Home Blog Page 131

Asya ve Devlet

BOP ve Asya çatışması düşünsel açıdan da yoğunlaşmaya başladı.

“BOP, hazır bir şablona entegrasyon projesiydi. Türk akademisi bunun için yetiştirilmiştir. Aktarım ve uyum. Orijinal üretim mantalitesi çok zayıftır. O sebeple Tarihsel köklerden Orijinal bir devlet tasarımı arayışı çok değerli. Oturumlarda parçalar halinde kıymetli şeyler söylendi ama henüz aranan formüle yaklaşıldığına dair işaret de yok.”

Ezberler ve güdümlenmişlikler ağır bastığından fikirleri geliştirmek ve öne sürmek çok zor olacak.
“İstanbul’daki Asya’da Devlet Birikimi bilgitoyunda “Üretim Tarzı ve Töre İlişkisinden İlk Devlet Yapılanmasına Bozkırın Sosyo-ekonomik Devrim Günleri” başlıklı bir konuşma yaptık. YouTube’a yüklendi. Başta USMER başkanı Şule Perinçek Hanım, emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum. 0sman Karatay @TFOsmanKaratay”

Roman Empire: Languages and People

Osmanlı Devletinde Hind Tekkeleri

SONUÇ

Faaliyet gösterdikleri alanın genişliği ve faaliyet sürelerinin uzunluğu bağlamında
Osmanlı dönemi tasavvuf hayatında önemli bir yere sahip bulunan Hindî tekkelerinin
tarihçelerini ortaya koymak, tekkelerde görev yapan şeyhlerin isimlerini tespit etmek,
tekkelerin gelir kaynaklarını belirlemek ve en önemlisi bu tekkelerin kendi
aralarındaki ilişkileri bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmek amacıyla bu çalışma
meydana getirilmiştir.
Çalışma neticesinde ilk olarak Hindî tekkelerinin, Şam ve Kudüs’teki tekkeler örneğinde olduğu üzere inşa tarihleri Osmanlıların Suriye, Filistin, Mısır ve Hicaz’a hakim oldukları 1516-1517 senelerinden öncesine uzanmak suretiyle Ortadoğu coğrafyasının Hindistan ile dini-tasavvufî ilişkiler başta gelmek üzere ticari ve kültürel alanlarda temas kurmasında önemli bir role sahip oldukları anlaşılmıştır. Bu çalışmada Şam ve Kudüs’teki Hindî tekkelerinin tarihçesine dair yer verilen bilgiler, Suriye ve Filistin’in 1917 senesinde fiilen Osmanlı hakimiyetinden çıkması ile sonlandırılmıştır.
Bununla birlikte Kudüs’teki tekkenin Hindistan devletine ait resmi statüde bir bina olarak hala kullanılır durumda olması, bu binanın tarihte ve günümüzde sahip olduğu rolü şüphesiz, yansıtan bir ayna durumundadır.
Bu çalışmada, 1925 senesinde tekke-zaviyelerin ilga edilmesine dair kanunu merkeze
alan bir yaklaşımla Hindî tekkelerinin tarihçelerine dair anlatım sonlandırılmış
olmakla birlikte Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalanlar da dahil olmak
üzere tekkelerin bir kısmı en azından yapı olarak ayakta kalmış ve Horhor ve
Konya’daki Hindîler Tekkesi örneğinde olmak üzere buralarda Hind asıllı kimseler
yaşamaya devam etmiştir.
Hindî tekkelerinden Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Şam ve Halep’teki tekkeler, bölgede Osmanlı hakimiyetinin son erdiği tarihten sonra en azından yapı olarak ayakta kalmış olsalar bile Suriye’de sürmekte olan iç savaş sebebiyle günümüzde harabe halde olmaları muhtemeldir.
Bu iki tekkenin dışında, Irak’ta Bağdat ve Süleymaniye’de bulunan Hindî tekkelerinin de bölgede uzun dönem boyunca yaşanan savaşlar ve kargaşalar esnasında harap hale gelmeleri ihtimal dahilindedir. İslam dünyasının ve medeniyetinin bir anlamda kalbi ve
merkezi durumunda bulunan Mekke ve Medine’deki Hindî ribat ve tekkeleri ise hac
vazifesini yerine getirmek amacıyla bu merkezlere gelip gitmeye devam eden Hintli
ve Pakistanlı hacıların, sufilerin ve alimlerin barınma mekanları olarak hizmet
vermeye devam etmektedir.
Hindî tekkeleri içerisinde faaliyet gösterdikleri sürelerin uzunluğu bakımından dikkat çeken iki tekke olan Bursa’daki ve Horhor’daki tekkeler ise 15. yüzyıl ortalarında güçlü bir Kalenderî geleneğin gölgesi altında inşa edilmiştir.
Faaliyetlerindeki süreklilik bakımından Bursa’daki Hindîler Tekkesi daha istikrarlı
bir yapı görünümü arz ederken Horhor Hindîler Tekkesi’nin faaliyetlerinde kesilmeler yaşanmıştır.
Bununla birlikte Horhor’daki Hindîler Tekkesi’nin içerisinde yer aldığı İstanbul’a ait olan ve on bir binden fazla cilde karşılık şer’iyye sicillerinin henüz yüzde bir civarında bir kısmının neşri yapılmıştır. İstanbul şer’iyye sicilleri üzerine yapılacak yeni ve kapsamlı çalışmalarla birlikte Horhor Hindîler Tekkesi’ne dair olmasa bile İstanbul’daki Hintli şeyhlerin faaliyetlerine dair yeni verilere ulaşılacaktır.
Horhor’daki Hindîler Tekkesi, bir merkez tekke (Âsitâne) olarak diğer
bölgelerdeki Hindî tekkeleri nezdinde bir otoriteye ve güce sahip olsa da tekkenin bu
duruma gelmesinde en önemli etken tekkeden uzun bir süre görev yapan Hacı
Ahmed Efendi’nin faal şahsiyetidir.
Kendisinin ve halefi İbrahim Hakkı Efendi’nin şeyhliği döneminde tekke, diğer Hindî tekkeleri nezdinde önemli bir güce erişmiştir. Hindî tekkelerinin tarihçeleri genel bir değerlendirme tabi tutulduğunda, 17 ve 18. yüzyılların önemli bir döneme karşılık geldiği anlaşılmaktadır. Bu iki yüzyıllık süreçte altısı 17. yüzyılda altısı da 18. yüzyılda olmak üzere on iki yeni Hindîler Tekkesi faaliyete geçmiştit.
17. yüzyılda faaliyete başlayan Hindî tekkeleri içerisinde Adana’daki Hindîler Tekkesi gelir kaynaklarının çeşitliliği ve müştemilatının büyüklüğü açısından öne çıkmıştır. Tarsus’taki tekke ise burada bulunan Hindli nüfusun sayıca çok olması sebebiyle Abdulkayyum isminde varlıklı bir Hindli şeyhin yönetiminde Danyal Aleyhisselam Türbesi’nin bitişiğinde ikinci bir
yapıda faaliyet göstermeye başlamış ve Adana’daki tekkede olduğu gibi önemli bir
iktisadi güce sahip olmuştur.
Bu yüzyılda Bağdat, Haleb ve Urfa’da Hindî tekkelerinin inşa edilmiş olmaya başlamaları ise şüphesiz, bu güzergahtaki ticarikültürel faaliyetlerde artış olmasını göstermesi bakımından önemlidir. 17. yüzyılda Anadolu’daki birçok yerleşim yerinin harap hale gelerek terk edilmesi; Samsun ve Tokat mevlevihânelerinin faaliyetlerinin durması gibi durumlar göz önüne alındığında Bağdat, Haleb ve Urfa’da Hindî tekkelerinin faaliyet göstermeye
başlamış olmaları dikkat çeken bir gelişme olmuştur.
Osmanlı dönemi Anadolu’su ile Suriye ve Irak şeklinde coğrafi olarak adlandırılabilecek olan bölgelerin sosyal ve ekonomik yapılarını üzerine ilerleyen yıllarda yapılacak karşılaştırmalı çalışmalarla Bağdat, Haleb ve Urfa’da faaliyet göstermeye başlayan Hindî tekkelerine dair
bilgilerin daha sağlıklı bir zeminde yapılmasına imkan tanıyacaktır.
17. yüzyılda faaliyet göstermeye başlayan Hindî tekkeleri içerisinde en dikkat
çekici olanı ise faaliyetlerindeki dalgalanmalar sebebiyle Edirne’deki tekke olmuştur.
Buradaki tekkeyi, faaliyete geçtiği ilk dönemlerdeki şeyhlerinin Hindî nisbesini
taşımamaları sebebiyle Cafer Hindî isimli şeyh tarafından tekrar inşa edilip faaliyete
geçtiği döneme kadar Hindîler Tekkesi olarak değerlendirmek mümkün
görünmemektedir.
Tekkede Hind asıllı şeyhler, Cafer Hindî’den sonra görev yapmaya başlamışlardır. Tekkenin tarihçesinde dikkat çeken asıl önemli husus ise 19. yüzyılın son çeyreğinde tekrar harap bir vaziyet alması ve binasından eser dahi kalmayacak şekilde tekkedeki faaliyetlerin sonlanmış olmasıdır.
18. yüzyıl Hindî tekkelerinin faaliyetleri ve etkinlikleri anlamında en dikkate
değer dönem olmuş; bü yüzyıldaki en önemli gelişme Horhor Hindîler Tekkesi’nin
tespitlerimize göre en az yetmiş senelik uzun bir zaman diliminden sonra tekrar
faaliyete geçmesi olmuştur.
Horhor’daki Hindîler Tekkesi’nin tekrar faaliyete geçmesini takip eden beş-on yıllık bir süreçte Üsküdar’da Hindlilere hizmet vermeye başlayan ikinci bir tekkenin inşası ve Kasımpaşa’da Turabî-i Hindî isimli bir şeyhin ise kendi adına bir tekke ettirmesi bu dönemde İstanbul’da kalabalık ve etkin bir Hind cemaatinin varlığına işaret etmektedir.
Bu yüzyılda Hindî tekkeleri açısından dikkat çekici olan gelişmelerden ilki Antakya’da birbirine yakın konumda iki farklı Hindîler Tekkesi’nin faaliyete geçmesi iken diğeri Tosya gibi Hindli şeyhlerin ana güzergahlarının dışında kalan bir bölgede eski bir Bektaşi tekkesinin bir süre için Mehmed Hindî isimli bir şeyhin ihya etmesiyle yeniden faaliyete başlamasıdır. Zikredilen bu örnekler, bu yüzyılda hem İstanbul’da hem de Osmanlı coğrafyasının genelinde Hindli şeyhlerin önemli bir güce ve etkinliğe sahip olduklarına işaret
etmesi yönüyle önemlidir.
Hindli şeyhlerin etkinlikleri takip eden süreçte devam etmiş ve 19. yüzyılda
Aydın, Konya, Karahisar-ı Sahib, Süleymaniye ve Van’da Hindlilerin uhdesinde yeni
tekkeler inşa edilirken Kütahya’da çok erken tarihlerden beri faaliyet gösteren eski
bir zaviye Hindli şeyhlerin yönetimine girmiştir. İnşa edilen bu yeni tekkeler
içerisinde ise bilhassa Süleymaniye Sancağı’nda Surtaş kazasında bulunan tekke,
banisi Hacı Ahmed Lahorî’nin etkin bir şahsiyet olması yönüyle önemli bir yere
sahip olmuştur.
Kütahya’da Hindli şeyhlerin yönetimine giren tekkenin son şeyhlerinden Behlül Efendi’nin İstanbul’daki La’lizâde Abdulbâki Tekkesi şeyhliği görevinde de bulunmuş olması ise Hindî, Özbek ve Afgan cemaatleri ve tekkeleri arasındaki bağların ne denli güçlü olduğunu ortaya koyması yönüyle önemlidir. Hindî tekkeleri arasındaki bağların ve hiyerarşik unsurların irdelenmesi neticesinde ise tekkeleri bir ağın parçaları şeklinde değerlendirmenin mümkün
olduğu anlaşıldığı gibi tekkelerin şeyhlik görevlerine yapılacak atamalarda belirli usul ve kaidelerin yerleşik bir teamül haline geldiği ortaya çıkmıştır.
Tekkeler arasındaki hiyerarşik unsurların ele alındığı kısımda ayrıca tekkelerin tarihçelerinde
yer verilmiş olan bazı önemli hususlar bir bütün halinde tekrar ele alınmıştır. Bu
durum neticesinde tekkelerin yönetimlerinin nasıl sağlandığı ve bu konuda hangi
güçlüklerle karşılaşıldığı noktasında tespitlerde bulunulmuştur. Hindî tekkelerinin Osmanlı dönemi tasavvuf hayatında nasıl bir yere sahip olduklarına dair değerlendirmelerde ilk olarak tekkelerde hangi tarikatların etkin olduğu hususu üzerinde durulmuştur.
Bu değerlendirmeler neticesinde istisnai durumlar meydana gelmekle birlikte, Hindî tekkelerinde hakim olan tarikatın Kâdirîlik olduğu ortaya çıkmıştır. Tekkelerde hakim olan tarikata dair değerlendirmelerden sonra ise Hind asıllı şeyhlerden Osmanlı dini ve kültürel
hayatında eserleri ile rol sahibi olmuş müelliflerin isimleri tespit edilerek eserlerine
dair bilgilere yer verilmiştir.

Hind-Türk Tezi

Türk-Hind Dilleri

İngiltere, Hindistan’ın hakim dillerinden olan 800 yıllık Türkçe kökenli Urduca (Orduca) ve Dravit dillerinin yerine İngilizce’yi hakim kılmıştır. Abdülhamit sayesinde Kıbrıs’ı kiralayarak Hindistan’a giden yolları hakimiyetleri altına aldıktan sonra Hindistan işgalini tamamlamışlar ve dillerini de hakim kılmışlardır. Babür İmparatorluğu 19.yüzyıl sonlarında yıkılmasaydı bugün 1,5 milyar Hintli, Türkçe kökenli dilleri konuşuyor olacaktı.

Safsata: Hint-Avrupa kurmacası

Gerçek: Türk Kuşağı-Hint Kumaşı/Türkistan-Hindistan bağı. Sıfır’ı Hint buldu, Türk Harezmi matematik işlemlere uyguladı; bütün bunları alıp uygulayarak Sıfır’ı Bir yapan ise Avrupa oldu. Neden?. İran ve Hint etkileri neticesinde Soğutça ve Sanksritçe olarak yazılan ilk Türk yazıtına (Bugut) takipeden iki yüzyıl içinde yazılacak Arapça eserler de eklendiğinde; Türk Hinterlandı bir üçgen şeklinde teşekkül etmiş olacaktır.

Türk-Hint sentezi

Türk-Hint’erlandı tezini oluşturmalıyız. Hindistan ve Türkiye arasında geliştirilmesi temenni edilen kültürel ve ekonomik ilişkilerde iletişimi sağlayacak dil, her iki tarafa sömürge ve yağmacılığı çağrıştıran ve bağları zedeleyen ecnebi İngiliz’in dili değil, tarihî Türk-Hint ilişkisinin dile gelmesini sağlayan Urdu dilidir. Hintlilerin bu haliyle bu dile Hintçe adını veriyor oluşu, onu benimseyişinin ve bu dilin çağrıştırdığı Türk-Hint ortak mirasına değer verişinin göstergesi olsa gerek. Hindistan’ın onlarca resmî dilinden yalnızca biri olmasına karşılık, etki alanı bunca geniş olan, dahası Türk-Hint mirasının kelimelerinde vücut bulduğu bu dil, Türk-Hint iletişimi için en tercihe şayan dildir desek isabet oranımız hayli yüksektir.

Sıfır rakamı
Yazıtlardaki Hintçe kelimeler
Urdu dili
Hind Tekkeleri
Hind kıtasındaki Türk devletleri
Tasavvuf
Biruni
Harezmi

Hint’erlandımızın ana güzergahı Beş Deniz üzerinden Hint Okyanusu olacak gibi gözüküyor.

Hind. Hindoloji. Hint’erland. Hind-i Çin

Hind-Avrupa mı, Hint-Türk mü?

 

Hint-Türk mitolojisi

Umay: Bazı araştırıcılar Hint tanrısı Şiva’nın karısı Uma ile eski Türkçe metinlerde geçen Umay’ı aynileştirmektedirler. Türkçede borgu – borguy sürna – sürnay gibi örneklere dayanılarak uma – umay denkliği düşünülebilir. Bazı araştırıcılar ise eski İran metinlerindeki Humay ile etü. Umay’ aynileştirmektedirler. Runik metinlerin imlasında h- ifade edilemediği için bu eşitlik makul görünüyor. Ancak her iki görüşte de kelimenin hangi dilden hangi dile geçtiği meçhul kalmaktadır. Eski ve günümüz Türk toplulukları arasında Altay, Hakas, Şor, Sağay, Beltir, Başkırt ve Yakut Türklerinde Umay kelimesi çeşitli anlamlarda görülmektedir. Benim sanskritçe mütehassısı olan meslektaşlarımdan ricam Türkler tarafından kullanılan Umay, Tengri Umay, Umay iyesi, Uma Katun, vs gibi ibarelerin Hint kaynaklarındaki etimolojilerini yaparak beni aydınlatmalarıdır. Kaynak: Göktürk Yazıtlarında Hintçe Unsurlar Osman Fikri Sertkaya

HİNDİSTAN SEYAHATNAMESİ Hint Kumaşı&Türk Kuşağı

Hindistan seyahatlerimin gözlemleri ve Hindistan literatürü birlikte değerlendirilerek yazılan Hindistan Seyahatnamesi – Hind Kıtası kitabı, Hint-Avrupa sınıflamaları ve Hindiçin coğrafyalarının önüne Hindistan, Türkiye, Türkistan sacayağını konumlandırıyor. Büyük Asya yüzyılı da efkâr dağıtarak hayatı hürriyet ile anlamlandıran Türk ve Hintlilerin dinamizmi ile canlanmaktadır.

Avrupa’nın zihni (düşünce) kazanımları nasıl Güney Asya, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika gibi yollardan devşirilmiş ise, Türklerin benzer kazanımları da çoban ateşlerinin peşi sıra Türkistan’dan yollara düşülerek sofra tutulan Kuzey Hindistan’ı da içine alan Büyük Horasan, Küçük Asya (Anadolu) ve ardından Güneydoğu Avrupa (Rumeli) çizgisinde hayat bulmuştur. Nil -Yamuna nehirleri arasındaki bölgenin Dicle, Fırat, Seyhun, Ceyhun, İndus nehir boyları da bu hayatı sürekli kılmıştır.

Velhasıl; Horasan, Hindistan ve Hitit, Büyük Asya ve Küçük Asya’daki sentezlerimizin asli unsurlarındandır.

Hint bir okyanustur da Türk değil midir? İlk kez Tonyukuk yazıtında karşımıza çıkan Talay ile adlandırılan okyanus tabiri daha sonra Budist rahip ve devlet adamı Dalai Lama ile kendini göstererek, okyanuslar enginliğindeki ve derinliğindeki Hint ve Türk dünyalarının ortak yaşam zenginliğini ortaya sermektedir.

Türk Evi serisinin ikinci kitabı olarak yayınlanan eser, bu denli zengin olan bir tarihsel birikime ve on altı Türk Devletinden dördüne vatan olmuş Hint Kıtası’nın efsaneliğine karşın son derece kısıtlı Hindistan kütüphanemize bir ivme kazandırarak, ilişki ve alışverişlere canlılık getirme derdi ile doludur.

Hâsılı; Hint kumaşı bulunmaz değildir, arayan bulacaktır, Hint fakir de değildir, inanılmaz zenginlikleri barındırmaktadır. Harezmî, Bîrûnî ve Seydi Ali Reis’den bu yana atalarımızın yaptığı gibi Hint kıtasında seyrüsefer ve seyyah edelim.

Avrupa Asya

Hocam haritadaki sarı kuşak Çin’deki sarı nehirden Macaristan’daki tuna nehrine ulaşan ve bozkır olduğu için atlarla yol aldığımız bizim Otobanımız işte biz Asya’nın en içinden Avrupa’nın en içine bu şekilde gidip gelmişiz Avrupa Asya birliğini gerçekleştirmişiz. Biz niye şimdi başkalarının BOP projesinin ondan sonra başkalarının Avrasya projesinin Taşeronu olalım kendi birliğimizi kendimiz tesis edeceğiz öncelikle doğu Avrupa ve Balkanlar’dan başlayarak civarımızdaki komşularla da Asya Avrupa birliğini oluşturacağız inşallah. Kitabın tezi o. Ama harita başka birşey söylüyor. Türk-Avrupa., Türk-Hint, Asya-Avrupa. Bu tezleri üretmemiz lazım.

Avrupa

Dört yüzlü yıllarda Attila ile Roma İmparatorluğu’na son veren Türkler, 1000 yıl sonra 1400’lerde Fatih ile birlikte İstanbul merkezli Roma İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmışlardı.

İstanbul’un alınmasından önceki ve sonraki süreç içerisinde, Türkler Çanakkale üzerinden Avrupa’ya doğru yol almışlar ve Edirne’de başkentlerini kurmuşlardır Bu dönem içerisinde Tuna havzası ülkeleri olan Arnavutluk, Sırbistan, Bulgaristan ve Bulgaristan Osmanlı egemenliğine girmiştir zaten.

Bizzat içerisinde yer aldığı Avrupa ve Asya kıtalarını birleştirme ve bu şekilde küresel bir barış temin etme vizyon ve misyonundan uzaklaşarak 8400 km ötedeki bir devletin kendisine ait olan projesinin liderliğini yapmak, Türkiye’ye hiçbir değer kazandırmamıştır ve kazandıramayacaktır.

Türkiye bugün artık bir Orta Doğu ülkesi olarak adlandırılmaktadır, Avrupa ülkesi imajını kaybetmiştir. Bu aynı zamanda Asya’da da bir değer ve itibar kaybıdır.

Siyasi kimliklerinin oluşumunda birincil olarak rol aldığı Avrupa ve Asya kıtaları kimliğini yitirerek, kıtasal kimlikten, bölgesel bir projeye angaje olmak, stratejik sığlıktır.

Hind – Avrupa dil âîlesi

Hint Türk

Türkiye’de yalnızca iki üniversitede eğitimi verilen; etki ve verimlilik sahası oldukça sınırlı olan Urdu Dili ve Edebiyatı bölümlerinin haricinde kurulması önerilen bölümün işleyişi şu şekilde olacak:

Bu bölümde Hindistan ve Türkiye arasında kültür alışverişini mümkün kılması beklenen Urdu Dili (veya tespit edilecek bir başka dil. Ancak en elverişlisi Urdu Dili) ana hatlarıyla 1 senelik hazırlık aşamasında yoğun bir biçimde öğretilecek. Öğrenciler bu dilde kaynakları okuyabilecek, gündemi takip edebilecek ve iletişim kurabilecek yetkinliğe geldikten sonra bu dilde 1 sene edebiyat, tarih ve siyaset alanlarında eğitim alacak. Bu eğitimin ardından öğrenci kendi eyginliğine (yatkınlık, meyil) göre bu başlıca üç alandan uzmanlaşmak istediği bir alanı seçecek ve eğitimine o yolda devam edecek.

Aynı programın Hindistan’da anlaşmalı bir üniversitede Türk Dili ile yürütülmesi sağlanırsa dönemlik veya senelik öğrenci değişimleri ile her iki bölümün öğrencilerinin ilmî ve kültürel alışverişlerde bulunmasına imkân sağlanmış ve zihinsel köprüler tahkim edilmiş olur.

Böylelikle öngörülen 4 veya hazırlıkla 5 senelik bu eğitim programı, devletimize siyasî, kültürel ve ilmî sahalarda elçilik görevini üstlenmeye hazır bulunuşlu yetişmiş eleman kazandıracak.

Bir ayağı Hindistan’da bir ayağı Türkiye’de olmak üzere bir Hint-Türk ortak tarih araştırma merkezi kurularak her iki merkezde de Türkiye ve Hindistan’dan araştırmacılar görevlendirilmeli. Bununla birlikte Türkiye’deki merkezde Hint dili ve kültürü ve Hindistan’daki merkezde Türk dili ve kültürü eğitimleri verilmeli ve bu dersler halktan gelebilecek başvurulara da açık olabilmeli. Bu sayede Türk’ün Hindistan’daki varlığı sağlam temellere oturtularak bugünün girişimleri tarihî köklerle desteklenerek meşru bir zeminde ilerlemeli.

Üniversite çağına gelmeleri beklenmeden gençlerimizde Hindistan ve Hint gençlerinde Türkiye konusunda farkındalık oluşturulmalı ve bu bağlamda karşılıklı kültür gezileri düzenlenmeli. Gençler bu gezilerde karşılıklı kültür akışının yanı sıra bu ülkelerdeki kuvveler (potansiyeller) konusunda bilgilendirilmeli ve ileride bunları fiile dökme bilinci aşılanmalı. Hâkim eğitim sisteminde ufku Avrupa ile sınırlı insanımızın zihin dünyası Asya ile genişletilmeli. Ve bu iki ülke, ülke insanları için dünya haritasındaki yerinden zihin haritasındaki yerine terfi almalı.

Batı 7/24 bir gözlem evidir sonsuzca çalışan bir radardır. Korkunun ecele faydası yok. Bugün Türkiye’nin nüfusu kadar bir nüfus bizim geride bıraktığımız Rumeli topraklarında yaşıyor bunlar bizden batı tarafından söküldü.

Yorumunuz üzerine şunu düşündüm. Batı bizden kültür varlıklarımızı arkeolojik eserleri aldı götürdü müzelerinde sergiliyor. Fakat sergilediği sadece kültür varlıkları değil. Ruhumuzu aldı götürdü. Bizim ruhumuz bir birlik felsefesi üzerinde oturuyordu. Bakın Diyarı Rum, Mevlana Celaleddin Rumi, Rumi, Rumeli, Kaiser, Erzurum, Rumeli Beylerbeyi dilimizdeki Roma kavramları. Ruhumuzu geri almalıyız. Aç gözlü olan Batı, birlik felsefesi güdemez. O bizim işimiz. Rumeli ve Doğu Avrupa’dan, Doğu Akdeniz ve Hind kıtasından başlayarak Birlik yolunda ilerlemeliyiz.

Hind-Avrupa tezi düzmecedir, yalandır. Ama ilk Hindolog, Özbek Türkü Biruni’den başlayarak Hind-Türk tezini gündeme alıp, Doğu Roma, Babür, Osmanlı diyarları birliğinin peşinde koşmalıyız.

Türkçe’nin Anayurdu ve Hint-Avrupa Savı KİTAP
https://www.facebook.com/share/PYwkEjE2coS4evBV/?mibextid=3AengB

Jaipur Hindistan Edebiyat Festivali ve Türkiye’de Edebiyat Festivalleri söyleşisi

 

Batı aydınlanması Farabi et Türki (870-950) ile başlar

Dk. 24-36 Farabi ve Batı Aydınlanması

Kolonizatör bir Türk Şairi: Hacı Bektaşı Veli

Hacı Bektaşi Veli Şiirleri

 

Hacı Bektaşi Veli (1209-1271): Horasan Nişabur, (İran). Sufi “Horasan Evliyaları” Velayet-nâme-i Hacı Bektaş-ı Velî, Makalat – (Arapça), Kitâbu’l-Fevâid, Şerh-i Besmele, Şathiyye, Makalat-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye’nin önde gelenlerinden Horasan Yusufeliçiliğinin temsilcileri. Kalenderî/Haydarî şeyhi, İslam mutasavvıfı. Lokman, ilk eğitimini Parende’den almış ve Hoca Ahmed Yesevi’nin (1103-1165) öğretilerini takip etmiştir.

 

Bu nedenle Yesevi’nin halifesi olarak kabul edilir. Anadolu’ya geldikten sonra kısa sürede tanındı ve değerli öğrenciler yetiştirdi. Hacı Bektaş-ı Veli, bağlı olduğu “Ahilik Teşkilatı” ile Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş döneminde Anadolu’daki sosyal yapının gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Ömrünün büyük bir kısmını Sulucakarahöyük’te (Hacıbektaş) geçiren Hacı Bektaş-ı Veli de ömrünü burada tamamlamıştır. Mezarı Nevşehir ilinin Hacıbektaş ilçesinde bulunmaktadır.

……………………………………..

A
Allah ile kalp arasında perde yoktur.
Allah’ın sakının dediği şeylerden kaçınmak gerekir. Korkmamak, inanmamaktır. İnsan nefsinin bilincindedir ve Allah’ın yasaklarından kaçınır.
Araştırma açık bir sınavdır.
Arifler hem arıdır, hem arıtıcıdır.
(Arifs: anlayış)
Adem’in özünü Medine toprağından yarattı. Beytülmukaddes’in toprağından başını yarattı. Kulağı Tur toprağından yarattı. Burnunu Şam toprağından yarattı. Uçan Sakalı, alnını Mağribi lehine Medine topraklarından yarattı. Ağzını Medine’nin Meşrik yanlısı topraklarından yarattı. Dilini Buhara topraklarından yarattı. Dudaklarını Berberi toprağından yarattı. Dişlerini Harzem toprağından yarattı. Boynunu Çin malı topraklardan yarattı. Silahlarını Yemen Taif topraklarından yarattı. Sağ elini Mısır topraklarından, sol elini ise İran topraklarından yarattı. Tırnaklarını Hitay toprağından yarattı. Parmaklarını Sitan’dan, göğsünü Irak’tan, sırtını Hemedan’dan, zekerini (cinsel organ) Hindistan’dan, uyluklarını Türkistan’dan, toplarını Konstantinopolis’ten (İstanbul) yarattı. Dizlerini Kırım toprağından, inciklerini ise Antalus toprağından yarattı.
B
Kabem insandır.
Bir olalım, büyük olalım, hayatta olalım.
Bilim olmadan yola çıkılamaz.
Dil ve konuşmaya bakmıyoruz; İşin özüne ve durumuna bakalım.
Onlara Yeniçeriler denilsin. Yüzleri ak, pazuları kuvvetli, kılıçları keskin, okları tehlikeli olan Allah onlara daima galip etsin.[1]
(Orhan Gazi’nin getirdiği birkaç Yeniçeri askeri için yaptığı dua. Böylece ocağa “Yeniçeri” ismi verilmiş, ocağın piri de Hacı Bektaş-i Veli olmuştur.) C Çalışmadan geçimini
sağlayanlar
, biz.
D
Dikkatli olun, lokma sizi yemesin, lokmayı siz yersiniz!
Dili, dini, rengi ne olursa olsun iyi insanlar iyidir.
dünyada ne varsa; Helal, haram, temiz, kirli hepsi din (İslam) tarafından bilinmektedir.
Düşmanınızın bile insan olduğunu unutmayın.
Ne mutlu düşüncenin karanlığına ışık tutanlara.
K
Bir insan hem çalışkan hem de akıllıysa kıymetini bilin; çalışkansanız ama akıllı değilseniz dikkatli olun; akıllı ama tembelse uyar; hem aptal hem de tembelse ayrıl.
Ellerine, beline, diline sahip ol.
En büyük zenginlik bilgidir.
H
Isı sacda değil nardadır. Keramet taçta değil baştadır. Neye bakarsan bak, kendine bak. Kudüs’teki Mekke’deki Hac’da değil.
Neye bakarsan bak, kendine bak.
Hiçbir milleti veya milleti utandırmayın.
Her insanı üç yüz altmış melek korur. Bunca melek arasında yalnız olduğunuzu sanıp kabalık ediyorsunuz ama kendiniz gibi insanların önünde kabalık yapmıyorsunuz. Meleklere inandığını biliyorsun.
Bilim
beşikte başlar, mezarda biter.
İlimsiz yolun sonu karanlıktır.
(İlim: ilim)
İncinsen de incitme
İnsanın güzelliği, sözünün güzelliğidir.
(Cemali: Yüzünün güzelliği)
İman hazinedir, şeytan hırsızdır, akıl ise hazinedardır. Sayman ayrılırsa hırsız hazineyi çalacaktır.
K
Senin için zor olanı başkalarına yapma!
Hainler gelmesin meclisimize, biz evliyalarla sohbet ederiz.
M
Maddenin karanlığıyla, aklın ışığıyla; cehaletin karanlığı, ilmin nuruyla; marifet ışığıyla ruhun karanlığı; Kalbin karanlığı da sevginin nuruyla aydınlanır.
İlim ehlinin ilk durağı edeptir.
(“Yaratıcılık: ustalık, beceri.” “İnsanlarınız: eviniz.” “Ofis: konum, kat.” “Aralık: düzgün davranın”).) Yaratıcılık ruhu silmek değil, bilmektir
.
Murada’ya ulaşmak sabırla olur.
(Murada ulaşmak sabırla olur.)
N
Nebiler, Veli Allah’ın insanlığa bir hediyesidir.
(Nebiler: peygamberler)
(Anne-baba: evliyalar)
Ruhunuza ağır gelen şeyleri kimseye uygulamayın.
(Benlik: öz, kişilik)
HE
Okunacak en büyük kitap insandır.
HE
Kendini bilirsen özürden kurtulursun.
S
Seni tanıyorsan yüzün Hüda’dır; Eğer kendini tanımıyorsan, gerçek senden uzaktır.
(Yahuda: ayrı)
Sıkıntılı günler birlik ve beraberlikle aşılır. El ele tutuşduğunuzda güzel günler çabuk gelir.

…………………………………….

Allah
ile gönül arasında perde yoktur.
Allah’ın sakınındığından de sakınmak gerekir. Sakınmamak, ona inanmaktır. İnsan olanlar, kendilerine bileler ve Allah’ın yasaklarından sakınalar.
Araştırma açık bir sınavdır.
Arifler hem arıdır, hem arıtıcı.
(Arifler: anlayışlılar)
Ademin özünü Medine’den ayrılanlardan yarattı. Başını, Beytülmukaddes’in yarattığından yarattı. Kulağını Turlarından yarattı. Burnunu Dımışık (Şam) bıraktıdan yarattı. Sakalını Uçmak, alnını Medine’nin Mağribinden yana depolamaktan yarattı. Ağzını Medine’nin Maşrıktan yana kullandığından yarattı. Dilini, Buhara bölgelerinden yarattı. Dudaklarını Berberiye odalarından yarattı. Dişlerini Harzem alanlarından yarattı. Boynunu Çin mülkü birimlerden yarattı. Kollarını Yemen Tayif bölgelerinden yarattı. Sağ elini Mısır, sol elini Pers kullanmaktan yarattı. Tırnaklarını Hıtay depolamadan yarattı. Parmaklarını Sitan, göğsünü Irak, arkasını Hemedan, zekerini (cinsel organını) Hindistan, kölelerini Türkistan, hayalarını Kostantiniyye (İstanbul) depolarından yarattı. Dizlerini Kırım, inciklerini Antalus kullanmaktan yarattı.
B
Benim Kâbem insandır.
Bir dosya, iri miktarlar, diri miktarlar.
Bilimle gidilmeyen yolun sonu yoktur.
Biz dile ve söze bakmayız; öze ve hale bakarız.
Bunların adı Yeniçeri olsun. Cenab-ı Hak yüzlerini ak, pazularını şiddetli, kılıçlarını keskin, oklarını tehlikeli, ellerini daima galip buyursun.[1]
(Orhan Gazi’nin getirdiği birkaç Yeniçeri askerine olan duası. Böylece ocağa “Yeniçeri” ismi konulmuş, ocağın pir’i de Hacı Bektaş-i Veli olmuştur.)
Ç
Çalışmadan geçinenler bizden değildir.
D
Dikkat et, lokma seni yemesin, sen lokmayı ye!
Dili, dini, rengi ne olursa olsun, iyiler iyidir.
Dünyada ne varsa; helal, haram, temiz ve pis hepsi din (İslam) ile bilinir.
Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayın.
Düşüncelerine ışık tutanlara ne mutlu.
E
Eğer bir insan, hem çalışkan hem akıllı ise takdir et; Çalışkan sağlıklı değilse dikkat et; akıllı fakat tembel ise sakin ve; hem akılsız hem tembel ise terk et.
Eline, beline, diline sahip ol.
En yüce servet ilimdir.
H
Hararet nardadır, sacda değildir. Keramet baştadır, tacda değildir. Onu ne ararsan kendinde ara. Kudüs’de Mekke’de Hac’da değildir.
Onu ne ararsan kendinde ara.
Hiçbir milleti ve insanı yıpratmayınız.
Onu kişi, üç yüz altmış melek korur. Bunca melek arasında yalnız kendini sanıp Edepsizlik (ahlâksızlık) edersin de sen, kendin gibi kişinin yanında Edepsizlik yapmazsın. Hani senin meleklere inandığın.
İlim
beşikte başlar, mezarda ısırır.
İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
(İlim: bilim)
İncinsen de incitme
İnsanın cemâli özelliklerinin güzelliğidir.
(Cemâli: yüzünün güzelliği)
İman bir hazine, iblis bir hırsız, akıl ise hazinedardır. Hazinedar giderse hırsız hazineyi çalar.
Kendine
ağır gelen başkasına yapma!
Kalleşler gelince meclisimize bizim erenlerle sohbetimiz var.
M
madde maddeleri, akıl nûru ile; cehâletler, ilim nûru ile; nefis kadınların marifet nûru ile; Gönülde bulunur da aşk nûru ile aydınlanır.
Mârifet ehlinin ilk makamı edeptir.
(“Marifet: ustalık, hüner.” “Ehlinin: evinin.” “Makam: mevki, kat.” “Edep: uygun davranma”.) Mârifet, nefsi silmek değil, bilmektir
.
Murada ermek sabırladır.
(Murada ermek sabir ile olur.)
N
Nebiler, Veliler insanlığa Allah’ın bir hatırasıdır.
(Nebiler: peygamberler)
(Veliler: ermişler)
Nefsine ağır gelen kimseye tatbik etme.
(Nefis: öz varlık, kişilik)
O
Okunacak en büyük kitap insandır.
Ö
Özünü bilirsen özürden kurtulursun.
S
Sen seni bilirsen yüzün Hüdâ’dır; sen seni bilmezsen, Hak’tan cüdâdır.
(Cüdâ: ayrı)
Sıkıntılı günler birlik ve beraberlikle aşılabilir.El ele verce güzel günler hızlı gelir.

Bektaşı Veli 

Dakikalar:

6:29
7:30
7:59
8:59
17:28
17:59
19:58
20:28
24:28
27:57
34:56

Görme Engelli Düşünürlerimiz: Aşık Veysel ve Cemil Meriç

O bizim en büyük Düşünürümüzdür; Veysel..

Görme dediğimiz şey gören gözde değildir ama kör olanda çok daha derin olabilir.
Mesela Meriç nehri kıyısından Cemil Meriç (1916-1987) ve Kızılırmak nehri kıyısından Aşık Veysel (1894-1973) bizim en büyük düşünürlerimizdir ve kör gözleriyle dile getirdikleri görüşlerin kapsayıcılığı ve derinliği; erişilemez.

Kolonizatör Türk Şairler: Neşet Ertaş

Neşet Ertaş 

tipik bir Asya tefekkürüdür,
düşüncesidir.

Horasan geleneğidir;
abdallık..

Asyalı köklere
uzanmak lazım.

Bozkırın sesi derken
İç Anadolu’yu
kastediyorlar.

Ama aslolan

Uçsuz bucaksız
Asya’nın bozkırlarıdır.

 

Büyük Asya’nın

Küçük Asya’da

dile gelişidir.

 

Neşet Ertaş..

 

 

  • Ağla sazım ağlanacak zamandır.
  • Ahu gözlerini sevdiğim dilber, sana bir sözüm var diyemiyorum.
  • Aşk biterse yorulur insan, ben ne zaman ölürsem Neşet yoruldu desinler.
  • Ben diyorum ki, insan ve insanoğlu var. Ayrımcılığın sonu kavgadır, kavganın karı var mı?
  • Bir de şu var; Gönlün’ün eşini bulan garip değildir.
  • Biz doğduğumuzdan beri yoksulduk. Varlığı görmedik ki yoksulluktan şikayet edelim.
  • Cahildim, dünyanın rengine kandım. Hayale aldandım, boşuna yandım.

Can yakıp da kalp kırma ey insanoğlu. Senin de gül benzin solacak bir gün. Her canlının kalbi Allah’a bağlı. Herkes ettiğini bulacak bir gün.

  • Can yakıp da kalp kıɾma. Senin de gül benzin solacak biɾ gün. Heɾ canlının kalbi Allah’a bağlı. Heɾkes ettiğini bulacak biɾ gün.
  • Darda kaldım diye umutsuz olma, Yok iken dünyayı var eden vardır.
  • Darda kaldım diye umutsuz olma, Yok iken dünyayı var eden vardır.
  • Denizi seyretmek gibidir bozkırda gökyüzünü seyretmek.
  • Sevgi dünyasına yalan girmez. Gönülden sevmeyen hakka eremez.
  • Gel sevelim, sevileni seveni sevgisiz suratlar gülmüyor canım, nice gördüm dizlerini döveni, giden ömür geri gelmiyor canım.
  • Gel sevelim, sevileni seveni. Sevgisiz suratlar gülmüyor canım. Nice gördüm dizlerini döveni. Giden ömür geri gelmiyor canım.
  • Gönül kimi severse, aşk onda güzeldir.
  • Gurbette olanların hiç biri mutlu değil ben mutluyum diyene rastlayamazsın. Neden? Gurbet herkesin içinde taş gibidir.
  • Güneşe gülle at, karartır mı hiç? Allah sevmediğini yaratır mı hiç? İnsan olan insan darıltırmı hiç? Haksızlık haksızın özünden olur.
  • Hak bildiğim yoldan ayrı gitmedim, koğular getirip gıybet etmedim, gönülleri kırıp can incitmedim, bir garip sazımı çaldım giderim.
  • Herkesin bir Zahide’si vardır.
  • İlimsizlik bilgisizlik yüzünden, cehalet hortlayıp çıkar mı çıkar… Sevgisizlik saygısızlık yüzünden , insan insandan bıkar mı www.orjinalsozler.com bıkar…
  • İlimsizlik bilgisizlik yüzünden. Cehalet hoɾtlayıp çıkaɾ mı çıkaɾ. Sevgisizlik saygısızlık yüzünden İnsan insandan bıkaɾ mı bıkaɾ.
  • İnsanları birbirinden ayıran mezhepçilere karşıyım, mezheplere değil.
  • Kadınlar insandır. Biz insanoğlu.
  • Kendi kendisinden utanmayan, yeryüzünde hiç kimseden utanmaz.
  • Kendini bilen bilmeyenin kusuruna bakmaz!
  • Ne söyleyim şu dünyanın haline dağlar ayrı ayrı, çöl ayrı ayrı, şu insanlar bölüşmüşler dünyayı Hudut ayrı ayrı yol ayrı ayrı.
  • Nerde bir türkü söyleyen görürsen korkma yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur!…
  • Nerde bir türkü söyleyen görürsen korkma yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur!…
  • Özü gülmeyenin yüzü güler mi?
  • Sevgi dünyasına yalan girmez, gönülden sevmeyen Hak’ka eremez.
  • Seviştiğimde mutlu olurum, sevgisiz imanı nasıl bulurum, böyle inandım böyle bilirim, sevişmek ibadettir sevgi imandır.
  • Uyku girmez gözüne , gönlü viran olanın.
  • Zehidem, kurban olam, ne olacak halım? Gene bir laf duydum, büküldü belim.

Kolonizatör bir Türk Şairi: Ahmed Yesevi

 “Yesevi hikmetini bilenler duysun . Duyanlar yapsın, Cevahir madeninden bir parça alsınlar. Özlem duymayanlar duysun. Seher vakti estağfirullah diyenlere” (Divan-ı Hikmet: 121)

 

Hoca Ahmed Yesevî (Divan-ı Hikmet: 84) “Sevgisizin imanı olmaz ey dostlar…” der.

 

“ Aşk değerse ruhu yok eder, teni aşka dokunursa kibir nefsini mahveder, Aşk değilse kimse seni tanımaz Hanımefendi, ne yaparsanız yapın aşık edin beni ey Rabbim, aşk pazarı haramdır, orada senden başka sevgililer için savaşmak için ticaret haramdır . Yasak Aşk yoluna girenlere dünya haramdır Ne yaparsan yap beni aşık et ey Rabbim” (Divan-ı Hikmet: 74-75, 137-8)

 

“ Aşkın sırrını aşıklara anlatsam yetmez, arkadaşlar dağa kafasını vurup aldanırlar Çocukça çocuklar, ev evin içinden geçer Kul Hoca Ahmed dava etmeyin . İşin özüne girmeden toplum içinde “ aşık oldum” diye konuşmayın . gafil olmayın, gafil olan ve hakikati hayır olarak görmeyen arkadaşlar” (Divan-ı Hikmet: 76, 78, 139, 141)

 

 “Hakkın kulları dervişlerdir, hakkı bilenlerdir, Allah’a aşık olanlardır, hak yola girmiş olanlardır, Allah diyen, Erenler’e uyan ve maldan vefat edenlerdir.” (Divan-ı Hikmet) : 99) 

 

Ahmed Yesevi (1093-1166). (Kazakistan) Şimdi Sayram olarak adlandırılan İsfijab şehrinden Sufi mistik ve şair. Onun kıtalar halindeki şiirleri, o zamana kadar İslam’ı kabul etmemiş kalabalık Türk göçebelerine dua ve tefekkür mesajları veriyordu. Kazakistan’ın güney sınırındaki İsfijap’tan (Sayram) Ahmed Yesevi, Sufilerin lideriydi. Yesevi, şiirin, Sufi mesajının kalbinde yatan derin duyguları uyandırma konusunda düzyazıdan çok daha büyük bir güce sahip olduğunu gösterdi.

1093’te Sayram’da doğan ve 1166’da Hazret-i Türkistan’da (her iki şehir de şimdi Kazakistan’da) ölen Ahmed Yesevi, Türk coğrafyasında mistik tarikatların gelişimi üzerinde güçlü bir etkiye sahip olan bir Türk şairi ve Sufi veya Derviş idi. konuşan dünya. Yesevi, erken dönem Türk lehçelerinden biri olan Çağatay dilinde şiir yazan bilinen en eski Türk şairidir.

Popüler tasavvufun öncüsü oldu ve Türkçe konuşulan bölgelere hızla yayılan ilk Türk tarikatını (Yeseviye) kurdu. Yesevi’nin bölgede çok sayıda talebesi/takipçisi vardı. Şiirleri Orta Asya’da yeni bir mistik halk şiiri türü yarattı ve Attar, Rumi, Hafız (her ikisi de Türkçe biliyordu) ve Yunus Emre gibi birçok Sufi/Derviş şairini etkiledi. Şiir kitabı olan Divan-ı Hikmet (Bilgelik Kitabı) , esas olarak gazellerden ve murabbalardan (dörtlü), Kosmos (birlikte dizilmiş robi’alar) ve münacattan (dualardan) oluşur.

Teozof ve şair. Ahmed-i Yesevî bugün Kazakistan’ın Çimkent’e yedi kilometre uzaklıktaki Sayram denilen yerde doğdu. Doğum tarihi bilinmiyor. 1166-67 yılında Türkistan’ın Yesi kasabasında vefat etti. Yesevî kelimesi “Yeşi’den gelen” anlamına gelir. Hoca Ahmed Yesevî’nin yaşadığı Maveraünnehir’deki Buhara ile Seyhun’un doğusundaki Sayram ve Yesi şehirleri, o doğmadan çok önce İslam sınırları içine alınmıştı. Bu şehirlerin sakinlerinin çoğu İslam inancına sahip Türklerdi. Ancak o dönemde Türklerin büyük bir kısmı henüz İslam’ı kabul etmemişti.

Yeseviliğin yayıldığı Sir-i Derya, İlek ve Fergana bölgelerinde yaşayan Türkler, Mazdeizm, Maniheizm ve Sanavizm gibi farklı inançlara inanıyorlardı. Müslüman ve gayrimüslim Türkler sürekli savaş halindeydi ve aralarında birlik yoktu. Hoca Ahmed Yesevî bu şartlarda doğdu. İslam’ın Türkler arasında yayılmasında önemli rol oynamış ve bu sayede Türkler arasındaki birliğin sağlanmasına büyük katkılarda bulunmuştur.

Son yıllarını inziva yerinde geçirdi. Geçimini sağlamak için tahta kaşık ve tahta kepçeler yaptığı rivayet edilir. Timurlenk, Yesi’deki mezarının üzerine türbesi ve mescidi bulunan bir dini yapı inşa ettirdi. Timurlenk’e, rüyasında Ahmed Yesevî tarafından gelecekteki zaferlerin habercisi verilmiştir. Böylece Yesevî’ye teşekkür etmek için binayı yaptırdı. Türkiye’de 1993 yılı Ahmed Yesevî yılı ilan edildi.

Ahmed Yesevî, İslam tarihinin en seçkin ahlak önderlerinden biridir. Onun ahlak felsefesi nefsin terbiye edilmesi inancı ve anlayışına dayanmaktadır. Yesevî’ye göre insanın nefsini terbiye etmesi, kontrol etmesi, ahlaki zayıflıklarından kurtulması, iradesini güçlendirmesi ve kontrol altında tutması gerekir.

Ahmed Yesevî , İslam’ı yaymak ve insanları tasavvuf istikametinde aydınlatmak amacıyla hece ölçüsüyle “hikmet” adlı şiirler yazmıştır Şiirleri öğretici nitelikte ve saf Türkçe olduğundan geniş kitleler arasında çok popüler oldu. Şiirleri Divân-ı Hikmet (Hikmet Divanı) adlı kitapta toplandı .

Ahmed Yesevi (1093-1166) bir Türk şairi ve Türk dili konuşulan dünyada Sufi tarikatlarının gelişimi üzerinde güçlü bir etkiye sahip olan eski bir mutasavvıftı.

Yesevi, Orta Türkçede şiir yazan bilinen en eski Türk şairidir. Popüler tasavvufun öncülerinden biriydi ve Türkçe konuşulan bölgelerde çok hızlı bir şekilde yayılan ilk Türk Sufi tarikatı olan Yeseviyye veya Yeseviye’yi kurdu. O da mürşidi Yusuf Hamadani gibi Hanefi alimlerindendi.

Ahmed Yesevî, İslam’ın Orta Asya’da yayılması için büyük çaba harcamış ve bölgede çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Yesevî’nin şiirleri Orta Asya Türk edebiyatında yeni bir dini halk şiiri türü oluşturmuş ve sonraki ülkelerdeki birçok dini şairi etkilemiştir.

Yesevi, Yaş şehrini Kazak bozkırının en önemli ilim merkezi haline getirdi, ardından 63 yaşında emekli olup tefekkür hayatına yöneldi. Hayatının geri kalanını burada geçireceği bir yer altı hücresi kazdı.

Türk alim Hasan Basri Çantay şunları kaydetti: “Büyük tasavvuf şairi Mevlana’yı Konya’ya getiren bir Selçuklu şahıdır; Bir başka büyük mutasavvıf olan Ahmed Yesevî de Selçuklu döneminde yaşayıp ders vermiştir. Bu iki olağanüstü hocanın etkisi günümüze kadar devam etmiştir.”

KAYNAK: ‘HİKMET KİTABI’ (Divan-i Hikmet), AHMED YESEVİ
İlk Türk Tasavvuf Üstadı Şair Tercüme ve Giriş Paul Smith

Ümit ŞIRACI @UmitSiraci
Kazakistan’da Turkistan’nin ulu ereni Pir Yesevi ocaginda yer alti odalarında asili bir pano Sari Saltuk’tan Hacibektas’a Yesevi ocagi ve kolları. Anadolu Türkmen Alevileri’nin tüm kutsal mekanları haritada yer alıyor..

Twitter Yesevi mesajlarım