD EL-GALLI tarafından Edinburgh Üniversitesi’ne Felsefe Doktoru Derecesi için sunulan tez Şubat 1976

Felsefe Sizsiniz, İşhayatı ve Bilge Liderlik

Dönüşen lider olabilmek için felsefeye ihtiyaç var. Felsefenin kelime anlamı bilgelik sevgisidir. İhtiyacımız dönüşen lider değil bilgelik, bilge liderliktir. Felsefe yapmayan, yapmamakla öğünen felsefesiz bir toplumun ne hallere düştüğü, 2023 Türkiye’sinin gündemleri ile apaçık ortadadır.

Dönüşen Liderlik 2023 Zirvesinde CEO’larımız 2 gün boyunca toplanmış. Yeni bir fikir yok. Önemli olan yeni fikirlere dayalı çözümler. Felsefe yapmamışlar çünkü, yeni fikirlere peşinen karşı çıkmışlar demek.

İş hayatının liderlik iddiasında bulunabilmesi için bilgelik sevgisini içselleştirmesi, felsefe yapması, iş hayatında bilgeliğin, ardından da bilge liderliğin önünün açılması gereklidir.

Ülkemizde kavramlar kendimize yabancılaştırıldığı için şizofrenik bir dönemden geçiyoruz. Çift kişilikli bir toplum yapısıdır söz konusu olan. Doğulu gibi düşünürken batılı kavramlarla kuşatılmış durumdayız. İş hayatı da bu yabancılaşmadan nasibini almıştır.

Türkiye’de iş hayatı özellikle ikinci Dünya Savaşı’nın galibi Amerika’nın ülkemize 1943 yılından itibaren Büyük Orta Doğu projesi ile  çökmesi neticesinde şekillenmeye başlamıştır.

İş hayatımızda kullanılan kavramlar Anglosakson kavramlardır. 

Kendi kimliğimizden tarihimizden gelen kavramları iş hayatına uyarladığımız zaman işte gerçek dönüşen liderlik olgusu ile karşı karşıya kalacağız. Aslında dönüşmesi gereken liderlik değildir. Kendi kavramlarımıza dönmesi elzem olan iş hayatının tamamıdır.

İlk olarak Japonya ardından Kore ve Çin iş hayatlarındaki gelişmelere baktığımızda inovasyonu ve kendi özgün kavramlarını esas aldıklarını görmekteyiz. Asya’nın bu lider ülkelerinin iş hayatları kendi sosyolojik yapılarından devşirilen kavramlarla gelişmektedir. İşte bu şekilde dünya liderlik sahnesinde yer almaktadırlar.

Bu sayede Fortune 500 listesinde giderek artan sayıda Çin firmalarının yer aldığını görmekteyiz. Çin, bu başarısını ayrıca sosyolojik yapısında karşılığını bulan küçük işletmelerin (karideslerin) ve her sektörde dünya pazarlarında marka olacak şekilde büyük firmaların (köpek balıkları) sentezi şeklinde gerçekleştirmiştir.

İş Dünyası Filozofları

  • Rüştü Bozkurt
  • D.Ferhat Demir
  • Temel Aksoy
  • Ussal Şahbaz
  • Peter Drucker
  • Jack Ma

Türkiye dışındaki Türkçe Şairler

Türkiye dışındaki Türkçe şairlerin haritasına baktığımızda yoğunlaşmanın olduğu yerler Balkanlar ve Kafkasya bölgelerinde.

Kafkasya’nın tanımı içerisinde İran da var ve daha doğuda ise Doğu Türkistan

vahalarında en doğuda Turfan kenti olmak üzere şairler öbekleri göze çarpmaktadır.

Asya’da seyrek bir dağılım görüntüsü söz konusudur.

Google Earth Map

Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü Projesi (TEİS)

Akdeniz ve Karadeniz arasında bir yerleşim olarak gözüken Balkan yarımadasında

ve Karadeniz’in kuzeyinde Kırım’da, ayrıca da Kafkasya da Hazar’ın batı kıyıları ve

hinterlandında, yine doğu Akdeniz kıyılarında Kahire’den başlayıp Türkiye sınırına kadar

gelen çizgi içerisinde yoğunlaşmalar söz konusudur.

Deniz kenarları daha çok şairleri barındırmıştır.

Türk şiirinin dünyada iz bıraktığımız coğrafyalar özelinde incelenmesi elzemdir.

Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarındaki 200’ü aşkın şehir ve yerleşimlerde doğan şairler Türkçe şiirler yazmışlardır.

Konu sadece Türkiye coğrafyasına indirgendiği için kısır kalıyor ve böylece Türk kavramı da soyut kaldığı için bu konunun peşine düştüm.

Tarihî dönemde yazılmış şiirlerle ilgili çeşitli çalışmalar yapıldı.

Aprinçor Tigin’den başlayarak Uygur, Karahanlı, Harezm, Çağatay, Osmanlı sahaları konusunda birçok kaynak var.

Çağdaş Türk şiiri ile ilgili olarak Yeni Türk Edebiyatı uzmanları daha iyi bilgi verebilirler. (Prof Ali Akar)

Şehirler üzerinden ilerlemek önemli. Neticede ortaya bir harita çıkacak.

Doktora tezleri arasında bir kaynağa rastlamadım. En kapsamlı kaynak ise Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü’dür.

Türkiye dışındaki şairlerin şehirler bazında büyükten küçüğe sıralamasını oluşturdum.

Şiir haritamız; Asya, Rumeli ve Afrika kıtaları olarak.

Benim için çok enteresan oldu bu sonuçlar;

218 yerleşime dağılmış şairlerin şehirler bazındaki adetleri

Türkiye dışında Türkçe yazan şairler. Batıda Peç (Macaristan),

doğuda Turfan (Doğu Türkistan -Çin), kuzeyde Kazan (Tataristan-Rusya)

güneyde Mekke-Taif (Arabistan)

  • Pecs-Turfan: 5440 km.
  • Kazan-Taif: 5360 km

Toplam 10.800 km

ŞAİRLERİN ŞEHİRLERİNİN FREKANS SIRALAMASI

City/Location  (Şehir/Yerleşim) Poet (Şair) Continent (Kıta)
Azerbaycan 256 ASYA
Bağdat 85 ASYA
Selanik 51 RUMELİ
Tebriz 49 ASYA
BOSNA 48 RUMELİ
Üsküp 47 RUMELİ
KERKÜK 43 ASYA
Manastır 40 RUMELİ
Prizren 35 RUMELİ
Bulgaristan 33 RUMELİ
KIRIM 31 ASYA
Şamahı 30 ASYA
Filibe 27 RUMELİ
Yenişehir (Larissa) 25 RUMELİ
Buhara 25 ASYA
Saraybosna 24 RUMELİ
SEREZ 24 RUMELİ
Vardar Yenicesi 24 RUMELİ
HALEP 23 ASYA
ŞAM 22 ASYA
MORA 22 RUMELİ
Şirvan 22 ASYA
Mostar 20 RUMELİ
Horasan 20 ASYA
LEFKOŞA 19 ASYA
Sofya 18 RUMELİ
Gence/Azerbaycan 18 ASYA
Azerbaycan/Nahcivan 17 ASYA
Nahcivan 17 ASYA
Azerbaycan/Baku 16 ASYA
HANYA 15 RUMELİ
İŞKODRA 15 RUMELİ
SİROZ 15 RUMELİ
Şumnu 15 RUMELİ
Azerbaycan/Karabağ 15 ASYA
Kefe 15 ASYA
Girit 14 RUMELİ
Rusçuk 14 RUMELİ
Şuşa 14 ASYA
Gümülcine 12 RUMELİ
Kandiye 12 RUMELİ
Razgrat 12 RUMELİ
Varna 12 RUMELİ
Yanya/Leskovik 12 RUMELİ
Herat 12 ASYA
Kaşgar 12 ASYA
URMİYE 12 ASYA
Priştine 11 RUMELİ
İsfahan 11 ASYA
MUSUL 11 ASYA
Kazan, Tataristan 10 ASYA
Tırhala 9 RUMELİ
ERBİL 9 ASYA
Hokand/Hocent 9 ASYA
Hoten 9 ASYA
KAZVİN 9 ASYA
Türkistan 9 ASYA
DİMETOKA 8 RUMELİ
Drama 8 RUMELİ
Kırcaali 8 RUMELİ
Köprülü/Makedonya 8 RUMELİ
Silistre 8 RUMELİ
Azerbaycan/Gazah 8 ASYA
Harezm/Harzem 8 ASYA
HEMEDAN 8 ASYA
Taşkent 8 ASYA
BELGRAT 7 RUMELİ
Eğridere(Ardino) 7 RUMELİ
Tiran 7 RUMELİ
HOY 7 ASYA
İskeçe 7 RUMELİ
KAHİRE 6 AFRİKA
Arnavutluk 6 RUMELİ
Dobruca 6 RUMELİ
İştip 6 RUMELİ
Karaferye 6 RUMELİ
Kosova / Vıçıtırın 6 RUMELİ
Yanbolu (Bulgaristan) 6 RUMELİ
Belh 6 ASYA
Dağıstan 6 ASYA
KUDÜS 6 ASYA
Mekke 6 ASYA
Yarkent 6 ASYA
MISIR 5 AFRİKA
Libya 5 AFRİKA
Niğbolu (Nikopol) 5 RUMELİ
Şemkir/Azerbaycan 5 ASYA
Şiraz 5 ASYA
Florina 4 RUMELİ
Hersek 4 RUMELİ
Kesriye 4 RUMELİ
Köstendil 4 RUMELİ
Larissa 4 RUMELİ
Lofça 4 RUMELİ
SEMENDİRE 4 RUMELİ
Tırgovişte (Eskicuma) 4 RUMELİ
Tırnova 4 RUMELİ
USTRUMCA, Usturumca 4 RUMELİ
Aksu 4 ASYA
Erdebil 4 ASYA
TİFLİS 4 ASYA
Dobriç 3 RUMELİ
Hacıoğlu Pazarcığı (Dobriç) 3 RUMELİ
Leskovik 3 RUMELİ
PRAVADİ 3 RUMELİ
Redoviş 3 RUMELİ
SIRBİSTAN 3 RUMELİ
ZAĞRA 3 RUMELİ
Andican/Endican 3 ASYA
Batum 3 ASYA
Çimkent 3 ASYA
Dehli/Dihli (Delhi) 3 ASYA
Hive 3 ASYA
Kırım/Bahçesaray 3 ASYA
Medine 3 ASYA
Meraga 3 ASYA
Ordubad 3 ASYA
SEMERKAND/Semerkant 3 ASYA
Serab 3 ASYA
FERECİK 2 RUMELİ
İpek, Kosova 2 RUMELİ
KAVALA 2 RUMELİ
Krumovgrat(Koşukavak) 2 RUMELİ
Mora/Gördes 2 RUMELİ
PEÇ 2 RUMELİ
Petriç 2 RUMELİ
Preveze 2 RUMELİ
Vidin 2 RUMELİ
Fergana 2 ASYA
Hamedan 2 ASYA
Kerbelâ 2 ASYA
REVAN 2 ASYA
Tekelü 2 ASYA
Turfan 2 ASYA
Bender 1 RUMELİ
Dedeağaç 1 RUMELİ
GÖRİCE, Arnavutluk 1 RUMELİ
HERSEG 1 RUMELİ
Köstence 1 RUMELİ
Leskofça 1 RUMELİ
Mora, İzdin 1 RUMELİ
Osmanpazarı (Omurtag) 1 RUMELİ
Azerbaycan/Üştibin 1 ASYA
Badehşan 1 ASYA
Balasagun 1 ASYA
Cimyon 1 ASYA
Çiçektü 1 ASYA
Daşhovuz/Garamazı 1 ASYA
Deşt-i Kıpçak 1 ASYA
Dîlmekân (Dilmeğan) 1 ASYA
Encan 1 ASYA
Endhod 1 ASYA
Etrek, Gürgen 1 ASYA
Fit Kalesi, Şamahı 1 ASYA
Gazne 1 ASYA
GAZZE 1 ASYA
Gırag Salahlı köyü/Gazah 1 ASYA
Göyçay/Melikballı 1 ASYA
Göyçe/Daşkend Köyü 1 ASYA
Gulca (İli) 1 ASYA
Güney Azerbaycan/Serab 1 ASYA
Gürcistan/Borçalı/Fahralı 1 ASYA
Halhal, İran 1 ASYA
Hanegâh köyü, Ordubad, Nahçıvan 1 ASYA
Harizm 1 ASYA
Horasan Bistam 1 ASYA
İran/Garacadağ/Eher 1 ASYA
İsferâyîn (Horasan) 1 ASYA
Kazvîn’e bağlı Sâfîâbâd beldesi 1 ASYA
Kermine 1 ASYA
KEŞMİR 1 ASYA
Kitâb 1 ASYA
Kokan 1 ASYA
Kzah/Şıhh Köyü 1 ASYA
Lahıç/Şirvan 1 ASYA
Margılan 1 ASYA
Mâverâunnehir 1 ASYA
Merv 1 ASYA
Meshed 1 ASYA
Meymene 1 ASYA
Nemengan/Namangan 1 ASYA
Nişabur 1 ASYA
Sarahs 1 ASYA
Sayram 1 ASYA
Sebzvâr 1 ASYA
Sığnak 1 ASYA
Suriye/Kamışlı 1 ASYA
Şahâbâd (İsfahan yakınlarında) 1 ASYA
Şakak/İran 1 ASYA
Tahran 1 ASYA
TAİF 1 ASYA
Tirmiz 1 ASYA
Ustaca 1 ASYA
Ustaclu 1 ASYA
Vardan köyü/Oğuz/Azerbaycan 1 ASYA
Yüknek 1 ASYA
Kuklen 0 RUMELİ
Nevrokop (Gotse Delçev) 0 RUMELİ
Resne, Girit 0 RUMELİ
 

218 yerleşim

1858 Şair

Asya 116 yerleşim

Rumeli 80 yerleşim

Afrika 3 yerleşim

 

 

AFRİKA
Cezayir AFRİKA
RUMELİ
Akova, Mora RUMELİ
Anapoli/Mora RUMELİ
Ardino (Eğridere) RUMELİ
Arnavutluk/Mat RUMELİ
Balçık RUMELİ
Batı Trakya RUMELİ
Bulgaristan/Çırpan RUMELİ
Bulgaristan/Silistre RUMELİ
Caferler RUMELİ
Diraç RUMELİ
Dobriç(Hacıoğlupazarcık) RUMELİ
Ercek RUMELİ
Evros/Dimetoka RUMELİ
Gevgili RUMELİ
Haskovo(Hasköy) RUMELİ
Kalaycı RUMELİ
Kalkandelen, Göllikesriye RUMELİ
Katerina/Selanik RUMELİ
Mora/Yenişehir RUMELİ
Suhindol RUMELİ
Tuna Boyları RUMELİ
Uziçe RUMELİ
Yaşlıköy(Jenda) RUMELİ

KITASAL DAĞILIM

AFRİKA

  • KAHİRE
  • MISIR
  • Cezayir

AVRUPA (RUMELİ)

Akova, Mora
Anapoli/Mora
Ardino (Eğridere)
Arnavutluk
Arnavutluk/Mat
Balçık
Batı Trakya
BELGRAT
Bender
BOSNA
Bulgaristan/Çırpan
Bulgaristan/Silistre
Caferler
Dedeağaç
DİMETOKA
Diraç
Dobriç
Dobriç(Hacıoğlupazarcık)
Dobruca
Drama
Eğridere(Ardino)
Ercek
Evros/Dimetoka
FERECİK
Filibe
Florina
Gevgili
Girit
GÖRİCE
Gümülcine
Hacıoğlu Pazarcığı (Dobriç)
HANYA
Haskovo(Hasköy)
HERSEG
İpek
İskeçe
İŞKODRA
İştip
Kalaycı
Kalkandelen, Göllikesriye
Kandiye
Karaferye
Katerina/Selanik
KAVALA
Kesriye
Kırcaali
Kosova / Vıçıtırın
Köprülü/Makedonya
Köstence
Köstendil
Krumovgrat(Koşukavak)
Kuklen
Leskofça
Leskovik
Lofça
Manastır
MORA
Mora, İzdin
Mora/Gördes
Mora/Yenişehir
Mostar
Nevrokop (Gotse Delçev)
Niğbolu (Nikopol)
Osmanpazarı (Omurtag)
PEÇ
Petriç
PRAVADİ
Preveze
Priştine
Prizren
Razgrat
Redoviş
Resne, Girit
Rusçuk
Saraybosna
Selanik
SEMENDİRE
SEREZ
SIRBİSTAN
Silistre
SİROZ
Sofya
Suhindol
Şumnu
Tırgovişte (Eskicuma)
Tırhala
Tırnova
Tiran
Tuna Boyları
USTRUMCA, Usturumca
Uziçe
Üsküp
Vardar Yenicesi
Varna
Yanbolu (Bulgaristan)
Yanya/Leskovik
Yaşlıköy(Jenda)
Yenişehir (Larissa)
ZAĞRA

ASYA

Aksu
Andican/Endican
Azerbaycan/Baku
Azerbaycan/Gazah
Azerbaycan/Karabağ
Azerbaycan/Nahcivan
Azerbaycan/Üştibin
Badehşan
Bağdat
Balasagun
Batum
Belh
Buhara
Cimyon
Çiçektü
Çimkent
Dağıstan
Daşhovuz/Garamazı
Dehli/Dihli (Delhi)
Deşt-i Kıpçak
Dîlmekân (Dilmeğan)
Encan
Endhod
ERBİL
Erdebil
Etrek, Gürgen
Fergana
Fit Kalesi, Şamahı
Gazne
GAZZE
Gence/Azerbaycan
Gırag Salahlı köyü/Gazah
Göyçay/Melikballı
Göyçe/Daşkend Köyü
Gulca (İli)
Güney Azerbaycan/Serab
Gürcistan/Borçalı/Fahralı
HALEP
Halhal, İran
Hamedan
Hanegâh köyü, Ordubad, Nahçıvan
Harezm/Harzem
Harizm
HEMEDAN
Herat
Hive
Hokand/Hocent
Horasan
Horasan Bistam
Hoten
HOY
İfsicab
İran/Garacadağ/Eher
İsfahan
İsferâyîn (Horasan)
Kasan
Kaşgar
KAZVİN
Kazvîn’e bağlı Sâfîâbâd beldesi
Kefe
Kerbelâ
KERKÜK
Kermine
KEŞMİR
KIRIM
Kırım/Bahçesaray
Kitâb
Kokan
KUDÜS
Kzah/Şıhh Köyü
Lahıç/Şirvan
LEFKOŞA
Margılan
Mâverâunnehir
Medine
Mekke
Meraga
Merv
Meshed
Meymene
MUSUL
Nahcivan
Nemengan/Namangan
Nişabur
Ordubad
REVAN
Sarahs
Sayram
Sebzvâr
SEMERKAND/Semerkant
Serab
Sığnak
Suriye/Kamışlı
Şahâbâd (İsfahan yakınlarında)
Şakak/İran
ŞAM
Şamahı
Şemkir/Azerbaycan
Şiraz
Şirvan
Şuşa
Tahran
TAİF
Taşkent
Tebriz
Tekelü
TİFLİS
Tirmiz
Turfan
Türkistan
URMİYE
Ustaca
Ustaclu
Vardan köyü/Oğuz/Azerbaycan
Yarkent
Yüknek

Kaynaklar.

  • NHB1:Niyazi Hüseyin Bahtiyar Balkanlarda Türk Ünlüleri 1
  • NHB2:Niyazi Hüseyin Bahtiyar Balkanlarda Türk Ünlüleri 2
  • NHB3:Niyazi Hüseyin Bahtiyar Balkanlarda Türk Ünlüleri 3
  • AEA Ahmet Emin Atasoy
  • RUYİAD: Rumeli Yatırımcı ve İşadamları Derneği
  • YÖ,Yalçın Öcal, Gayrimüslim Türkler
  • BN: Behçet Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü
  • http://teis.yesevi.edu.tr/arama

Jaipur Edebiyat Festivali, 1-5 Şubat 2024

Kavramlarla Maturidi

 

  • Adalet
  • Ahiret
  • Ahlak
  • Akıl
  • Allah
  • Amel
  • Ay
  • Ayet
  • Bela
  • Bilgi
  • Birlik
  • Cehennem
  • Cennet
  • Ceza
  • Cihad
  • Din
  • Doğum
  • Dost
  • Dünya
  • Düşman
  • Eğitim
  • Evren (Alem)
  • Felaket
  • Fikir
  • Filozoflar
  • Gök
  • Günah
  • Güneş
  • Hac
  • Hak
  • Hayat
  • Hayır
  • Hayvan
  • Hikmet
  • Hürriyet
  • İbadet
  • İlahi
  • İlahiyat
  • İlham
  • İlim
  • İman
  • İmtihan
  • İnsan
  • İrade
  • İyilik
  • Kader
  • Kaza
  • Kelam
  • Keşf
  • Kişi
  • Kötülük
  • Kudret
  • Kul
  • Kuvvet
  • Mantık
  • Melek
  • Merhamet
  • Millet
  • Mümin
  • Mütefekkir
  • Nakil
  • Namaz
  • Oruç
  • Ödev
  • Ölüm
  • Özgürlük
  • Peygamber
  • Rab
  • Rahmet
  • Sağlık
  • Sevap
  • Şefaat
  • Şer
  • Şeriat
  • Şeytan
  • Şiir
  • Şükür
  • Tanrı
  • Tarikat
  • Tasavvuf
  • Tefsir
  • Tekfir
  • Tengri
  • Tevhid
  • Vahiy
  • Varlık
  • Yaratıcı
  • Yaratılış
  • Yaratılmış
  • Yeryüzü
  • Yıldızlar
  • Zekat
  • Zorbalar

Kaynak: Kitâbü’t-Tevhîd

 

Maturidi’ye göre Bilim (İlim) ve Bilgelik (Hikmet)

Tabiatın bizzat kendisi ise ilim ve hikmet sahibi bir yaratıcının kudretlerinin delilidir, nurla zulmet de bu İlâhî kudret vasıtaları arasında yer almaktadır.

Aslında Seneviler hikmetten söz etmekten, nesne ve olayların iç yüzünü irdelemekten uzak kalmaya insanların en lâyık olan zümresidir. Çünkü onların kanaati, “Nur cevherinden asla kötülük gelmez” şeklindedir, bilgisizlikse bir kötülüktür. îlim ve hikmet arama iddiası  nur cevherinden ise, nur özü itibariyle bilgili ve hikmetli olandır, bilgisizlikle ve (hikmetin zıddı olan) sefehle ilgisi yoktur. Öğrenme ve hikmet arama ise ilmi ve hikmeti bilmeyenlerin görevidir. Bilgisizlik eğer kötülük (zulmet) cevherinden ise öğrenmek ve hikmet aramak ona kâr etmez, zaten şer özü itibariyle iyiliği kabul edemez ve ona müsait olamaz. Durum böyle olunca Senevtler’in hikmet ve ilim tartışması ve iddiasında bulunmaları temelden düşer. Zira onların bu konudaki tartışması nur cevheri adına ise nur cevheri daha önce de bilgili olduğundan artık tartışmanın bir anlamı yoktur. Şayet zulmet cevheri adına ise bu cevher ilim ve hikmeti dinlemediği ve benimsemediği için tartışma abestir. Şu halde mantıkî düşüncenin doğru olabilmesi için hem cehlin hem de ilmin nurla zulmetin cevherlerinde bulunduğunu benimsemek gerekir, ancak bu pozisyondadır ki kötülükle iyilik onların her birinde toplanmış bulunur. İşte Senevîler’i düalizme mecbur eden bu noktadır. Allah’a hamdolsun ki bu anlayışları kökünden çürütülmüş oldu.

Bu durumda her şey O’na boyun eğip teslimiyet arzeder. Bunun da mânası, kâinat cevherlerinden her birinin, var olup ortaya çıkışında başkasının iradesi ve egemenliğinin tasarrufu altında bulunmasından ibarettir. Kâinatın ilim ve hikmet sahibi bir yöneticisinin (müdebbir) mevcudiyeti için öne sürülecek delilden maksat da bundan ibarettir, ta ki kâinat O’nun sayesinde oluşup gelişsin ve yokluktan varlık alanına çıksın. Zira âlemin ibtidaen oluşumu sırasında, nesneleri yeniden nasıl inşa edeceğini bilen bir varlığa olan ihtiyacın arzettiği fevkalâdelik onun varlığını ve düzenini sürdürmesinin arzettiği fevkalâdeliğin dûnunda değildir. Hatta o, berikinden daha belirgindir, başkasına olan ihtiyacı daha büyüktür. Aslında âlem kendi kendini yönetmekte son derece yetersiz olup onun idaresini Allah’a havale etmenin sebepleri apaçıktır. Şunu da ilâve etmek gerekir ki, herkeste bir zamanlar yokken bilâhare vücut bulmuş olduğunun kanıtlan mevcuttur. Çünkü her akıl ve basiret sahibi kimse var oluşunun başlangıç dönemini veya geçmişte yaşadığı çelimsiz ve nazik devrelerden gelişip bugüne geldiğini hatırlamalıdır; öyle ki kişinin bu devreleri için bir başlangıç tasavvur edilmediği takdirde onun mevcudiyetini açıklamak mümkün olmaz. Bir de insanın, âdeta tükenip ölünceye kadar geçirdiği bütün bitkinlikleri ve zaafları göz önünde bulundurması kendisini mecburen önceden yokken bilâhare var oluşunun şuuruna götürür. Tasarruf yeteneği taşıyan ve olup bitenleri bilen insanın konumu bundan ibaretse, canlıların yönetimi altında bulunan ve onların kendisinden yararlanmasından habersiz olan cansız varlıkların aynı statüye [172] girmesi daha büyük bir gerekliliğin sonucudur. § Şu da var ki cansız varlıkların canlıların yararlanacağı bir konum taşıması, onları yaratıp yönetenle canlıları yaratıp yönetenin aynı varlık olduğunu gösterir; zira O, cansızları canlıların yararına olacak bir statüye koymuştur, onların dirliği cansızlar sayesinde mümkündür.

Şimdi, tabiatın sapasağlam ve sanatkârane bir yapıya sahip olduğu  apaçıktır, şu halde tabiatın, sayesinde vücut bulduğu varlık, nesne ve  olayların sonuçlarından haberdar olan ilim ve hikmet sahibi biridir ve O, tabiat nesnelerini bulundukları şekilde yaratmıştır. § Bu gerçek [217] sözü edilen dört tabiatın, yahut temel maddenin veya ileri sürdükleri isimlerin, âlemin bugünkü biçimini alabileceği şekilde kendi başına oluşmasının imkânsızlığı hususunu da içermektedir. Şu halde tabiatı hikmet sahibi bir yöneticinin bugünkü haliyle yarattığı kanıtlanmış ve onun yoktan oluşturulmasının zarureti de ortaya çıkmış oldu. Şu da var ki renkler ve onlardan her biri tabiatçıların sözünü ettikleri sıcaklık ve soğukluk özelliklerinden herhangi biriyle nitelenmiş değildir, çünkü öyle tabiat nesnesi vardır ki sıcak olduğu halde ona belli bir renk hâkim olur, bir diğeri ise soğuk olduğu halde aynı renk ona da hâkim olur. Demek ki renklerden hiçbiri sözünü ettikleri dört özellik (tabâi‘-i erbaa) sebebiyle veya bu özellikler renkler sebebiyle oluşmuş değildir; bu gerçeğin içinde de tabiatçıların ileri sürdüklerinin ötesinde bir yaratıcının mevcudiyeti tezi yer almaktadır. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.

Muhammed b. Şebîb tabiatçılara yönelik üslûbunu kullanarak müneccimlerle şöyle tartışmıştır: Bizim nitelediğimiz yaratıcının fiilinin kusursuz ve düzenli gerçekleşmesinin sebebi sahip bulunduğu ilim ve kudrettir, şayet bu olmasaydı anlattıklarının meydana gelmesi imkân dahiline girmedi. Zira daha önce yürürlüğe konmuş bir düzen sayesinde tabiat âhengini almış ve ilâhı fiiller yerli yerinde cereyan etmiştir. Yıldızların durumu da buna benzemektedir. Şayet tabiatın yönetimi Müneccime nin söylediği gibi yıldızların tesirine bağlı ise yine bu, yıldızları bu konumda yaratan, ilim ve hikmet sahibi bir varlığın düzenlemesi sayesinde olmuştur. Eğer düzenleme doğrudan yıldızlara ait olsaydı sürekli seyir ve hareket halinde bulunmak suretiyle kendilerini yorma ve sıkıntıya sokma ihtimali gündeme gelmezdi. Zira duyulur âlemdeki canlıların durumu bu minval üzeredir: Bu tür fonksiyonlar onları yorar ve eleme sevkeder. Bir başka alternatif de tabiatın yönetiminin cansızlara eliyle gerçekleşmesidir, bu durumda yönetim onlara da dışında bulunan bir varlık sayesinde tahakkuk eder, daha önce sözü edilen ipek tezgâhı örneğinde olduğu gibi. Şu da bilinmektedir ki tabiatın yöneticisi olduğu iddia edilen varlık kendini yormadan işini yürütebilse elbette bunu tercih ederdi. Hulâsa bilinmelidir ki bütün bunlar hikmet ve ilim sahibi olup her şeyden müstağni bulunan bir varlığın düzenlemesi ve önetmesiyle olmuştur, bu varlık sözü edilen her şeyi çeşitli amaçlar için kullanmıştır. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.

Pozisyonları farklı olan fiillerin (irade ile değil de) tab‘an fonksiyoner olan bir varlıktan zuhur etmesi imkânsızdır, meselâ soğutmak, sıtmak, şer ve hayır gibi. Ortaya çıkmış oldu ki bunlardan hiçbiri tab’an fonksiyoner olanla vücut bulmuş olmayıp, § aksine her şeyi [2 J yaratılışı ve mevcudiyetiyle bu konumda düzenleyen, ilim ve hikmet sahibi bir varlık sayesinde mevcudiyet kazanmıştır. Eğer fuller cebren vuku bulsaydı fâil için bunlardan kaçınmak mümkün olmazdı, meşe â arkaya doğru itilip yıkılmış, damın üstünden düşürülmüş ve iplerle bağlanmış biri gibi. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir. Yaşanan dünyada felçli kimse yapamadığı şeyin kendisi için muhal olmadığını bilir, ama ve özürlü organa sahip bulunan kimse de onun gibidir; bunlardan her biri özürlerinin kalkabileceğini ve halen içinde bulundukları durumun aksine güç yetirebileceğim de bilir. Şu halde bütünüyle zorunluluk ve cebir iddiasında bulunmanın realiteye aykırı düştüğü kanıtlanmış durumdadır.

Bu konuda hareket noktası şudur ki zihinde canlandırma ey- [268] lemi aslında duyunun sağladığı bir bilgidir; veya duyuların verisinde kişinin şu anda algılayamadığı şeyleri bilebilmesinin kılavuzu vardır, çünkü kişi aslında onu tanımaktadır. Hiçbir duyu sahibi duyu yeteneğinin mahiyetini ve keyfiyetini bilemez. Bu durum aynı konumda bulunan herkes için aynı şekilde gereklidir. Şu halde duyu yeteneklerinin, bunların mahiyetini bilen birinin sayesinde oluşmuş ve O nun tarafından inşa edilmiş bulunması aklî bir gereklilik arzetmektedir.

Öyle ki duyulara sahip bulunan canlılar bunları inşa edenin duyular vasıtasıyla idrak edilemeyeceğini de kabul ederler. Zira idrak yeteneği bulunan herkes kendi yapısal kuruluşundan bile habersiz, bedeni ve ruhî mekanizmasından bozulanları onarmaktan âcizdir. Bu durum maddî âlemin ötesinde ilim ve hikmet sahibi bir varlığın mevcudiyetini zaruri kılmaktadır. Bu varlık duyulur nesnelerin özelliklerini taşımaz, çünkü böyle bir şey imkân ve ihtimal dahilinde bulunsaydı, duyulur âlem O’nun sayesinde var olamazdı, bizim gibilerin sayesinde olamadığı gibi. Hatadan korunma ve kurtuluşa erişme ancak Allahın yardımıyla mümkündür.

Kaynak: Kitabü’t-Tevhid Açıklamalı Tercümesi Ebu Mansur El-Matüridi