No menu items!
Home Blog Page 84

Bugünün Diliyle Mevlana, A.Kadir

Meriç boylu şairlerimizden A. Kadir, Hayyam ve Mevlânâ‘yı günümüz dilinde, uzun yıllar boyu emek vererek yayınlayarak Türkçemize kazandırmıştır. Böylelikle her üç şair de bizlere Yunus’ça seslenmişlerdir. A. Kadir şairimiz ayrıca Anadolu’nun ilk Ozanlarından Homeros’un  dilimize kazandırılmasında Azra Erhat ile birlikte büyük emek vermişlerdi.

Türkçe Mevlana.. Büyük emek..

Abdülkadir Gölpınarlı altı sayfa önsöz yazmış, A.Kadir’in büyük emeğini takdiren.

2.Abdülhamid, Dr. Mehmet Genç.

10 Şubat 2018, Ali Emiri Kültür Merkezi

Ses Kaydı

Abdülhamid’in tartışıldığı bir konferans vermeyi düşünmüyorum. Abdülhamit için zaten böyle bir konferans verilebilir mi? O da şüpheli. Çünkü 33 sene idare etti ve çok önemli işler yaptı. Ve kişiliği de çok önemli bir taraf Kızıl Sultan bir taraf Ulu Hakan arasında bir sürü nüanslar var. Anlaşılması ve anlatılması kolay bir adam değil. Onun için bir sohbet havası içinde hatırasını yad etmek.

Abdülhamit’in bir kere bizim Cumhuriyetin tezi Osmanlı’dan tamamen ayrı bir devlet olduğumuz tezi idi. Kemalizmin ilk yıllarında özellikle. Bugün hâlâ onu sürdüren hatırı sayılır bir grup var zannediyorum. Yani Türkiye Cumhuriyeti ayrı bir devlet, Osmanlı devleti ayrı bir devlet. Biz yepyeni bir devletiz. Osmanlıyla hiçbir alakamız yoktur, diyen onların hiçbir iler tutar tarafı olan bir tez değil.

Değişen tek şey rejim ve hanedan. Hanedan tabii ki önemliydi. Osmanlı tarihi hanedan mihrevi etrafında vücut buldu ve onunla inişleri çıkışları, birlikte tecrübe etti. Abdülhamit’in üyesi olduğu hanedan kısaca onu hatırlayalım… Tekrar hep söylüyoruz konuşuyoruz.

Dünya tarihinde benzeri olmayan bir hanedan. Dünya tarihinde uzun ömürlü bir devlet Osmanlı Devleti. Ama bu kadar uzun yaşayan devletler var. Çin var bir kere 3000 senelik en az 2000 senelik, Osmanlı yerini aldı, Bizans. Osmanlı’nın iki misli ama burada konuştuk biz onları. Bizans’ın uzun ömürlülüğü hani bir katsayı uygulansa, Bizans’ın katsayısı 1’dir. Osmanlı’nınki 7-8’dir. Yani Osmanlı’nın 600 senesini 8’e katlarsanız, o Bizans’ın 1.100 yılına denk gelebilir. Çok basit dünyada o kadar büyük değişmeler oldu ki Osmanlı’nın şahidi olduğu direnmesi mucizevi diye ifade ediyorlar. Ama en uzun yaşayan devlet değil, hanedan olarak en uzun yaşayan bütün dünyada. Bunu birkaç kere söyledik. Yani Çin 2-3 bin sene ama yakından baktığımız zaman 350 seneyi geçen bir hanedan yok. En uzun ömürlü hanedanlar en fazla 300-350 sene yaşayabiliyorlar.

Bizimkinde de ona benzer bir kriz oldu. Osmanlı tarihlerinden hatırlayacaksınız 16. yüzyılın sonunda veraset usulünün değişmesine de yol açan çok önemli bir kriz oldu. Bir de hanedanın mirasçısı kalmayabilir korkusu yaşandı 1600 yıllarında. Ama buna takattüm eden III. Mehmet ve III. Murat zamanında çok büyük şehzade katliamları oldu biliyorsunuz. Bir seferinde 19 şehzade cenazesi kaldırıldı. O tabii İstanbul’u çok etkiledi. Bu kardeş katline son verelim ve bu insanlık dışı bir şey havası oldu. Ayrıca bu kadar şehzade tabii ki de şey kalmıyor. Mesela III. Mehmet’in oğlu I. Ahmet tahta geçtiği zaman 1603. O zaman I. Ahmet’in kardeşi yok. Tek başına, küçük Mustafa var. Oğlu ondan daha küçük II. Osman var. Öldüğü zaman Ahmet, Mustafa geçiyor biliyorsunuz, sonra onun akıl dengesi uygun olmadığı için II. Osman. Ama imparatorluğun mirasçısı kalmayacak korkusu içinde veraset usulünü değiştirdiler. Değiştirmeseler uzun ömürlülüğü kesilir miydi? Onu kestirmek zor.

Yirminci yüzyıla gelinceye kadar maşallah hanedan gelişip serpiliyor. Ama tekrar Rusya’da konuşuluyor, Romanof’ların haklarını verelim. Ama hiçbir yerde ne Almanya’da Ohensenel, Avusturya’da Hapsburglar ne de Rusya’da Romanofların tekrar dönmesi hiçbir şekilde akıl karı değil. Bizim Osmanlı hanedanı epeyce kalabalık halen yaşıyor ama bildiğim kadar son şehzade Orhan, vefat ettiğinde çok büyük bir tören yapıldı. Ama Orhan kendisi çok akıllı bir adam. Bir röportajında katiyen padişah olmak istemem dedi.

Ben aşağı yukarı 50 senedir Osmanlı tarihiyle uğraşıyorum ve bende padişah olmak istemezdim. Ve herhalde sizler de istemezdiniz. Anlayınca son derece zor. Mesela Abdülhamid’in dedesi II. Mahmut illallah demiş. Genelde muzdarip adam ama çok büyük sıkıntılar içinde dönüştürmeye çalıştı. Ve bu saltanat kaygısından bıktım usandım diye ifade ediyor çok kere.

Padişahların zannederim konuştukça çok uzun, zahmetli mesaileri olduğu görülüyor. Bizim genellikle okuduklarımız, işte haremde zevkü sefada, rahat yaşayıp gidiyorlardı. İşin hiç öyle olmadığı biraz Osmanlı tarihine girince anlaşılıyor.

Bir kere her işe padişahı bulaştırıyorlar. Sistem öyle kurulmuş. Bir kere bütün o geniş imparatorluğu ve ayasının, şikayetleri, sıkıntıları, problemlerini bizzat Topkapı Sarayı’ndaki padişaha ulaştırma hakkı var. Bu hak, o kadar anayasası yok ama adı anayasa olmayan çok daha etkili olan İslami inançlarının söylediği bir şey. Kul hakkını götürmek istemezler. Ve prensip olarak o da yerleştirmişlerdir.

Kim olursa olsun daha evvel çok konuştuk zannederim, bizzat şikayetini padişaha ulaştırabilir. Onlar kendileri kalkıp gelemezler, kadıya, naibe, sancak beyine gider ve onlar merkeze iletirler. Bu iletmeyi aksatan olursa çok ağır ceza görür. Onun için bu şikayetler çok var arşivde. Hepsini padişah bizzat görür, ne çare bulundu, bunlarla uğraşıyor. Uluslararası ilişkilerle ilgili hiçbir konu padişaha arz edilmeden nihai sonuca ulaşmaz. Uluslararası ilişkilerde devlet büyüdükçe etrafın da büyüyor. Muazzam artıyor, o başlı başına bir mesele. Osmanlı padişahları günde en az 15-20 saat çalışıyor olmaları lazım. Kendi elleriyle yazdıkları yazılara bakınca bunu anlıyoruz.

Bunların içinde Abdülhamid’in müstesna bir yeri var. Onun dedesi II. Mahmud da çok iyi yazar. Eski yazıda kaligrafi yazı sahibi, ayrıca da fikirleri var. Onun hattı humayunları uzuncadır. Arz tezkereleri bazen çarşafçadır, uzun olabilir onları okur ve onların içindeki birçok problemi kendince nasıl çözüleceğini o hattı humayunda ifade eder. Bu konuda Abdülhamid’den önce II. Mahmud en önemli hattı humayunları olan biri. Ama Abdülhamid devrine geldiğimiz zaman artık padişahlar yazmıyorlar. Abdülmecid’den başlıyor hatta Mahmud’un son zamanlarında Sadrazam arzını padişaha doğrudan göndermiyor, mabeyin katibine gönderiyor. Katip onu okuyor, padişaha öyle anlıyoruz ve padişah dinliyor, şunu öyle, bunu öyle yapsınlar diye ona direktif veriyor o da ifade ediyor ve Sadrazam’a iade ediyor. Abdülhamid’in bu şekilde levhasıyla yaptığı şeyler var.

Şimdi Abdülhamid için ne diyorlar mesela bizim içerdeki tenkidimiz müstebit idi. Hürriyeti yasakladı, her şeyi sansür ediyordu. Kelimeleri, kavramları, cümlelere varıncaya kadar her şeye hakim olmak istedi. Hafiyelerle çalıştı, bir adamın peşine başka bir adam taktı. Taktığı adamın peşine de başka bir adam… Böyle şeyler söylerler ama en önemlisi kendi başına buyruktu. Bir nevi otoktor, diktatör, faşizan. Mussolini’yle ilgili bir ön proje hazırladığını söyleyenler de var. Tabii Batı’daki kritikler çok daha sert ve zalim ve hemen hepsi aleyhinde ama onların içinde de Batılıların özelliği genellikle objektiflikten tamamiyle hiçbir zaman kurtulamazlar.  Ve çok görünen özelliklerine mesela Abdülhamid’in aleyhinde olanların pek çoğu bunun çok zeki ve çok başarılı ve çok nazik bir adam olduğunu söylüyorlar, çok kibar ve çok esnek dikteleri olan uluslararası ilişkilerde bunları söylüyorlar.

Şunu da söylüyorlar genellikle, bizimkiler onu çok fazla söylemiyorlar. Ama Osmanlı sisteminin baştan beri profilinin en hakim çizgisi demokratik olmasıydı. İnsan yönetim kadrolarına yükseltilenlerin liyakat esası birinci derecede önemliydi.

Liyakat içinde tabii ki zeka da birinci derecede. Ama yetmezdi, çalışkan olmalı, dürüst olmalı ve enerjik şahsiyat sahibi olmalı. Birçok vasıflarıyla yükseltmeyi ona göre yaparlardı. Bunu mesela Fatih ve belki IV. Murat arasındaki dönemde devşirmeyle yaptılar.  Müslüman olmayan ailelerden çocukları devşirerek o çektikleri çocukların yeteneklerine göre onu da hep konuşuyoruz, çok sıkı bir eğitimle yükseltiyorlardı. Kayırma olabilir tabii, her yerde oluyor. Yükseltilen bir adam, dahi bir adam çıkmış geniş imkanlar veriyor ona, o imkanları kullanarak, çok büyük bir aile tekrardan teşkil edebilir. Altı tane oğlu, on iki tane kızı olan çocukları olan olabilir. Oğullarını ve kızlarını tabii ki iyi konuma getirmek ister. Kayırmak ister. Dahinin çocuğu da dahi olabilir ama ihtimal biraz az nihayet vasat bir şekil alabilir. Onun da ara kademelere kadar çıkmasına izin verilebilir. Onun dışında meritokrasi sonuna kadar işledi.

Abdülhamid’de yükselteceği adamların bu kalite vasfına çok dikkat ettiğini bizzat Abdülhamid aleyhinde olan yabancı gözlemciler de doğruluyorlar. İşte en son diyelim: Bizim Kurtuluş, Milli Mücadele’yi yapan Paşalar bunların hepsi Abdülhamid devrinde doğmuş ve yetişmiş insanlardır. Atatürk, İsmet Paşa, Fevzi Paşa… Bunların Fevzi Paşa’yı bilmiyorum ama Atatürk ve İsmet Paşa’yı hepimiz iyi biliyoruz. Onlar zengin aile çocukları değil. Ancak devletin desteğiyle yetişebilmiş insanlar.

Abdülhamid kendisiyle çalışacak olanları böyle meritokrasi şeklinde seçen insan. Fakat kendisi bu seçtikleri insanlardan birçok konuda çok daha yetkin olduğunu gösteren pek çok şey var. Başbakanlık, Osmanlı arşivinde, bu 33 sene içinde iradeler denilen padişaha sunulan ukela meclisinin kararları. O kararlar öyle bir iki haftada olmuyor, giderek onlar, çeşitli kurumlar, bakanlıklar, daireler, müdürlüklerin katkılarıyla oluşan bir tomar halinde geliyor padişaha. Bir alt serserisi var hepsini özetleyen arz tezkeresi var, ama hepsi sunulur çünkü o arz tezkeresinde eksik gördüğü, daha ayrıntılı bilmek istediği şeyler belgelerde var. Abdülhamid bunların hepsini görüyor, inceliyor ve bunları kritik eden irade gönderiyor. Genellikle Mahmud da uzun hattı humayun yapıyor ama çok müdahale etmiyor. Genelde arzlarda şöyle olsun demezler, olacağına işaret ederler. Ama öyle ya da böyle nasıl emrederseniz filan diye kibarca bitirirler.

Abdülhamid dışında ben başka bir padişahta görmedim. Yalnız onda. Sunulan şeyleri ukela meclisinin çeşitli kademelerden süzüle süzüle gelen ve nihai kararı veren ukela meclisinin o gelen tomarların içinde ciddi olarak onları inceleyip onların hepsini değil hepsini inceliyor ama bir kısmında o kadar ince kompetan kritikler yaparak geri gönderiyor şöyle yapın böyle yapın demiyor, onu görmedim ben siz şöyle yapın da böyle yapın da hiç böyle bir şey görmedim. Öyle bir şey zaten akıllı bir insanın yapabileceği bir şey değil.

Abdülhamid resmen kritik ediyor ukela meclisinin raporlarını. Mesela diyor siz şöyle şöyle demişsiniz, halbuki o dediğiniz a ve d nin yerine bir de c ve b vardır, onları hesaba katmamışsınız onları da hesaba katıp ona göre yeniden düşünün ve arz edin tarzı kritikleri pek çoktur. Bunların içinde benim hayret ettiğim çok teknik konular var. Mesela bir tanesi Erzurum’da 1890’larda ekmek narhıyla ilgili bir şikayet geliyor. Ukela meclisi onu araştırıyor, tartışıyor o şikayet çözüm için bir kaç sene evvel İstanbul için kabul edilmiş ekmek nizamının Erzurum’da da uygulamalarının doğru olacağını söyleyen bir rapor ukela meclisinden geliyor. Abdülhamid de onu inceliyor. Abdülhamid biliyorsunuz saraydan pek çıkan bir adam değil, bir Avrupa’ya gitti o da Abdülaziz’in fethiyle. Onun dışında dolaşan bir adam değil. Erzurum’a gitmişliği yok. Fakat kendi ülkesini de çok iyi tanıyor. Ve çok gündelik olan bir şeye Erzurum için İstanbul nizamının uygulanmasının mümkün olmadığını madde madde anlatıyor. İstanbul’da yürüyor, çünkü şöyle şöyle şartlar var. Erzurum’da bu şartların hiçbiri yok, orada ise şöyle şöyle böyle böyle esaslar var. Yani Erzurum’un şartlarına göre başka bir düzenleme yapmak gerekir diye geri gönderiyor. Bu memleketin herhangi bir yerindeki çok sıradan, pratik bir konudaki şeyleri insanı hayrete düşüren kompetansı var.

Uluslararası ilişkilerdeki performansına ise hiç diyecek yok. Ona Avrupa’nın çok aleyhinde olan Kızıl Sultan, zalim, kanlı adam, Ermenilerin katili, Bulgarların katili böyle tanımadan söylemelerine rağmen uluslararasındaki ilişkilerdeki performansını, başarısını ciddi olarak yaklaşanların hiçbiri inkar etmiyor. Ve biliyorsunuz Abdülhamid döneminde Avrupa’nın hasta adamıdır Osmanlı Devleti. Çar Aleksandr’ın, bu hasta adam yakında vefat edecek onun için şimdiden hazırlanın, biliyorsunuz ilkokuldan beri okuyorsunuz bunları. O hasta adamı Abdülhamid diriltmek için şeytanın aklına gelmeyecek yolları denedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulabilmesini sağlayan en önemli temel yatırımları, maddi ve manevi her bakımdan Cumhuriyet’in temellerini Abdülhamid attı diyebilirim ben. Abdülhamid tecrübesi olmasa idi Cumhuriyeti kurabilir miydik, muhtemelen yine kurardık. Çünkü bu çok eski 1000 yıllık tarihi olan bir milleti böyle çok kısa bir zamanda yok etmek kolay olmasa gerek. Ama Abdülhamid’in yaptığı katkı son derece enteresandır. Mesela Abdülhamid 93 Harbi’ni istemedi. Ki tahta o sıralarda geçti 1876. Savaş henüz  başlamamıştı ama savaşı önleyemedi o. Savaş makinası harekete geçmiş bulunuyordu. Neticede savaşı kaybettik.

Kaybettikten sonra Ayastefanos muadesine yerine Berlin muadesine doğru görüşmeler yapılırken Kıbrıs’ı İngiltere’ye verdiler. Abdülhamid buna şiddetle karşı çıktı. Onun raporunu İsmail Hakkı Uzunçarşılı da yayınladı bir dergide. Abdülhamid sadece muhakeme ediyor. Rus savaşı bitmiş. Rus tehlikesine karşı ilerde İngiltere’nin bizi desteklemesi için Kıbrıs’ı veriyor. Kıbrıs’ı veriyor ki Rus’a karşı bizi korusun diye. Abdülhamid buna şiddetle karşı koyuyor. İngiltere koruyacaksa Rusya’ya karşı, kendi menfaati için koruyacak. Menfaati Kıbrıs’la sınırlı kalacaksa onu zaten korumasına gerek yok.  Türkiye’yi menfaati için koruyacaksa Kıbrıs’ı vermeden de yapar, versen de yapar, diyor bu mantık yanlış bir mantık. Ama neticede deniyorlar.

Bu sırada Abdülhamid’in enterasan, vizyoner denebilecek şeyleri var. İngiltere’nin, Kırım Savaşı’nda bizi hararetle desteklediği savaşa girdik. Savaşa girdi ama ondan sonra epey şeyler değişti. 1877 savaşında İngiltere artık bizim tarafımızda değildi. İngiltere’de Türk taraftarı olan kurumları vardı ama resmi politika İngiliz politikası ciddi olarak değişmişti.

Abdülhamid mesela bunları çok iyi takip ederek, diyor ki 1880’lerde verdiği bir raporda, 40 sene oldu okuyalı hâlâ heyecan verici raporu var. İngiltere’nin diyor Türkiye’yi indirgemek istediği sınırlar diye Sevr’in Türkiye’sini çiziyor. Kastamonu, Çankırı, Yozgat… İngiltere diyor bizi bu sınırlara hapsetme şeyine sahiptir. Onu İngilizlerin çoğu da çok sonra I. Dünya Harbi’nden sonra oluşan o şeyi bir vizyoner gibi 1880’lerin ortasında görebilmiş bir adam.

Ve o sırada tabii Dünya tarihinde Avrupa tarihinde kapitalizmin zirveye çıktığı yalnız Afrika’nın Amerika’nın bir kısmını kolonize etmekten daha öte tümüyle Afrika ve Asya’yı da bölüşmek istedikleri imparatorluklar, çarlar bölüşme tam bu Abdülhamid’in döneminde başladılar. Ve iş Osmanlı Devleti’ni İmparatorluğunu bölüşmeye girişmişlerdi. Bunu önlemek için Abdülhamid’in kurduğu uluslararası ilişkileri biliyorsunuz onları.

Ama Almanya ile İtalya‘nın doğuşunu çok ciddiyetle ele aldığı o raporlarda onlarda var. Bizim dış siyasetimiz artık Fransa ve İngiltere ile değil bu Avrupa’da yeni doğan sömürgeleri olmayan ülkeler. Eskilerin rakibi Almanya ve İtalya en çok. İtalya sonradan garip şekiller aldı. Ama Almanya Abdülhamid’in bu tasarruna uygun şekilde davrandı. Ve o sayede Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli olabilecek rekorları modernleştirmeyi Abdülhamid sağladı. Bir kere eğitimde çok büyük mesafe aldık. Organizasyonda, ekonomide de, ticarette de… Kapitülasyonlardan kurtulmak için, yapmaya çalıştı. Tabii orada çok başarılı olunamadı. Çok eskiden gelen istikameti değiştirmek imkanı yoktu biliyorsunuz kapitülasyonları savaşta İttihat ve Terrakki kaldırdı. Kendi müttefiğimiz olan Almanya kabul etmedi. Yani uluslararası ilişkiler çok zalimdir. Bir verir iki almaya çalışır. Onun için şimdi de yapıyoruz birçok şeyi.

Evet Abdülhamid’in bu şeyleri ukela meclisinin kararları üzerindeki kritikleri bildiğim kadarıyla henüz kimse el atmadı onu.

Yani arşivde çok şey değil. Abdülhamid döneminde ukela meclisinin sunduğu raporlar bir kaç bin tanedir. Onu örneklemeyle bir kaç yüze indirip pekala bir çalışma yapılabilirdi. Ama şimdiye kadar kimse yapmadı. O zaman Abdülhamid’in hangi alanlarda ne ölçüde kompetan alanlarda hareket ettiği, despotik alanları varsa onların da oradan çıkarılması mümkün olabilir.

Şimdi yeni söylüyorlar mesela Abdülhamid, verimli, korkak, herkesten endişelenen, kaygılanan, güvenmez bir tip diye söylüyorlar. Korkaklığı çok yaygın olarak söylenir. Ama gerçekten öyle miydi? O da çok şüpheli. Mesela suikast olduğu zaman sonra anlıyorlar camii çıkışında ona karşı orada bulunanların söyledikleri arabacı arabayı kullanan adam dehşete kapılmış. Abdülhamid gidiyor arabacının yerine oturuyor ve dizginleri alıp sakin bir şekilde saraya gidiyor bu şekilde anlatıyorlar.

Mesela uluslararası ilişkilerde sadrazamlar, bakanların değişmesinde yabancıların çok oyunları var. Tazminattan başladı Rus taraftarı, İngiliz, Fransız taraftarı sadrazam ve ukela adayları oluştu. Abdülhamid döneminde de vardı. Birilerinin getirilmesi için zorlarlar, tehdit ederler. Bir sürü bu mekanizmalar işler. Abdülhamid’in bunlara karşı tepkisinde cesaretsizlik örneği pek görünmüyor. Çok riskli olan kararları alabildiği görülüyor. Ama bunları tabii ayrıntılı bir şekilde inceleyen bildiğim kadarıyla pek bir şey yok. Bizde Abdülhamid’i yazan iki yazarımız var. Biri Necip Fazıl, biri de Nihal Atsız. Nihal Atsız tabii tarih bilgisi çok olan bir adam ama onun uzmanlığı Abdülhamid dönemiyle ilgili değil. Onun tabii Abdülhamid’in milliyetçiliğine yazdığı. Necip Fazıl’ın da İslam birliğini, halifeliğini inceleyen iki de ideolojik olarak. Ama Abdülhamid’i teknik olarak yaptıklarıyla inceleyen ufak tefek o dönemle ilgili makaleler var. Ama daha derinliğine ciddi şeyler yok. Olması temenni edilir. Abdülhamid ile ilgili fazla bir şey bilmeden 6 Şubat 1918’de savaşa Abdülhamid olsaydı girmezdik şeyleri var. O savaşı da gördü. Savaşta İstanbul’daydı biliyorsunuz. Kurtuluş olarak Selanik’e gönderildi. Selanik işgal edileceği sırada da İstanbul’a getirdiler. 1915 Çanakkale sırasında İstanbul’u boşaltmayı önerdiler. Abdülhamid bunu kabul etmedi biliyorsunuz. Konstantin kadar da mı olamadınız. Yani buraya gireceklerse, burada kalalım ve savunalım demek istedi. Fakat I. Dünya Harbi’nin dışında kalmayı isterdi Abdülhamid. Ama mümkün olmadığını zannederim takdir ederdi.

I. Dünya Harbi’ne girmeseydik diyenler bence çok haklı değiller. I. Dünya Harbi’ne girdik de Cumhuriyet’i kurmamıza en büyük sağlayan katkı I. Dünya Harbi’ndeki Osmanlı ordularının performansıdır. O performans da işte Atatürk’ü, İnönü’yü ve Fevzi Paşa’yı da ortaya çıkaran ve Anadolu’da hiç yoktan bir mukavemetler organize edebilen. I. Dünya Harbi Osmanlı için yapıldı zaten. O çok açık. Osmanlı’nın mirasını paylaşmak. Savaş bitti, bizi bir maddeye dayanarak Yunan Ordusu İzmir’e çıktı. Yunanistan’a da Batı Anadolu’yu tahsis ettiler. Ama Yunanistan biliyorsunuz savaşa girmedi. I. Dünya Harbi’nin hırpaladığı bir memleket değildi. İyi, kötü bir ordusu vardı. Gayet sağlam, onu İngilizlerin desteğiyle Anadolu’ya girdiler. Ve başaramadı Yunan Ordusu.

İngilizler bizzat girebilirlerdi savaşa. Onlar da buna cesaret edemediler. İngiltere bir kere diğer müttefikleri onlar yan çizdi. İtalya ve Fransa. İngiltere de bu da cesaret edemedi. Çünkü dört sene süreceğini kimse düşünmüyordu Dünya Harbinin. Herkes hemen bitecek zannediyordu. Dört sene hemen herkesi hırpaladı. Bir de İngilizler şunu da gördüler: Anadolu’daki mücadele başladığı zaman Müslümanları, Sünni Müslümanların hemen hepsi kolonilerdeydi. Yani İngiliz, Fransız, Hollanda ama en büyük kısmı İngilizlerin Hindistan’daydı. Ve Hindistan’ın yarısı aşağı yukarı Müslüman bir din yahut üçte biri. Hint Müslümanları ve Asya’nın diğer bölgelerindeki Müslümanlar Anadolu’daki savaşı çok önemsediler.

Bunu herkes biliyor ve İngiltere Hindistan’ı kaybetme riski de olduğu için Anadolu harekatına pek müdahale edemedi. Yalnız şey istedi, bu halifelikten kurtulalım. Ondan sonra Arap Bölgesi’ni bırakalım o kadar onlar da kabul edilince doğrudan müdahaleye girmedi. Yunan Ordusu’nun İngiliz desteği olmadan daha fazla bir şey yapması mümkün olmadığı için mesele bitti.

Birinci Dünya Harbi’ne girmeseydik ne olabilirdi? Bir kere Arapların bizden çıkması kaçınılmaz bir şeydi. Ne şekilde olursa olsun o gerçekleşecekti. Savaşa girmediğimiz takdirde savaşın sonunda bir taraf kazanacaktı. Enver Paşa Almanlar kazanacak diyordu. Almanlar aslında kaybetmediler savaşı yalnız kazanamadılar. Kazanamayınca karşı kampın gücü sonsuz, yüz sene dayanabilir potansiyeli olan bir rakipti Amerika ve İngiltere imparatorlukları. Onun için sabırla beklediler. Almanya havluyu atınca mesele bitti. Savaşa girmeseydik kazanan tarafın başımıza bela olması da kaçınılmaz bir şeydi. Onun için İttihatçıların pek çok yanlışı vardır ama savaşa Almanya tarafından girmekte, bir nevi Abdülhamid’in çizdiği istikameti takip etmiş oldular diye düşünebiliriz.

Evet Abdülhamitle ilgili bu kadar gevezelikten sonra benden daha iyi bilenler vardır herhalde içinizde.

Abdülhamid Sultanımızın tam rahmete kavuştuğu 100. yılında çok önemli rol oynadı hakikaten. Türkiye’yi dağılmaktan kurtarmak için bütün zekasını, enerjisini, imkanlarını kullandı. Bir 30 sene bildiğiniz kurumların çoğu  Abdülhamid devrinde kurulmasında güç kazandılar. Modernleşme de çok büyük katkıları oldu.

Allah rahmet eylesin. Sorularınız varsa, buyrun efendim.

Soru: Petrol bölgelerinin menfaati var deniyor, Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde.

Cevap: Petrol, tabii onun için Osmanlı’yı bölüşüceklerdi.

Soru: Petrol ilk ne zaman keşfedildi?

Cevap: Petrol ilk Amerika’da keşfedildi. 1859-60 ilk, ama sonra Kafkasya’da Azeri Petrolü bulundu. Bizim bölge 20. yüzyılın başlarında yani 1900’lerde daha evvel neft yağı şeyler var ama 1900 civarı diyebiliriz. Hepsi değil 1900’lerde birkaç tanesi keşfedildi sonra yavaş yavaş hâlâ keşfediliyor derinlerde

Soru: Hocam ilave olarak soruyorum: Jeoloji olarak yerin altındaki petrol için mi Avrupa ülkeleri bunun için mi parçalamak istedi Osmanlı’yı.

Cevap: Yalnız petrol değil, bir de tabii İsrail var. Filistin var. Ondan sonra şu var dünyada o zaman 300 milyon kadar Müslüman tahmini var. Onların hemen hepsi Osmanlı ve İran hariç hepsi koloniydi.

Soru: Haçlı ve Müslüman. Müslüman ve Haçlının devamı mıydı Osmanlı. Müslüman olduğu için mi bu kadar üşüştüler başına.

Cevap: Hayır. Osmanlı Müslümanlığı daha yeni değildi. Daha evvel çok eskiden beri. Biliyorsunuz Müslüman devlet olarak kuruldu 1300’lerde. Demek ki 600 sene Müslüman. Sadece Müslüman olduğu için değil uluslararası ilişkilerde bir faktör sadece başka şeyler var.

Soru: İsrail Müslüman’a daima köstek oluyor. Müslümanı niye bu kadar eziyor.

Soru: 1987 yılında Şam’da bulundum. 30 sene önce. Orada çok dikkatimi çekti. Etraftan yaşlı bir insan, “Sen nereden geliyorsun” dedi. Ben dedim Türkiye, İstanbul’dan geliyorum. Oraya ticaret için gitmiştim. Bana bir tek şey söyledi, “ah Abdülhamid, ah”, dedi. Bunu ben çok değerli bir anektot olarak unutmadım. 30 sene sonra unutmadım, hâlâ hatırlıyorum. O yaşlı amcanın da “ah, Abdülhamid, ah” deyişi bir ah var içinde onu bir paylaşmak istedim.

Cevap: Abdülhamid’in müthiş bir propaganda şeyi var. Bir Lenin icat etti, Göbels onu geliştirdi. Fakat onlardan önce Abdülhamid çok başarılı bir propaganda uzmanıdır. Mesela ben 1930’larda doğdum. Çocukluğum 1940’larda Karadeniz’in doğusunda geçti. Padişah deyince Abdülhamid’i hatırlarlardı. Abdülhamid Malezya’da da Abdülhamid adı altında Güney Afrika’da da. İngilizlerin neden anti ottoman bir istikamet aldıkları bunlardan anlaşılıyor.

İngilizlerin en önemli sömürgesi Hindistan’dı. Oradan güç alan imparatorluk Hindistan’daki Müslümanların çok rahatsız edeceği tepkileri vardı. Sonra biliyorsunuz II. Dünya Harbi’nden sonra ilk bağımsızlığa kavuşan ülkelerden biri Hindistan oldu. Gandi’yle Muhammed İkbal ve Pakistan’ın lideri müştereken aynı şekilde tepki gösterdiler. Bu tepkiler çok eskiydi. Abdülhamid’den de önce. Mesela 93 Harbi Abdülhamid yeni tahta geçmişti. Hint Müslümanları aralarında siz Kurtuluş Savaşında gördüklerini biliyoruz. İş Bankası’nın öyle kurulduğunu biliyoruz. Ama oraya parayı gönderenler fakir fukara insanlar kimisi yüzüğünü, mücevherlerini, kenarda köşede hatıralarını satarak paralar topladılar.

93 Harbinde de aynı şekilde katkıda bulunduklarını bazı Hint arşivlerinde çalışan yabancıların henüz Türkler bu konulara girmedi bildiğim kadarıyla. Hint müslümanlarının yaptıkları muazzam yardımlar var 93 Harbinde. Para yardımı yapıyorlar, ama savaşı adım adım takip ediyorlar. Artık para yardımının dışında gönüllü asker toplamaya başlıyorlar. İngilizler bunu biliyor. I. Dünya Harbinde de aynı şekilde heyecan gösterdiler Hindistan’daki Müslümanlar. İslam’ın son mukavemetidir diye. Bunlar da tabii ki çok etkiledi.

Osmanlı’da kalan Müslüman 10-15 milyon kalmıştı. Onun için halifelik üzerine İngilizlerin müthiş ısrarı var. Türk olmasın da kim olursa olsun diye ibare var. Türk olmasın, Arap olsun, Acem olsun, kim olursa olsun.

Soru: Bu ibareler nerde var?

Cevap: O ibare birçok belgede var. İngilizlerin gazetelerinde çıkan bilgiler var. Bir nevi hükümetin yarı resmi organları şeklindeki Times, ondan sonra Manchester Guardian ve birkaç gazetede bunları ifade ediyorlar. Yazışmalar var. Mısır’daki yöneticilerin Londra ile yazışmalarında bunlar var. Türk olmasın halife çünkü Türk halifeden çok o halifenin cihad etmesinde çok rahatsız bir şey. Belki bizim etkilendiğimiz bir şey olmadı  ama İngilizleri etkiledi.

Soru: Mısırla ilgili, Abdülhamid’le ilgili değil ama Mısır, Osmanlı’ya ne getirdi, ne götürdü?

Cevap: Mısır Memluktu. Mısır Mesudiye birlikteydi. 1517’de Osmanlı bütçesi 100 milyon akçeydi. 1517’de Mısır ve Suriye eklendiği zaman aşağı yukarı iki misline çıktı. Yani Osmanlı iktisadi, mali gücüne bir kat daha eklenmiş oldu. Bu sonuna kadar devam etmedi. Ama Mısır kendi içinde İstanbul’dan vali gönderildi. Ondan sonra merkez orduları, yeniçeri gönderildi. Kadı gönderildi. Yani bürokrasinin merkezleri vali ve adamları. Mısır biliyorsunuz Osmanlı’ya doğrudan bağlı değildi. Yani salihari dedikleri kendi idaresini kendi yağıyla kavrulur. Fazlaları İstanbul’a gönderir. Onun fazlası 600.000 altındır. 600.000 altın da devletin, hükümetin harcamalarına girmezdi. Doğrudan iç hazineye giderdi. Resens olarak kullanılırdı. Çok sıkıldığı zaman kullanılacak bir hazine olarak. Ama tabii Mısır’ın katkıları 18. yüzyıldan sonra çok azaldı. Ama bu maliye bakımdan ekonomi bakımından durum başka.

Mısır, Anadolu ve Rumeli’yle çok sıkı ticari, iktisadi mübadelenin içindeydi. Mübadele hem Mısır’a hem Anadolu ve Rumeli’ye. Bu 1800’lere kadar böyle devam etti. Ama 19. yüzyılda bu değişti. Mısır mesela 1790’da ticaretinin yüz seksenini Anadolu ve Rumeliyle Selanik, İzmir, Antalya’yla yapıyordu. Yüzde yirmisini Avrupa’yla yapıyordu.

Avrupa’dan bazı sanayii malları alıyordu. Bazı şeyleri ihraç ediyordu ama o ihracat İstanbul’un kontrolündeydi. Şunları satarsın bunları satamazsın. 1800’den sonra bu 20-30 senede tersine döndü. Ticaretinin yüzde seksenini Avrupa’yla yaptı. Bizim Anadolu ve Rumeli’yle azaldı. Yani iktisadi ilişkiler zaten suyun altından gidiyordu. Neticede 1881’de İngilizler oraya oturdular.

Soru: Abdülhamid her kadar büyük ve savunduğumuz bir padişahımız olsa da Osmanlı’nın ulus devlet süreci Osmanlı’yı yıktı. Abdülhamid kendi yaşadığı dönemde ulus devlet sürecini uluslaşmayı daha iyi okuyup Osmanlı’yla bir reforma dönüştürmeyi düşündü mü? Yani ulus devlet sürecini Abdülhamid öngörebilseydi belki de Osmanlı varlığını koruyabilecek miydi?

Cevap: Çok acı bir şey söylediniz. Deprem geliyor, sel geliyor şimdi ısınma var gerçi Trump onu pek göremiyor ama. Bu milliyetçilik beni de heyecanlandırdı. Onun önlenmesinin imkanı yoktu. Yalnız Abdülhamid değil. Abdülhamid’in milliyetçiliği benimsediğine dair çok ciddi şeyler var. Mesela diyelim Hamidiye Alayları kurdu. Ama Kürtçeye izin vermedi. Türkçe olsun istedi.

Osmanlı sistemini yıkan milliyetçilik ve endüstriyalizm. Yani modern endüstri. Kapitalizm daha doğrusu. Kapitalizm, nasyonalizm bizim devletimizi parçaladı. Ama o devlet kendi içinden yeni bir nasyonalizmi çekirdek hep vardı ama Osmanlı devleti de ulus devlet değildi.

Emperyal bir devletti hatta tarihin en büyük çeşitliliği olan bir devlet ama orada bir kere Bernard Lewis’le konuştuk bunu Amerika’ya çok benzeyen bir yapı Osmanlı. Amerika’da biraz daha şey, beyaz iseniz, kokansiyel iseniz, İngilizce konuşursanız Amerikan vatandaşı ve Amerikalı olursunuz. Osmanlı’da Müslüman olmak gerekirdi bir, yetmezdi Türkçe konuşmalıydı. Türkçe konuşuyorsanız, Türkçe biliyorsanız, mesela Şam’da Ah diye adamlar gelirlerdi İstanbul’a, Mısır’dan da çok büyük alimler ama Türkçe bilmedikleri için medreselerde bile iş bulamıyorlardı. Halbuki Osmanlı müderrisleri Arapça konuşuyordu, Arapça okuyordu ama Türk olarak yapıyorlardı bunu. Mesela Türkçe bilmeyen biri kadı olamazdı. Mısır’daki kadı Osmanlı kadısıydı Türkçe konuşurdu ve onun Arapça mütercimi vardı. Mora’daki kadının da Rumca mütercimi vardı. Sofya’dakinin de Bulgarca. Ama Osmanlı eliti Türkçe konuşan müslümanlardı. Arapları biraz uzak tutuyorlardı. Arap Türkçe öğrenirse mesele yok ama onlar Türkçe fazla öğrenmiyorlardı. O sebepten elite giremiyorlardı. Ama Türkçe öğrenirse onlara da bir engel yoktu. Ama asker yapmıyorlardı. Araplar iyi asker olmadığı için yapmıyorlardı. Balkanlarda birçok gayrimüslim asker vardı. Yıldırım Beyazıt’ı kimdir koruyan askerlerin arasında Sırplar vardı biliyorsunuz.

Evet milliyetçilikte haklısınız, milliyetçilik bizim sistemi bozan yok eden kapitalizmle birlikte Abdülhamid onu görse ne olur görmese ne olur. Görüyorlardı tabii ama imparatorluğun o çeşitliliğini korumak istiyorlardı onu engellemekte de diğer milliyetçilikler, o milliyetçilikleri de tabii dışardan çok besliyorlar. Yani Osmanlı’yı yıkmak için. Birbirleriyle uğraşan karanlık dehlizlere girmeyelim.

Soru: İngilizler Osmanlı’yı yıkmak için üç hedefleri vardı. Bir halifeliği kaldırmak, iki petrol bölgelerine sahip olmak, üçüncüsü de İsrail’i kurmak. Abdülhamid bunları biliyordu, bildiği halde Selanik’ten gelen hareket ordusunu neden durdurmadı? Veya durdurabilir miydi?

Cevap: Abdülhamid çok akıllı bir adamdı. Ve hakikaten devletin yaşaması için mümkün olan her şeyi yaptı. Mesela çok iyi bir ordu olsun istedi. Donanmayı çürüttü. Çünkü donanmanın yapacağı bir şey yoktu. Bütün paraları çekecek ve Batı’ya borcu dağlara çıkaracak şekildeydi. Çok pahalıydı. Onun için donanmayı bıraktı. Torpido, denizaltı ve ufak tefek şeylerle idare etti.

Soru: Neden durdurmadı harekat ordusunu?

Cevap: Mualifte çok muazzam yenilikler yaptı. Abdülhamid üniversiteyi getirdi Türkiye’ye. Tanzimat getirdi. Yani Osmanlı eliti, tabii Abdülhamid yangın kulesi gibi tek bir adam değil. Onu hazırlayan bir çok çevre var. O çevrenin ortak akıl dedikleri şey bu gelişmeleri sağladı. Şimdi Abdülhamid gençliği zamanı 1908 ile kıyasladığınız zaman çok muazzam bir değişme var. O değişme zaruri olarak Abdülhamid’in artık gitmesini isteyen grupların çok daha iyi güçlendiği bir dönemdir. Abdülhamid onu gördü. İç savaş olabilirdi. Onu da istemedi. Ama sonraki şeylere bakalım ordu Abdülhamid’in güçlendirdiği ordu bütün Cumhuriyet tarihimiz boyunca da güçlendirdiğimiz vesayeti elinde tutan ordu. O ordu biliyorsunuz çok darbeler yaptı. 1950’de seçim olmasaydı İnönü’ye yapılacağını sonradan öğreniyoruz. 50’de değişim oldu 10 sene sonra müdahale oldu. Sonra tekrar müdahale oldu. Ondan sonra 1972, 80 ondan sonra bu devam etti. Mesela Demirel rahmetli oldu. Demirel neydi 5 kere gidip 6 kere gelen adam diye şöhret yaptı. Demirel’in yaptığını Tayyip Bey yapabilir miydi. Yapamazdı. O zaman direnecek şey yoktu. Demirel direnseydi bir iç savaş olurdu, kanlı bir şekilde olurdu. Adnan Menderes’te yani onu burda kimse hatırlamıyor. Ben hatırlıyorum, Adnan Menderes’in yeni oy vermeye başlamıştım. Demokrat partiye verdim çünkü tek parti çocuk olduğum halde kötü şeyler bırakmıştı. Ama ben Demokrat Parti’li değildim. Tercih etmiştim o kadar. Oy vermiştim. Onları daha çok beğeniyorduk. Öyle bir propaganda çıkardılar ki 1960 öncesinde kendim şahidim oldum öğrencileri kıyma makinasında cesetlerini parçalıyorlar ve gidip çöpe atıyorlar diye inanılmaz yalanlar ve propagandalarla şimdi o durumda Menderes, Celal Bayar direndi bir şey olmadı neticede çok kanlı olabilirdi. Demirel akıllık etti, fazla akıllık etti o kadarı doğru muydu bilmiyorum. Ama Abdülhamid’in yaptığı da odur. İç savaş bu kadar koruduğu memleketi, yangından çıkardığı memleketi, bir felaketin içine sokmak istemedi. Onun için harekat ordusunu kabul etti. Fakat biliyorsunuz parlamentoyu kuranlar Abdülhamid’in halini düşünmüyorlardı. Yanlış hatırlamıyorsam onu ilk Ahmet Muhtar Paşa ifade etmiş. Şimdi 33 senede önemli bir şeydir, bıkıyor insan, çok iyi de olsa bir değişiklik olsun havalanalım diye. Ve parlamentoda Ahmet Muhtar Paşa bu konuşmayı yapınca, insanlar gitsin dedi. Abdülhamid direnseydi belki kanlı olurdu. Ve Abdülhamid kendi ezelini karşına almak gibiydi.

Soru: Yine kanlı oldu Taşkışla’da askerleri öldürdüler.

Cevap: Taşkışla’da Abdülmecid’e

Soru: Harekat Ordusu Taşkışla’yı bastı, Abdülhamid’in askerlerini öldürdüler. Neticede kan aktı.

Ama sonuçta bir iç savaş olmadı.

 

Osmanlı İmparatorluğu, Dr. Mehmet Genç

 13 Mayıs 2017, Ali Emiri Kültür Merkezi   

Ses Kaydı

Niye Osmanlı’yla uğraşıyoruz çok. Osmanlı devleti deyince. İmparatorluk demiyorlar insanlar, milliyetçiliğin böyle garip halleri var. Osmanlı; İmparatorluk. Dünyada Osmanlı’dan daha imparatorluk olan ikinci bir sistem yok. Şunun için yok, imparatorluk demek çeşitlilik demek. Çeşitlilikte dünya birincisi, tarihin birincisi Osmanlı, ama imparatorluk deyince emperyalizm, kolonyalizm, başkalarını sömürmek filan gibi şeyler akla geliyor, tedayi ettiriyor diye kullanmak istemiyorlar ama saçmalıyorlar.

Mesela Osmanlı devletinde kolera diyor, devlette kolera olmaz ki imparatorlukta olur kolera yani ülkede olur devlet kolera olmaz, devlet hırsızlık yapmaz, Osmanlı devletinde hırsızlık, rüşvet olabilir, cinayet neyse, yani çok yanlışlar yaptırıyor Osmanlı bir de biraz evvel konuştuk “Türkiye Cumhuriyeti ayrı bir devlettir, Osmanlı ayrı bir devlettir” diye bu da bir efsane yani hiç düşünmek şeyi yok mudur bu bizim milletimizin elinde bir kitap vardı Hz. Peygamberin tavasssut ederek getirdiği Allah’ın kitabı Kuran-ı Kerim vardı, onu okuyordu. Ondan başka şeyler de okuyordu onunla birlikte. Onu elinden alınca hiç okumaz ve düşünmez oldu, bu ayrı bir devlettir diyor ama Polis Teşkilâtının 172. Yılını kutluyor. 1923de doğan bir devletin 170-150 sene evvel bir kurumu olamaz. O kadar basit şeyi düşünemiyor.

Evet, Osmanlı hakkında bir genel şey yapalım çizgi ana hatlarıyla.

Onu Türkler kurdu, o Türkler değildir dönmedir Rumdur falan diyenler var ama onlar hikâye. Türkler kurdular. Tabii yeni geldiler Orta Asya’dan 1300’lerde kurdular. Ondan çok eski Selçuklu zamanında değil son zamanlarda kurdular.

Ve tarihin ilk resmi dili Türkçe olan ilk devletidir Osmanlı Devleti. İkinci devlet ise Türkiye Cumhuriyeti.

Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dilinin Türkçe olduğu biraz tartışmalıdır. Çünkü Türkçe’yi de 1923’te yaratmaya kalkarsan o dil, o dil millî bir dil midir şüpheli olabilir. Tabii o biraz şimdi benim mübalağam ama Türkçemiz de çok büyük yara aldı. Osmanlıların da yanlışı olmadı değil, İmparatorluk dili ana dili ama iskeleti Türkçe olan bir dil kurdular. İmparatorluk dili, Arapça, Farsça en başta yoğun şekilde kullandılar başka dilleri de kullandılar. Çingeneceye varıncaya kadar Ermenice, İtalyanca, Rumca.

İngilizcenin yaptığı gibi işine gelen isimleri, kelimeleri dahil etmekte kusur görmedi fakat asıl tabii Arapça çok büyük bir dildi. O çok etkiledi. Ve onu çok karmaşık şekillerde kullandılar. Şiirde, edebiyatta Farsça, maliyede mali literatürde de Farsça kullandılar. Onun için anlaşılması zor hale geldi. Saf Türkçe bilenler için ama tabii bizim Öztürkçeciler onu o sebepten mahvettiler. Bütün kelimeleri attılar. Evet Arapça, Farsça asıllı kelimeler vardı ama onları her Türk anlıyordu. Yani zaman deyince “bu necedir” diyen bir Türk ben hatırlamıyorum. Ama zaman Türkçe değil. Bir sürü Arapça, Farsça. Farsçaları atamadılar, çünkü Farsçalar belli değil Türkçeye iyice girmiş olduğu için. Neyse bu konuşmamın amacı o bu değil yine de bu vahim şeyi tekrar hatırlamak lazım.

(Soru: Afedersiniz Hocam, bu gün 13 Mayıs önemli bir gün, Türk dil bayramı olarak kabul ediyoruz bu günü)

Evet tam buna uygun oldu.

(Bende bir şeye değinmek istedim, konuşmanıza belki. Türk dili derken, bölümü de açabilirsiniz. 1071 ile beraber Anadolu’ya geldik, fetihler başladı. Anadolu Selçuklu Devleti kuruldu. Oradaki Karamanoğlu Mehmet Bey’in mücadelesi 1264)

Karamanoğlu Mehmet Bey’in mücadelesi var ama Karamanoğlu hakkında o mücadele hakkında son zamanlarda yapılan incelemeler biraz değişik bilgiler veriyor. Bu 2. Dünya Harbi’nde sizin hatırlamanıza imkan yok. Vatandaş Türkçe konuş diye şey vardı Türkçe şeyine değil casuslar kaynıyordu. Ondan sonra casuslukları ortaya çıkarabilmek için. Karamanoğlu Mehmet Bey’in de işte evde, bargahta, dergahta Türkçe konuşulsun. Farsça ve Arapça konuşan veya Ermenice onların habasetinden kurtulmak için olduğu da dair ciddi tez var. Tabii beyliklerin, Anadolu’daki beyliklerin hepsi Türk Beylikleri değildi. Onların diğerlerinin de resmi dil Türkçe’dir demeseler de Türkçe konuşuyorlardı. Ona şüphe yok. Ama onların ömrü vefa etmedi.

Osmanlı yaşadı ve ana dili Türkçe oldu ve Osmanlılar sonra Türkçe öğrenen ve Müslüman olan herkesi hiç şey tanımadan her türlü mevkiye getirdiler. Bu müthiş üstün bir vasıftır. 20. yüzyılda, 19. yüzyıldan beri Amerika Birleşik Devletlerinin dünya ölçeğinde yaptığını Osmanlılar tarihte ilk defa böyle bir iş yaptılar ve onun için çok uzun ömürlü müstesna performansı olan bir siyasi sistem yarattılar.

O sistemin performansı hakkında özetlemek üzere huzurunuzdayım zannediyorum.

Bir kere ne yaptılar 16., 17. Türk devleti Osmanlı Devleti ama o Türk devletlerine bakarsanız hiçbiri Osmanlının yarı ömrüne ulaşamamıştır. Bütün Türk devletleri içinde en az iki katı ömrü olmuştur Osmanlı Devletinin. İslam dünyasında da Müslüman devletlerinin içinde de bu kadar yaşayanı yok. Genişlik itibariyle de Roma’dan sonra tabii Cengiz’i ve şeyi söylemiyorum onların Çin çok geniş alanlarda çok kısa süreli. Tabii Çin kısa süreli değil ama Çin’in Hanedanlarına bakarsanız Çin 3-4 bin senelik milattan evvelde ikinci bine kadar daha geriye çıkıyor ama Çin tarihine bakarsanız Osmanlı Hanedanı kadar uzun olan bir dönem yok bütün hanedanlardır onlar üç yüz üç yüz elli iki yüz elli seneliktir ve değişiyor, yeni şeyler oluyor.

Hanedan olarak dünya tarihinde en uzun ömürlü devlet Osmanlı devleti oldu. Osmanlılar kendilerine ne diyorlardı bilmiyoruz. 1500’lerde yani kuruluşundan 200 senen sonra dediler biz, bizim devletimiz Devlet-i Aliye-i Ebed Müddet‘dir. Bundan daha başka devlet olamaz. Devlet-i Aliye yani devlet nedir, hani Kur’an’da “din İslam’dır” diye bir ayet var. Haşa benzetmek gibi olmasın “devlet budur” dediler ama iki yüz sene işlediler, kuyumcu gibi.

Kurumlar meydana getirdiler. O kurumların haddi hesabı yok. O kurumlar için ben şöyle diyorum: O Kurumların şeyi yok, hemen hiçbir kurumunun ne zaman başlayıp ne zaman bittiği belli değil. Yeniçeri, söyleniyor şu bu filan belli bir başlangıcı yok bitişi var diyeceksiniz bitişi de belli değil. Mahmut topa tuttu İstanbul’da ama Bağdat’ta, Basra’da, Bosna’da Yeniçeriler devam etti.

Ondan sonra esnaf loncaları, vakıf sistemi, vakıfları Müslümanlar icat etmediler öyle anlaşılıyor. Müslümanlar da buldular ama tarihte ilk defa İslam Dünyası’nda, İslam Medeniyeti’nde vakıf gelişti. Çok dallı budaklı önemli bir kurum haline geldi. Osmanlılar onu benimsediler. Fakat onu ileri götürdüler. Çok önemli ilaveler yaptılar. Vakıf, Osmanlıları çıkarırsanız, vakıf çok güdük, zayıf, üfürsen uçacak bir kurum iken Osmanlılar bunu ebedî yaşayacak bir kurum haline getirdiler.

Şimdi çok önemli iki ilave yaptılar. Paraları vakıf haline getirdiler böylece arka kapıdan faizi de devreye sokmuş oldular. Faiz kötü haram tamam. Tamam da faizsiz ekonomi çalışmaz. Faiz sermayenin fiyatı, parayı veren düdüğü çalar. Para yoksa, düdük yok. Sermaye bulamazsınız, kredi bulamazsınız yani Müslüman olarak tabii ki faizin haram olduğuna inanıyorum ama faiz olmadan yaşamak mümkün değil. Osmanlılar Müslüman olarak bunu yerleştirdiler. Osmanlıdan önce yapan oldu mu bilmiyorum. Belki Orta Asya’da biraz şeyler var şaibeli ama ilk defa faizi, faizi ama serbest bıraktılar diye anlamayalım. Hiç öyle bir şey yok. İmparatorluğun yüzlerce kaza mahkemelerinde faiz dendiği zaman kadılar kabul etmediler. Faiz yasak ama para vakıfları yetim mallarının idaresi dolayısıyla faizi fiilen benimsediler.

Ondan sonra vakıflardaki ikinci şeyleri de uzun vadeli kira sistemi getirdiler. Bu hiçbir yerde yoktu. Vakıfları piyasanın dışına iten hani kökünü aldığınız diyelim çiçek aldınız çingeneden veya çiçekçiden vazoya koydunuz o çiçek bir hafta yaşar ondan sonra iki hafta yaşamaz ölür. Çiçek köküyle yaşayabilir. Osmanlılar bu icareteyn çift kira sistemiyle vakıflara muazzam bir hayatiyet kazandırdılar. Vakıflar ölmez, şehitler gibi hale getirdiler. Birçok kurumlarla sistemi ebedî olacak şekilde düzenlediler. Şimdi vakıf üzerine biraz fazla konuştuk. Çok önemli bir rolü olduğu için.

Meydana getirdikleri diğer kurumlar bürokrasi, Osmanlı bürokrasisi çok muhteşem bir icattır, hâlâ çok iyi biliyoruz ama bildiğimiz şu var bu 17 Türk Devleti içinde ve belki 100’lere varan İslam Devletleri içinde Osmanlı’dan başka arşivi olan bir ikinci İslam Devleti yok. Bu son derece önemli bir şey. Yani 1500-1400’lerden itibaren bir Müslüman toplum nasıl yaşıyordu, faiz var mıydı yok muydu başka günahlar işleniyor muydu, nasıl işleniyordu, nasıl cezalanıyordu bunları hiç bilmiyoruz. Bunlar o fıkıh kitaplarında ezbere anlatıyor ama hayat nasıldı, onu Osmanlı bürokrasisinin meydana getirdiği arşiv sayesinde anlıyoruz, öğreniyoruz. O arşivi meydana getiren bürokratlar öyle çok büyük sayıda bugün 2-3 milyon memur var devletten maaş alan. Osmanlılarınki neydi Kanuni devrinde 100-150 kişiydi, ondan sonra yavaş yavaş arttı. 1800’lerde 1500 kişi. O muhteşem arşivi meydana getiren işin erbabı adamlar o kadardı.

Osmanlıların en önemli özelliği Osmanlı adaleti pek meşhurdur. Yani literatürde de adı geçer. Mesela Osmanlı bir İslam Devletiydi yasalarının esası Şeriat idi. Şeri yasalar uygulanırdı. Kanunlar da vardı. Yani örfi kanunlar da epey gelişkindi. Ama kadılar esas olarak Müslüman kadılar, Müslüman devletin yasalarını, o örfi yasalarda şeriatın izniyle olabilen şeylerdi. Bu mahkemeler tabii cezayı gerektiren şeylerde bütün Osmanlı tebaası kadı ile muhatap idi ama şahsi işlerde biliyorsunuz Osmanlı serbest bırakıyordu. Hristiyanlar, Yahudiler kendi cemaat şeyleri ile işlerini yürütebilirlerdi. Kadıya başvurmak zorunda değillerdi. Yani evlenme, boşanma, miras gibi konularda serbesttiler bütün dinler, yabancılar da. Fakat buna rağmen bizim sicillerde bunların kadı mahkemesine bilerek isteyerek geldiklerine ait çok sayıda örnek var. Dini yönetim cemaat yönetimleri ondan hoşlanmıyorlar. Niye gidiyorsunuz kadıya, bize gelin diyorlar fakat tercih ediyorlar. Yabancılar ki kapitülasyonlar dolayısıyla kendilerini yargılayan kurumları var meşru olarak. Onların da Osmanlı mahkemelerini çok yere tercih ediyorlar ve yazıyorlar. Diyorlar ki bu Osmanlı kadıları bir seansta bitiriyorlar işi avukat mavukat ta yok doğrudan çıplak ifade ve şehadetlerle, “yalancı şahitlerin hayatı kayar”, şahitlerle karar verirler Osmanlı kadıları.

Gog diye bir kitap var Giovanni Papini’nin, Papini bir Katolik filozof ama mizah şeyi var, eski bir kitaptır Türkçe’ye de çevrildi birkaç kere. Mesela orada Papini, Einstein’la bir röportaj anlatıyor. Einstein’a diyor ki, siz dünyaca meşhur fizikçisiniz. Bütün evren hakkında en derin bilgileriniz var ama ben bu işlerden fazla anlamam. Bu evren hakkında bu en büyük fizikçinin benim anlayabileceğim dilde ifade etsin.

Nasıl bir mahiyeti var bu evrenin. Einstein da diyor ki: Bir şey kımıldıyor, en özün özü olarak bunu söyleyebilirim diyor. Hareket.

Şimdi Osmanlı’nın özünün özü: Toplumu idare ederken eşitlik önemli bir prensipti. Çok önemli bir prensipti ama eşitlik adaletten sapmayan bir eşitlik. Tam eşitliğin canavarca bir şey olduğunu hemen tahmin edersiniz. Osmanlıların eşitliği herkesin tam eşit olması değil. Mesela benim gençliğimde komünistlik vardı, şimdi yok. Komünist arkadaşlarımız eşitlik taraftarı idiler. Her şey eşit olsun diyorlardı. Bir muzip adam çıktı dedi ki “insanlar doğuştan eşit değil”. Önce bu doğuştan gelen eşitsizliği düzeltelim. Doğuştan gelen eşitsizliğin de haddi hesabı yok. Ama bir kere boyları eşit değil. Önce boyları bir hizaya getirelim. Böyle garip fikirler vardı. Tamam dediler. Sert komünistler “eşitleyelim, nerden eşitleyelim” bir kısmı ayaktan keselim bir kısmı baştan. Bir tarafı kesmek lazım eşitlemek için. Böyle komiklikleri de içeren bir konu, eşitlik.

Osmanlı eşitliği şöyle: Herkese yaşama hakkı tanıyan bir sistem kurmak istediler. Halkın; köylü, şehirli, esnaf, tüccar neyse bunların grup mensubu olarak herkesin eşit kaynaklara, imkanlara sahip olmasını istediler. Reaya bilirsiniz bir reaya var halk var, ondan sonra bir de o halkı yönetmek üzere seçilen, oluşturulan elit var. Yönetim işte entelektüel elit var, askeri, idari, bürokratik elit ne derseniz, bunların iki ayrı grup askeri, reaya. Onların arasında eşitlik yok. Reayanın içinde de köylüler birbirine eşit, esnaf birbirine eşit, tüccar birbirine eşit ama bunların her birinin düzeyi farklı olabilir.

Yönetim için seçilenler çok eşit değil. Bu George Orwell’ın meşhur Hayvan Çiftliği diye bir kitabı vardır. Sovyet sistemini şimdi Sovyet sistemini siz hiç hatırlamıyorsunuz hiçbiriniz. Sovyet sistemi de eşitlikçi, komünist yapıydı fakat onlarınki de biraz sahtekarca idi. Tam eşit görünüyordu fakat değildi. İşte George Orwell onu tenkit ediyor. Bazıları diyor evet herkes eşit, bazıları biraz daha fazla eşit diye şey yapıyor. Bizim askeri zümre evet biraz daha fazla eşit gibi. Yani onların gelirleri, imkanları çok, halkın reayanınkinden çok fazla idi. Fakat onların içinde de eşitlik vardı. Rütbeniz Bey ise diyelim 300 kadar Bey vardı. Hepsinin gelirleri birbirine yakındı. Yetkileri, sorumlulukları ve gelirleri halktan çok yüksek belki elli yüz misli ama kendi aralarında eşitti. Vezirler daha yukardaydı onlarınki de aralarında eşitti.

Halkın çeşitli kademelerinin ilelebet yaşayabilmesi için eşit kaynakları dağıtmayı prensip olarak benimsediler. Bunu başardıkları zaman o zaman dediler bu devlet ebediyün devam, ebediyün istimdad, ebed peybent. Ebedi yaşayacak devlettir dediler. Gerçekten 1500 civarında kurdukları sistem o aynı yıllarda Batı’da kapitalizm meydana geldi ortaya çıktı ve 300-500 sene içinde bütün dünyayı altını üstüne getirdi. O değişme olmasa idi. O değişme de olmaz olur mu demeyin insanlığın tarihi milyon yıla kadar uzanıyor. En azından 15 bin senelik bu Göbekli Tepe’deki mabetlerden sonra rahatça söyleyebiliriz, insanlığın tarihi tarih prehistoryasıyla 15 bin senelik. Ama ziraat devrimi ve medeniyet en az 10 bin senelik. Bu 10 bin sene insanlar birçok işler yaptılar ama 15. yüzyılda devreye giren kapitalizmin yaptığına benzer şeyleri daha evvel yapamadılar. Biraz tarih okuyunca onu insan anlıyor. Şeye benziyor, nerden nereye şimdi, insanlığın nüfus artışına dair ilk ziraat devrimi olduğu zaman milattan evvel 9. bin yılında dünyada ne kadar insan vardı. Tabii o zaman nüfus sayımı yapacak kimse yok. Ama bu ilim öyle bir şey ki ne kadar insan olduğunu bir takım göstergelerle ortaya koyuyorlar. İki ila yirmi milyon arasında bu arkeolojik çeşitli şeylere dayanarak iki ila yirmi milyon, on milyon civarında bir nüfus düşünülüyor milattan evvel onuncu bin yılında. Bu nüfus ziraat yapmaya başlayan köy ve şehir hayatları oluştuktan sonra yavaş yavaş artıyor. 1750’de bir milyara çıkıyor yüz misli artıyor. On milyondan bir milyara 1750 sanayi devrimi.

Ondan sonra şimdi grafikte geliyor böyle on bin sene sonra çok muazzam bir 1750’den bugüne iki yüz elli sene, iki yüz altmış sene şu anda yedi milyar, yani on bin senede yüz misli artmış. İki yüz elli senede yani kırkta bir kadar bir süre içinde ise yedi misli artmış muazzam bir artış. O artışa bakan birisi diyor ki bu şeye benziyor. Grip olduğunuz zaman, grip virüsü girdiği zaman vücuda virüsün çoğalması da aynı şey diyor. Grafikleri koydunuz üst üste tam aynı diyor başlıyor yavaş yavaş sonra fırlıyor. İnsan da yeryüzüne mikrop gibi musallat olmuş sayabiliriz diye muziplik yapıyor.

Evet kapitalizmin gelişi, bu hızlanma müthiş tarihi çok hızlandırdı. Değişme muazzam ama Osmanlı Devleti kurulduğu zaman tabii Osmanlı’nın bir özelliğini de hemen söylemeliyim.

Halkı eşitlik içinde kaynakları birbirinin elinden almayacak şekilde kurumsal bir yapı oluşturdular.  Ona benzer yapı Roma’da da, Bizans’ta da vardı. Fakat onlarınki ömürlü olmadı. Çok çabuk dağıldı. Osmanlılar 1500’lerde bunun dağılmamasını sağlayacak mekanizmaları kurdular.

En önemlisi şu idi, servet, sermaye farklılaşmasını önlemeyi başardılar. Bizans ve Roma onu yapamamış idi. O yüzden çok kısa zamanda kaynaklar alabora oldu. Ve sistem çöktü.

Osmanlılar küçük bir yönetim grubuna çok büyük kaynaklar tahsis ettiler. Halkı ise yaşayabilir düzeyde tutmayı hedeflediler. Peki askeri o yüksek tabakanın yüksek gelirleri biriktirip birikim yapıp kapitalist, burjuva, zengin kitle oluşursa sistem yaşayabilir mi imkansız.  O sistemin çökmesini önleyecek vakıf şeyini kurdular. Vakıflar onun için çok önemli oldu. Para vakıfları icareteynli vakıflarla öyle bir sistem oluştu ki büyük gelir sahiplerinin çocukları torunlarının bir burjuva aristokratik zenginlik içinde bulunma imkanını ortadan kaldırdılar. Bunu yaptıklarına kanaat getirdikleri zaman bu devlet artık ebedidir dediler. Ve gerçekten öyle gidiyordu. Ama Batı’daki fırtınadan sonra, sonra da devam ettiler, Osmanlılar o sistemlerini değiştirmemekte azimliydiler. Sanayi devrimi 1750. 1800 ondan sonra kapitalizm bütün ihtişamıyla üzerine geldi. Osmanlılar direnmeye devam ettiler değişmediler. Onun için bitti yeni bir devlet dememizin bir sebebi sistemi değiştirdik. Rejimi değiştirdik. Evet sanırım yeter bu kadar başka özellikleri de var. En önemli bence bunlar.

Bir de eliti çok zeki insanlardan yaptılar. Osmanlı yöneticileri içinde zeka düzeyi, deha düzeyini bulmamış kimse yoktu.

Şimdi internette var, Amerika başkanlarıyla ilgili IQ deneyleri çıktı geçenlerde bir internette gördüm. 140’ın üzerinde belki uyduruyorlar bilmiyorum, ama herhalde Amerika Başkanı olunca saçmalayan başkanlar da dahil olmak üzere çok zeki olmaları gerekir. Osmanlılar tabi başkan padişahtı. Padişahların zekası Allah’ın lütfu. Çok parlak zekalı padişahları biliyoruz, vasat olanlar, deli olanlar da var.

Ama Osmanlı sistemini idare edenler hanedan mensupları değildi. Padişah evet önemli idi. Ama asıl bu bürokrasinin liderleri önemliydi.  Bu liderler geçenlerde televizyon anlattı. Fransa bir Cumhurbaşkanı seçti şimdi Macron diye bir zatı muhterem. Bu zat 39 yaşında ve bir literatür tarama yaptılar genç liderler hepsi 35’in üzerinde. Yani Avrupa’da başbakan Trudo dediler Kanada o da otuzlarında yani otuzun altında kimse ben görmedim.

Bizim Osmanlı sistemi geleneksel bildiğini okumaya devam eden sistem diye biliriz. Sakallı, yaşlı, boynu bükülmüş olanların idare ettiği, hiç öyle değil. Televizyonda o programı yapan bir de bizim kronolojilere baksa otuz yaşın altında çok sadrazam var. 27 yaşında sadrazam var. Köprülü Fazıl Ahmet Paşa 27 yaşında sadrazam oldu 1661’de 15 sene sadrazam kaldı. Hiç İstanbul’a gelmedi zavallı dolaştı durdu. Girit’i aldı, Komaniçi’yi aldı. Polonya, Rusya İstanbul’a uğramadan 40 yaşında öldü. 25 yaşında çok var. Gayrimüslüm, devşirme çocukları alıyorlar biliyorsunuz onları eğitiyorlar onların içinde çok parlak zekalı olanları seçerek hızla yükseltiyorlar. Yirmi ila otuz arasında en yüksek dereceye çıkan çok sayıda yönetici var. Ama bey, beylerbeyi, vezir rütbesinde olan insanların IQ seviyesi 130’un üzerinde görünüyor. Yani çok zeki adamlardı Osmanlı yöneticileri her düzeyde. Bir şey var ama mesela 27, 25, 24 yaşında en yüksek rütbeye çıkan insanlar var. Bürokraside, idarede ve askerlikte. Fakat adalette yok. Adalette Naip, Kadı olur ama onu ne zaman olur 25 yaşından evvel pek olmaz. Medresede epey dirsek çürütecek sonra yüksek rütbeye mesela Vezirliğe, Beylerbeyliğine muadil olan Molla düzeyine 40 yaşından evvel ulaşanı yok. Osmanlı adaletinin şöhreti boşuna bir şöhret değil.

Yabancılar ve gayrimüslimlerin bize gayrimüslimler genellikle yabancı gibi anlaşılır ama onlar çok sevilen, tebaa idi. Bediatullah dediği Osmanlıların tebaa reaya. Yöneticileri çok zeki insanlardı. Cahil olan bazen olabilirdi. Ama zekası az olan, vasat zekalı bir adamın Padişahın veya Babıali’nin, Sadrazamın yanına Katip olarak dahi girmediğini sizi temin ederim.

Burda bitirelim Osmanlı ile ilgili bu kadar işte başka özellikleri de var ama en önemlileri bunlar. Sormak istediğiniz bir şey varsa onu konuşabiliriz.

Tam bir saat olmuştur yahut 45 dakika zaten siz de 45 dakikadan fazla konuşmayın. 45 dakikadan fazla kimse dinlemez. Dinlese de anlamaz. Anlasa da anlayıp anlamadığı belli olmaz. Buyrun efendim,

(- Hocam çok teşekkür ederiz. Levent Ağaoğlu. Şimdi ben Bilge Tonyukuk ile ilgili bir kitap hazırlıyorum kendim, ilk düşünürümüz Bilge Tonyukuk.)

Onların Orkun kitabelerinde söylediklerinin takipçisi Osmanlı yöneticileri. “Çıplakken giydirdim, açken doyurdum” diyor. Osmanlı sisteminin özü odur.

Buyrun

(- Orada ve benim Bilge Tonyukuk’ta gördüğüm dilden düşünce yani ilk yazar. İlk yazma eylemini gerçekleştiren Bilge Tonyukuk. İlk yazan kişi. Oradan dilin önemini ben çıkartıyorum Bilge Tonyukuk’tan. Dilden de düşünceye geçiyor. Şimdi sizin düşünceye geçince Kültür Şuranızdaki konuşmanızı ben dinledim. Orada Latincenin, Latin alfabesinin daha analitik olduğunu ifade ediyorsunuz. O görüşünüz var, o konuda detay verebilir misiniz? diye bir sorum olacak.)

Alfabeyle ilgili Osmanlılar hakikaten çok zeki insanlardı. Arap alfabesini Arapçayı kendi malları gibi  kullandılar. Muhteşem bir dil yarattılar bir kere. Osmanlı Türkçesi çok büyük bir dildir. Çok büyük muazzam ifade yeteneği olan her türlü karmaşık incelikleri ortaya koyabilen ifade edebilen bir dildir.

Bu dilin İngilizce ile Türkçe arasında Lugat yapan meşhur Sir James Redhouse‘un 1890’da çıkmış lugatı vardır. Turkish-English Lexicon diye. Orada diyor ki dünyada 1890 iki büyük dil var bir İngilizce bir de Osmanlı Türkçesi diyor.

Bu iki dilde yüzer bin kelime var. Ben bunların doksan binini bitirdim lugat olarak yayınlıyorum diyor ömrüm vefa ederse tamamlıyacam. İki büyük dil dediği İngilizce 1890’da biliyorsunuz İngiltere süper güç idi. Dünyaya hakimdi. Dili henüz hakim değildi. Diplomatik dil Fransızca’ydı o zaman yüz sene önce de İtalyanca idi ama İngilizce de büyük bir dildi. Ben Fransızca okudum gençliğimde Fransızlar Fransızcanın vuzuhu diye övünürler.  Fransız dilinin kesinliği tamamen laf. Kesinlik İngilizcede. İngiliz dilinin kesinliği İngilizce şimdi herkes bildiğine göre vasat bir İngiliz-Amerikan yazarını alın okuyun vasat yani çok parlak  Nobellik veya çok vasatın altında kitap da çıkarmazlar. Çok sansür ederler. Kağıdı kalemi Allah yarattı, herkes böyle harcayamaz diye  düşünürler. Kelime çıkaramazsınız bir İngiliz’in, bir Amerikalı Anglofon bir yazarın cümlesinden kelime alırsanız cümle bozulur. Fransız’ınki alsanız bir kelime iki kelime hepsini alsanız fazla değişmez. Bu kadar önemli bir dil gibidir diyordu Redhouse. 1890’da iki dilde de yüzer bin kelime şeyi alırsanız Redhouse’un lugatını görürsünüz orada fakat Redhouse ne yapıyor mesela münafık arapça bir kelime diyor a. koyuyor, münafıklık diyor t koyuyor Türkçe diyor. Ama bizim tasfiyeciler münafıklığı da iyice münafık olarak tamamen attılar. İngilizce bugün bir milyon kelimeye sahip, bizim dilimizde ne kadar kelime var, doksan bin yok.

(- Şimdi Ötüken lugatında 340 küsür bine ulaştı. Ötükenin bastığı lugattı.)

Tabii Türkçede 600 bin kelime var. Türkçede ama kullanılan yok, o Osmanlıcayı, Türkçe her şeyi sokarak bir şey yaptı. Kullandığımız Türkçe’de 3000 kelimeyle meşhur yazarlarımız var. 3000 kelimeyi tutan çok büyük adam.

(- Hocam Latin Alfabesi?)

– Latin Alfabesine gelcem, şimdi Redhouse’un şeyleri eski harflerledir, kelimeler ama Latin harfleriyle de okunuşunu da yazmıştır. Bizim Türk dili Arap harfleriyle yazılmaz. Şimdi bizim Derin Tarihin yazarı gelirken konuştuk Mustafa Armağan. Bir yazı yazıyor eski harflerle, yeni harflerle. Şimdi bizim Türkçemiz eski harflerle yazılmaz mesela önemli yazamaz yazar okunmaz. Ama Osmanlılar bin sene kullandılar o yazıyı Türkler ve bin senede o yazı ile Türkçe’yi kaynaştırdılar bunu başardılar.  Eski kelimelerin nasıl yazıldığı konusunda kimsenin tereddüdü yok. Dağı d ile değil tı ile yazar ta diye yazar ve da olarak okur.

Şimdi Türkçeleşme hızlandı. Bu Cumhuriyette olmadı daha evvel başladı. Bu da sağlıklı normal iyi bir şeydi. Türkçeleşme başladığı zaman Latin harfleri analitik çok kesin olarak doğrudur. Ben elli altmış senedir eski harfleri okuyan bir insanım işim onlarla ama çok kelimeyi okumakta zorluk çekiyoruz.  Öyle de okunabilir, bir de şu var. Mesela üstün esre işaretleri Osmanlılar 14. yüzyıldan sonra kullanmadılar. Kullanmadıkları zaman sen Mehmet diye okuyoruz Mehmet Mehmed ama onu Mehemmet mi diyorlardı Muhammet mi onu kestirmek zor. Eskilerde Muhammet diyorlar. Yani bence Türkçeleşme kaçınılmaz bir şey.

Yaptığımız kötülük, tasfiye. Bu tasfiye felaket oldu. Bu felaketi hâlâ Türk eliti anlamış değil. Çünkü mahiyeti itibariyle anlaşılmaz bir şey. Tasfiye olunca düşünemez olduk, çünkü kelimelerle değil kavramlarla düşünürüz. Kavramların adı var.

Benim Karadeniz hikâyesi var. Balukların diyor adını bir Laz koymuş. Denizun dibine inmiş tek tek balıklara madalya takar gibi isim vermiş. Kavramların adı var. O kavramlar o adla anılır. Kavramları siz tercüme ettiğiniz zaman bu iş çorba olur. O çorba olduğu içindir ki Avrupalılar şimdi bu sanayi medeniyeti her gün yeni bir şey icat ederek muazzam İngilizce bir milyona çıktı yeni kelimeler bunların içinde yeni kavramların hepsi Grekçe, Latince köklüdür. Niye onu yapıyorlar da kendisi uydurmuyor, yani düşünmek için epey yerleşmiş kavram onların adlarına ihtiyaç var. Tercüme kavramla düşünülmez bizim başımıza gelen budur. Düşünemez hale gelince tabii ki de düşünemediğimizi bilmiyoruz ve Öztürkçe de devam ediyor.

(- Hocam izninizle Latin harfleriyle ilgili bir anekdot aktarabilir miyim?)

Latin harflerinin aleyhine bir şey söyleme çünkü Türkçeye hakkaten uygun. Yalnız bir şey söyleyeyim çok kelimeleri değiştirdik ama bu yazıyı bin sene kullandık. O yazıyı ben bir saatte öğrendim, lisedeyken öğrendim. Öğrenmemiz gerekir diye düşündüm. O yazıyı da lütfen entelektüel olanlar öğrensin. O olmazsa ayıp olur. Ve o da bir felakettir. Dili de öğrensin.

Osmanlı Türkçesini öğrenmeli.  O da korkunç bir şey. Altmış sene önce yazılmış olanı bugünkü Türkçeye çevirelim diyen insanlar var. Bir elit oluşmaz, kültür oluşmaz, yok olur.

Osmanlı kurumları ne zaman doğdu, ne zaman öldü bilinmez. Şeye benzetiyorum Wagner’in müziğine, Wagner’in operaları başlar belli olmaz çok derinden yavaş yavaş işitmeye başlarsınız, biterken de çok yavaş biter. Bir şey işitmezsiniz ama orkestra şefinin dehli sağlanmaya devam eder. Osmanlı kurumları böyle. Bütün kurumları böyle Şeyhülislamlık ta böyle. Şeyhülislam İslam’ın müftüsü iken Şeyhülislam oluyor. Ne zaman olduğu belli değil. Tartışılıyor.

(Latin alfabesiyle ilgili benim çok dikkatimi çekti başka bir görüş ben duymadım o açıdan sordum.)

– Benim kendim ben dil uzmanı değilim ama benim tecrübem yani eski harfleri okuyorum rahat ama Türkçeye Arapçaya uygun Farsçaya da uydurulmuş ama yeni Türkçe kelimeler olmuyor. Öztürkçe dedikleri ayıp bir şey. Türkçe. Türkçeye giren Türklerin anladığı her şey Türkçe ama Türkçe kökenden gelen kelimeleri eski harflerle ifade etmek zor. Yani -ler -lar mesela -lam ve -le ile -lar da öyle yazıyor -ler i de onu öğreniyoruz. Ama Latin harflerle daha güzel.

(- O zaman bir akıl aldı Latin alfabesi daha uygundur Türkçeye diye)

– Tabi kesinlikle daha uygundur. Onda şüphe yok.

(- Sizin doktora maceranız son derece macera dedim ama çok önemli o)

– Macera evet

(- Şimdi ben sizin Osmanlı ekonomisine ilişkin tezinizi dikkatle okudum. Ön kısmında bahsediyorsunuz. Anılarınızda o kadar önemli ki o sizin büyük gayretiniz, büyük çabanız otuz yıla yayılıyor galiba. Keşke o biraz daha genişletilip biraz daha ayrı bir kitapçık olarak yayınlansa, çünkü sizin örneğiniz yok ki bizim memleketimizde)

– Tecrübe o. Tecrübe

(- Sizin örneğiniz yok memleketimizde yani sizin o büyük idealizminizi gösteren ben bir şey hatırlamıyorum.)

– Ama bunu öyle bir yapmak gerekiyor ki yani bir şeyi yapınca hakkıyla yapmak gerekir. Yoksa para için rütbe için bir şey yapılmaz. Yapmaya başladığım zaman orada hiçbir şey yoktu.

Hiçbir şey olmayan bir alanda zihin durur. Newton diyor ki dev görünüyorum ben klasik müziğin büyük düşünürü Newton ama ben diyor dev değilim. Devlerin omuzunda yükseldiğim için öyle görünüyorum.

Kim o devler? Newton 1727’de tam bize matbaa geldiği yıl öldü. Kopernikus 1543’te öldü. Kopernikus helyosantrik güneş merkezli astronomiyi getirdi. Arkasından Kepler, Galile, Pascal, Ruggles, Dekart bütün bunların döşediği şeyin üzerinden Newton taçlandırdı.

Bir alanda öncüller yoksa o zaman parlak bir şey yapmak çok zor. Parlak bir şey yapmak isterseniz çok zahmetli olur. Ve uzar uzar ve olmaz. Başka şeylere girer, benim maceram bunun gibi.

(- Ama büyük bir idealizm o. Çok büyük bir idealizm.)

– Yani işin hakkını vermek. Yaptığı işi iyi yapmak. Bu kafirler bunu yapıyorlar. Eskiden bizim Müslümanlar da yapıyorlardı. Şimdi pek yapamıyoruz.

 

3 Boyutlu Türk Bilgelik Döngüsü

           

  • ZAMAN Z1
    • Kamu (Toplum) (Halk. Bodun)
    • Kök (Gök) (Hak)
  • ZEMİN Z2
    • Kuşak (Türk Kuşağı) (Dil)
    • Küç (Güç) (Liderlik) (Dış Dünya)
  • ZİHİN Z3

 Kişi (Kiş’i) (İnsan) (Bilgelik) (Bilim. Sanat. Felsefe. Edebiyat. Şiir)

    • Kendi (Kenti)
    • Könül (Gönül)
    • Kut (Ruh)

Doğuda bilgelik kavramı toplumsallığı ağır basan bir kavramdır. Batıda ise bilgelik, felsefe kavramının, philo (sevgi) ve sophia (bilgelik) parçalarında görüldüğü üzere bilgeler sevgisi, bilgelik sevgisi anlamına gelmektedir.

Türklerde ise bilge kişi kamusal işlevleri birinci planda yer alan bir kişiliktir.

Kamunun yönetim işlerini üstlenmiş kağan, hakan, beyler ve sanat insanları âşıklar, ozanlar, biliciler, kamlar, bilge kişilerdir. Toplumsal birlik ve birlikteliği bir arada tutmak devlet bünyesindeki kişilerin barış içerisinde bir arada yaşamalarını sağlamak, bilgeliğin en önemli fonksiyonudur.

Batıda ise bilgelik kişinin kendi kişisel gelişimi ile ilgili bir konudur ve kişisel gelişim kitaplarının “Ferrari’sini satan bilge” kitap başlığında olduğu gibi bir numaralı konusudur.

İşte aradaki fark bireysellik, bencillik ile toplumsallık ve fedakârlık arasındadır. Felsefe kavramların ne olduğunu içerik tariflerini yapmaya çalışırken, Türklerde ise bilgelik nasıl sorusu ile ilgilidir, nasıl barış içinde insanlarımızı bir arada tutalım, birlikte mutlu olalım ve toplumsallık konuları ön planda yer almaktadır.

Kutadgu Bilig yani Ayasofya ile Philosophia tamamen zıt kutuplardır.

Bilginin bir işlev üstlendiği Kutadgu Bilig ile bilgi sevgisinin amaç alındığı Philosophia tamamen farklı kutuplardır. İlerleyen dönemlerde batı bilgeliği dini içerikleri kendisine merkez edinirken, Türklerde bilgelik devlet yaşantısını, toplumsal barış ve birlikteliği daha yetkinleşmeyi sürekli merkezinde tutmuştur.

Türklerde bilgeler; kağanlar, hakanlar, beyler, ozanlar, kolpa saz âşıkları ve bilicilerdir. Bilgelik yolu ile toplumda adalet ve asalet hâkim kılınmaktadır. Toplum eğer dengedeyse kişiler de huzur içerisinde olacaklardır.

Bilgi ilişkiseldir, insanlarda ve insanlarladır, toplumsaldır. Yazıtlarda en çok bodun (halk) kavramı kullanılmıştır.

Bilginin toplumsal işlevi ağırlıklıdır. Tonyukuk’un dediği gibi “Tanrı bana bilgi verdiği için Kağan’ı seçtim.” “Bilgesi de başkomutanı da ben idim.” “Danışmanı ben idim.” “Türk Bilge Kağan ilinde yazdım, Ben Bilge Tonyukuk.”

Evet, yazmak bilgeliktir ve ilk yazan da Bilge Tonyukuk’tur.

Neden yazdın sorusundan bilgelik ile ilgili bir tanım çıkmaktadır. Yazmak çünkü neticede kişisel olduğu kadar toplumsal bir eylem ve gelecek kuşaklara yazılanları aktarmakla ilgilidir.

Bilgelerin şair olduğundan bahsetmiştik aynı zamanda. Bilgelik Yazıtları, Kutadgu Bilig, Divanı Hikmet hep şiir dili ile beyit ve mısralar ile yazılmıştır. Divanı Lügat it Türk’te ise bilgelik ile ilgili atasözleri, beyitler halinde aktarılmıştır. Osmanlı sultanlarının her biri devlet yöneten insanlar ve aynı zamanda şairdiler. Sultanların kendi şiir divanları vardı. Burada sormamız gereken soru “Sultanlar acaba neden şiir yazma eylemine girişmişlerdir” sorusudur. Bunun cevabını ise bilgelik geleneğinde bulmaktayız.

Sanat yani şiir yazmak, saz ile çalıp söylemek, bilgilerin, bilgeliklerin topluma yayılması anlamında değerli kılınmıştır. Bilgeler gönüllere girmek için şiir dili ile hitap etmektedirler.

Gönül ise bendeki bizin mekân ve makamıdır.

Bilgelik kavramı Türk düşüncesinin merkezinde yer almaktadır.

Türk Bilgelik Çevrimi zaman zemin zihin şeklinde sınıflanmıştır. Budizmde de 8’li bir bilgelik çevrimi vardır. Zaman, Zemin, Zihin üçlüsünün içindeki 8 değişken aşağıdaki şekilde gruplanmıştır.

  • Zaman : Kamu, Kök,
  • Zemin : Kuşak, Küç
  • Zihin :  Kişi, Kendi, Könül, Kut,

Söz konusu 8 değişken de Orhun Yazıtlarında kayıtlıdır.

Bilgelikte önemli olan ilişkiler ve iletişimdir. Türklerde il kavramının karşılığı devlettir. Devlet dediğimiz de aslında ilişkilerdir, iletişimdir, ağlardır. Bilgeler de bu iletişimi sağlayan kişilerdir. Türk kahvesi ve çayı da iletişimi çoğaltan kültürel öğelerdir ve uluslararası ünlenmişlerdir.

MS 121 yılında Roma’da doğan, MS 160-180 yılları arasında Roma imparatoru olarak hüküm süren stoacı imparator, filozof imparator gibi sıfatlarla anılan Marcus Aurelius’un yazdığı kitabın adıdır “Kendime Düşünceler”, günlük olarak kaleme alınmış bir özdeyişler ve düşünceler derlemesidir kitap. Diğer yandan Türk Kağan’ı Bilge Kağan, 720li yıllarda kendisi ve kardeşi prens Köl Tigin adına iki yazıt yazdırmış ve diktirmiştir. Burada anlatılanlar ise kişi değil devlet felsefesidir, anayasa hükmündedir.

Bilgeliğin iki farklı versiyonlarını Roma imparatoru Marcus Aurelius ve Türk Kağanı Bilge Kağan’ın kişilik ve eserlerinde gözleyebiliriz.

”Kendime Düşünceler” nasıl beni, benlik ile ilgili düşünceleri çağrıştırıyor ise, adından da, unvanından da anlaşılacağı üzere Bilge Kağan çift yazıtları ile bilgelik yapmıştır.

Türkiye Türkçesinde 15.yüzyıldan sonra unutulmuş bir kelime iken Dil Devrimi döneminde yeni anlam yüklenerek yazı diline ithal edilen bilge kavramının bilgelik olarak da içeriğinin zenginleşmesini ve güçlü bir şekilde gündemimizde yer almasını dileyelim.

Ben’ini, Bizleştirmiştir Bilge olan.

Kadim zamanlardan başlayarak Yunus Emre döneminin sonuna kadar olan dönemdeki kültür eserlerimizden Destanlar, Yazıtlar ve Yazmalardaki kavramların kullanımında aşağıda sıralanan belirgin sıklıklar gözlenmiştir.

  • Kişi: Yenisey Yazıtlarından başlayarak yazıtlarda ve yazmalarda Kök kavramının ardından en çok kullanılan kavramdır.
  • Kendi: Yunus, Osmanlı
  • Könül: Yusuf Has Hacip. Yunus Emre.
  • Kamu: Farabi
  • Kuşak: Farabi Medinetül Fazıla ve Kutadgu Bilig’de Dünya Devleti düşüncesi vardır.
  • Kök: Türklerin Tanrıyı ve kendilerini ilişkilendirdikleri evrensellik.
  • Küç: Farabi (İdeal Devlet). Tonyukuk (Bilge Güç)
  • Ne: İnsan kavramını merkeze alan düşünürlerimiz ise Farabi ve Yunus Emre’dir

Destanlar, yazıtlar ve  yazmalardan toplam 21 belgede insan ile ilgili  yedi kavram incelenmiştir.

Bu yedi kavram: Kişi. Kendi. Könül. Kamu.  Kök. Kuşak. Küç.

En sıklıkla geçen kavram kök (gök, Tanrı). İkinci sırada yer alan kavram ise kişi kavramı.

Türklerin en çok değer verdikleri iki kavram gök (tanrı) ve kişi.

Her iki kavramın da Türklere özgün kimliklerini kazandıran orijinallikleri söz konusudur.

Halk, tanrının Kağan tarafından yönetilmesini istediği kişiler topluluğudur ve halk  tarafından sürekli denetim altında tutulmaktadır. Halk burada kağanı sınırlayan güçtür. Tanrı tarafından yaratılanlar üçlüdür; gök, yer ve insan. Ve üçünün de kutsallığı söz konusudur.  Kağan insanlar arasında bir insandır ayrıcalığı sözkonusu değildir. Yanlış yaptığında Kut’u,  tanrı tarafından geri alınır.

Yedi kriter olarak tespit ettiğimiz 7K1N sisteminde en yoğun kullanılan kriter olarak birinci sırada gök kavramı, ikinci sırada ise kişi kavramı yer almaktadır.

Böylece Türklerin destanlar, yazıtlar ve yazmalar ile verdikleri mesaj, yaratan ile yaratılanın birbirinden kopmazlığı, ayrılmazlığıdır.

Gök ve Tanrı kelimelerinin kullanım sıklığı ise açık ara ile en önde yer almaktadır. “Zamanı tanrı yaşar” ifadesinin yer aldığı yazıtta aynı zamanda kişioğlu ölümlüdür” ifadesi de yer almaktadır. Kişioğlu ile tanrı arasındaki fark zamana tabi olma ve zamanı yaşama fiilleridir. Türklerin kişiye verdikleri önem, sanki ilahi bir kavram.

Kök (Tanrı) den sonra en çok Kişi kavramı kullanılmış. Türklerin ilahiyatının çok derin ve kuvvetli olduğu anlaşılmaktadır.

Yazıtlardan en çok kullanılan ilk 24 kavramı 3 boyutlu ( zaman, zemin ve zihin) olarak incelediğimizde aralarında eşit bir dağılım söz konusudur. Zihin ile ilgili dokuz, zemin ile ilgili sekiz ve zaman ile ilgili yedi kavram kullanılmıştır. Zihin en başta gelmektedir. Değerler sistemi başı çekmektedir.

  • Z1: 7 Zaman
  • Z2: 8 Zemin
  • Z3: 9 Zihin

En sıklıkla kullanılan ilk 3 kavram ise zaman ile ilgilidir.

En sık kullanılan birinci kavram ise açık ara önde olan halk kavramıdır.

Söz konusu birincilik ise bizlere bilgelik kavramının en başta gelen önemini izah etmektedir. Bundan ötürü kurucu sosyoloğumuz Ziya Gökalp “deha halktadır” demiş, Ord.Prof Hilmi Ziya Ülken bilgeliğin kollektif tefekkür kaynağından söz etmiş, Prof. Dursun Yıldırım ise bilgelikte şairlerin ve halk aşığı ozanların öneminden bahsetmiştir.

Böylece bilgeliğin kolektif ve bunun da halk kaynaklı olduğu dile getirilmiş olmaktadır. Bilgelik için iletişim sıklık ve yoğunluğu neticesinde yaratılan ortak akıl da diyebiliriz. Böylece atasözleri ve türkülerin Türk bilgeliğindeki önemi noktaya çıkmış bulunmaktadır.

 

 

 

Türk Matematikçiler (Kronolojik) 

Nobel’e aday gösterilen Türk fizikçi ve matematikçi Feza Gürsey (1921-1992)

 

  • Musa El Harezmi ilk 780-850 Maveraünnehir Hive, Özbekistan Özbekistan Matematik, Astronomi Musa El Harezmi “Bilgelik Evinin Sultanı” Bkz: “Bize Yön Verenler, Alev Alatlı”
  • Abdülhamîd bin Vâsi bin Türk  dokuzuncu yüzyılda yaşamış Türk matematikçi.
  • İbn Türk El Ceyli ………..-847 Maveraünnehir Ceyl  Matematik Türk matematikçilerinin en eskisi
  • Meruzi………-869 Horasan Merv, Türkmenistan Türkmenistan Matematik İlk trigonometrik rasyolar, sinüs, kosinüs, konjant, kotanjant
  • Farabi Maveraünnehir 872-951 Farab (Otrar), Kazakistan Filozof, Matematikçi, Coğrafyacı Farabi “Maveraünnehir’de Felsefe Dersleri”
  • Ebü’l-Vefa Elbuzcanî Horasan 940 – 998 Buzhgan, İran Matematik, Astronomi
  • El Biruni Maveraünnehir 973-1048 Kas, Harezm, İran Gökbilim, Matematik, Doğa Bilimleri, Coğrafya ve Tarih El Biruni “Evrensel Bir Deha”
  • Ebu’l-Mahmud El-Hocendî Maveraünnehir ………-1000 Hocend (Khujand) Tajikistan Matematik Fermat Teoremini, Fermat’tan 700 Yıl Önce Bulan Matematikçidir.
  • Ömer Hayyam Horasan 1048-1131 Nişabur, İran Felsefe, Matematik, Astronomi Adalet Evrenin Ruhudur.
  • Nasruddin Et Tusi Horasan 1201-1274 Tus, İran Felsefe, Matematik Trigonometri Sahasında İlk Defa Eser Veren Büyük İslam Alimi
  • Kadızade Rumi Anadolu 1364-1436 Bursa Astronom ve Matematikçi
  • Uluğ Bey Azerbaycan 1394-1449 Sultaniye, İran Timur İmparatorluğu’nun 4. Sultanı Türk Matematikçi ve Astronomi Bilgini.
  • Ali Kuşçu Matematik, Uzaybilim 1403-1474
  • Fethullah Eş-Şirvanı Azerbaycan 1417-1486 Şemahi, Azerbaycan Matematik, Astronomi, Coğrafya
  • Matrakçı Nasuh  Rumeli 1480 – 1564  Visoko, Bosna. Devlet Adamı, Polimat, Matematikçi, Öğretmen, Tarihçi, Coğrafyacı, Haritacı, Kılıç Ustası, Denizci, Mucit, Ressam, Çiftçi Ve Minyatürcüdür.
  • Seydi Ali Reis Rumeli 1498-1562 İstanbul Türk Amirali. Coğrafya, Matematik, Astronomi Bilgini.
  • Takiyüddin Suriye 1521-1585 Şam, Suriye Hezârfen. Gök Bilimci, Mühendis ve Matematikçidir.
  • Erzurumlu İbrahim Hakkı Anadolu 1703-1780 Erzurum Türk Mutasavvıf, Sosyolog ve Âlim. Marifetname’nin Yazarıdır.
  • Gelenbevi İsmail Efendi Anadolu 1730-1790 Manisa Matematikçi
  • Hoca İshak Efendi Rumeli 1774-1834 Epir, Yunanistan Matematik, Mühendis
  • Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa Rumeli 1832-1901 Vidin, Bulgaristan Bir Osmanlı Generali ve Matematikçisi. Lineer Cebir üzerine çalışmaları ile bilinir.
  • Salih Zeki Rumeli 1864-1921 İnebolu, Kastamonu Matematik
  • Kerim Erim Rumeli 1894-1952 İstanbul Türk Ordinaryüs Profesör Doktor Matematikçi. İlk Doktoralı Türk Matematikçidir
  • Cahit Arf Rumeli 1910-1997 Selanik Matematik
  • Nazım Terzioğlu anadolu 1912-1976 kayseri Türk matematikçi. İstanbul Üniversitesi’nde Fen Fakültesi dekanı ve rektör olarak görev yaptı. 1965-1967 yıllarında Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin kuruluşu için çalışmalar yaptı.
  • Cengiz Uluçay rumeli 1914-1990 istanbul Columbia Üniversitesi İnsaat Mühendisligi Egitimi Goren Matematikci. 1946-48 Yillari Arasinda Einstein Enstitüsü’nün İlk Türk Üyesi Oldu.
  • Feza Gürsey Rumeli 1921-1992 İstanbul Türk fizikçi ve matematikçi.

“Anadolu-Balkan Coğrafyasında İlk Türkçe Matematik Kitabı: Türkî Hisâb” İhsan Fazlıoğlu

Wise Leaders Session

Among the words that first came to light in their stone inscriptions, the Turks named the Mediterranean with the word Ak, symbolizing wisdom, and the Black Sea with the word Kara, symbolizing power.

Wisdom and power were synthesized as the Wise Power in the Sea of ​​Marmara, which connects both seas .

Marmara Group Foundation , a well-established foundation established in the world capital city of Istanbul, has been bringing together the countries and neighbors around these two seas at the Eurasian Economic Summit every year for many years . On the last day of this summit, which will be held for the 27th time in 2024 , the Wise People Session will be held , adapting the concept of wise power we explained here to today’s problems with its solutions .

More than 20 presidents of Eurasian countries have been attending the said session as speakers for many years. At the 27th summit, the 100th birthday of the wise President Süleyman Demirel (1924-2015), who served in politics for 50 years, was celebrated on this occasion.

Especially since his Presidency in 1993, Süleyman Demirel has followed a profile that brought Turkey closer to the Eurasian countries and left no stone unturned in Eurasia.

The Turks, who have given the title of sage, which they see as the primary qualification for statesmanship, to more than 20 statesmen since the Gokturk Khaganate in Greater Asia , this time they are making the Republic of Turkey, which they established in Asia Minor , stand out as a wise power in this most dangerous and complex region of the world. .

Bilge İnsanlar Oturumu

Türkler taşa yazılmış yazıtlarında ilk olarak gün yüzüne çıkan sözler arasından bilgeliği simgeleyen Ak nitelemesi ile Akdeniz’i, gücü simgeleyen Kara nitelemesi ile de Karadeniz’i isimlendirmişlerdir.

Bilgelik ve güç ise her iki  denizi birbirine bağlayan Marmara Denizi’nde Bilge Güç olarak senteze kavuşmuştur.

Dünya başkenti İstanbul şehrinde kurulu köklü bir vakıf olan Marmara Grubu Vakfı ise uzun yıllardan bu yana bu her iki deniz etrafındaki ülkeleri ve komşularını her yıl Avrasya Ekonomi Zirvesinde bir araya getirmektedir. 2024 yılında 27.si düzenlenen bu zirvenin son gününde ise burada açıkladığımız bilge güç kavramını  çözümleri ile günümüz sorunlarına uyarlayan Bilge İnsanlar Oturumu düzenlenmektedir.

Söz konusu oturuma ise yine uzun yıllardan bu yana Avrasya ülkelerinin 20 yi aşkın cumhurbaşkanları konuşmacı olarak katılmaktadırlar. 27.zirvede siyasette 50 yıl hizmet etmiş Bilge Cumhurbaşkanı Süleyman  Demirel’in (1924-2015) 100. doğum günü de bu vesileyle kutlanmıştır.

Süleyman Demirel özellikle 1993 yılındaki Cumhurbaşkanlığı’ndan başlamak itibaren Türkiye’yi Avrasya ülkeleri ile yakınlaştıran bir profil izlemiş ve Avrasya’da ayak basmadık yer bırakmamıştır.

Büyük Asya’daki Göktürk Kağanlığından  bu yana devlet adamlığı için birincil vasıf olarak gördükleri Bilge unvanını 20’den fazla devlet adamına veren Türkler, bu kez de Küçük Asya’da kurdukları Türkiye Cumhuriyetini  bir bilge güç olarak, dünyanın bu en netameli ve çetrefil bölgesinde temayüz ettirmekteler.

Türklerin yazdığı İslamiyet dışındaki dini metinler

******************************

Tengrici. Zerdüştlük. Manici. Nasturilik. Bahailik. Hristiyan Türkler. Karamanlılar. Budizm

******************************

 

Türklerin Tengrici dini metinleri

Türklerin Tengrici dini metinleri, Göktürk, Uygur ve diğer Türk devletleri tarafından yazılmış ve Tengrici inancını anlatan metinlerdir. Bu metinler genellikle anıtlar, mezar taşları ve el yazmaları üzerine yazılmıştır.

Tengrici dini metinleri, Türklerin inançlarını, ritüellerini ve mitolojisini anlatan önemli bir kaynak. Bu metinler, Tengri‘ye ve diğer tanrılara yapılan duaları, kurban törenlerini, kutsal sayılan hayvanları ve bitkileri, ölümden sonraki yaşam hakkındaki inançları ve diğer birçok konuyu anlatır.

Türklerin Tengrici dini metinlerinden bazı önemli örnekler:

  • Orhun Yazıtları: Göktürk Kağanlığı tarafından 8. yüzyılda yazılmış anıtlar. Tengri‘ye ve diğer tanrılara yapılan duaları, kurban törenlerini ve Göktürklerin tarihini anlatır.
  • Uygur metinleri: Uygur Kağanlığı tarafından 8. ve 9. yüzyıllarda yazılmış el yazmaları. Tengrici inancın yanı sıra Budizm ve Maniheizm gibi diğer dinleri de anlatan metinler içerir.
  • Yakut metinleri: Sibirya’da yaşayan Yakut Türkleri tarafından 17. yüzyıldan itibaren yazılmış el yazmaları. Tengrici inancın yanı sıra şamanizm ve diğer inançları da anlatan metinler içerir.

Türklerin Tengrici dini metinlerinin bazı önemli özellikleri:

  • Genellikle şiirsel bir dille yazılmıştır.
  • Tengri‘ye ve diğer tanrılara saygıyı ve bağlılığı vurgular.
  • Doğaya ve çevreye saygıyı teşvik eder.
  • Atalara saygı ve aile bağlarını önemser.
  • Kahramanlık ve yiğitlik gibi erdemleri yüceltir.

Türklerin Tengrici dini metinleri, Türklerin tarihi ve kültürü hakkında önemli bilgiler sunar. Bu metinler, Türklerin inançlarını, ritüellerini ve mitolojisini anlamak için önemli bir kaynaktır.

Tengrici dini metinleri hakkında daha fazla bilgi için:

Türklerin Zerdüştlük dinindeki dini metinleri

Türklerin Zerdüştlük dinindeki dini metinleri, Avesta’nın Pehlevi dilinde yazılmış yorumları ve Zerdüştlük ile ilgili Türkçe eserlerden oluşur.

Avesta’nın Pehlevi Yorumları:

  • Bundahişn: Yaratılış ve kozmoloji hakkında bilgi veren bir metindir.
  • Dinkart: Zerdüşt felsefesi, teolojisi ve ahlakı hakkında bilgi veren bir metindir.
  • Arda Viraf’ın Görümleri: Cennete ve cehenneme dair bir metindir.

Zerdüştlük ile ilgili Türkçe Eserler:

  • Zerdüşt ve Zerdüştlük: Dini tarihçi Prof. Dr. Ahmet Ateş’in Zerdüştlük dinine dair genel bir bakış sunan bir eseridir.
  • Zerdüşt’ün Gataları: Zerdüşt’ün sözlerini içeren Gathalar’ın Türkçe çevirisi ve yorumudur.
  • Avesta’dan Seçmeler: Avesta’nın farklı bölümlerinden seçilmiş metinlerin Türkçe çevirisidir.

Bunlara ek olarak:

  • Orhun Yazıtları: Göktürklerin kullandığı Orhun alfabesiyle yazılmış ve Zerdüştlük ile ilgili bazı ifadeler içeren metinlerdir.
  • Uygur metinleri: Uygurlar tarafından yazılmış ve Zerdüştlük ile ilgili bazı bilgiler içeren metinlerdir.

Türklerin Zerdüştlük dinindeki dini metinleri hakkında daha fazla bilgi edinmek için aşağıdaki kaynaklara başvurabilirsiniz:

Türklerin Zerdüştlük dinindeki dini metinleri, bu kadim dinin inançları, ritüelleri ve felsefesi hakkında bilgi edinmek için önemli bir kaynaktır. Bu metinler, Türklerin tarih boyunca farklı din ve kültürlerle etkileşimde olduğunu da göstermektedir.

Türklerin Zerdüştlük dininde yazdıkları dini metinler, Orta Asya’daki Zerdüştlük geleneğinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bu metinler, Avesta dilinde ve Pehlevi dilinde yazılmış Zerdüşt metinlerin yanı sıra, Türkçe’ye çevrilmiş veya Türkçe özgün olarak yazılmış metinleri de içerir.

Bazı önemli örnekler şunlardır:

  • Avesta çevirileri: Avesta, Zerdüştlüğün kutsal metnidir ve Pehlevi dilinde yazılmıştır. 10. yüzyıldan kalma bir Uygur metni, Avesta’nın bazı bölümlerini Türkçe’ye çevirmektedir.
  • Zerdüşt metinlerinin yorumları: Pehlevi dilinde yazılmış Zerdüşt metinlerinin Türkçe yorumları da mevcuttur.
  • Türkçe Zerdüşt dua ve ilahileri: Zerdüşt inancında dua ve ilahilere önemli bir yer verilir. Türkçe’de de birçok Zerdüşt dua ve ilahisi bulunmaktadır.
  • Zerdüştlük tarihi ve felsefesi üzerine Türkçe eserler: Zerdüştlük tarihi ve felsefesi üzerine Türkçe yazılmış birçok eser de mevcuttur.

Bu metinlerin önemi:

  • Türklerin Zerdüştlük geleneğini ve inançlarını anlamamıza yardımcı olur.
  • Orta Asya’daki Zerdüştlük geleneğinin tarihsel gelişimine ışık tutar.
  • Türkçenin tarihsel gelişimine katkıda bulunur.
  • Zerdüştlük dininin inançları ve uygulamaları hakkında bilgi verir.

Bazı araştırma kaynakları:

  • Mary Boyce, “A History of Zoroastrianism”
  • Philippe Gignoux, “Zoroastrianism: A Very Short Introduction”
  • Richard Foltz, “Religions of Iran: From Prehistory to the Present”
  • J. P. Asmussen, “Türkische Volksmärchen aus Anatolien”

Not: Bu sadece bir başlangıç noktasıdır. Türklerin Zerdüştlük dininde yazdıkları dini metinler geniş bir yelpazeyi kapsar ve daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

Ayrıca:

Türklerin Manici dini metinleri

Uygur Türkleri tarafından 8. ve 9. yüzyıllarda yazılmış Mani dini metinleri. Bu metinler genellikle Mani’nin öğretilerini, Maniheist ritüelleri ve mitolojiyi anlatan el yazmalarıdır.

Mani dini metinleri, Uygurların tarihi ve kültürü hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Bu metinler, Uygurların inançlarını, ritüellerini ve mitolojisini anlamak için önemli bir kaynak.

Türklerin Mani dini metinlerinden bazı önemli örnekler:

  • Suratkavuş Maniheist Metinleri: 1909’da Turfan’da bulunan Uygurca yazılmış Maniheist metin koleksiyonu. Mani’nin hayatını ve öğretilerini, Maniheist ritüelleri ve mitolojiyi anlatan metinler içerir.
  • Uyghur Mani Hymnary: 1913’te Turfan’da bulunan Uygurca yazılmış Maniheist ilahiler koleksiyonu. Maniheist tanrılara ve azizlere övgü ilahileri içerir.
  • Bezeklik Mani Tapınağı Metinleri: 1920’lerde Bezeklik’te bulunan Uygurca yazılmış Maniheist metin koleksiyonu. Mani’nin öğretilerini, Maniheist ritüelleri ve mitolojiyi anlatan metinler içerir.

Türklerin Mani dini metinlerinin bazı önemli özellikleri:

  • Genellikle Uygur alfabesi ile yazılmıştır.
  • Mani’nin öğretilerine ve Maniheist ritüellere sık sık atıfta bulunur.
  • Mani mitolojisinden figürler ve hikayeler içerir.
  • Uygur sanatı ve mimarisinden etkilenmiştir.

Türklerin Mani dini metinleri, Türklerin tarihi ve kültürü hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. Bu metinler, Uygurların inançlarını, ritüellerini ve mitolojisini anlamak için önemli bir kaynak.

Türklerin Mani dini metinleri hakkında daha fazla bilgi için:

Türklerin Nasturilik Dininde Yazdıkları Dini Metinler

Türklerin Nasturilik dininde yazdıkları dini metinler, Orta Asya’daki Hristiyanlığın erken tarihi ve Türkçenin gelişimi açısından önemli bir kaynak teşkil etmektedir. Bu metinler, 8. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar uzanan bir dönemi kapsar ve Uygur ve Kıpçak Türkçesi gibi farklı lehçelerde yazılmıştır.

Bazı önemli örnekler şunlardır:

  • Uygur metinleri:
    • “Mukaddes Kitap Tercümesi”: 9. yüzyıldan kalma bu metin, Eski Ahit’in büyük bir kısmını ve Yeni Ahit’in bazı bölümlerini Uygur Türkçesine çevirmektedir.
    • “Uygurica Maniheica”: Bu metinler, Maniheizm ve Nasturilik dinlerinin teolojisini ve ritüellerini anlatan Uygurca metinlerdir.
  • Kıpçak metinleri:
    • “Codex Cumanicus”: 13. yüzyıldan kalma bu metin, Kıpçak Türkçesi ve Latince dillerinde yazılmış bir sözlük ve gramer kitabıdır.
    • “Kıpçak İncil Çevirisi”: 14. yüzyıldan kalma bu metin, Yeni Ahit’in bazı bölümlerini Kıpçak Türkçesine çevirmektedir.

Bu metinlerin önemi:

  • Türkçenin tarihsel gelişimine ışık tutmaktadır.
  • Orta Asya’daki Hristiyanlığın erken tarihi hakkında bilgi vermektedir.
  • Farklı Hristiyan mezheplerinin inançları ve uygulamaları hakkında bilgi vermektedir.
  • Türk edebiyatına ve kültürüne katkıda bulunmaktadır.

Bazı araştırma kaynakları:

  • Robert Dankoff, “Turkish Christian Texts in Uighur Script”
  • LANGUAGE AND CULTURE STUDIES: OLD TURKIC CHRISTIAN TEXTS
  • Geoffrey Haig, “The Turkish Language in the Middle East”
  • Victoria Arakelova, “The Armenian Script in the Ottoman Empire”
  • Metin Heper, “The Ottoman Empire and Early Modern Europe”

Not: Bu sadece bir başlangıç noktasıdır. Türklerin Nasturilik dininde yazdıkları dini metinler geniş bir yelpazeyi kapsar ve daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

Bahailik ile ilgili Türklerin yazdıkları dini metinler

Bahailik ile ilgili Türklerin yazdığı birçok dini metin var. Bunlardan bazıları şunlardır:
  • “Bahailik: Bir İnanç ve Bir Yaşam Biçimi” – Ali Nuri Türker tarafından yazılan bu kitap, Bahailiğin temel inançlarını ve ilkelerini Türkçe olarak anlatan kapsamlı bir eserdir.
  • Bahailik ve İslam” – Saffet Arıkan tarafından yazılan bu kitap, Bahailik ile İslam arasındaki ilişkiyi inceleyen bir eserdir.
  • “Bahailik ve Bilim” – Bahaeddin Ögel tarafından yazılan bu kitap, Bahailiğin bilime bakış açısını anlatan bir eserdir.
  • “Bahailik ve Eğitim” – Gülten Ayman tarafından yazılan bu kitap, Bahailiğin eğitime bakış açısını anlatan bir eserdir.
  • Bahailik ve Dünya Barışı” – Ferruh Pars tarafından yazılan bu kitap, Bahailiğin dünya barışına nasıl katkıda bulunabileceğini anlatan bir eserdir.

Bunlara ek olarak, Bahailik ile ilgili Türkçe makaleler, şiirler ve hikayeler de yazılmıştır. Bu eserler, Bahailiğin Türkiye’deki tarihi ve gelişimi hakkında bilgi vermektedir.

Bahailik ile ilgili Türkçe dini metinleri çevrimiçi olarak veya Bahailiğin kitapçılarından bulabilirsiniz.

Hristiyan Türklerin Yazdıkları Dini Metinler

Hristiyan Türklerin yazdıkları dini metinler, Türkçenin tarihsel gelişimine ve Hristiyan teolojisine önemli katkılarda bulunmuştur. Bu metinler, farklı dönemlere ve coğrafi bölgelere ait olup, çeşitli Hristiyan mezheplerini temsil etmektedir.

Bazı önemli örnekler şunlardır:

Eski Türkçe Dönemi (13. yüzyıl öncesi):

  • Uygur metinleri: 8. yüzyıldan kalma Uygur metinleri, Maniheizm ve Nesturilik gibi Hristiyan mezheplerinin teolojisini anlatan ilk Türkçe metinlerdir.
  • Kıpçak metinleri: 11. ve 12. yüzyıllardan kalma Kıpçak metinleri, Kıpçak Türkleri arasında yayılan Hristiyanlığın izlerini taşımaktadır.

Orta Türkçe Dönemi (13.-15. yüzyıllar):

  • Süryani metinleri: 13. ve 14. yüzyıllardan kalma Süryani metinleri, Süryani Ortodoks Kilisesi’nin Türkçe litürjisini ve teolojisini içerir.
  • Ermeni metinleri: 14. ve 15. yüzyıllardan kalma Ermeni metinleri, Anadolu’daki Ermeni Hristiyanların dini metinlerini ve ilahilerini içerir.

Yeni Türkçe Dönemi (16. yüzyıl ve sonrası):

  • Protestan metinleri: 16. yüzyılda Protestanlığın Osmanlı İmparatorluğu’na girmesiyle, Türkçe İncil çevirileri ve Protestan teolojisine dair eserler ortaya çıkmıştır.
  • Katolik metinleri: 17. yüzyıldan itibaren Katolik misyonerler tarafından Türkçe dini metinler ve ilahiler yazılmıştır.

Bu metinlerin önemi:

  • Türkçenin tarihsel gelişimine ışık tutmaktadır.
  • Hristiyan teolojisinin Türkçede nasıl ifade edildiğini göstermektedir.
  • Farklı Hristiyan mezheplerinin inançları ve uygulamaları hakkında bilgi vermektedir.
  • Türk edebiyatına ve kültürüne katkıda bulunmaktadır.

Türkçede Hristiyanlık metinleri çeşitli çevirilerde mevcuttur. En yaygın kullanılan çevirilerden bazıları şunlardır:

  • Kitâb-ı Mukaddes: 1827 yılında basılan ilk Türkçe İncil’dir. Eski Ahit’in tamamı ve Yeni Ahit’in büyük bir kısmı bu çeviride yer alır.
  • Tevrat-ı Mukaddes: 1876 yılında basılan Eski Ahit’in tam çevirisidir.
  • Yeni Ahit: 1927 yılında basılan Yeni Ahit’in tam çevirisidir.
  • İncil: 2002 yılında basılan ve hem Eski Ahit’i hem de Yeni Ahit’i içeren tam çeviridir.

Ayrıca, Süryani ve Ermeni dillerinde yazılmış Hristiyanlık metinlerinin de Türkçe çevirileri mevcuttur.

Hristiyanlık metinleri, Hristiyan inancının temelini oluşturur. Bu metinler, Tanrı’nın insanlarla olan ilişkisini, İsa Mesih’in yaşam öyküsünü ve Hristiyanların uyması gereken ilkeleri anlatır.

Bazı araştırma kaynakları:

  • Robert Dankoff, “Turkish Christian Texts in Uighur Script”
  • Geoffrey Haig, “The Turkish Language in the Middle East”
  • Victoria Arakelova, “The Armenian Script in the Ottoman Empire”
  • Metin Heper, “The Ottoman Empire and Early Modern Europe”
  • Christian Turks

Karamanlıların Yazdığı Hristiyan Dini Metinler

Karamanlılar, 13. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Anadolu’da yaşayan ve Türkçe konuşan bir Hristiyan topluluğuydu. Kendi dillerinde yazdıkları birçok dini metin günümüze kadar ulaşmıştır. Bu metinler, Karamanlıların inançlarını, geleneklerini ve kültürlerini anlamak için önemli bir kaynak oluşturmaktadır.

Karamanlıların yazdığı Hristiyan dini metinlerin bazı örnekleri şunlardır:

  • İncil: Karamanlıca İncil’in en eski kopyası 14. yüzyıldan kalmadır. Bu kopyalar, Eski Ahit’in tamamını ve Yeni Ahit’in bir kısmını içerir.
  • İlahi ve Dualar: Karamanlılar, ibadetlerinde kullandıkları birçok ilahi ve dua yazmışlardır. Bu metinler, Karamanlıların dini duygularını ve inançlarını yansıtır.
  • Azize Hayatları: Karamanlılar, Hristiyan azizlerin hayatlarını anlatan birçok metin yazmışlardır. Bu metinler, Karamanlıların dini ve ahlaki değerlerini yansıtır.
  • Vaazlar: Karamanlı din adamları, cemaatlerine yönelik birçok vaaz yazmışlardır. Bu metinler, Karamanlıların dini inançlarını ve ahlaki değerlerini öğretmek için kullanılmıştır.

​Rum Harfleriyle Yazılı Bir Türk Mezar Taşı (Karamanlıca):
“Bu mezarda sakin Niğde karyesinden İlosonlu* meyhaneci Savva zevcesi (h. ya da 5.) Violeem yatıyor. Allah rahmet eylesin. 21 temmuz 1897”

Latin alfabesi ile: POU MEZARTA SAKIN NIGDE KARGESINTEN ILOSONLOU MEHANETZI SAVVA ZEVTZESI H. VIOLEEM GIATIOR. ALLAH RAHMET EILESIN 1897 IOULION 21.

 

İstanbul’da bir Karamanlı mezarı. Karamanlılar, Orta Anadolu’dan Türkçe konuşan Ortodoks bir nüfustu. Mezar Türkçedir ancak Rum harfleriyle yazılmıştır.

 

Karamanlıların yazdığı Hristiyan dini metinlerin önemi:

  • Bu metinler, Karamanlıların inançlarını, geleneklerini ve kültürlerini anlamak için önemli bir kaynak oluşturmaktadır.
  • Bu metinler, Türkçe’nin tarihsel gelişimi açısından da önemlidir.
  • Bu metinler, Hristiyanlığın Anadolu’daki tarihi açısından da önemlidir.

Karamanlıların yazdığı Hristiyan dini metinleri inceleyebileceğiniz bazı kaynaklar:

  • İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi
  • Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanesi
  • Süleymaniye Kütüphanesi
  • Vatikan Kütüphanesi

Karamanlıca metinleri okumak için:

  • Karamanlıca alfabesini öğrenmeniz gerekir.
  • Karamanlıca dilbilgisi ve sözlüklerine ihtiyacınız olacaktır.

Karamanlıca metinler hakkında daha fazla bilgi edinmek için:

  • Prof. Dr. Ahmet Elibol
  • Prof. Dr. Geoffrey Haig
  • Dr. Özgür Koca

Karamanlıca Metinlere Örnekler

  • İncil: Matta 6:9-13
Babamız, ki göklerdedir,
Adın mukaddes olsun,
Malkûtun gelsin,
İsteğin gökte olduğu gibi yerde de olsun.
Gündelik ekmeğimizi bugün bize ver,
Ve bizleri borçlularımıza bağışladığımız gibi,
Sen de bizim borçlarımızı bağışla.
Ve bizi imtihana sokma,
Ve bizi şerden kurtar.
Çünkü malkût, kudret ve izzet ebediyen Senindir.
Amin.
  • Dua:
Ey yüce Tanrı,
Sana şükrediyoruz ki bizi yarattın ve bize hayat verdin.
Sana şükrediyoruz ki bize İsa Mesih'i gönderdin ve bizi günahlarımızdan kurtardın.
Senden rica ediyoruz ki bizi her zaman koru ve bize yol göster.
Bizi günahlardan ve kötülüklerden uzak tut.
Bize inancımızı ve sevgimizi korumanın gücünü ver.
Amin.

Not

Karamanlıca metinler, Türkçe’nin tarihsel gelişimi açısından da önemlidir. Bu metinler, Türkçenin farklı lehçelerini ve dillerle olan etkileşimini anlamak için önemli bir kaynak oluşturmaktadır.

Ek Bilgiler

 Türklerin Dini Metinleri ve Budizm

Türkler, tarih boyunca birçok farklı dine mensup olmuştur. Bu dinlerden biri de Budizm’dir. Budizm’in Türkler arasında yayılması MÖ 2. yüzyıla kadar uzanmaktadır. Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar gibi Türk devletleri Budizm’i benimsemiş ve bu dine önemli katkılar yapmışlardır.

Türklerin Budizm’e katkılarından biri de dini metinlerin tercümesidir. Sanskritçe ve Tibetçe’den Uygurcaya birçok Budist metin tercüme edilmiştir. Bu tercümeler sayesinde Budizm’in öğretileri Türkler arasında daha geniş bir kitleye ulaşmıştır.

Türklerin Budizm’e katkılarından bir diğeri de tapınak ve manastırların inşasıdır. Orta Asya’da birçok Budist tapınağı ve manastırı bulunmaktadır. Bu tapınak ve manastırlar, Budist sanatının ve mimarisinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

Burkancılık

Türklerin Budizm’e katkılarının bazı örnekleri şunlardır:

  • Tercümeler:
    • Uygurca Altın Işık Sutra (Suvarnaprabhasa Sutra)
    • Uygurca Vimalakirti Sutra
    • Uygurca Maitreya Sutra
  • Tapınak ve Manastırlar:
    • Bezeklik Bin Buda Tapınağı (Turfan, Çin)
    • Subashi Tapınağı (Karashahr, Çin)
    • Kızıl Yar Tapınağı (Turfan, Çin)

Budizm, Türklerin tarihi ve kültürü üzerinde önemli bir etkiye sahip olmuştur. Bu etki, Türklerin dini metinlerinde, sanatında ve mimarisinde görülebilir.

Türklerin dini metinlerinde Budizm’in etkisi birçok farklı şekilde görülebilir. Bu etkilerden bazıları şunlardır:

  • Terminoloji: Türkçede Budizm’den Türkçeye geçmiş birçok kelime bulunmaktadır. Örneğin, “Budha“, “dharma“, “karma“, “nirvana” gibi kelimeler Budizm’den Türkçeye geçmiştir.
  • Mitoloji: Türk mitolojisinde Budizm’den gelen birçok motif bulunmaktadır. Örneğin, göktaşıyedi kat yeraltı dünyası gibi motifler Budizm’den Türk mitolojisine geçmiştir.
  • Felsefe: Türk felsefesinde Budizm’den gelen birçok fikir bulunmaktadır. Örneğin, samsara (doğum-ölüm döngüsü), anatta (benliksizlik), sunyata (boşluk) gibi fikirler Budizm’den Türk felsefesine geçmiştir.

Budizm’in etkisi Türklerin dini metinlerinde açıkça görülebilir. Bu etki, Türklerin tarihi ve kültürü ile Budizm arasındaki yakın ilişkiyi göstermektedir.

Kaynaklar
  • Türk Dini Metinleri ve Budizm
  • Türklerin Dini Metinlerinde Budizm’in İzleri
  • Türklerde Budizm

Türklerin Dinleri

İÇİNDEKİLER

ÖZET

A- TÜRKLERİN İNANÇ YOLCULUKLARI

B- DİNLER

1. Gökdini

2. Maniheizm

3. Budacılık

4. Zerdüştlük

5. Müslümanlık

6. Hristiyanlık

7. Musevilik

C- FARKLI İNANÇLARA SAHİP TÜRK BOY VE TOPLULUKLARI

D- TEFEKKÜR MEDENİYETİMİZ

—————————————————

ÖZET

Asya’nın Yenisey ve Orhun boylarında taşa yazılan TENGRİ inançları ile başlayan Türklerin inanç yolculukları, Dunhuang mağaralarındaki Budist resimler ve tapınaklar, ahşap direkli Semerkant, Buhara Camileri, Ahlat mezar taşları, Anadolu coğrafyasındaki Kapadokya yeraltı kiliseleri, Göbeklitepe Tapınağı, Karaim Sinagogları, Karamanlı Ortodoks Kiliseleri,  Küçük Asya’nın kadim mitolojileri, Sümer Tanrıları, Rumeli dergah ve tekkeleri ile çeşitlenip zenginleşmiştir.

Türklerin Tengricilik (Göktanrı) ile başlayan dini inançları, Maniheizm ve Budacılığın ardından Semavi  dinlerle buluşmuş, 7 dinde inançlarını sürdürmüşlerdir.

21.yüzyılda Asya ve Avrupa’ya dağılmış 35’i aşkın Türk boy ve toplulukları 5 dinde  inançlarını devam ettirmektedirler:

Müslümanlık…………..17 boy
Hristiyanlık…………….11 boy
Şamanist ……………….4 boy
Budist …………………..3 boy
Musevi…………………..2 boy

35 boyun yarısının tercihi Müslümanlık, dörtte üçünün tercihi ise Müslümanlık-Hristiyanlık şeklinde olmuş, Şamanizm-Budizm şeklindeki Asya inanışları ise boyların %20’sinin tercihi şeklinde olmuştur.

Türk’ün Dinleri ve Türkçe

A- TÜRKLERİN İNANÇ YOLCULUKLARI

Tengri
Türkçe’de tespit edilen ilk kelime Tengri’dir (Tanrı). Türklerin kuvvetli inançlara sahip oldukları, kavramsal çerçevenin kadim ve kuvvetli olduğu görülmektedir.

Göktanrıclık, daha sonra Yakut Türkleri üzerinden Amerika’lara da atlayacaktır.

Türkler, Göktanrı inanışları ile Çin’lilerin inanç dünyalarını da dönüştürmüşlerdir.

İslamiyet ve Hilafet
İslamiyet ve Hilafet, Türklerin kadim hasımları Çin ve İran’a karşı olan mücadelelerinde; galabe çalmalarına neden olmuştur.

Horasan Türklerinden Ebu Hanefi’nin sistemleştirdiği Kuzey İslam’ı yani Hanefilik İslamiyet’in %56 sını teşkil etmektedir. Akıl ve İman birbirinin destekçisidir. Tasavvufi inanışlar, mezhep ayırımını ortadan kaldırmış, Bektaşilik, Osmanlı’nın Avrupa’da yayılmasının altyapısını teşkil etmiştir.

Ana Eksenler

  • Çin, İran, Rusya ve Avrupa’da önemli bir Müslüman Türk nüfusu;
  • Çin ve Rusya’da Budist Türk nüfusu
  • Rusya ve Doğu Avrupa’da Hristiyan ve Musevi Türk nüfusu yeralmaktadır.

Kutsal Toprakların Ülkesi
Türkiye, kutsal toprakların ülkesi: Ana Tanrıça Kibele Kültü, Meryem Ana Evi, İznik Konsülü, Ortodoksluğun Türkiye topraklarında hayat bulması, 7 kutsal kiliseler, Ayasofya Kilisesi, Mimar Sinan Camileri, Medreseler, Külliyeler, İbrahim Peygamber Urfa, Nuh Peygamber, Nuh’un Efsanesi, Harran, Aziz Paul, Antakya, Tarsus, Kapadokya Yeraltı Kiliselerindeki ilk Hristiyanlar, Göbeklitepe (MÖ 8000), Süryanilik, Aramilik, Nesturilik, Doğu Hristiyanlığı hep ülkemiz topraklarındaki inanç yolculuklarıdır.

Nil – Amuderya (Ceyhun) Nil nehri ile Ceyhun (Amuderya); Nil’in İskenderiye ve güneyde El Uksur Vasıt noktalarından başlayarak doğuya doğru iki paralel çizgi çekildiğinde arasında kalan şehirler; İskenderiye, Memphis, Kahire, Şam, Kudüs, Harran (çeperinde) Yeruşalayim, Ninova, Bağdat, Babil, Basra (çeperinde), Uruk (çeperinde), İsfahan (çeperinde), Nişapur, Buhara, Semerkant.

Türkler, Nil-Amu Derya/Ceyhun ekseninde gerçekleşen kıtalararası kültür temaslarında, doğudan Semerkant ucundan başlayıp, batıya doğru yolculuk süreçlerinde var olmuşlardır.

Ana İstasyon: Maveraünnehir Sarı Nehir (Huang Ho) – Ceyhun veya Orhun nehri – Ceyhun arasındaki mesafe ile Ceyhun – Nil arasındaki mesafe birbirine eşittir. Türkler, yüzyıllar süren Batı’ya yolculuklarını ara istasyon Maveraünnehir (Ceyhun-Seyhun) olacak şekilde gerçekleştirmişlerdir.

Hanefilik Ekseni 700’lü yıllarda İslamiyetin erken çağlarında Horasanlı Bilge İmam-ı Azam Ebu Hanife, İslamiyetin sistemleştirilmesinde sabırlı ve gerçekçi, imanı akıl ile meczeden adımlar atarak, İslamiyetin en geniş mezhebinin ilerde Balkanlardan Hindistan’a, Bengaldeş’e; Tataristan’dan Mısır’a uzanacak bir iman&gönül birlikteliği yaratılmıştır.

Hindistan Türkiye ve Türkistan haricindeki coğrafyalardan Hindistan’da Türk Babür İmparatorluğu İslamiyeti altkıtada zengin bir medeniyet seviyesine yükseltmiş, Yamuna nehri kenarındaki Agra kentini Taç Mahal ile şenlendirmiştir. Osmanlılar döneminde ise İstanbul’da Hint Tekkeleri varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Osmanlı’da Semavi Dinler Osmanlı, Semavi dinlerin hepsinin temsilini üstlenmiş; İslamiyeti Hilafet, Ortodoksluğu İstanbul Patrikhanesi, Museviliği Hahambaşılık, Ermeniliği Patriklik ile temsil etmiştir.

Hristiyanlığın kökleri Filistin ve Anadolu topraklarıdır.

Doğu Hristiyanlığı’nın Ermeni, Süryani ve Rum Ortodoks kilise ve inançlarının kökeni Türkiye topraklarıdır.

Protestanlığı ortaya çıkaran Osmanlı diplomasisidir.

Katolik Hırvatlar, Ermeniler, Arnavutlar, Polonyalılar, Macarlar, Rumlar Osmanlı ile olumlu ilişkiler içinde olmuşlar Polonya ve Macaristan’ın bağımsızlık mücadelelerinin merkezi Osmanlı toprakları olmuştur.

Maveraünnehir/Türkistan Rönesansı 700-1200
700-1200 yılları arasına Maveraünnehir merkezli Türkistan coğrafyası Rönesansı, Avrupa’dan 600 yıl önce yaşamaya başlamıştır. Uluğ Türkistanlılar diller ve dinler ile hemhal olmuşlardı. Zerdüştilik, Manicilik, Budacılık, Nesturilik, Süryanilik, Hinduizm, Müslümanlık ve Yahudilik dinleri ve dilleri ile tanışık olan Türkistanlılar tüm bu dinsel çeşitlilik ve zenginlikten tasavvuf (sufizm) çizgisini geliştirmişlerdi.

Karahanlılar ve Selçuklular (NizamülMülk, Nizamiye Medreseleri) İslam Medeniyetine Medrese kurumunu kazandırmışlardı.

Maveraünnehir’den İran coğrafyasına, Horasan’a sıçrayan kültürel enginlik ve etkileşim ikliminde Türkler NizamülMülk ve Gazzali ile İslamiyet’in uygulama kodlarını kitaplaştırırken, aynı coğrafyada neşet eden Hacı Bektaş-ı Veli gibi Horasan Erenleri de Tasavvuf düşüncesini Türklere has olacak şekilde geliştirmişlerdi.

Türkistan/Horasan – Endülüs Sentezi
Türkistan/Horasan Tasavvufu ardından Anadolu ve Rumeli’ne sıçrayarak Demir Baba/Sarı Saltuk/Yunus/Mevlana/Hacı Bektaş çizgisine ilaveten Endülüs’ten hicret eden İbnül Arabi ile mücadeleci de bir kimliğe bürünecek, kolonizatör Dervişler her iki kıtayı da tekke, zaviye ve dergahlarla şenlendirerek hem müteşebbis hem de mütefekkir olmanın birlikteliğini yaşatacaklardır.

Mütekamil Medeniyet Çizgisi: MMM ve Türklerin Genetiği
Maveraünnehir, Mezopotamya ve Menderes nehirlerinin; Nil’den Tuna’ya… Nil’den Ceyhun’a, Ceyhun’dan Yamuna nehrine; coğrafyaların alüvyonlu topraklarının meydana getirdiği zengin kültürel birikim Türklerin genetiğine işlemiştir.

Anadolu, inananların sığınağı; merhamet ve muhaceret toprağı olmuştur her zaman. Kapadokya yeraltı kiliseleri ile inananları bağrına basan Anadolu, 1492’de Endülüs Yahudilerini, 1800’lü yıllarda ise Balkanlar ve Kafkasya’dan sürgün edilen Müslüman Muhacirleri bağrına basmıştır.

81’i camii olmak üzere Osmanlı diyarlarını 375 mimari eser ile mamur eden Mimar Sinan; İslam Medeniyetinin coğrafyalarını, topraklarını nurlarla donatan bir Anadolu mümini ve dehasıdır.

Hindistan’da Yamuna nehri kıyısında İslam Medeniyeti’ni temsilen Babür Türk İmparatorluğu tarafından inşa edilen Tac Mahal Türbesi ile, Edirne’de Meriç Nehri civarında Osmanlı İmparatorluğu döneminde Mimar Sinan tarafından inşa edilen Selimiye Camii; UNESCO Dünya Mirası Listesinde birbiri ile yarışmaktadırlar.

Semerkant, Buhara, Kaşgar Camileri; İstanbul’un Selatin Camileri, Ayasofya Kilisesi/Camii, Hazar Sinagogları, Rumeli Tekkeleri, türlü türlü inançlarda kimliklerini dile getirmiş Türklerin, Medeniyet yolculuklarındaki Mütekamilliğin apaçık suretleridir.

B- DİNLER

Gökdini

Tek Tanrılı, tek yaratıcılı Hanif dini inancı. İskit, Hun ve Göktürkler ile İ.Ö. Çinliler de Gök dine inanmakta idiler.  Daha sonra Konfuçyünizm, Taoizm ve Budizm inancını kabul ettiler.

Tengricilik ya da Gök Tanrı dini tüm Türk ve Moğol halklarının, şimdiki inanç sistemlerine katılmadan önceki inancıdırTengri‘ye ibâdet etmenin yanında AnimizmŞamanizm,Totemizm bu inancın ana hatlarını oluşturmaktadır. Tengri, bugünkü Türkçedeki Tanrı kelimesinin eski söyleniş şeklidir. Orhun Yazıtları‘nda ilk çözülen kelime olup yazılışı” ” şeklindedir.

Bu inanca göre Gök‘ün yüce ruhu Tengri‘ydi. Kişiler kendilerini gök baba Tengri, toprak ana Ötüken ve insanları koruyan atalarının ruhları arasında güven içinde hissedip onlara ve diğer doğa ruhlarına dua ederlerdi.

Büyük dağların, ağaçların ve bâzı göllerin güçlü ruhları barındırdıklarına inanarak dualarını bazen bu cisimlere yöneltirlerse de bu cisimler tanrı kabul edilmezdi. Sadece onun yeryüzündeki varlığının bir göstergesiydi.

Göğün ve yeraltının “yedi” katı olduğuna, her katta çeşitli ruhların varolduğuna inanılırdı. İnsanlar doğaya, ruhlara ve diğer insanlara saygılı davranıp belli kurallara uyarak dünyalarını dengede tutmaları ile kişisel güçlerinin doruğuna varıp dışarıya yansıdığına inanırlardı.

Eğer bu denge, kötü ruhların saldırısı veya bir felaketten dolayı bozulursa bir şamanın yardımı ya da Tengri’ye verilen bir adak ile yeniden düzene sokulması gerektiğine inanılırdı.

Tengri-Kültü’nün en eski kanıtları 3000 yıllık Çin kaynaklarında Hiung-nu (Doğu Hunlar) ve Tue’kue halklarını anlatan yazılarda bulunmuştur.

Hun (Çince de Hiung-nu) hükümdarlarının kanlarının Tengri tarafından kutlandırılmış olduğuna inanırlardı. Destanlarında, Tengri’nin yolladığı bir dişi ya da erkek kurdun tanrısal kanının çiftleşme yoluyla hükümdarlarının sülalesine karışmış olduğuna inandıkları çeşitli yollarla belirtilmektedir.

En eskisi ve en yaygın olanı kutsal dişi kurt Asena hakkındaki efsanenin farklı sürümleridir. Birçok eski Türk topluluğunda, Göktürklerde ve Orta Çağ‘a kadar varolmuş Türk devletlerinde, kendi köklerinin kutsal Asena sülalesine dayandığını vurgulayan ve bu yüzden halkı tarafından yaşayan bir yarı tanrı olarak görülmüş olan Türk hükümdarlarına rastlayabiliriz.

Bu hükümdarlar, Tengri’yi yeryüzünde temsil eden Tengri’nin oğulları olarak kabul edilmiştir. Tengri’nin bu hükümdarlara verdiği kudretli hükümdar ruhu olan kut’u elde etmiş olduklarına inanılarak adlarına Tengrikut ya da kutluğ gibi eklemeler yapılmıştır.

Tengricilik, HunlarAvarlarÖn BulgarlarKumanlar ve antik çağın bâzı diğer savaşçı Türk ve Moğol toplulukları ve daha sonra da Cengiz Han’ın Altın Ordusu tarafından Avrupa‘ya da taşınmıştır.

Bu inanç göçebe yaşamına o kadar bağlıdır ki, Tengrici kavimlerin yerleşik bir yaşama geçişleri daima göçebe hayatı ile birlikte Tengriciliği de bırakmalarını ve diğer inançları kabul etmelerini beraberinde getirmiştir.

Göçebeliği bırakmayan kavimler, Tengriciliği de bırakmamışlardır. Doğu ve Orta Avrupa’da, Orta Çağ‘ın sonlarına kadar, Tengri’ye dua eden bâzı ufak göçebe kavimlere rastlamak mümkün olmuştur.

Eski Türk inancının adı Şamanizm değil, Tengricilik

Doğa güçlerine saygı, büyü ve mistik ağırlıklı Şamanist inancı. Türkler, Moğollardan aldılar. Bazı Türk toplulukları bu inanca girdiler.

Eski Türklerin ve Moğolların bugün Tengricilik adıyla bilinen geleneksel inancı, kısa zaman öncesine kadar Türk şamanizmi diye adlandırılıyordu.

Ama Şamanizm terimi artık yalnızca Sibirya‘daki inanç sistemi için değil, bütün dünyadaki ilkel inançlar için kullanıldığından 1990’lardan beri Türklerin ve Moğolların geleneksel inancı için Batılı bilimciler arasında Tengrizm adı giderek yaygınlaşmaktadır.

Julie Stewart “Moğol Şamanizmi” adlı makalesinde şunları belirtiyor:

Batılı bilim adamları bu inanç için gitgide daha sık Tengrizm adını kullanıyor. Bu ad bu inanç için çok daha isabetli, çünkü bu inanç tamamen Tengri’nin etrafına inşa edilmiştir ve insanların günlük ibadetleri için bir Şaman (Kam)’a ihtiyaçları yoktur.

Maniheizm

Uygurlar 762 yılında Mani dinine girdiler.

  1. yüzyılda Pers İmparatorluğu içinde, Mani (kuran kişi) tarafından kurulan ve kısa sürede hızla büyük bir coğrafyaya yayılan bir din. Kutsal kitapları Arzhang’dır.Mani dini en parlak dönemini 8. yüzyılda Uygur Devleti‘nin milli dini olarak ilan edilmesi ile yaşamıştır. Mani kelimesi eski Türkçe “Mengü” ve Çağatay Türkçesinde“Tanrı” demektir.

Mani dininin dünyayı görüşünde tanrısal aydınlık ile karanlık iki rakip olarak karşı karşıya durur. Bu ikisinin birbirleri ile mücadelesinde aydınlığın bir kısmı karanlığın içinde (dünyanın içinde) tutsak kalmıştır. Herhangi bir canı söndürmek, hatta bir meyveyi dalından koparmak bile tanrısal maddeye zarar verip aydınlığın tutsaklığını daha da uzatır.

Işığın (aydınlığın) tutsaklığına ancak “seçilmişler”in yardımı ile son verilebilir. Seçilmişler hiçbir canlıyı incitmezler ve asla cinsel ilişkide bulunmazlar. Bu yüzden kendi başlarına geçimlerini sağlayamazlar ve “dinleyenler” onların ihtiyaçlarını temin ederler.

Seçilmişlerin sindiriminde ışık ile karanlığın birbirinden ayrıldığına, dua ve şarkı yardımı ile bu elde edilen ışığın tekrar Tanrı’ya geri döndüğüne inanılır. Ancak dinleyenler de günahlarını temizlemek için birçok enkarnasyonlardan geçmeleri gerekir. İnanca göre dünyanın sonunda ışık ile karanlık ebediyen ayrılacaklardır.

O güne dek bilinen tüm dinsel sistemlerin gerçek sentezi olduğu ileri sürülmüştür. Manicilik aslında Zerdüşt düalizmi, Babilonya folkloru, Budist ahlâk ilkeleri ve Hristiyan unsurların bir karışımından oluşmaktadır.

Bu bileşimde önde gelen anlayış iki ezelî ilkenin, iyi ve kötünün, çatışmasıdır. Bu bakımdan din tarihi araştırmaları, Maniciliği bir tür dinsel düalizm (ikicilik) olarak sınıflandırmışlardır.

Bu din hem Doğu’ya, hem de Batı’ya doğru olağanüstü bir hızla yayılmış; Kuzey Afrika, İspanya, Fransa, Kuzey İtalya ve Balkanlar’da bin yıl süre ile dağınık ve süreksiz biçimde varlığını devam ettirmiştir.

Oysa, asıl gelişimini doğduğu topraklar olan Mezopotamya, Babilonya ile İran’da gerçekleştirmiş ve Doğu’da etkisini X. yüzyıldan sonralara kadar sürdürdüğü Türkistan, Kuzey Hindistan, Batı Çin ve Tibet’e kadar yayılmayı başarmıştır.

Hem Roma İmparatorluğu’nun, hem de İran’da Sasanîler’in baskısına karşın, Manicilik hızla yayıldı. İran’ın Doğusunda bulunan ülkelerde çok başarılı oldu.

X. yüzyılın başlarında, Arap tarihçi El-Birunî “Doğu Türklerinin büyük çoğunluğu, Çin ve Tibet’te yaşayanlar ve Hindistan’ın bir bölümü Mani dinine bağlıdırlar” diye yazmıştı.

Son zamanlarda Turfan kazılarında ortaya çıkarılan Manici resim ve edebiyat bulguları bu açıklamayı kanıtlamıştır. Mani’nin ölümünden bir yüzyıl sonra, Manicilik Malabar kıyılarına kadar yerleşti.

Kara Balgasun’da bulunan ve bir zamanlar Nesturîler’e ait olduğu zannedilen Çince yazıtların, aslında Manici oldukları kuşku duyulmayacak biçimde belirlenmiştir.

Doğu’da Manicilik, IV. yüzyılın sonlarından başlayarak, Doğu İran’da sağlam bir sıçrama tahtası edinmiş ve buradan hareketle İpek Yolu boyunca Afganistan’dan Tarım Havzasına kadar yayılabilmişti.

Manicilik 762 yılında Uygurlar’da devlet dini olarak kabul edilmiş ve böylelikle Çin’e doğru genişleme olanağına da kavuşmuştu. IX. yüzyılda Uygur devletinin yok olmasından sonra, Cengiz Han’a kadar Tarım havzasında varlığını sürdürmüştü.

Çin içinde ise, Güney kıyılarına kadar inerek, buralarda varlığını gizli bir din olarak devam ettirmeyi başarmıştı. Çin’in Fukien eyaletinde XVI. yüzyılda bile Maniciliğe rastlanmıştı.

Manicilik İran ve Babilonya’da hiçbir zaman egemen din düzeyine yükselemedi, ancak Emevîlerin yönetimi altında geniş bir hoşgörü ve refaha ulaşabildi. Maniciler kimi Emevî halifelerinden müsamaha gördüler, başkent Bağdat’ta az sayıda olmalarına karşın, Irak’ın birçok köyüne yayıldılar.

Ancak, Emevîlere oranla çok daha az dinsel hoşgörü sahibi olan Abbasîler döneminde, Maniciler “zındık” olarak değerlendirilip baskı görmüşler, çeşitli suçlamalar nedeniyle cezalandırılmışlardır. Bu suçlamalar arasında Düalizm, zina, akraba arası cinsel ilişki ve homoseksüellik önde geliyordu.

Uygulanan baskılara karşın, özellikle Irak’ta bulunan Manici topluluk etkinliğini IX. yüzyıla kadar sürdürmüştü. Ancak, devam eden Abbasî zulmü, Maniciler’in toplu halde önce Horasan’a ve daha sonra, Maniciliğin bir devlet dini olduğu Uygur ülkesine göç etmelerine yol açmıştı.

Mani dini, Mani (216-277) tarafından kurulmuş evrensel karakterli bir dindir. Hıristiyanlık başta olmak üzere; Mazdaizm, Budizm ve Mezopotamya dinlerinden birçok unsurları içine almakta, bu açıdan da senkretik bir karakter taşımaktadır.

Mani dini, iki prensip; iyi-kötü, karanlık-aydınlık, nur-zulmet üzerine kurulmuş olup, buna göre yaşadığımız dünya iyi ve kötü unsurların birleşmesinden meydana gelmiştir. İnsanın ruhu iyiliği, cesedi ise kötülüğü temsil etmektedir. Mani dininin yayılışı, Soğdlu tüccarlarla olmuştur.

Mani dini Uygurlar vasıtasıyla Çin’den Yukarı Asya’ya geri dönmüştür. Bögü Kağan’ın yardımıyla 763’ten itibaren Uygurların resmi dini Maniheizm oldu (Güngör, 2002, C.3:272).

Hindistan ve Çin’le olduğu gibi Orta Asya’nın çok eskilerinden beri İran’la da münasebeti olması nedeniyle Türkler, bu kültürün dinlerinden de etkilenmişlerdir. Türkler arasında geniş bir taraftar kitlesi elde eden bu İran dinleri Zerdüştîlik, Mazdeizm ile Orta Doğu’nun çeşitli eski inançlarından, kısmen de Uzak Doğu dinlerinden oluşan Zerdüştîliğe tepki olarak ortaya çıkan Maniheizm’dir (Ocak,2000:66). 

Göktürklerin Budizm’i kabul etmelerinden yaklaşık iki yüzyıl sonra, 763’te Uygur Kağanı Bögü’nün (760-780) Mani dinine girmesi üzerine bu din Türkler arasında yayılmaya başlamıştır. Yayıcısından ötürü Manihaizm adını alan bu dinde, maddeyi ve ruhu esas alan bir ikilik öngörülmüştür. Ana düşüncesi iyilik ve kötülük arasındaki zıtlıktır. İyilik aynı zamanda ışık ve ruh; kötülük de karanlık ve beden demektir. Evren iyilik ve kötülüğün, insan ise ruh ve bedenin karışımıdır. İnsanlar, “aşk, inanç, yetkinlik, sabır ve hikmet” gibi beş erdem ile kötülüğe karşı durabilirlerdi. Işık gönderen güneş ve aya dua etmek ve oruç tutmak da yapılan ibadetler arasında idi (Turan, 1994:105).

Zerdüştilik

Zerdüşt (M.Ö. 628-551) tarafından kurulmuş olan Zerdüştlük İran’ın millî dini olmuştur. Bu dinin kültürel geçiş alanı üzerinde bulunan Türk ülkelerinde etkili olduğunu söylemek mümkündür (Barthold, 1981: 233).

Türkistan’da yayılmış olan Zerdüştîlik, Orta Asya Türk kültür ve sanatı üzerinde de etkili oldu. Göktürkler kendi tanrılarını İran resim geleneğine göre resmetmekteydiler (Ögel,1984:234).

Çin motifi olan cennet kuşu, Zerdüştîliğe geçti ve onun en önemli sembollerinden biri oldu. Horoz ve cennet kuşu, ateş ve güneşin sembolüdür (Ögel,1984:192).

Zerdüştîlikteki ateş kültü, İran kültüründe tapınma objesidir. Halbuki Türklerde ateş, temizleme aracıdır. Horasan ve Maveraünnehir yöresi dışında Hazar kıyılarında da Zerdüştîliğe giren Türkler bulunmaktaydı (Barthold,1975:54).

Budacılık

Bazı Türk kabileleri 7. yüzyıldan sonra Budizme girdiler. Türkler Buda adını Burkan olarak kullandılar.

https://studybuddhism.com/tr/ileri-seviye-calismalar/tarih-ve-kultur/orta-asya-da-budizm/budizmin-bati-turkistan-daki-tarihi

Dünyada İslamı kabul eden topluluklar içerisinden bazıları güçlü bir Budist geçmişe sahiptir: bunlar Türkler, Afganlar, Pakistanlılar, Endonezyalılar ve Malay’lardır. 

Şimdi Budizm’in bunların ilki arasında nasıl yayıldığına daha yakından göz atalım.

Türki Şahlar

Budizm’i kabul eden en erken Türk topluluğu Türkî Şahlardı. Kuzeybatı Hindistan’da üçüncü yüzyılın ortalarından dördüncü yüzyılın başına kadar hüküm sürdüler ve daha sonra batıya yol alarak bugünkü modern Afganistan’ın merkezine, oradan da beşinci yüzyılın ortalarında Kuzey ve Orta Pakistan’a doğru yerleştiler.

Hem Hinayana hem de Mahayana’nın karışımı olan bir Budizm anlayışını o coğrafyada yaşayan Kuşan ve Batı Göktürkler gibi seleflerinden miras alarak daha önceki dönemlerde kurulmuş büyük manastır külliyelerinin güçlü koruyucuları oldular.

Geç VIII. ve IX. yüzyıllar boyunca, Türkî Şahlar Tibet İmparatorluğu’nun vassalı ve müttefikleri haline gelerek Budizm’in Tibet’te yayılmasına katkıda bulundular.

Doğu ve Batı Türkleri (Göktürkler)

Budizm’i kabul eden bir diğer büyük Türk topluluğu ise Türkî topluluklara adını veren Eski Türkler’di. Doğu Göktürk İmparatorluğu, Moğolistan’da VI. yüzyılın sonundan VIII. yüzyılın ortalarına dek hüküm sürdü.

Kraliyet himayeleri altında bulunan Hintli, Orta Asyalı ve Çinli ustalar çoğu Budist metni Eski Türkçe’ye çevirdi. Eski Türkçe’deki bazı Budist teknik terimler ve kelimeler tüm Orta Asya’da standart kabul edilerek daha sonra Uygurlar ve Moğollar tarafından da kullanıldı.

Eski Türkler kendi Budizm anlayışlarına eski geleneksel Türkî tanrılar veya “tengri”’lere karşı gösterilen hürmet kadar diğer Orta Asya topluluklarından aşina oldukları Zerdüşt tanrılarını da kattılar. Bu eklektik yapı Uygurlar ve Moğollar tarafından da devralınarak aynen korundu.

VIII. yüzyılın başlarında, Doğu Göktürk kraliyet ailesine mensup prenseslerinden biri Tibet İmparatoru ile evlendiğinde kendisiyle beraber birçok Budist rahibin de Doğu Türkistan’ın güneyinde bulunan Hotan’dan Tibet’e davet edilmesine neden oldu.

Batı Göktürk İmparatorluğu da VII. yüzyılın başından VIII. yüzyılın başına dek Budizm’in büyük koruyucularından biriydi. Yöneticileri Özbekistan’da yeni manastırlar yaptırdı. Batı Göktürklerin bir kolu olan Türgiş boyu VII. yüzyıl sonları ile VIII. yüzyılın başlarında Kırgızistan ve güneydoğu Kazakistan’da Budizm’in yayılmasında önayak oldu. Türgişler Tibet’le de müttefikti.

Sekizinci yüzyılın başlarında Kırgızistan ve Kazakistan’da bulunan Türgiş devletinin yerini Budizm’i kabul eden bir başka Doğu Göktürk boyu ve Tibet’in müttefiki olan Karluklar aldı.

Karlukların bir kolu olan Karahanlılar, dokuzuncu yüzyılın ortalarında toprakları doğu Kırgızistan’dan Doğu Türkistan’ın güneybatısındaki Kaşgar bölgesine dek uzanan bir krallık kurdu.

Karahanlılar neredeyse bir yüzyıldan fazla bir zaman boyunca Kaşgar Budizmi ve kendi şaman geleneklerinin karışımı olan bir inanışı sürdürdüler.

Uygurlar

Ancak Budizm’in Türkî topluluklar içerisindeki en ünlü biçimi Doğu Türkistanlı (Xinjiang veya Sincan) Uygurlar’da görülür. IX. yüzyılda Moğolistan’dan bugünkü Kuzeydoğu Sincan’da bulunan Turfan bölgesine göç ederek; Budizm’in bugün Özbekistan’da bulunan Soğd bölgesinden gelen tüccar toplulukları, Turfan bölgesinin Toharistanlıları ile bölgede bulunan Çinli tüccarlar tarafından sürdürülen inançlardan karma öğeler taşıyan bir formunu kabul ettiler.

Bu form güneybatıda bulunan Kaşgar ve Hotan dışında bugünkü Sincan bölgesi boyunca etkili olan Karahoca Uygur krallığı sayesinde tüm bölgeye yayıldı.

Uygurlar buna karşılık, kendi Budizm biçimleri olduğu kadar alfabe ve yönetim becerilerini de XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han’ın önderliğindeki Moğollara devretti.

XIII. yüzyılın ikinci yarısındaysa pratiklerini değiştirip Tibet Budizmi’ni kabul ederek Moğol müttefiklerinin de kendilerini izlemesini sağladılar. Uygurlar oldukça fazla sayıda Budist metni Sanskritçe, Soğd dili, Toharca, Çince ve Tibet dilinden kendi Türkî dillerine çevirdiler ve Budist metinlerin Moğolca’ya çevrilmesinin de öncüleriydiler.

Çoğu Sanskritçe teknik terimi muhafaza eden çeviri biçimleri Moğollarca da örnek alındı. Budizm, Uygurlar arasında XVII. yüzyıla dek varlığını sürdürdü.

Uygurların diğer kolları da Budizm’i takip ediyordu. Bir tanesi, IX. yüzyılın ortalarında Moğolistan’dan Kırgızistan’ın kuzeybatısındaki Çu Nehir vadisine gelerek orada bulunan Karlukların ve onlardan önce de Türgiş Türklerinin vesayeti altında gelişen Budizm’i izleyen koldu.

Bir diğeriyse Doğu Türkistan’daki Kaşgar’dan göç ederek bir yüzyıl önce bölgeye yerleşen Karahan Türkleri tarafından da kabul edilen Kaşgari Budizmi’ni benimseyen koldu.

Üçüncü ve Sarı Uygurlar olarak bilinen grupsa, yine IX. yüzyılın ortalarında Moğolistan’dan o zamanlar Tibet İmparatorluğu tarafından yönetilen ve bugün Çin’in Kansu eyaleti olan bölgeye yerleşen koldu. Sayıca az olsalar da, Sarı Uygurlar bugün halen Tibet Budizmi’ni takip etmeye devam etmektedirler.

Tuva

Budizm’i kabul eden son Türkî topluluk bugün Sibirya olarak bilinen batı Moğolistan’ın kuzeyindeki Tuva halkıydı. XVIII. yüzyıldan beri yakın ilişki içinde oldukları Moğol alt kolu ile birlikte Tibet Budizmi’ni takip etmektedirler.

Bilge Kağan, bir dönem de Türkler arasında Budizm’i yayma gayretinde bulundu. Tapınaklar yaparak Türkleri Budist yapmak arzusunu taşıdı. Vezir Tonyukuk, bu düşünceye de karşı çıkarak, Budizm’in insandaki hükmetme ve iktidar duygusunu zaafa uğrattığını, kuvvet ve savaşçılık yolunun bu olmadığını, eğer Türk milletinin yaşaması isteniyorsa, bu din ve tapınakların ülkeye sokulmaması gerektiğini söyledi.

Bilge Kağan, çok itibar ettiği Veziri Tonyukuk’un tavsiyelerine uyarak, aklından geçen bu planları uygulamadı.

Kaynak: Türk Toplulukları Arasında Budizm, Alexander Berzin, Kahire, Mısır, Kasım 1995. İlk yayımlandığı kaynak: Berzin, Alexander. Buddhism and Its Impact on Asia. Asian Monographs, no. 8. Cairo: Cairo University, Center for Asian Studies, June 1996. Türkçe’ye çeviren: Güzin A. Yener

Burkan

Burkan, Burhan = Buda

Türklerin, eskiden, Orta Asya’dakilerin, Buda dinine ve Buda’ya
verdikleri ad.

Buda (Buddha). Burkan < çince bi’iu’t + türkçe kan (han, kağan,
hakan).

Siziksiz tükel o bilge tengri tengrisi burkan:

şüphesiz mükemmel bilge,
tanrı(lar) tanrısı
buddha’nın kendileridir.

Burkancılık: Türk Budizmi. Türklerin budizmle ilk ilişkileri Toba Türklerinin Çin’e
saldırmalarıyla başlıyor. Zaten bu nedenle olsa gerek Toba Türklerinin
budizm anlayışı, şamanlıkla karışıktır.

Daha sonra Uygur Türkleri de Budizmi benimser. Hemen hemen bütün budist yapıtlar uygurcaya çevrilir ve budizmin önemli terimleri türkçeleştirilir.

Uygur sanatının temeli eski Türk inançlarına ve yasam tarzına, Budizm, Manicilik vb. dinlerin getirdiği yeni düzene dayanmaktadır.

Bu yeni sistemde gerçekleştirilen sentez diğer sanat cevrelerinden farklı özellikler gösteren bir Uygur sanatı ortaya çıkarmıştır.

Budist tapınaklar ve özellikle Mani tapınakları asıl gelişimini Uygur devrine borcludur.

Uygur manastır ve tapınakları Selçuklu ve Osmanlı külliyelerinin kaynağını oluşturmuştur.

Kaynak: Erken Devir Türk Sanatı, Yaşar Çoruhlu, Kabalcı Yayınevi, 2007

—————Budist Türkler———-

  • Sarı Uygurlar. Kansu eyaleti, Çin
  • Tuvalar. Tuva Cum. Rusya
  • Burkanlar (Altay). Rusya

Sarı Uygurlar. Kansu eyaleti, Çin

 

 

Tuvalar. Tuva Cum. Rusya

Burkanlar (Altay). Rusya

M.Ö. VI. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkan Budizm, Hindistan’ın dışında M.Ö. III. yüzyılda yayılmaya başlamış; Orta Asya’ya, Çin’e, 372’den sonra Kore’ye uzanmış; Tibet’e yerleşmesi ancak VIII. yüzyılda olmuştur.

Batı Türkistan’da Budizm, Sasanilerin desteklediği Zerdüştîlik ve Mani dini karşısında pek tutunamamış; Doğu Türkistan’ın yerleşik çevrelerinde kendine daha uygun muhitler elde etmiş; Budist külliyeler Çin’e doğru uzanan kervan yolları boyunca dikilerek, faaliyetlerini asırlarca sürdürmüşlerdir.

Güneye doğru uzanan kervan yolu üzerinde Hotan ve Miran; kuzeye giden yol boyunca ise Tumşuk ve Kuça şehirlerinde, III-IV. yüzyıllardan itibaren kurulmaya başlayan, “Vihara” (Türkçe “Vihar”) denilen Budist manastırlarında “Toyin” denilen Budist rahipler, bu dinin propagandalarını yapmışlardır (Esin,1978:59).

Budizm Karluklar arasında yayılmıştır. Türklerin girdiği yabancı dinler arasında onları en çok etkileyen inanç sistemlerinden birisi Hindistan kökenli Budizm’dir. En belirgin özelliği, tapılacak üstün bir varlığa yer vermemesi olan Budizm, her şeyin serbestçe incelenmesi, denenmesi esasına dayanan bir öğreti veya felsefe niteliğindedir (Turan,1994:104).

Temel inancı olan tenasüh (ruh göçü) gereğince canlılar Nirvanaya (ebedi mutluluk) ulaşıncaya kadar öldükten sonra değişik kalıplarda birçok kez yeniden dünyaya gelirler (Ocak, 2000:66).

Budizm, yaklaşık 2500 yıl önce, bugün Buda olarak bilinen, Prens Siddhata Gotama’nın 35 yaşında bir uyanma ve aydınlanma yaşaması ile doğmuştur. Gotama, Kuzey Hindistan’da kraliyet ailesinin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Fakat zamanla, varlık ve lüksün mutluluğun garantisi olmadığını anlamıştır. Her şeyi bırakıp uzunca bir süre ormanda yaşamıştır. Altı yıl boyunca meditaston ve insan mutluluğu üzerine çalıştıktan sonra aydınlanmıştır. Daha sonra 80 yaşına kadar Budizm’in ilkelerini öğreterek yaşamını sürdürmüştür.

Birçok insana göre Budizm, dinin ötesinde bir “felsefe” ve “yaşama biçimi”dir. Bir felsefedir çünkü, sevgi ve umut anlamları taşır. Budizm, bir taraftan ahlaki yaşama rehberlik ederken bir yandan da, insanın eylem ve düşüncelerinin farkında olmasını ve gerçek mutluluğa ulaşmasını sağlamaktadır (White, 1993:22).

Türklere özgü bir Şamanlığın yaygın olduğu dönemde Göktürk Kağanı To-Po Han’ın Budizm’i kabul etmesinin, bu dinin Türkler arasında da yayılmasına neden olmuştur (Turan, 1994:103).

Hint ve Çinliler de bir Buda’nın yakılan cesedinin külleri yedi memlekete dağıtılırken, Türkler Budizm’i farklı olarak kabul etmişler ve bilhassa insan ölüsü ve gömülmemesi ile ilgili inançları benimsememişlerdir.

Müslümanlık

İSLAMİYET: İslam dini Türkler arasında 751 yılından itibaren yayılmaya başladı. Fars Samanilerin ve Müslüman tüccarların etkisiyle 632-661 yılından beri kişisel olarak Türkler arasında İslam dinine girenler oluyordu.

Karluk ve Uygur Türkleriyle, Türkmenlerin toplu olarak İslam dinine girmeleri 840 yılından sonradır. Abbasiler döneminde (750-1258) Türklerin büyük çoğunluğu İslam dinine geçmişlerdir.

Kuzey İslam’ı (Hanefilik) çizgisi

  • Türkiye,
  • Balkanlar,
  • Türkistan (Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Afganistan),
  • Mısır (bazı bölgeler),
  • Ortadoğu’nun kuzeyi (Suriye, Irak, Ürdün),
  • Hindistan alt kıtası (Hindistan, Bangladeş ve Pakistan’da),
  • Çin’in Sincan Uygur eyaletinde,
  • Kafkaslar’da yaygınlaşmış, ortaya büyük bir harita çıkmıştır.

Maturidilik (844-944) ile inanç yönü derinleşmiştir.

Hanefi mezhebi dört Sünni mezhebin nüfus açısından en genişidir. Takipçileri tüm İslam aleminin yaklaşık %56’sını oluşturmaktadır.

Sufizm: Türkistan /Orta Asya

​O​rta Asya halkı tipik yaratıcılığıyla yanıt ver​erek, in