No menu items!
Home Blog Page 83

Romalılar ve Türkler: Dönüşüm Gücü

Osmanlı Sadrazamı Mesih Paşa 

Evrensel zaman zemin zihin döngüsü açısından bakıldığında Romalılar ve Türkler zaman ve zemindeki engelleri aşacak yolları zihinlerindeki dönüşümler ile keşfetmişlerdir. 

Öncelikle Romalılar açısından değerlendirdiğimizde imparatorluğun temel ideolojisi olan Paganizm, halkın tapınaklarda mobilize edilmesi açısından çok önemli bir ideolojik aygıt teşkil etmekteydi. Halk kitlelerinin, İsa’dan başlayarak Hristiyanlaşmaya başlaması karşısında Romalılar önce paniklediler. Romalılar, halkın Paganizmden kayıp Hristiyanlığa yöneldiğini anlamakta çok geç kalmışlardı.

Halk kitlelerinin Hristiyanlığa kayışının neticesinde Romalılar kritik bir karar verdiler ve imparatorluğun resmi dinini de Hristiyanlık olarak ilan ettiler, imparator Konstantin başkenti İstanbul ve dinini de Hristiyanlık olarak ilan etmekte gecikmedi.

Zayıflayarak, barbarlar tarafından yok edilen Roma İstanbul’da yeni Roma olarak yeniden kurulmuştu. Bu ciddi ve başarılı bir dönüşümdür ve bu şekilde İmparatorluk, Hristiyanlığa benimsedikten sonra 1100 yıl daha devam etmiştir.

Trakya’da paganizm’den hristiyanlığa geçiş. Kırklareli, Roma döneminde, Kırkkilise olarak anılırmış. Bir görüşe göre Kırk Kilise ile kastedilen kırk adet kilise değil, “kırk azizler kilisesi” olsa gerektir (III. yüzyılın sonunda Sivas’ta din uğruna şehit olan kırk azizler efsanesi Anadolu Hristiyanlığının en popüler konularından biridir. (Kaynak: Vikipedi)

Hristiyanlığın ilk yayılma alanı Anadolu ve özellikle Kapadokya’dır. Hıristiyanlık yayılması Konstantin’den çok daha öncedir. İşin başlarında MS 1. Yüzyıl başlarında İkinci Roma imparatoru Tiberius (MÖ 42-MS 37)  tehlikeyi anlamış ama iş işten geçmiş ve hemen Hristiyan takibatını, yani işkence ve yasaklamaları başlatmıştır. Hristiyanlığın yayılmaya başlaması Sezar’ın öldürülmesi sonrasındadır, ama tehlikeyi Tiberius zamanına kadar fark etmemişler. Fark etmesi de şöyle olmuş. Artık insanlar tapınaklara gidip kurban satın almamaya başlamışlar ve imparatorluk kültü ekonomik darbe yemiş ve tehlikeyi o zaman fark etmişler.

Mağdur konumundaki Hristiyan kitleler dev gibi bir imparatorluğun, Roma imparatorluğunun dinini dönüştürmüşler neticede. Fakat burada kazanan sadece halk değildi. Roma da bu dönüşümden karlı çıkabilmiş ve tarihteki tek din devleti olan Vatikan din devleti olarak, dünyadaki en büyük bir küresel güç olarak devamlılık sağlamıştır. 

Halik. Halk.

Halef. Halifelik

Müslümanlık açısından konuya yaklaştığımızda ise Müslüman olan kitlelerin, bu tarz bir dönüştürücü gücünden söz edilemez tarih boyunca. Neticede, İslamiyet’in dünyada söz sahibi olabilecek küresel bir gücü de oluşmamıştır. Hristiyanlık ise İsa peygamberin 12 havarisi ve Vatikan Kilisesi üzerinden kurumsallaşırken, İslamiyet ise Hazreti Muhammed’i, peygamberi, halifelik üzerinden devam ettirme çabasına girişmiş, peygambere halefler tayin etmiş ve ilk dört halife devrinin sonunda bölünerek bütünlüğünü kaybetmiştir.

Hristiyanlıkta halkın gücü devasa Roma İmparatorluğu’nun dinini dönüştürebilir iken, İslamiyette maalesef halkın gücü söz konusu olamamış, halk sadece tebaa, kul seviyesinde, itaat eden seviyesinde kalmıştır. 

Halk, Halik‘in halk ettikleri, peygamberin ölümünden sonra icat edilen Halifelik kavgalarında helak olmuştur. Peygamberin halefi, halifesi olmamak gerektir aslında.

Halkın teveccüh gösterdiği, uğruna ölmeyi peşinen kabul ettiği Hristiyanlık dinine düşman olmaktansa, o dini imparatorluk dini olarak benimsemeyi stratejik olarak kabul eden Roma, bu şekilde halkı ile barışmış, ve kendisini dünyadaki tek din devleti olarak olan Vatikan devletine dönüştürerek devam etmiştir, görünüşte yıkılmış olsa bile.

Burada kritik nokta şudur ki Hristiyanlar ile başlangıçta mücadele eden sonra da Hristiyanlığa dönüşen Roma bir devlet ve imparatorluk idi. Güçlü bir devlet yapısı var idi. Fakat İslamiyet’te böylesine bir yapı hiçbir zaman yoktu ve mevcut olmamıştır. Eğer mevcut olmuş olsaydı zaten Halifelik diye bir müessese olmaz ve Müslüman yöneticiler iç kavgalara girmezlerdi.

Kendilerine özgü bir devlet yapısını binlerce yıldır taşıyan Türkler ise İslamiyeti kendi dinlerine dönüştürüp üstlendiklerinde imparatorluk devlet yapısını 600 yıl boyunca yaşatmışlar ve Selçuklu hükümdarı Tuğrul bey 1055 yılında Bağdat’a girdiğinde Halife‘yi bir süs bir biblo konumuna indirgemiş ve Halifeyi devlet işlerinden uzaklaştırmıştır. Devlet ve din işlerini ayırmıştır bu noktada.

Konumuz açısından önemli olan halkın gücü noktasıdır ve Türkler özellikle 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı imparatorluğu Halifeliği üstlenip, imparatorun aynı zamanda halife olduğu noktadan itibaren güçlerini kaybetmeye başlamışlar, halkla temaslarını kesmişler ve halkı sadece bir kul noktasına indirgemişlerdir. Halifelik uğruna kardeşler katledilmişti.

İmparatorluğun çöküş süreci içerisinde saltanat bünyesinde halifeliği de barındırdığı için 1836’da Tanzimat ile getirilen düzenlemeler de boşa çıkarılmış ve Meşrutiyetin çok kısa süreli denenmesinden sonra tekrardan Mutlakiyetçi bir yönetime geçilmiştir. Mutlakiyetçi  yönetimin sonlandırılmasının ardından, imparatorluğun son on yılında  Meşrutiyetçi bir yönetim uygulanmış ve ardından Cumhuriyet yönetimine geçilerek bir İslam ülkesinde ilk kez halk, teba ve kul olmaktan çıkarılmış egemenlik kaynağı olarak benimsenmiştir.

Bu, İslam dinine mensup bir ülkede yapılan bir devrim niteliğindedir. Türkiye Cumhuriyeti deneyimi daha sonra emperyalistler tarafından mandacılar üzerinden ılımlı İslam modeline çevrilmeye çalışılmıştır.
Atatürk’ün Adalet Bakanı Seyyit Bey’in TBMM’deki meşhur konuşmasının bir özelliği İslam düşüncesi içindeki Türk ekolünü, Türkistan’a uzanan ilim geleneğini esas almasıdır. Hilafetle ilgili nihai hükmü şu şekildedir: “Hilafet hükümet demektir. Maksud olan memleket ve milleti adilâne bir surette hüsnü idare etmektir. Yoksa şekl-i hükümet değildir.” https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d02/c007/tbmm02007002.pdf
Türkiye’nin 21. yüzyılda bu konuda alacağı mesafeler, Cumhuriyet yolunda alacağı mesafeler, evrensel manada devletin yani halkın asıl egemenlik kaynağı olduğu, peygamberlik müessesesinin bir halifesinin olamayacağı, bundan ötürü de halifelik kurumunun mesnetsiz olduğu gerçeğinin İslam dünyasında örneklendirilmesi açısından enteresan bir gelişim çizgisi izleyecektir.

Dönüştüremeyen, devamlılık arz etmemektedir. 

Türklerin dönüşüm tarihlerini incelediğimizde ise ezeli düşman Çin’in baskıları karşısında, Çinlilerin düşmanı olan Araplarla işbirliğine giderek Çinlileri Kırgızistan’da durdurmuşlardı. Bu şekilde Çin’in, Orta Doğu‘ya doğru ilerlemesinin önüne geçilmiş, devamında dinsel dönüşüm yaşanmış ve kitleler halinde İslamiyete geçilerek, nihayetinde bu sefer de Arap toprakları ele geçirilmeye başlanmış, öncelikle Bağdat ele geçirilmiş ve Arap halifesi bir süs konumuna düşürülmüştür.

1500’lü yıllarda ise bu kez de doğuda İran ile olan ezeli bir düşmanlığın neticesinde bu kez Kahire’ye girilmiş ve hilafet İstanbul’a getirilmiş İran’a karşı üstünlük sağlanmıştır. Nihayetinde imparatorluğun çöküşü karşısında saltanat ve hilafet kaldırılmış ve Cumhuriyet düzenine geçilerek devletin devamlılığını sağlanmıştır.

Türkler dönüşüm tarihlerinde sadece dinsel dönüşüm sağlamakla yetinmemişler ve fakat kurdukları Osmanlı imparatorluğu ile Roma İmparatorluğu’nun yönetici kadrolarını bünyelerine katmışlar ve Roma aklını devam ettirmişlerdir. 

Kayser–i Rûm (Roma’nın Sezar’ı)
Ebû’l–Feth (Fethin Babası)
Fâtih
Han
Nedir bu Roma aklı?. Roma nasıl çok kültürlü çok dilli çok dinli bir imparatorluk ise aynı şekilde Osmanlılar da yönetici kadrolarını bünyelerindeki bu çeşitlikten oluşturmuşlar ve bu akıl Cumhuriyet sonrasında da devam etmiştir.

Dikkatimizi çeken şudur ki, önemli olan zihindir ve zihinsel dönüşümlerdir. Nicelik değildir niteliktir. Roma nasıl bir köyden neşet edip devasa imparatorluk haline, tarihin en uzun bir imparatorluğu haline gelmişse, Osmanlılar da sarp dağların arasındaki küçük bir kasaba yerleşiminden, beş denize hükmeden bir yapı haline gelmişlerdi.

Zihinsel dönüşümlerle, zamanın ruhuna uygun hareket ederek zemini elinizde tutabilirsiniz bu anlamda Türklerin bir deyimi meşhurdur; ayağı yere sağlam basmak.

Türk Düşünürler Tarihi

Osmanlı İmparatorluğu Dönemi

Türk düşünürler tarihi ile ilgili ilk eserler 16. ve 17. yüzyılda Taşköprülüzade Ahmet Efendi ve Katip Çelebi tarafından verilmiştir. Bu eserlerin çerçevesi Osmanlı ve İslam medeniyeti ile ilgili düşünürleri kapsamaktadır. 16. yüzyıldan önce benzeri çalışmalara rastlanmamıştır. Osmanlı döneminde başlayan incelemeler ve eserler devamında 20. yüzyıl başlarında Bursalı Mehmet Tahir ve Fuat Köprülü tarafından yazılan eserlerle bir envanter ortaya konmuştur.

Burada dikkat çekici husus Fuat Köprülü’ün eserinde çerçeve Türk kimliği üzerinden çizilmiştir. Eserin adı Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar‘dır.

  • Taşköprülüzade Ahmet
  • Katip Çelebi
  • Bursalı Mehmet Tahir Osmanlı Müellifleri (1915)
  • Fuad Köprülü Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (1918)

Taşköprüzade Ahmed Efendi ya da tam adıyla Taşköprülüzade İsameddin Ahmed bin Mustafa (d. 2 Aralık 1495, Bursa – ö. 16 Nisan 1561, İstanbul), Osmanlı Devleti’nin ilk bilim tarihçisi ve ilk ansiklopedi yazarıdır. Osmanlı ulemasından olan Taşköprülüzade Ahmet Efendi, Biri “ilimler”i, diğeri ise “bilginler”i konu edinen eserleri kaleme almıştır.

Kâtip Çelebi ya da Hacı Halife (Şubat 1609, İstanbul – 6 Ekim 1657, İstanbul); tarih, coğrafya, bibliyografya ve biyografya ile ilgili çalışmalar yapmış Türk-Osmanlı bilim insanı ve aydını. Keşf el-Zunun an Asâmi el-Kutub ve el-Fünûn: Arapça yazılmış 15.000’e yakın kitap ve 10.000’e yakın yazarı tanıtan büyük bir bibliyografya ansiklopedisi mâhiyetindedir. Mısır’da, Almanya’da, İstanbul’da basıldı. Latince ve Fransızcaya çevrilmiştir.[9] İlimlerin sayımını ve taksimini konu edinecek ölçüde, kitapları (kütüb) ve ilmî disiplinleri (fünûn) içeren geniş muhteviyatlı bir eserdir. Müellifi tarafından sonradan “Keşfü’z-Zunûn an Esamü’l-Kütübi ve’l-Fünûn” şeklinde adlandırılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Dönemi

Türkiye Cumhuriyet’nin başlangıcı ile birlikte Hilmi Ziya Ülken‘in 1933 yılında yayınlanan Türk Tefekkürü Tarihi adlı eseri düşünürler tarihimizi en eski Türk devirlerine kadar götürmüştü, bu açıdan son derece derinlemesine bir bakış açısına sahiptir. Ardından 1970’li yıllarda Hilmi Ziya Ülken Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi adlı geniş kapsamlı kitabı ile son devre düşünce tarihimizi çok detaylı şekilde incelemiştir.

Kronolojik bir envanter çıkardığımızda Türk Düşünürler Tarih’inin 20 düşünür tarafından inceleme konusu yapıldığını görmekteyiz.

  • Fuad Köprülü
  • Hilmi Ziya Ülken
  • Ahmet Hamdi Tanpınar (*)
  • Mübahat Küyel
  • Aydın Sayılı
  • Ümid Hassan
  • Selahattin Hilav
  • Süleyman Hayri Bolay
  • Fahrettin Olguner
  • Hasan B. Paksoy
  • Şerif Mardin
  • Zekeriya Kitapçı
  • Şükrü Hanioğlu
  • Kurtuluş Kayalı
  • Fatih M. Şeker
  • Teoman Duralı
  • İhsan Fazlıoğlu
  • Ayhan Bıçak
  • H. Ömer Özden
  • Hüseyin Gazi Topdemir

(*) Tevfik Fikret Antolojisi, Semih Lütfü Kitabevi, 1937; Namık Kemal Antolojisi, Muallim Ahmet Halit Kitabevi, 1942; Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1949; Genişletilmiş ikinci baskı: İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1956

Yabancı Yazarlar

Burada ayrıca değinmemiz gereken Amerikalı  antropolog Frederick Starr tarafından 1995 yılında yayınlanan Kayıp Aydınlanma adlı eserdir. Bu eserde Türkistan‘daki Türk düşünürleri kapsamlı şekilde incelenmiş de, tezler ortaya konmuştu. Ayrıca İsviçreli Elmar Holenstein tarafından yazılan ve 2015 yılında dilimize çevrilen Felsefe Atlası başlıklı çalışmada da  Türk düşünürler, ve Türk düşünce coğrafyasına ile ilgili tespitler yer almaktadır. Kitap coğrafya ve düşünürler başlığı altında iki ayrı bölümde incelenmektedir.

Kolektif Eserler

  • Türk Düşünce Tarihi Süleyman Hayri Bolay Tanzimat’tan Günümüze Türk Düşünürleri (7 Cilt – 8 Kitap) (editör)
  • Türk Düşünce Tarihi El Kitabı editör Bayram Ali Çetinkaya, 2018.
  • İslam Düşünce Atlası https://islamdusunceatlasi.org/

İslamiyet Dışı Türk Düşünürleri

Eserler incelendiğinde Türk düşünürler tarihinin İslamiyet dışı alanının genel tespitlerle geçiştirildiği detaylı incelemelerin söz konusu olmadığı görülmektedir.

Özellikle yazıtlar ile ilgili incelemelerin hece, kelime tartışmalarına indirgendiği, felsefi boyutlarına, özellikle tarih felsefesi boyutuna hemen hemen hiç rastlanmadığı gözlemlenmektedir. Aynı şekilde sözlü düşünce ürünleri de sadece tasvir ve tespit edilmekte ama tahlil edildiğine rastlanmamaktadır. Kurucu metinler olan sözlü düşünce eserlerinin (destanlar vb.) ve yazıtların felsefi açıdan incelenmesi ve doktora tezlerine konu olması, düşünce ufkumuz açısından katkılar sağlayacaktır. Halbuki Batı Medeniyeti kendisini Türkiye coğrafyasında kayda geçirilmiş olan İlyada ve Homeros destanları üzerinden temellendirmiş ve bu destanlarla ilgili çok geniş ve kapsamlı literatürler oluşmuştur.

Türk Dünyası Düşünürleri

Diğer bir tespiti ise Avrupalı, Arap ve İranlı çevrelerin yoğun propaganda faaliyetlerinin neticesinde Türk düşünürlerin kimliği reddedilerek Arap ve İranlı düşünürler arasında sayılmaktadırlar. Bu algıyı reddeden Aydın Sayılı, Mübahat Küyel, Zekeriya Kitapçı gibi düşünürlerin dışındaki Türk düşünürleri bu konuda ilgisizdirler ve hassasiyet göstermemektedirler.

Giderilmesi gereken önemli bir eksiklik ise Türk kimliği tanımındaki dağınıklık ile ilgilidir. Özellikle 1930’lardaki Stalin doktrini uygulamalara neticesinde Türkistan‘daki Türk kimliği parçalanmış ve yok edilmiş yerlerine boylar Kazak, Özbek, Türkmen vb.bir kimlik olarak gösterilmiştir. Türkiye’deki düşünürler tarihi incelemelerinde de sadece Türkiye ve Osmanlı imparatorluğu esas alınmaktadır. Türkistan’daki Türk düşünürlerinin ve düşünce hareketlerinin de kapsama dahil edilmesi son derece önemlidir. Türk Devletler Teşkilatı‘nın bir Türk Düşünürler Ansiklopedisi, Düşünürler Atlası tarzında  projeleri başlatması, eserler yayınlanması önemlidir ve beklenmektedir.

  • Bu manada, Ahmet Yesevi Üniversitesi tarafından internette yayınlanan Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü ve Türk Edebiyatı Eserler Sözlüğü önemli eserlerdir.
  • Atatürk Kültür Merkezi tarafından yayınlanan, Türk Dünyası Edebiyat Tarihi (9 Cilt) adlı kolektif çalışma ise Türk Dünyasının bütününe ulaşma, Türk kimliğindeki bütünlük kavramı açısından önemli bir eserdir.

Wisdom is an attitude

Wisdom is an attitude, a quality that has manifested itself as the highest virtue of human beings in 20,000 years of known human history.

It is a state of character that has risen to the top. Wisdom is a spontaneous and silent leap and transformation into lofty and high values. Wise people, especially in moments of crisis and crisis, are able to skillfully pull themselves or their society out of the ball of problems with the solutions they find.

Wisdom is a way of behaving, taking a stand.

Wise people have the ability to make correct and fair decisions using their knowledge and experience. They also tend to be calm and stoic, kind and compassionate to others, and resilient in the face of adversity.

In 500 BC, the Chinese general Sun Tzu wrote The Art of War, which has become a classic today. The book is full of wise solutions on how to win a war without fighting. For this reason, it is one of the ten most read books even today.

In the seven hundred years AD, Turkish Prime Minister Bilge Tonyukuk won wars against China with only 1% power, and thus he was called Bilge by the people.

Power here is wisdom. It is wise power that is at stake. So power is in wisdom.

It is wisdom, not knowledge, that creates power. This distinction is very important. Today, especially with artificial intelligence, information is at our fingertips. But is wisdom like that?

The important thing is that our attitudes towards events are solutions that will lead not only ourselves but also us, us, humanity to happiness. It is at these moments, especially at breaking moments, at critical moments, that wisdom manifests itself, emerges. The important thing is to be able to transform knowledge and wisdom into wise power. The essence of power, which is translated into our language as soft power, is wisdom, wise power.

In our country, the Summit of the Wise People of the Turkic World was held in Eskişehir in 2014 and the papers presented here have turned into a book and can also be read on the internet. In addition, on the last day of the Marmara Group Foundation Eurasian Economic Summit, which is held in Istanbul every year, nearly twenty former heads of state and presidents express their ideas and thoughts on current world issues within the scope of the Wise People Session. This is an extremely important achievement and initiative.

When we look at the island of humanity as a gateway of sages, we come across wide geographies.

Egypt, Mesopotamia, Hebrew thought, Indian thought, Iranian thought, Phoenician thought, Carthaginian thought, Chinese thought, Anatolian thought, Greek thought, Turkestan, Roman empire, Native American wisdom are the first examples that come to mind.

When it comes to sages, the first examples that come to mind are Bilge Tonyukuk, Bilge Kagan, Farabi, Mâturidî, Yesevi, Yusuf Has Hacip, Dedem Korkut, Yunus Emre, Mevlana, Aşık Pasha, Nasreddin Hodja in the Chinese, Laozı, Confucius, Homer in Anatolian Thought, Hesiod, Seven Sages (Solon, Cleobulos, Khilon (Cylon), Pittakos, Periandros, Bias, Thales), Miletus Sages, Greeks Pythagoras, Socrates, Aristotle, Plato, Seneca, Cicero in the Romans, Zoroaster, Hafiz, Sadi, Omar Khayyam in the Iranians, Tagore in the Indians, Pushkin, Dostoevsky, Tolstoy, Chekhov, Gogol, Gorky, Lermontov, Bulgakov, Turgenev in the Russians.

The civilizations most commonly mentioned in the concept of wisdom seem to be Indian, Chinese, Roman, Anatolian and ancient Greek.

The crux of the concept is that it is especially relevant to practice.

What is important in the wisdom agenda is not the learning and teaching of wisdom, but the application of it, especially by institutions. It is important to internalize knowledge in these institutions, international and national institutions and in a wide variety of subjects. Our country and humanity are facing insurmountable problems.

With the injection of the wisdom variable and wise attitudes into the problems, the solutions can be quickly transferred to the implementation process. Because wisdom is a discipline of practice. Wise thinkers and wise statesmen have said and written more than enough to say on these subjects. The important thing will be the wise implementation of solutions to the problems of the world’s population, which will soon reach 10 billion.

An important characteristic of the sages is that they not only wrote books on this subject and recorded their thoughts, but also tried to put these ideas into practice.

There were many examples we could give in this regard, for example, the Russian nobleman and wise writer Tolstoy wrote three books on wisdom and implemented his ideas by mixing with the people with the education system he applied and acting as one of the people.

The Roman emperor Seneca also implemented his ideas throughout his empire. The Turkish prime minister, Bilge Tonyukuk, implemented his ideas and eventually had an inscription erected and passed on to future generations. The Indian sage Buddha also kept his ideas alive with his life. The Greek sage Aristotle guided his ideas by quoting the emperor Alexander. The Turkish sage Yusuf Has Hacip handed over the book of Kutadgu Bilig to his Khakan and became a follower of its implementation.

Wisdom and wise attitudes should be made applicable to the solution of social issues and problems such as humanity, countries, people, business life, health, education and so on.

For example, when we talk about business life, CEO leaders are constantly mentioned. However, the concept of wise leadership has not yet found application as a concept in business life.

The source of the problem stems from the fact that a system that is not suitable for human nature and human nature, despite the fact that the capitalist system went bankrupt in 2008, is still trying to be maintained with various dressing applications and make-ups with coercion, wars, and various dressing applications and make-ups, despite the fact that it is an unsustainable system.

If we want to bring people, human nature, interpersonal and inter-state relations to a sustainable point, we must put wise attitudes more on our agenda. For example, there are all kinds of concept days in the world, but we have not yet come across a World Wisdom Day celebration or concept even in the first quarter of the 21st century.

Great Mediterranean civilization; From the point of view of Anatolia, Ancient Greece and Rome, it puts a great Sage Fihrist in front of us.

 

Anatolia: The first sages

  • Thales
  • Anaximander
  • Anaximenes
  • Heraclitus
  • Xenophanes

Hellenic Sages

  • Pythagoras
  • Parmenides
  • Zenon
  • Empedocles
  • Anaxagoras
  • Melissos
  • Philolaos
  • Archelaeus
  • Hippon
  • Diogenes (of Apollonia)
  • Arkhytas
  • Atomist Philosophy
  • Leucippus
  • Democritus
  • Sophists
  • Protagoras
  • Gorgias
  • Hippias
  • Antiphron (Antiphon)
  • Alkisamas
  • Lykophron
  • Prodikos
  • Critias
  • Kallikles
  • Socrates
  • Pyrrhon
  • Timon
  • Epicurus
  • Stoic Thought
  • Zenon
  • Kleanthes
  • Arkesiaos
  • Khrysippos
  • Carneades
  • Panaitios
  • Philo
  • Antiochus
  • Posidonios

Roman Sages

  • Cicero
  • Lucretius Carus
  • Seneca
  • Epictetus
  • Marcus Aurelius
  • Ainesidemos
  • Agrippa
  • Menodotos
  • Seztos Empeirikos
  • Stoics
  • Sextus Quintius

 

 

 

Bilgelik bir tavır alıştır

Bilgelik 20.000 yıllık bilinen insanlık tarihinde insanın en üstün meziyeti olarak tezahür eden bir tavır alış, bir vasıftır. 

En yükseğe çıkmış bir karakter halidir. Yüce ve yüksek değerlere kendiliğinden sessizce bir sıçrayış ve dönüşümdür bilgelik. Bilge kişiler özellikle bunalım ve kriz anlarında kendilerini veya toplumlarını buldukları çözümlerle sorunlar yumağının içinden ustaca çıkarabilmektedirler.

Bilgelik bir davranış biçimidir, tavır alıştır.

Bilge insanlar, bilgi ve deneyimlerini kullanarak doğru ve adil karar verme yeteneğine sahiptir. Ayrıca, sakin ve metanetli olma, başkalarına karşı nazik ve şefkatli olma ve zorluklar karşısında dirençli olma eğilimindedirler.

Milat’tan önce 500 yılında Çinli general Sun Tzu, bugünün klasik haline gelen Savaş Sanatı adlı kitabını yazmıştır. Kitap savaşın nasıl savaşmadan kazanılacağına ilişkin bilgece çözümlerle doludur. Bu nedenle de günümüzde dahi en çok okunan on kitaptan biridir.

Milattan Sonra yedi yüzlü yıllarda Türk Başbakanı Bilge Tonyukuk ise sadece %1 güç ile Çin’e karşı savaşlar kazanmış ve bu sayede de halk tarafından kendisi Bilge olarak adlandırılmıştır.

Burada güç bilgeliktir. Bilge güçtür söz konusu olan. Demek ki güç bilgeliktedir.

Gücü yaratan bilgi değil bilgeliktir. Bu ayırım çok önemlidir. Bugün özellikle yapay zeka ile birlikte bilgi parmaklarımızın  ucundadır. Fakat bilgelik de öyle mi acaba.? 

Önemli olan olaylar karşısındaki tavır alışlarımızın sadece kendimizi değil, bizi, bizleri, insanlığı mutluluğa ulaştıracak çözümler olmasıdır. İşte özellikle kırılma anlarında, kritik anlarda, bilgelik kendini göstermekte, ortaya çıkmaktadır. Önemli olan bilgiyi ve bilgeliği,  bilge güce dönüştürebilmektir. Dilimize yumuşak güç olarak tercüme edilen gücün aslı bilgeliktir, bilge güçtür.

Ülkemizde Türk Dünyası Bilgeler Zirvesi Eskişehir’de 2014 yılında düzenlenmiş ve burada sunulan tebliğler, kitap haline dönüşmüştür, internetten de okunabilmektedir. Ayrıca, her yıl İstanbul’da düzenlenen Marmara Grubu Vakfı Avrasya Ekonomi Zirvesi’nin son gününde Bilge İnsanlar Oturumu kapsamında yirmiye yakın eski devlet başkanları, cumhurbaşkanları güncel dünya meselelerine ilişkin fikir ve düşüncelerini dillendirmektedirler. Bu da son derece önemli bir kazanım ve girişimdir.

İnsanlık adasına bilgeler geçidi olarak baktığımızda karşımıza geniş coğrafyalar çıkmaktadır.

Mısır, Mezopotamya, İbrani düşüncesi, Hint düşüncesi, İran düşüncesi, Finike düşüncesi, Kartaca düşüncesi, Çin düşüncesi, Anadolu düşüncesi, Grek düşüncesi Türkistan, Roma imparatorluğu, Kızılderili bilgeliği aklımıza ilk gelen örneklerdir.

Bilgeler denilince de zihnimizde canlanan ilk örnekler, Türklerde Bilge Tonyukuk, Bilge Kağan, Farabi, Mâturidî, Yesevi, Yusuf Has Hacip, Dedem Korkut, Yunus Emre, Mevlânâ, Aşık Paşa, Nasreddin Hoca, Çinlilerde Laozı, Konfüçyus, Anadolu Düşüncesinde Homeros Hesiodos Yedi Bilgeler (Solon, Kleobulos, Khilon (Kylon), Pittakos, Periandros, Bias, Thales), Milet Bilgeleri, Yunanlılarda Pisagor, Sokrates, Aristoteles, Platon, Romalılarda Seneca, Cicero, İranlılarda Zerdüşt, Hafız, Sadi, Ömer Hayyam, Hintlilerde Tagore, Ruslarda Puşkin, Dostoyevski, Tolstoy, Çehov, Gogol, Gorki, Lermontov, Bulgakov, Turgenyev’dir.

Bilgelik kavramı konusunda en çok anılan uygarlıklar Hint, Çin, Roma, Anadolu ve eski Yunan olarak gözükmektedir.

Kavramın püf noktası özellikle uygulama ile ilgili oluşudur.

Bilgelik gündeminde önemli olan bilgeliğin öğrenmesi, öğretilmesi değil, ama özellikle kurumlar tarafından uygulanması gündemin en başta gelen maddesidir. Bu kurumlarda, uluslararası ve ulusal kurumlarda ve son derece çeşitli konulara bilginin uygulanarak  içselleştirilmesi mühimdir. Ülkemiz ve insanlık baş edilemez sorunlarla karşı karşıyadır.

Bilgelik değişkeninin, bilge tavırların sorunlara zerk edilmesi ile birlikte çözümler hızla uygulama sürecine aktarılabilecektir. Çünkü bilgelik bir uygulama disiplinidir. Bilge düşünürler ve bilge devlet adamları bu konularda söylenecekleri fazlasıyla söylemişler ve yazmışlardır. Önemli olan artık kısa bir süre sonra 10 milyara dayanacak olan dünya nüfusunun sorunlarına bilgece çözümlerin hep birlikte uygulanması olacaktır.

Bilgelerin önemli bir özelliği, bu konuda sadece kitaplar yazarak düşüncelerini kayda geçirmeleri değil, fakat bizzat bu fikirleri uygulama çabası içerisinde olmalarıdır.

Bu  konuda verebileceğimiz çok sayıda örnekler vardı örneğin Rus asilzadesi, bilge yazarı Tolstoy bilgelik konusunda üç tane kitap yazmış ve fikirlerini uyguladığı eğitim sistemi ile halkın içine karışarak, halktan biri gibi davranarak hayata geçirmiştir.

Roma imparatoru Seneca da imparatorluğu müddetince fikirlerini uygulamıştı. Türk başbakanı Bilge Tonyukuk fikirlerini uygulamış ve nihayetinde bir yazıt diktirerek gelecek kuşaklara da aktarmıştır. Hint bilgesi Buda da yaşantısıyla fikirlerini yaşatmıştı. Yunan bilgesi Aristoteles fikirlerini imparator İskender’i aktararak yol göstermiştir. Türk bilgesi Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig kitabını Hakanına teslim etmiş ve uygulanmasının takipçisi olmuştur.

Bilgelik, bilge tavırlar, insanlığın, ülkelerin, insanların, iş hayatının, sağlık, eğitim ve benzeri sosyal konuların ve sorunların çözümüne tatbik edilebilir bir hale getirilmelidir.

Örneğin iş hayatı dediğimiz zaman sürekli olarak CEO liderlerden bahsedilmektedir. Fakat, bilge liderlik kavramı iş hayatında bir kavram olarak henüz uygulama sahası bulamamıştır.

Sorunun kaynağı da insana, insan tabiatına uygun olmayan bir sistemin, kapitalizm sisteminin 2008 yılında iflas etmiş olmasına rağmen, sürdürülemez bir sistem olmasına rağmen halen zorlamalarla savaşlarla türlü çeşitli pansuman uygulamalar ile makyajlarla sürdürülmeye çalışılmasından kaynaklanmaktadır.

İnsanı, insan tabiatını, insanlar arası ve devletler arası ilişkileri sürdürülebilir bir noktaya getirmek istiyorsak bilge tavırları daha fazla gündemimize almalıyız. Örneğin dünyada her türlü kavramın günü vardır kutlanmaktadır fakat bir Dünya Bilgelik Günü kutlamasına, kavramına henüz daha 21. yüzyılın ilk çeyreğinde dahi rastlayamadık.

Büyük Akdeniz uygarlığı; Anadolu, Eski Yunan ve Roma açısından bakıldığında büyük bir Bilgeler Fihristi koymaktadır önümüze.

 

Anadolu: İlk bilgeler  

  • Thales
  • Anaksimandros
  • Anaksimenes
  • Herakleitos
  • Ksenophanes

Helen Bilgeleri

  • Pythagoras
  • Parmenides
  • Zenon
  • Empedokles
  • Anaksagoras
  • Melissos
  • Philolaos
  • Arkhelaos
  • Hippon
  • Diogenes (Apollonia’lı)
  • Arkhytas
  • Atomcu Felsefe
  • Leukippos
  • Demokritos
  • Sofistler
  • Protagoras
  • Gorgias
  • Hippias
  • Antiphron (Antiphon)
  • Alkisamas
  • Lykophron
  • Prodikos
  • Kritias
  • Kallikles
  • Sokrates
  • Pyrrhon
  • Timon
  • Epikuros
  • Stoa Düşüncesi
  • Zenon
  • Kleanthes
  • Arkesilaos
  • Khrysippos
  • Karneades
  • Panaitios
  • Philon
  • Antiokhos
  • Posidonios

Roma Bilgeleri

  • Cicero
  • Lucretius Carus
  • Seneca
  • Epiktetos
  • Marcus Aurelius
  • Ainesidemos
  • Agrippa
  • Menodotos
  • Seztos Empeirikos
  • Stoacılar
  • Sextus Quintius

 

Dr.Mehmet Genç hocamız ile

 

Levent Ağaoğlu – Hocam çok teşekkür ederiz. Şimdi ben Bilge Tonyukuk ile ilgili bir kitap hazırlıyorum, ilk düşünürümüz Bilge Tonyukuk.

Mehmet Genç – Osmanlı yöneticileri, Orkun kitabelerinde söylenenlerin takipçisi. “Çıplakken giydirdim, açken doyurdum” diyor. Osmanlı sisteminin özü budur.

Levent Ağaoğlu – Benim Bilge Tonyukuk’ta gördüğüm dilden, düşünceye ilk yazar. İlk yazma eylemini gerçekleştiren Bilge Tonyukuk. İlk yazan kişi. Ben, Bilge Tonyukuk’tan dilin önemini çıkartıyorum. Dilden de düşünceye geçiyor. Şimdi sizin düşüncenize geçince, Kültür Şuranızda ki konuşmanızı ben dinledim. Orada Latincenin, Latin alfabesinin daha analitik olduğunu ifade ediyorsunuz. O görüşünüz var, o konuda detay verebilir misiniz?

Mehmet Genç – Alfabeyle ilgili Osmanlılar hakikaten çok zeki insanlardı. Arap alfabesini, Arapçayı kendi malları gibi  kullandılar. Bir kere muhteşem bir dil yarattılar. Osmanlı Türkçesi çok büyük bir dildir. Çok büyük muazzam ifade yeteneği olan, her türlü karmaşık incelikleri ortaya koyabilen, ifade edebilen bir dildir. Bu dilin İngilizce ile Türkçe arasında Lugat yapan meşhur Sir James Redhouse’un 1890’da çıkmış ,Turkish-English Lexicon lugatı vardır. Orada diyor ki, dünyada 1890’da iki büyük dil var, bir İngilizce bir de Osmanlı Türkçesi, diyor. Bu iki dilde 100’er bin kelime var. Ben bunların doksan binini bitirdim, lugat olarak yayınlıyorum, ömrüm vefa ederse tamamlayacam, diyor. 1890’da biliyorsunuz İngiltere süper güç idi. Dünyaya hakimdi. Dili henüz hakim değildi. Diplomatik dil Fransızca’ydı o zaman, yüz sene önce de İtalyanca idi, ama İngilizce de büyük bir dildi. Ben Fransızca okudum gençliğimde, Fransızlar Fransızcanın vuzuhu diye övünürler.  Fransız dilinin kesinliği tamamen laf. Kesinlik İngilizcede.

İngiliz dilinin kesinliği İngilizce şimdi herkes bildiğine göre vasat bir İngiliz-Amerikan yazarını alın okuyun vasat yani çok parlak  Nobellik veya çok vasatın altında kitap da çıkarmazlar. Çok sansür ederler. Kağıdı kalemi Allah yarattı, herkes böyle harcayamaz diye  düşünürler. Kelime çıkaramazsınız bir İngiliz’in, bir Amerikalı, Anglofon bir yazarın cümlesinden kelime alırsanız cümle bozulur. Fransızca’dan bir kelime, iki kelime, hepsini alsanız fazla değişmez. Bu kadar önemli bir dil, diyordu Redhouse. 1890’da iki dilde de yüzer bin kelime alırsanız, Redhouse’un lugatını görürsünüz orada, fakat Redhouse ne yapıyor, mesela münafık arapça bir kelime diyor a. koyuyor, münafıklık diyor t koyuyor Türkçe diyor. Ama bizim tasfiyeciler münafıklığı da münafık’ı da tamamen attılar. İngilizce bugün bir milyon kelimeye sahip, bizim dilimizde ne kadar kelime var, doksan bin yok.

Levent Ağaoğlu – Şimdi Ötüken lugatında 340 küsür bine ulaştı. Ötüken’in bastığı lugattı.

Mehmet Genç – Tabii Türkçede 600 bin kelime var. Ama kullanılan yok, o Osmanlıcayı, Türkçe her şeyi sokarak bir şey yaptı. Kullandığımız Türkçe’de 3000 kelimeyle meşhur yazarlarımız var. 3000 kelimeyi tutan çok büyük adam.

Levent Ağaoğlu – Hocam Latin Alfabesi?

Mehmet Genç – Latin Alfabesine gelcem, şimdi Redhouse’un kelimeleri eski harflerledir, ama Latin harfleriyle de okunuşunu da yazmıştır. Bizim Türk dili Arap harfleriyle yazılmaz. Şimdi bizim Derin Tarihin yazarı Mustafa Armağan, gelirken konuştuk. Bir yazı yazıyor eski harflerle, yeni harflerle. Şimdi bizim Türkçemiz eski harflerle yazılmaz, mesela önemli yazamaz yazar okunmaz. Ama Osmanlılar bin sene kullandılar o yazıyı Türkler ve bin senede o yazı ile Türkçe’yi kaynaştırdılar bunu başardılar.  Eski kelimelerin nasıl yazıldığı konusunda kimsenin tereddüdü yok. Dağı d ile değil -tı ile yazar -ta diye yazar ve -da olarak okur.

Şimdi Türkçeleşme hızlandı. Bu Cumhuriyette olmadı, daha evvel başladı. Bu da sağlıklı normal iyi bir şeydi. Türkçeleşme başladığı zaman, Latin harfleri analitik çok kesin olarak doğrudur. Ben elli altmış senedir eski harfleri okuyan bir insanım, işim onlarla ama çok kelimeyi okumakta zorluk çekiyoruz.  Öyle de okunabilir, bir de şu var. Mesela üstün, esre işaretleri, Osmanlılar 14. yüzyıldan sonra kullanmadılar. Kullanmadıkları zaman Mehmet diye okuyoruz. Mehmet, Mehmed ama onu Mehemmet mi diyorlardı, Muhammet mi onu kestirmek zor. Eskilerde Muhammet diyorlar. Yani bence Türkçeleşme kaçınılmaz bir şey.

Yaptığımız kötülük, tasfiye. Bu tasfiye felaket oldu. Bu felaketi hâlâ Türk eliti anlamış değil. Çünkü mahiyeti itibariyle anlaşılmaz bir şey. Tasfiye olunca düşünemez olduk, çünkü kelimelerle değil, kavramlarla düşünürüz. Kavramların adı var. Benim Karadeniz hikâyesi var. Balukların diyor, adını bir Laz koymuş. Denizun dibine inmiş, tek tek balıklara madalya takar gibi isim vermiş. Kavramların adı var. O kavramlar o adla anılır. Kavramları siz tercüme ettiğiniz zaman bu iş çorba olur. O çorba olduğu içindir ki, Avrupalılar şimdi bu sanayi medeniyeti her gün yeni bir şey icat ederek muazzam İngilizce bir milyona çıktı yeni kelimeler bunların içinde yeni kavramların hepsi Grekçe, Latince köklüdür. Niye onu yapıyorlar da kendisi uydurmuyor, yani düşünmek için epey yerleşmiş kavram onların adlarına ihtiyaç var. Tercüme kavramla düşünülmez, bizim başımıza gelen budur. Düşünemez hale gelince tabii ki de düşünemediğimizi bilmiyoruz ve Öztürkçe de devam ediyor.

Levent Ağaoğlu – Hocam izninizle Latin harfleriyle ilgili bir anekdot aktarabilir miyim?

Mehmet Genç –  Latin harflerinin aleyhine bir şey söyleme, çünkü Türkçeye hakikaten uygun, yalnız bir şey söyleyeyim çok kelimeleri değiştirdik, ama bu yazıyı bin sene kullandık. O yazıyı ben bir saatte öğrendim, lisedeyken öğrendim. Öğrenmemiz gerekir, diye düşündüm. O yazıyı da lütfen entelektüel olanlar öğrensin. O olmazsa ayıp olur. Ve o da bir felakettir. Dili de öğrensin, Osmanlı Türkçesini öğrenmeli.  O da korkunç bir şey. Altmış sene önce yazılmış olanı bugünki Türkçeye çevirelim diyen insanlar var. Bir elit oluşmaz, kültür oluşmaz, yok olur.

Osmanlı kurumları ne zaman doğdu, ne zaman öldü bilinmez. Şeye benzetiyorum Wagner’in müziğine, Wagner’in operaları başlar belli olmaz çok derinden yavaş yavaş işitmeye başlarsınız, biterken de çok yavaş biter. Bir şey işitmezsiniz ama orkestra şefinin dehli sağlanmaya devam eder. Osmanlı kurumları böyle. Bütün kurumları böyle Şeyhülislamlık da böyle. Şeyhülislam, İslam’ın müftüsü iken Şeyhülislam oluyor. Ne zaman olduğu belli değil. Tartışılıyor.

Levent Ağaoğlu – Latin alfabesiyle ilgili benim çok dikkatimi çekti başka bir görüş ben duymadım o açıdan sordum.

Mehmet Genç – Ben dil uzmanı değilim ama benim tecrübem yani eski harfleri okuyorum rahat, ama Türkçeye, Arapçaya uygun, Farsçaya da uydurulmuş ama yeni Türkçe kelimeler olmuyor. Öztürkçe dedikleri ayıp bir şey. Türkçe. Türkçeye giren Türklerin anladığı her şey Türkçe ama Türkçe kökenden gelen kelimeleri eski harflerle ifade etmek zor. Yani -ler -lar mesela -lam ve -le ile -lar da öyle yazıyor -ler i de onu öğreniyoruz. Ama Latin harflerle daha güzel.

Levent Ağaoğlu – O zaman bir akıl aldı, Latin alfabesi daha uygundur Türkçeye, diye.

Mehmet Genç – Tabi kesinlikle daha uygundur. Onda şüphe yok.

Kaynak: TÜRK TARİHÇİLİĞİ, PROF DR MEHMET GENÇ, 13 Mayıs 2017,Ali Emiri Kültür Merkezi http://leventagaoglu.blogspot.com.tr/2017/06/turk-tarihciligi-prof-dr-mehmet-genc-13.html

Dinleyici  – Hocam, Osmanlı zamanında, yabancıların getirdiği değeri düşürülmüş kalıp sikke üzerine hocam çalışıyorum, şimdi bu olay Fazıl Ahmet Paşa’nın zamanında başlıyor, ölüyor, Kara Mustafa Paşa biraz daha sert davranıyor,  onun döneminde bitiyor. Bu Osmanlı dış politikasıyla mı alakalı, Sadrazamlarla mı alakalı, arşivler bu konuda yetersiz biliyorsunuz, konuyu çalışan tarihçilerde aynı şeyi söylüyorlar, Osmanlı arşivleri sikkeler konusunda biraz sessiz kalıyor. Acaba devlet tarafından açık kapı mı bırakıyorlar?

Mehmet Genç – Ömer Faruk Demirbaş var, tam teknik olarak bu işleri araştıran o, ona soracaksınız. Ömer Faruk, Doçent olarak şu an Bilecik’te üniversite de, yakında Marmara Üniversitesi’ne gelecek.

Dinleyici – Peki Hocam, Sadrazamlardan başka neye dikkat edilmeli bu konuyu incelerken, mesela İngilizler baskı yapınca kaldırılıyor bu olay, ticarette takas da yapıyorlar sahte parayı kullananlar İngiliz değil.

Mehmet Genç – Yok canım, İngilizler takasla ticaret yapmıyorlar,  ithalat ve ihracatı dengede tutmak istiyorlar, açık vermek istemiyorlar. Ama diğeri öyle değil, Fransa, Almanya, Avusturya öyle değil, onlar Türkiye’ye sattıklarından daha fazla mal alıyorlar. Genellikle Avrupa’yla ticarette fazlamız var, açığı vermemiz son yüzelli senede oluyor, ondan önce yok. Doğuya açık veriyoruz biz evet, bu kalıp konusu çok teknik bir şey, Halil Sahillioğlu’nun tezlerinde vardı bu, yayınlamadı, ne oldu bilmiyoruz.  Şimdi Ömer Faruk’la konuşursanız o size bilgi verir.

Dinleyici – Teşekkürler, sağolasın Hocam.

Levent Ağaoğlu – Beyin cerrahı İsmail Hakkı Aydın, o da sizin gibi Karadeniz’li, Maçkalı. Hep beyin üzerine çalışmış. Sizin gibi o da muhteşem bir adam, beynin nasıl düşündüğü üzerine kendisiyle röportaj yaptık. Zihinlerimiz gelişti hocam.

Levent Ağaoğlu – (01:46:17)??? kitapları İslam??? kütüphanesinde tam var efendim, orada dokuz cilt var ama Avrupa’daki baskılara da ben baktım onlar da dokuz cilt sanırım.

Mehmet Genç – Ben 13 cilt diye biliyorum, hepsi kendisinin değil, öldükten sonra da devam etti, hepsini o yazmadı, ama toparladı, çok büyük bir şey yaptı. Türklerde enteresan, bu Çin’in tesirine girmediler o büyük medeniyetin karşısında kimliğini korudular. Bak Uzakdoğu hiçbiri koruyamadı, Japonlar, Kore’liler,  Vietnam hepsi Çinli oldu.

Levent Ağaoğlu – SINO dünyası diyorlar ya hocam, Çin dünyası biz o dünyaya hiç girmedik hocam, hiçbir zaman çince yazı kullanmadık, bizim dilimiz çok güçlü bir dil, ondan mıdır acaba?

Mehmet Genç – Yani enteresan özellikleri olan bir soy, türk soyu öyle yabana atılmaz.

Kanuni devri en büyük olduğumuz zaman Avrupa’yı titretiyor, böyle bir şey var mı? 50 değil, 100 değil 300 yıl, 400 sene bunu yapıyor. Böyle bir millet yok. Osmanlı Hanedan’ı dünya da bir numara, hiçbir yerde bu kadar uzun olan bir hanedan yok.

Levent Ağaoğlu – Çinliler sürekli haneden değiştirdi, altı kez değiştirdi

Mehmet Genç – Onların içinde 350 seneden fazla yaşıyan yok, Mısırda’da yok, Bizans’ta da yok. Onun için Osmanlı Hanedan’ından Allah razı olsun diyoruz.

Mehmet genç 23.11.2018 ses deşifre

1:13:25  –  1:39:00

Levent Ağaoğlu – Bizim kurduğumuz 16 tane devletin kurucularını araştırıyorum şimdi. Osmanlı devleti sultanları içerisinde sizin en çok beğendiğiniz hangisi? Ertuğrul Gazi mi, Osmangazi mi, I.Murat mı, Fatih mi, Yavuz Selim mi, Kanuni mi, III. Selim mi, Abdülhamit mi? Burada en çok göze çarpan hangisiydi? Onu öğrenmek istiyordum hocam.

Mehmet Genç – Şimdi bir padişah seçmek var, bu padişahlar enteresan adamlardı,  biliyorsunuz herkesin bir mesleği var, mesleği de artizanal bir meslek yani kuyumculuk, marangozluk vs. gibi fiziki gayret isteyen şeyler. Padişah, Yeniçeri ocağının 1 numaralı yeniçerisiydi. Ocakta kaydı var. İçimizde tarihçi varsa bilir. Hatt-ı hümayun diye bilinen bir şey var. Şimdi padişahı söyleyeceğim ama ondan evvel bu padişahlık müthiş bir şey. Son şehzadenin çok büyük bir törenle cenazesi kaldırıldı. Şehzade Orhan. Ben katılamadım o cenazeye. Şimdi şahsen ben demokrasiye inanırım, yani bir hanedan yönetimine razı değilim, kabul etmem.

İçinizde de herhalde birkaç kişi vardır ama Türkiye’de 81 milyonda %1 çıkmaz. Fakat bu hanedan geçmişte çok büyük iş gördü. Bu hanedan sayesinde bu millet ayakta, hayatta. Kangurunun kesesi gibi korudu bizi. Türk milletini korudu ve 20.yüzyıla getirdi.  Ne yaptılar adamlar, o hatt-ı hümayunları okuyan dehşete düşer. Hatt-ı hümayun padişahın kendi el yazısıyla, kendisine sunulan teklifler ve taleplere karşı düşünceleri,  önerdiği çareler, emirler. Emri şerif, emri hümayun ve ben onları okudum dehşete düştüm. Padişahlara uluslararası ilişkilerde her konu geliyor.

Ondan sonra adaletle ilgili her konu geliyor. Osmanlı anayasası 1876 da ki hikaye, ondan önce esas benimsedikler şikayet hakkı. Osmanlı reayası ermeni,  rum, Yahudi, Müslüman fark etmez, hepsinin şikayet hakkı var. Ve doğrudan padişaha ulaştırma hakkı var. O şikayetin padişaha ulaşmasına engel olan kellesini kaybeder. Bunların hepsi alınır, incelenir, bürokrasi çözümlerini koyar, padişaha hepsini verirler ve o da hepsine bakar. Onların içinde şu söyleyeyim, kadı mahkemesinde hükmedilenlere hiç müdahale ettiklerini görmedim. Kadı mahkemesi ne karar verilmişse, bir kelime ettiklerine ben şahit olmadım. Ama onun dışında gelen şikayetlerin haddi hesabı yok.

Çok çeşitli hukuki olmayan bir sürü mesele var.  Mesela biri geliyor “ fakirim padişahım, başımı sokacak bir evim yok, gelirim yok karım hasta, benim ayağım bilmem ne” onlara bürokraside bir takım çareler öneriyorlar. İşte şuradan şunu verelim, buradan bunu verelim. Onlara müdahale ediyor padişah. Ne müdahale ediyor? Şimdi en son okuduğumu size söyleyeyim. Ben tabii Kanuni’yi çok sempatik buluyorum. Ama diğerlerinin hiç şeyi yok. Şimdi size son bulduğum III. Mustafa’nın vakıflarıyla ilgili inanılmaz bir belge bulduk. Ben altmış senedir Osmanlı tarihi okuyorum, çok şaştım. Biliyorsunuz Laleli Camii’ni yapıyor ve Laleli Camii medresesiyle imaretiyle bir kompleks, külliye. Sonra birçok camii yapmış.  Üsküdar da ayazma, Kadıköy de İskele Camii.

Levent Ağaoğlu – Mercan’da da var bir tane.

Mehmet Genç – Ondan sonra Eyüp’te de var.

Levent Ağaoğlu – Nuruosmaniye’yi tamamlatıyor.  Fatih Cami,  yeni Fatih Camisi. Komple Fatih Camisini yeniden yapıyor.

Mehmet Genç – Sonra Rodos’ta da bir cami yapmış. Rumeli’de de var. Epey camii var. Onların giderlerini gösteren bir belge var. Yeni okuduk,  Fehmi Bey de lütfetti. Öğrencilere transkript ettirdi. Belge diyor ki, -mütevellinin padişaha arzı, vakfın geliri çok, gideri az- diyor. Şimdi bu camiler ve hepsine o zaman için on bin altın yani bugün 15 milyon. Bir altın 1500 lira, 10 bin altın 15 milyon lira bugün için, yani aşağı yukarı ona benziyor. Onu henüz göremedik ama geliri daha çok, gideri az diyor. Ne yapalım diye mütevelli şu teklifi yapıyor. Eğer gideri düşük olursa, vakfa ileride müdahale olabilir.

Bu geliri şuraya, buraya götürebilirler. Onun için gideri arttıralım diyorlar.  Padişah da evet gideri arttıralım diyor.  Fakirlere yemek veren şeyler ekleyelim, onlarla dolduralım, diyor. Onlardan eksilen olursa, fakir bitmez sanayi öncesi ekonomide, biri ölürse ikisi gelir ve gider hep yüksek düzeyde kalır.  Vakıf huzur içinde devam eder. Yani Osmanlılar vediatullah dedikleri halka hizmet etmek için çırpınan insanlar. Vakfın gelir fazla ise o geliri alalım, başka bir şey yapalım. Sarayın kızlarına verelim diyebilirler ama öyle değil. Tabii vakıfları konuştuk daha evvel bu tezika denilen vakfın gelirinden faydalanan grup var. O grubun baskısı müthiş, onun için gider arttıkça vakıf sağlamlaşır. O gideri yiyenler müdahale ettirmez aslan gibi savunurlar. Osmanlı padişahları arasında sonra II. Abdülhamit’i tanıdım ben mesela.  Kanuni’yi sevdim ama gençliğimde sevdim. Okudukça çok enteresan adamlar var. Şimdi II. Abdülhamit için lehinde aleyhin de çok insan var.

Bunların dışında çok enteresan bir adam.  Öyle padişah, öyle aydınlanmış despot dedikleri, aydınlanma çağının büyük Friedrich, deli Petro gibi yahut büyük Petro gibi adamlar. Onlardan da farklı bir adam Abdülhamit.  Ben gençlere tez yapmalarını öneriyorum.  Abdülhamit’i iradeleri. Şimdi Hatt-ı hümayun o devirde artık yok. Hatt-ı hümayun dediğimiz padişahı çarşaf gibi geren arzları okuyor, onları okumak mesele bizim günlerimizi alıyor. Padişahın işi gücü yok onları okuyor. Ondan sonrada onların üzerine, kağıdın sağ köşesinin üzerine kendi el yazısıyla, o arzda ki problemleri çözüyor. Şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın, bu olmamış, gibi. Şimdi bu büyük bir meşakkat oluyor ve onlar içinde gece gündüz çalışıyorlar padişahlar. Onun için padişah olmayı asla istemezdim.  Padişah yönetsin de istemiyoruz. Bu devirde bu adamlar hakikaten hepsi otuz küsur insan, hemen hepsi çok iyiydiler, çok başarılı idiler ve çok acıklı sonları da oldu. Kaynarca barışına şahit oldu III. Mustafa, barışla değil de işgal haberini alınca, kalpten gitti, savaş yenilgisinden gitti. O savaşı kendi biriktirdiği parayla finanse etti, III. Mustafa darphanede.

Sonra arkasından gelen I. Abdülhamit o da Rusya’yla Katerina’yla yapılan 2.savaşın sonuna doğru o da büyük bir yenilgi haberi aldı ve o da felç geçirdi. Yani hepsi çok meşakkatli bir hayat yaşadılar. Osmanlı hanedanlığı çok enteresan, 17.yüzyıla kadar her an tehlike var. Öldürülme tehlikesi var, kardeşi öldürebilir, babası öldürebilir, oğlu öldürebilir. Bu cehennem hayatı.  Kızlarına gelince, onların ki daha büyük bir felaket.  Hiç kimse düşünmüyor onları. O kızları politik amaçla 3-4 yaşında, 50 yaşında bir vezire veriyor. Bazen tabi ki 15-20 yaşında bir sultan 35-40 yaşında bir vezirle evleniyor. Vezirin eğer bir şeyi varsa, idam edilmesi gerekiyorsa onu idam ediyorlar. O sultanın kocasıdır diye hiç korunma yok. İdam ediyorlar, ben onu seviyordum, benim eşimdi, çocuklarım var. Ya bırak diyorlar, sen şimdi şununla evleneceksin, diyorlar. Böyle bir kadın hayatı olabilir mi? O şeylere müthiş merhamet duyuyorum, sarayın evet biraz imkanları vardı, ama bu hayat cehennem. Millet için feda ettiler kendilerini. Bu milleti 20.yüzyıla salimen ulaştırdılar. Hepsine Allah rahatlık eylesin, ama hanedan bitsin.

Mehmet Genç – Efendim, şimdi bizim kültürümüzün başlangıcında bozkır kültürü var. Asya da, asya kültürü. Burada güçlü hakanlar idare ediyorlar. Yani göçebe kültürü, sonra o kültür bizde de devam ediyor. Bakıyoruz, toprak mülkiyeti alıp satmak anlamında, ticari anlamda yok. Bizde güçlü devletler var,  merkezi imparatorluklar var, merkezi devletler var. Avrupa’da ise devletler küçük küçük. Şehir devletleri var, aralarında bir birleşme yok. Burada magna carta’yla 1200’ler de kralların yetkileri baronlar tarafından sınırlanıyor ve orada toprak mülkiyeti başlıyor. Ben buna özellikle çok odaklanan insanım. Bu toprak mülkiyeti orda ticaret hayatını getiriyor.

Toplum bir hareketlilik içerisinde oluyor. Bu hareketlilikte esasen, başka etkenlerde var ama ana etkeni bu diye düşünüyorum ben. O toplum bir ilerleme kaydediyor, bir gelişme kaydediyor. Biz de ise bu olmadığından dolayı toprak mülkiyeti, kaderimiz aslında bu, asya’dan gelen bir çizgi bu. Yapımız gereği güçlü devletler kurmak zorunda olmamız.  Bu görüş için ne dersiniz efendim?

Mehmet Genç – Özel mülkiyet çok önemli bir konudur. Batıda ki mülkiyette parçalı bir mülkiyettir. Ama bizimkinde devletin hakimiyeti var. Şimdi biraz evvel bir vesileyle söyledim. Bizim orta asya’da ki durum bir felaketti, iyi ki geldik buralara. Yoksa orada kalsaydık felaketin tam içindeydik.  Bu bölgede de özel mülkiyet olsaydı, daha düşük olurdu refah. Söyledim verimlilik çok düşük. O toprakları serbest bıraksalar yani alınıp satılsa, istediği kadar toprakları olsa o insanların, özel mülk olsa o zaman çok daha düşük refah düzeyinde, sefalet düzeyinde kalabilirdik. Çin de ve Hindistan’da toprak daha verimli. Ama bizim bölgede Anadolu ve balkanlarda verim çok düşük. Osmanlı devleti  kendi mülkiyetinde tutmadı.  Toprakları üretici köylülere dağıttı.

Ama dedi ki; “Bu sizin mülkünüz değil, bu sizin tasarrufunuzda bırakılmış miri topraktır, devlet malıdır. Onun için bunu ekip biçeceksiniz. Ekip biçmezseniz elinizden alırım, başka bir köylüye veririm.” Bu rejimi benimsemeselerdi, çok daha zor bir hayat olurdu. Avrupa gelişmeyi sağladı, ama yalnız bu mülkiyetle değil  başka  bir sürü şeyiyle ve en önemlisi   verimli bir alanda, çeşitlilik içinde, çeşitli devletler var ya onlar birbirleriyle mücadele ederek, okumuşsunuzdur ????? (01:32.06)  edebiyat cumhuriyeti, bilgi cumhuriyeti şimdi Kopernicus Polonyalı, Galileo İtalyan, Kepler Alman, Newton İngiliz bu 150 sene evvel binlerce  bilim devrimi yapan bu adamlar bilgi cumhuriyetinin üyeleri.

Yani İngiltere, Fransa, Hollanda, Almanya birbirinin boğazını sarılırken bu saydığım bilim devrimi yapan adamlar, bilgi cumhuriyetinin mensupları olarak birbirleriyle paslaşıyorlar, mektuplaşıyorlar, teorilerini tartışıyorlar, onlar savaş mavaş bilmiyorlar. Bu enteresan bir şey, bizim böyle bir dünyamız olmadı. O Avrupalı devletler, bir düzeyde devletler, ama bir düzeyde de Kültür millet-i vahide’dir fehvasınca yekvücut olarak çalışıyorlar.

Levent Ağaoğlu – Leibniz’in Spinoza’ yı ziyareti var mesela, birisi Hollanda’da birisi Almanya’da.

Mehmet Genç – Tabii, Descartes İsveç kraliçesiyle mektuplaşıyor. Yani bu Avrupa enteresan. Bizim şansımıza karşımıza Avrupa çıktı. Keşke başka yer çıksaydı. Böyle bir şans oldu, şanssızlık yani.

FEHMİ YILMAZ

19:32 – 24:32

Levent Ağaoğlu –Şunu sormak istiyorum. Gazi Osman Paşa’nın Plevne savaşında, bu savaş stratejisi konusunda getirdiği yenilik daha sonra detaylı olarak incelenmiş midir? Hakkında tezler yapılmış mıdır? Sempozyumlar düzenlenmiş midir? Gazi Osman Paşa’nın mirasını sahiplenmiş miyiz? Türkiye’de Harp Akademileri, milli güvenlik uzmanları bu konuyu değerlendirmişler mi?

Fehmi Yılmaz – Sorunuz çok güzel, çok teşekkür ederim. Bu savaş 93 Harbi olarak biliniyor. 93 Harbi hakkında araştırma yapan tarihçilerden biriyim. Maalesef yapılan çalışmalar birkaç tezden ibaret ve bu konuda uzmanlarımız yok. Paşa üzerine yapılmış bir tez var. 2001-2004 yılları arasında St. Petersburg’ta bulundum. Yani Rusya Çarlığının başkentinde. Hocam şunu sordu; “Orada 93 Harbiyle ilgili ne gibi çalışmalar var”. 2002 yılıydı, orada bir Rus arkadaştan yardım alarak, sadece yazılı kitapların 450 civarında olduğunu gördüm.

Mehmet Genç – Herkesin çok saygı gösterdiği büyük bir kahraman. Ama bizim ilgimizden çok yabancıların ilgisi enterasandır. Mesela 1904-5 Rus-Japon Savaşı’nı bilirsiniz. Japonlar bu savaşa başlamadan evvel Türkiye’ye geldiler. Askeri bir heyet Plevne savunması nasıl başarıldı diye, incelemeyi yaptı. Mesela bizim askeri tarihi yazan Edward Erikson’la birlikte bir kadın var, bilmiyorum gördünüz mü? O, muazzam bir literatür taradıkları halde, Plevne zaferinin, savaşının herhangi bir etkisini bilmiyoruz, diyor.

Ben çok hayret ettim. Çünkü biraz evvel bahsettiğim Binbaşı Tevfik Beyx New York’taki ateşelikte bu Peaboy Martini tüfeklerini seçerken, Avrupalı orduların hiçbir şekilde bu tüfekleri tercih etmediklerini ama bunların bizim işimize yarayacağına rapor ediyor. Onun üzerine yapılan savaş bitince, Avrupa’nın fikri değişti. Peaboy Martini tüfeklerinin iyi olduğuna karar verip, ordularını bu silahla donattılar. Ama bu nasıl oldu ise benim dikkatimden kaçtı. Yani benim hatırladığım bu iki önemli örnek, bizim gözümüzden kaçsa da, dünyanın gözünden kaçmıyor aslında.

  

 

 

Konuşmalar, Konferanslar

ASAM – Soru Yorumlarım 

Kendimle Konuşmalar

Kendimle Konuşmalar- Afrika ve Asya 

Kendimle Konuşmalar- Kuzey Güney Diyaloğu

Kendimle Konuşmalar – Türkiye Kavramı

Kendimle Konuşmalar – Türkler 

Kendimle Konuşmalar – Çeşitli 

Dinlediğim Mehmet Genç Konferansları

 

  • Kuşbakışı Osmanlı Tarihi
  • Çanakkale Savaşı
  • Abdülhamit
  • Osmanlılar İngilizler ve Akdeniz

Dinlediğim Mehmet Genç Konferansları

Dinlediğim Mehmet Genç Konferansları

 

Liderlik. Plevne Savaşı. Fehmi Yılmaz. Mehmet Genç

Çanakkale Savaşı, Dr.Mehmet Genç

Nisan 2018, Ali Emiri Kültür Merkezi

Ses Kaydı 

Çanakkale’yi hatırlayalım, yad edelim istedik. Çanakkale Savaşları’nın hiçbir yanı ile ilgili bir uzmanlığım yok ama bir söz alarak hepimizin bildiklerini ve hissettiklerini fazla takdiri olarak konuşmak istiyorum. Hatırlayalım, yad edelim istiyorum. Çanakkale, şimdi tarihte normal, olağan şeylerin hikâyesi olur, biraz yanıltılır, eksik olur, fazla olur, mübalağa edilir ama neticede olup bitenlerin tarihini yapmak mutatdır. Ama 20. yüzyılın ortalarından sonra özellikle iktisat tarihinde, olmayan olayların tarihini yazmakta metedolojik olarak da mümkün hale getirildi, diyebiliriz. Yani olmasaydı ne olurdu? Olmasa idi nasıl değişirdi olaylar, gibi bir mantıkla. Bu tabii tarihin her alanında pek olmayan bir şey. İktisat tarihi hesaplara, rakamlara dayanan kısımları çok olduğu için onda mümkün oluyor. Mesela bu hipotetik dedikleri şeyi 1960’lardan itibaren ciddi ekonometrik hesaplarla yaptılar.

Ama bu mesela İstanbul fethedilmeseydi ne olurdu? Sorusunu çok sorarız biz Türkler onu cevaplamak için öyle bir hipotekrat tarih inşası aşağı yukarı imkansızdır. Biraz evvel bahsettiğim mesela Amerika’nın modernleşmesi, iktisadi gelişmesi ile ilgili kabul edilen genelde Amerika’da kıta aşırı demiryolları ağının yerleşmesi Amerikan ekonomisinin kalkınmasında birinci derece etkili oldu. Kuzeydoğuda New England bölümü ve Kaliforniya arasında bağlantısı. Bu kabul ediliyordu bu hipotenik tarih ilk defa bu tezi test ettiler.  Ve neticede hiçbir katkısı olmadığını ortaya çıkardılar. Çok kesin şekilde ortaya çıkardılar. Ne yaptılar. Zihnen demiryollarını söktüler, yok farzettiler onun yerine tabii ki bir şeyler taşınacak nasıl taşınacak arabalarla. Arabaların sayısını ona yirmiye katladılar, atların sayısı arttı. Onların beslenecekleri çayır üretimi arttı. Neticede demiryollarının Amerikan ekonomisinin gelişimine % 1 kadar bir fark yarattığı ortaya çıktı. Şimdi diğer alanlarda bu hesaba dayalı karkikatif ölçülerde katfiyat olan ölçülerde bulunabiliyor. Ama İstanbul’un fethinde yapamayız. Çok kompleks bir şey. Olmasa idi ne olurdu? Çanakkale kazanılmasaydı ne olurdu? Bu da öyle. Çanakkale’yi de kaybetmiş olsaydı ne olurdu? Yahut mesela derler ki harbe girmeseydik. Harbe girmeseydik ne olurdu, cevabı çok kolay değil ama çok zor değil.

Büyüklerimiz öyle anlaşılıyor ki bu savaşın hedefinde Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları var. Bu topraklar, çarpışan gruplar arasında paylaşılması mukadder olan bir alanın oluşturduğu bölgesi olduğu çokça görülüyor.

Mesela Rusya, Çin’le savaşta iki sene önce bu esnada çıkar tümenleriyle ilgili ona dair bilgileri savaştan sonra alıyor. Ruslar Karadeniz’de, Çanakkale’ye çıkarma yapan müttefikler gibi avcı gibi bir harekat planladıkları anlaşılıyor. Çok karmaşık şeyler uluslararası ilişkiler. Rusya biliyorsunuz 1904-5’te Japonya‘yla savaştılar Pasifik‘te. Oraya Rus donanması Baltık’tan oraya gitti. Müttefikte bir donanmaları yoktu. Karadeniz donanması boğazdan dolayı çıkamadı. Savaş gemileri boğazdan geçemiyeceği için çıkamadı. Sonra 1911 ortalarında İtalya-Osmanlı savaşı dolayısıyla Rusların ticaret gemileri de çıkamadı çünkü onları kapatma yetkisi vardı. Bunlar Rusları epeyi rahatsız etti. Onun için artık bu İstanbul ve Boğazları alayım diye hazırlıklara başladıkları anlaşılıyor. Rus genelkurmayının bilgilerinde bu çıkıyor. 1913’te Boğaza bir amfibik harekatı düşündükleri görülüyor.

Ama biliyorsunuz Sykes-Picot anlaşmaları var. İngilizler uzun zaman İstanbul’un Rusların eline geçmesini istemedikleri de var uzun zaman 90 Harbine ve onun uzun zaman kadar ve fakat nihayet ve 20. yüzyılın başlarında Ruslara Boğazları vermeyi razı oldukları görülüyor. Ruslar eğer Boğazları vermezlerse Almanlarla anlaşabiliriz şeyi yaratıyorlar yaptıkları müzakerelerde görülüyor. Yani Almanlar deseler ki Boğazları sana veriyoruz. Hemen Alman tarafına geçebilecekleri görülüyor. Nerden, yazışmalardan belgelerden anlaşılıyor. İngilizlerde Almanlara geçmesinde bizim tarafımızda kalsın diye ne yazık ki İngilizlerde, Fransızlarda kısacası kabul ediyorlar. Fakat 1915-16 yıllarında, bu uluslararası ilişkiler çok zalim ve hiçbir şekilde güvenilirlik yok. Evet diyorlar, sana Boğazları vereceğiz, bir şartla Almanlar yenildikten sonra çünkü Almanya’ya karşı mütteffikleri Rus desteği olmadan savaşı kazanabileceklerini inanmıyorlar. Onun için Almanlar yenildikten sonra alırsın diyorlar.

Çanakkale’ye girmelerini biliyorsunuz genel tarihten şimdi çok konuşuluyor, Ruslar Sarıkamış harekatının faciası konuşuluyor. Ama o facia olmadan evvel Ruslar için çok riskli görüldüğü anlaşılıyor. Ruslar Almanlarla savaşıyorlar. 1914 yıllarının sonlarında başladı savaş, Almanya’ya karşı büyük çapta harekat planladıkları sırada bizim Sarıkamış harekatını girişmemiz Rusları ciddi olarak endişelendirdiği artık anlaşılıyor yazışmalarda. Bizzat Çar istiyor müttefiklerinden, Türkiye’ye karşı bir şey yapın, benim kuvvetlerim Kafkaslarda Türklerle savaşmak üzere bağlanmasın bütün kuvvetlerimi Rus-Almanya’ya karşı kullanayım diye istiyor. Onun üzerine İngiliz harp komitesi Türkiye’ye karşı bir şey yapmaya, harekata geçmeye çalışıyorlar. Ne yapalım diyorlar. İskenderun’dan bir şey yapalım, hareketi diyorlar. Bir kısmı Churcill’in ısrarıyla, Çanakkale’yi zorlamayın diyorlar. Çanakkale’yi geçeriz diyorlar yani bizde Batılı savaş tarihçilerinin söyledikleri çok kolay bir harekat olacak ve oradan geçip İstanbul’da olacağız.

Hatta orada çay içeriz falan diye de. Yalnız uluslararası ilişkiler çok zalim. Ruslar bu işten, evet Türkleri meşgul ettim ama dostları Boğazları al demeye getirip çok sinirleniyorlar. İngilizlerin Boğazları almalarını istemiyor ama yapacak bir şey yok. İngiliz, Fransız donanmaları yerleşmiş bombalamış başarmış ondan sonra da çıkarma yapacaklar. Ama Ruslar’ı ciddi olarak endişelendirdiği belgelerden anlaşılıyor. Diyorlar ki burnumuzun dibinde ikinci bir cenul tarip Boğazları almasın vaadettiler İstanbul’u vereceğiz falan diye ama bu kadar büyük zahmetlerle binlerce ölü ve yaralı ile Boğazları bırakmazlar.

Gerçi anlaşılıyor yazışmalarından. 1915 yılında tahliye ettikleri zaman Çanakkale’yi Rus Genelkurmayının rahat bir nefes aldığı ifade ediliyor. Şeyi de hazırlıyorlar ama Boğazlara bir çıkarma hazırlığı yapıyorlar. Aslında o çok merak edilecek bir konudur. Ruslar Karadeniz’de biliyorsunuz, Kaynarca’dan sonra Karadeniz’de deniz varlığı gösterdiler. Çıktılar ticaret yaptılar ve yavaş yavaş Karadeniz’in kuzeyini ele geçirdiler 1800’lerde. Ve Karadeniz donanması vücuda girdi. O donanma Karadeniz’deki Osmanlı donanmasından daha güçlü değildi başlangıçta. Yani 19. yüzyılın ilk yıllarına kadar Osmanlı donanması daha güçlüydü. Ayrıca deniz bilgileri yoktu Rusların. Mesela Karadeniz’e çıktılar ticaret için tabii daha çoktu. Ama Ruslar Karadeniz biraz bilmiyorum ve Karadeniz’de şey söylenir, üç tane imam vardır, diye söylenir.  Haziran, Temmuz, Ağustos dışında gemi Karadeniz’de hareket etmez. Ruslar Kırım’ı aldıktan sonra doğrudan İstanbul’u hedeflerine koydukları da anlaşılıyor.

Onun için bizimkiler vaktiyle Çanakkale’yi tahkik ettikleri gibi Kırım-Kaynarca savaşları içinde Karadeniz Boğazının iki tarafında da tatbikatlar yaptılar. Belki okumuşunuzdur meşhur Baron da Betok vardır Macar asıllı o Karadeniz’deki kalelerin 1777’de çok katkısı oldu. Ama ondan sonra devamlı o kaleleri güçlendirdiler. Çok büyük çapta orada kuvvet bulundu diyorlar. Orada çıkarma yapmak o kadar kolay bir iş değildir. Onun için Rusların güneyden ulaşılan Burgaz limanından ancak boğaza intikal edebiliriz, diye düşünüyorlardı. Ama mesela Birinci Dünya Harbinde Bulgarların bizimle birlikte aynı ittifakın içinde bulunmaları Rusların işini çok zorlaştırdı. Çünkü Burgaz’ı ancak işgal edebilirlerdi. İşgal ettikleri takdirde bunun hedefinin İstanbul olduğu açıkça anlaşılırdı. İstanbul’a süpriz bir baskın dışında ulaşma imkanı yoktu.

Mesela Batılı tarihçiler Çanakkale’ye 18 Mart’ta deniz hücumu yapıldığı zaman o zaman biliyorsunuz mayınları temizlemişlerdi, giremeyeceklerdi son anda konulan mayınlar ve topçuların müşterek koordineli çalışmalarıyla çok büyük zaiyata uğradılar. Ve devam edemediler ama o gün 18 Mart ertesinde karar veren buradaki komutanların mesela yanlış yaptığını düşünenler var askeri tarihçiler arasında. Diyorlar ki o sırada kayıbı rağmen zorlansaydı geçilebilirdi çünkü Türklerin orada çok büyük çapta kara tahkimatı ve yığınağı yoktu diyorlar.

Gerçekten sonradan peyderpey biliyorsunuz, Osmanlı ordularının yüzde kırkı o bölgeye yerleşti. 40 tümeni olduğu yazılıyor Osmanlı ordusunun yüzde onun yüzde kırktan fazlasının on yedi tümen orada savunmada yer aldı. Kayıpları da biliyorsunuz 250.000 olarak söyleniyordu ama son zamanlarda onu biraz indirdiler. Ama çok büyük bir oran 166.000 Türk er ve subay yaralı ve hastalık savaşta en çok ölenler hastalıktan.

Çanakkale tabii çok büyük bir başarı Türkiye için. Osmanlıların son savaşı aşağı yukarı. Birinci Dünya Harbi ve orada kazandıkları başarı ve kayıp tabii çok büyük kayıp. 166.000 kişiyi kaybetmek bir de Anzakların anlattığı, Anadolu ve Rumeli’de anavatanın yakın bölgelerinden her değerli gençlerini orada feda ettiğini, ordunun kaymağını kaybettiğini bizim kaynaklarımız yazıyorlar.

Mesela orada 1600 küsur subay kaybedildi, şehit oldu. Ama ordunun subaylarının yarısı orada görevlendi. Orada muharebeye katıldılar. Gazi olarak daha sonra milli mücadeledeki üst düzey veya orta boy birliklerin komutanı olan subayların hepsinin Çanakkale’de görev almış oldukları anlaşılıyor.

Çanakkale’deki subaylarımızın yüzde beşi kadar Alman kurmayları var. Tamam ordu komutanı Limon von Sanders’tı. Birçok yanlışlar yapmıştı. Ama Çanakkale savunmasını yapan Türkler’dir. Limon von Sander’te yalnız değildir. Cevat Paşa da vardı Esat Paşa da vardı. Sakarya’da da aynı şey oldu. Sakarya’da çok muazzam subay zaiyatı oldu. Orada Alman filan da yoktu. Yani Çanakkale çok önemlidir bizim tarihimizde. Ondan evvel Balkan Harbi var ve bir faciayı biliyoruz.

Balkanlarda Türk ve Müslüman oranı başta beşte birdi. Milliyetçiliğin alıp yürüdüğü bir çağda çoğunluk büyük bir çoğunluk sizden değilse, toprağı siz elinizde tutamazsınız.

Araplarda, yani Müslüman oldukları halde onlar da harpten sonra gitti. Balkanların giderdi, gitmesin diye Osmanlılar tabii uğraştılar. Türkleştirmeye, Müslümanlaştırma gibi faaliyetleri oldu. Ama çoğunluğu hiçbir zaman sağlayamadık Balkanlarda. O zaman milliyetçiliğin yandığı bir dünyada.

Çanakkale’yle birlikte Osmanlı imparatorluğu sona erdi. Yine Birinci Dünya Harbi’yle Osmanlı imparatorluğu sona erdi. Ona hasta adam diyorlardı, bütün Avrupa’da. Aşağı yukarı 19. yüzyılın ortalarından itibaren hasta diyenler de Osmanlı’yla hatta Allah’ın bir takdiri hatta Osmanlı’dan önce giden de oldu. Rusya’ydı asıl adveren Osmanlı’dan evvel 1917’de işi bitti.

Çanakkale’nin etkisi bunda tartışılıyor, onu söylemek biraz zor. Yani Çanakkale’de müttefikler giremedi diye sevinen Rus kurmayı oldu ama Rusların kurmayı da yanlış yapabilir. Çanakkale geçilmediği için Ruslar gerekli desteği alamadılar. O çok bilinen bir şey, sıkıntıları oldu. Ukrayna’daki ürünlerini satamadılar. Dış ticaret problemi oldu. Silah, muhimmat alamadılar. Ve bu Komünist Devrimi’nin önemli motiflerinden, önemli faktörlerinden biri olduğu düşünülüyor, konuşuluyor. Onun için biz kesin bir şey söyleyemeyiz.

Çanakkale olmasa idi veya Çanakkale kaybedilseydi, müttefikler Rusya’ya ulaşsaydı, Sovyet Devrimi olmazdı diyemeyiz. Soyvet Devrimi de epey zaman beri için için hazırlanan, bir tufan gibi Rusya’yı ezdi, geçti. Sanki kader Türkiye için yaşaması için bu şansı verdi. Darbe yapıldı, Çarlığı yıkmaları, Türkiye’nin yeniden doğmasını kolaylaştırdı. Çarlık yıkılmasa idi ne olurdu? Tabii onu kestirmek imkanı yok. Ama Ruslar şöyle yapıyorlardı, Boğazları iki denizden çıkarma ile ele geçirsek bile ki ele geçirilmesi de kolay değil. Uzun bir yerden gelecek Odessa veya Batum’dan Karadeniz’e geçecek. Burada iki zırhlı var: Yavuz ve Midilli. Ondan sonra da denizaltılar var, Almanların Tuna’dan getirdikleri. İkinci Dünya Harbi’nin Hitler’den sonra Alman Devlet Başkanı seçilen Amiral Donis. Donis, Karadeniz’de denizaltı subayıydı o zaman. Yani Ruslar için o iş kolay değildi.

Şöyle düşündükleri anlaşılıyor, İstanbul’u alabiliriz ama tutamayız. Tutmak için kıtayı, Anadolu’yu ve Rumeli’yi almak lazım. Onun için dikkat ederseniz, 1916’dan itibaren Kafkaslardan, Erzurum, Erzincan, Trabzon, Ünye’ye kadar hareket hedefleri, İstanbul’u oldukça şey hali, Osmanlılarda zaten öyle aldılar, her tarafı aldıktan sonra. İstanbul öyle kolay yutulur bir şey değil.

Mesela Mehmet Akif. Mehmet Akif çok büyük bir şair. Söylemezler evet iyi bir şairdir, önemli bir yazarımızdır. Şairlerimiz arasında çok büyük, en büyük şairimizdir. Yunus Emre gibi, Baki gibi, Fuzuli gibi denmez ama Mehmet Akif’in Çanakkale Şehitleri onu zirveye çıkarmıştır. Çanakkale Şehitlerini okuyup da heyecanlanmayan bir Türk olmaz. Çanakkale’de bir de meşhur iki yüz elli kiloluk mermiyi taşıyan Seyid Onbaşı vardır. Balıkesirli miydi? Seyid Onbaşı.

Şimdi bu Balkan Savaşı’nda çok layık olmadığı, mustahak olmadığı derecede yenilgiye maruz kaldı Türkiye onun da acısını çıkartmak üzere bütün varını yoğunu orada Limon von Sanders ne yapacak ki?

İngiliz o zaman dünyanın birinci donanması İngiliz, ikinci Fransız. Almanya onların yanında yarışmak üzere girmeye çalışıyor, evet iyi gemiler yapıyor ama deniz hakimiyeti onlarda. O iki büyük deniz gücü, birinci ve ikinci güç geldiler ve Çanakkale’yi zorladılar. Ve oradan geçemediler. Orada öyle kaldık önemli değil. Orada İngiliz İmparatorluğu’nu mahvetti Çanakkale. Neden mahvetti ilk defa bir yenilgi aldı orada ilk defa. Şimdi büyük devletler güçlerini kullanarak göstermekle büyük olmuyorlar.  Kullanmadan göstermek marifet o. Güç varsa caydırıcılık en önemlidir. O da karizma. Şimdi İngiltere karizmasını kaybetti Çanakkale’de. O yenilginin acısını unutmadı.

Ve çok muhtemelen Churcill, Churcill o zaman biliyorsunuz, bahriye birinci lordu idi. Çok ısrar etti Çanakkale’yi geçelim diye. Geçemedi ve koltuğunu kaybetti. O genç bir adamdı o zaman otuz beş yaşlarında belki. O içine ukte olmuş olmalı ki İkinci Dünya Harbi’nde Türkiye’yi savaşa sokmak için çok uğraştı Churcill bunu biliyorsunuz. Kahire’de toplandılar ama şimdi İsmet İnönü Allah rahmet eylesin, tabii bir siyasi partinin tek partinin lideri olduğu için demokrasiden sonra tespitini, sempatisini çok büyük ölçüde kaybetmiştir ama İkinci Dünya Harbi’nde başarısını teslim etmeli.

Kahire’de toplandılar ne zaman 1943. Değil mi başları idi. Henüz Alman Ordusu Afrika’dan tamamen gitmemişti. Mont Komeri Kuzey Afrika Ordusu’nun Alman Romelle çarpışan o idi. Ama Alman Ordusu’da halen Afrika’da idi. Girit elindeydi. Yunanistan elindeydi. O yüzden Kahire’de, Rossevelt, Churcill toplandıkları zaman İsmet İnönü’nün bütün kozu biz savaşa giremeyiz. Girersek tanka, uçağa, topa filan. Listeler veriyordu Churcill’i deli edecek listeler. O listeleri tamamlamasına imkan yoktu. Tamamladığı zaman savaşa gireriz diyordu.

Anektotu güzeldir orada, demişler ki toplantı yeri hava saldırısına karşı korunaklı bir yer olsun. O zaman İnönü demiş ki burada emniyetli değil miyiz? Mısır İngiliz işgali altında bir ülke. O zaman Rosevelt anasının gözü. Rosevelt’in Türkiye savaşa girsin diye bir şeyi yok. Şeyi yapan Churchill. Şeyi anladı İsmet İnönü onu soruyor arkasından diyecek ki siz burada rahat değilsiniz. Ben Ankara’da, İstanbul’da savaşa gireyim ve hiçbir uçağım, tankım yok nasıl emniyette olabileceğim diyor o zaman ve o zaman adamları ikna ediyor.

Şimdi Çanakkale bizim tam koğuş arkası gibi imparatorluğun sonunda muhteşem bir final. Bu final sayesinde Türkiye bir kere şeyin ayırdını sildi. Balkan Savaşı utancını sildi. Kendine güven geldi. Ve savaşı kaybettiği halde, mücadelenin örgütlenip başarı ile tamamlanmasında Çanakkale’nin yarattığı tesirlerin çok büyük rolü var.
Tabii imparatorluk olarak bitti ama Türkiye bitmedi. Türkiye’nin bitmeyeceği tabi Kutül  Ammare de dahil bütünüyle Birinci Dünya Harbi’ndeki başarı mutlaka sonucu başarmak değildir. 93 Harbi’nde de mesela Plevne Savunması bütün dünyanın hayranlığını çeken bir büyük başarıydı. Hatta 93 Harbi’nde yenildi Türkiye fakat o yenilginin Ruslara çok pahalıya geldiğini ciddi olarak analiz eden ve Komünist darbesinin oluşmasını sağlayan sıkıntıların o zaman ortaya çıktığını söyleyen insanlar var iddia eden o kadar önemli oldu.

Birinci Dünya Harbini de kaybetmiş olmak çok önemli başarılar sayesinde yeniden toparlanıp yeni bir hamleyle dirilmemize imkan hazırlayan önemli faktörlerden biridir Çanakkale. Tabii ki orada yani genellikle bizim Cumhuriyet’in kabul ettiği yeni bir devlettir. Yeni bir Cumhuriyet, başka bir devlettir. Osmanlı Devleti başka bir devlet. Bu resmi bir şeydir, o resmi şeye ne denebilir. Yalnız bir söylemdir o, millet aynı millettir. Oradaki subayların yarısı oradaydı. Ondan sonra Milli Mücadele’yi yapan subaylar aynı subaylar. Çanakkele’yi, Kutül Ammare diğer cepheyi şey yapan Osmanlı Devleti’ydi. Bu devletin adamları Anadolu’daki mücadeleyi de bir kesimiyle yaptılar öbür kesimi başka şekilde düşünüyordu filan hikaye. Neticede aynı millet, aynı dil, aynı elit, aynı okullardan çıkan, aynı kurumlar. Ne var değişen Hanedan gitti, onun yerine Cumhuriyet geldi. Hilafet gitti, milli devlet oldu. Emperyal şeyler kalıntılar kalmadı. Türk ve Müslüman olmayan çok küçük bir azınlık kaldı. Milli devlet oldu yani. İmparatorluklar, milli devlete dönüştü. Bu mesela Rusya’da da çok daha radikal bir değişme olduğu halde Rusya Komünist olduğu halde, Çarlığı tamamiyle yasakladığı kurşuna dizdiği halde başka bir şey olduğunu söylemedi. Halen de Rusya’nın adı Rusya. Türkiye’de Türkler demiyor Türkiye diye başkaları söylüyorlardı ama neticede aynı şeyi devam ettirmek mümkün oldu. Seyid Onbaşı mesela 150 kiloluk şeyi kaldırdı. Sonra tekrar biliyorsunuz denedi yapamadı.

Şimdi orada feslerin başarısı değil de milletin bütünüyle adeta milli ruh orada başarı kazanan odur. O Seyit Onbaşı’ya 250 kilolu kaldırtan şey neyse değişik bir şey o. Şimdi Akif’in şiirini okuduğumuz zaman heyecanlanmayan bir Türk düşünemiyoruz değil mi? Bu kadar bizi derinden etkileyen bir Çanakkale onun için milli mücadele aslında olay imkansız gibi bir şeydi.  Her şey bitmiş beş sene dört sene  dünyanın en büyük güçleri, orduları, donanmalarıyla savaşmış, fakir bir ülke. Ondan sonra tekrar ordularını toparlayıp yeni ordular meydana getirerek savaşma gücü hiç olacak bir şey değil. Onun için mesela şeyden sonra kısaca bitirecem.

Arnold Toynbee, bilirsiniz meşhur tarihçi, İngiliz tarihçisi. Osmanlı’dan hoşlanmaz, Türkleri de sevdiğine dair bir işaretimiz yok. Ama akıllı bir adam objektif olarak. Şunu söylüyor: Birinci 1950’lerde yazıyor, Birinci Dünya Savaşı bittiği zaman, Almanya, Avusturya, Osmanlı  ve Rusya büyük imparatorlukların hepsi bitti. Avusturya ile Türkiye’yi mukayese ediyor. Avusturya İmparatorluğu biliyorsunuz Osmanlılardan daha modern, ileri ekonomisiyle, teknolojisiyle her şeyiyle büyük bir imparatorluktu. Tonybee diyor ki savaştan sonra Türkiye hiçbir performansı olmayan bir zayıf bir imparatorluktan kalan fakir, küçük bir ülke. Anadolu ve Rumeli bütünüyle 8-10 milyon nüfus ama bitkin işte gençleri, aydınları, savaşçıları bitmiş şehit olmuş bir memleket.

Savaştan sonra modern bir ekonomiye ve elite sahip olan Avusturya’nın hamle yapacağını, Türkiye’nin de yerlerde sürüneceğini tahmin ediyorduk diyor. Bunu 1950’de söylüyor ve Türkiye hayret edilecek bir dinamizm ile Avusturya’yı çok geçen bir performans gösterdi.

1950, o zamanın Türkiye’sini şimdi sizlerden yaşayanınız yok ama okuyorsunuz, o çok fakirdi. Bugünkünün dörtte bir nüfusu vardı. Yirmi milyon. O yirmi milyonun çoğu fakir, yarı tok yarı açtı. Okur yazarlığı, neresinden tutturursanız geliri onda biriydi. Toydu. O zaman yalnız olanı değil olacak olanı da tahmin etmeyi başarmış bir adam. Çok büyük bir mesafe aldı Türkiye.

Türkiye ile rakip Rusya idi. Rusya Birinci Dünya Harbine girerken Türkiye yedi milyondu, Rusya yüz otuz, yüz kırk milyondu. İkinci Dünya Harbinde de savaş bittiği zaman hani Churchill’i dinleyip de savaşa girseydik, Alman ordusu Edirne’ye yakın. Bulgaristan’da, Yunanistan’da iki üç tane zırhlı tümen ve birkaç hava filosu bütün Batı Anadolu’yu tahrip ederdi. Değirmemize imkan olmazdı. Arkasından da Kızıl Ordu kurtarmaya gelirdi bizi. Bulgaristan’ı, Romanya’yı kurtardığı gibi böyle bir felakette başımıza gelebilirdi. Çünkü savaş bittiği zaman Rusya’nın yirmi üç milyon silah altında askeri vardı.  Yüz seksen milyon nüfusta yirmi üç milyon yani yüzde on iki kadar asker. Komünist bir ülke, istediğini askere alabilir, sivilleştirebilir farketmez. Türkiye’nin nüfusu o zaman on sekiz milyondu savaş bittiği yıl 1945’te. Yani nüfusumuzdan fazla askeri vardı. Direnmemize imkan yoktu. Ama ondan sonra Komünist rejimler Rusya ondan sonra çok muazzam bir show yaptı. İkinci askeri güç olarak yarıştı Amerika’yla ve Batı dünyasıyla.

Sonraki macerayı biliyorsunuz şu anda Rusya’nın ekonomisi Türk ekonomisiyle kıyaslanmayacak kadar kötü durumdadır, ilkel durumdadır. Doğal gazı, petrolü olmasa bir üçüncü dünya ülkesi olur. Komünizm Rusları samyeline adeta maruz kılarak perişan etti. Tekrar toparlanmaları çok uzun vakit alır. Evet şimdi Türkiye ile Rusya’nın arasındaki tabii silah teknolojisi filan hala şey yapıyor ama Sovyetleri de batıran o oldu. Amerika’yı kapitalist dünyanın zenginliklerin sağladığı imkanı hala silah yarışına kalkması Sovyet sistemini bitiren o oldu.

Ben Sovyetleri bitmeden evvel ziyaret eden insanlardan biriyim. Gittim, gördüm, orada evet dünyanın ikinci büyük askeri gücüydü ama o fakir Türkiye’nin 1960-70’lerdeki ekonomiden daha geri bir ekonomiydi Sovyetlerin son yıllarında. Perişan durumda idiler. Tüm tüketim malları kötü idi. Pahalı idi ve yoktu, kuyruk kuyruk böyle bir dünya idi. Kendileri de biliyorlardı ama içinden çıkmak çok zordu. Komünist bir rejimle ekonomiyi canlandırmanın içinizde komünist arkadaşlarınız varsa kusuruma bakmasın o sistemle ekonomiyi ayakta tutmanın imkanı yok. Tabii kapitalizmin günahlarının haddi hesabı yok ama kâr motifiyle insanlar canavarlaşabiliyorlar, ama canlı olarak büyüyebiliyorlar. Komünist rejimde maalesef böyle bir imkan yok.

Evet Çanakkale’yi yad etmek için bu akşamki sohbeti istedim ben. Çok iyi bildiğim, üzerinde çalıştığım bir alan değil ama her Türk için bu çok önemli kutsal sayabileceğimiz, heyecanlandıran bizi.

O arada şehit olan yüz altmış altı bin kişi  sayesinde yaşadığımızı düşünüyorum ben. Yani bütün tabii savaşlarda halen şehit olan insanlarda var aynı şekilde bize hayat veriyorlar bunda hiç şüphe yok. Ama Çanakkale çok kritik bir zamanda bu işi başardılar. Gerçekten devletimiz sona erebilirdi. Şimdi çok şükür o kadar büyük tehlikeler içinde görülmüyoruz. Daha evvel de yoktu. Birinci Dünya Harbinde bu tehlike ortaya çıktı. Tehlikeyi şehit olan ve kendilerine feda eden insanlar sağladılar.  Onları yad etmek için istedim ben, teşekkür ediyorum.

***

Benim söylemek istediğim, Çanakkale’yi savunmayı yapmamız, müttefiklerin Rus müttefiklerinin Çanakkale’den Rusya’ya ulaşmamaları, Rusya’daki sıkıntının temel kaynağı oldu denemez dedim. Komünizm o yüzden geldi, bunu tespit edecek delillerimiz yok.

Çanakkale 1915’in sonunda bitti. Ağustos-Aralık arasında çekildiler. O çekilmeyi de Batılılar müthiş bir propaganda bilirler. Çekilmeyi büyük bir zafer saydılar. Çaktırmadan kaçtılar. Ve kaçışı büyük bir erdem olarak söylüyorlar.

Ondan 1915’in Aralık ayı ama Sovyet devrimi ne zaman? Aşağı yukarı tabii 2 sene sonra onu irtibatlandırmak o kadar kolay değil. Evet Rusya’nın sıkıntıları vardı. Ama Batılıların da vardı. Amerikalıların savaşa girmesiyle ancak Batılı müttefikler kazanabildiler. Ve çekildi sahneden, ondan sonra işleri iyice zorlaştı.

***

Tabii olabilir, Rusya’nın kara savaşları Türkiye’de de oldu. Ve epey de ilerleme kaydettiler.

***

Almanya da zorladı Batı’yı.

***

Rusların 1922’de 1923’de bizlerle; İngilizlerin de savaşacak gücü yoktu, ama Rusların hiç yoktu. Onlar için iç savaş çok büyük bir felaket oldu. Bir gelişim çok kolay olmadı. İngilizlere karşı savaşa girip ne yapacaklardı bilmiyorum.

***

Çanakkale artık çok canımızdı yani, hayatımızdı. Filistin biraz uzakta tabii.  Savaşın da sonuna gelmiştik. Biliyorsunuz bütün Almanlar, Avusturyalılar ve bütün ittifak ant ülkelerinin vaziyeti iyi değildi. Yapacak bir şey yoktu, biraz hızlı oldu belki. Ama Misaki Milli hudutlarına orduları hızlı bir şekilde çektiler Türk komutanları, orada fazla şey olmak istemediler benim anladığım. Mesela İkinci Dünya Harbi’nde Fransa ile İngiltere birlikte idiler. Fransa ordusuyla İngiliz ordusu Alman ordusuna karşı Fransız-İngiliz müşterek kara ve hava harbi yapıyorlardı. Ama anladılar ki, Almanya, İngilizler mesela Fransa’yı işgal edecekler. Bütün hava kuvvetlerini vermediler Fransa cephesine sürmediler.  İngiltere’yi korumak üzere bıraktılar. Doğru yaptılar, eğer onu yapmasalardı, Almanlar İkinci Dünya Harbi’nde İngiltere’yi de Fransa gibi istila edebilirlerdi. Hava kuvvetlerini muhafaza ettiler, orada harcamadılar, İngiltere’yi kurtardılar. Bizim Filistin Cephesi, Irak Cephesini daha hızlı boşaltmalarında böyle bir motif olabilir bence. Tam emin değilim.

***

Şimdi İstanbul’un savunması, sokak muharebelerine girmemesi hiçbir nesilde olmadı bu. Yani o zaman ne Berlin, ne Viyana, ne Tokyo böyle bir şey yapmadılar. Hatta şövalyece bitirmenin adabına göre hareket ettiler. Bütün dünyayı şaşırtan, Türklerin tekrar mücadeleyle Anadolu’da harekete geçmeleri çok şaşırttı insanları. Mesela Almanlar, Hitler mesela, Alman yöneticilerini Türklerinki gibi yapamadı diye çok hakarete uğratıyor. İstanbul’un direnmesi iyi ki olmadı değil mi, yani İstanbul’un yıkılmasını istemezdik.

***

Osmanlı’nın Birinci Dünya Harbi’ne girmeme şansı nasıl olabilir? Yani taraflardan birine girmek için uğraştıklarını biliyorsunuz. Hem İngilizlerle, hem Almanlarla görüştüler, konuştular. Ama neticede İngilizler bizi istemediler. Niye istemediklerini sonra anlıyoruz. Girmeseydik, savaşı kazandıktan sonra belki Rusya’da da komünistlik olmasaydı çok rahat bir şekilde bölüşeceklerdi. O zaman savaşa sokan insanlar, o zamanki Osmanlı siyasi liderlerini sevmeyebiliriz, onlara sempati duymayabiliriz ama bence savaşa girmeme şansımız yoktu. Savaşa girmemiş olsaydık. Girmekten beter hale getirebilirlerdi. Ayrıca da hipotetik tarihin şeyleri de çoktur. Şimdi savaşa girmesek imparatorluğu Arap eyaletleriyle birlikte muhafaza etmiş olsaydık, onların yavaş yavaş kopmalarıyla perişan ve harap olacaktık. Ve operasyon bitti ve kurtulmuş oldu düşünebilir. Ama bilmiyorum ben, bir şey konuşamayız.

Savaşa girmeme şansımız yoktu. Çünkü savaşan tarafta, Rusya’nın bütün işi gücü Boğazlardı, Türkiye idi. İngiltere’nin hedefi de petroldü. Irak ve Basra idi. Araplarla yaptıkları pazarlıkları anlatmaya gerek var mı?

İngilizler Türklerin yönetimi altında Türklerin dışında hiçbir İslam ülkesinin kalmasını da istemiyorlardı. Hilafeti istemiyorlardı. Çünkü elinde iki yüz milyon kadar Müslüman vardı. Ondan dolayı Hilafet onlar için çok tehlikeli bir şeydi. Canlarını sıkan bir şeydi.

***

Misakı Milli hudutlarını evet kabul etmediler. Şimdi Çanakkale Savaşı’nı epey inceledim ben yani uzmanı değilim ama benim memleketimin çok önemli bir şeyi olduğu için ilgilendim. İngilizler Gelibolu’ya çıkıyorlar fakat hedefleri orası değil, hedefleri Irak ve Suudi petrol. Fransızlarla olan şeylerinde Fransızlar biraz bir gömlek geri petrol isteği o kadar yok onlarda Osmanlıları yenmek için uğraşıyorlar. İşte, donanmalarını, askerlerini orada göstermek istiyorlar.

İngilizlerin hedefi Gelibolu değil, asıl hedefi Kutül Ammare ve Gazze.

***

İngilizler kaybetmezler, biliyorsunuz. İngilizler kendileri savaşmazlar, savaştırırlar.

Gerçi İngilizlerde de epey öldü, ama esas olan Anzaklar, Hintliler, ondan sonra Senegalliler, kimi zenci, kimi yamyam gibi adamlar. İngiliz askeri de var tabii İngiliz askeri yok değil. Bizim kadar kayıbı olmadı. Çok büyük ateş gücüyle geldiler. Denizden, bir de siper muharebelerine  dönüştü.

O siperlerle Fransız cephesinde de siper muharebesine dönüştüğü zaman düşmanı söküp atamazsınız. Söküp atmanız için sapır sapır döküleceksiniz, makineli tüfek sizi tarayacak filan.

Oraya tutundular bir kere Gelibolu’ya çıktılar. Arıburnuna, Anzaklar koyuna, Anafartalara, orada yerleştiler. Oradan söküp atmak için çok can kaybettik. Ve onları denizden çok güçlü ateşle korunuyorlardı. Ama bizimki kadar olmadı kayıpları. Bizim kayıplarımız daha çok oldu.

***

Evet Çanakkale’yi hatırladık, hayatımızı borçlu olduğumuz insanlara rahmet yolladık.

****

Ses Kaydı

Şimdi onlar biraz farklı. İngilizler Akdeniz’e girdikleri zaman 500 sene şeye gittiler Amerika’ya ve Hindistan’a gittiler. Hint Okyanusu’na gittiler. Doğu kumpanyası 1580-90 oluştu. Ve doğu ticaretini böyle bir denize çevirmek istediler. Önce tabii korkarak girdiler. Osmanlılarla mücadele ettiler. Hollandalılar ve Portekizleri bertaraf edip oraya gidince İngilizlere 1580’de kapitülasyonlar verdiler ama imtiyaz vermediler.

İmtiyaz 1609’da verildi. O zaman doğu Hint kumpanyaları kurulmuştu ve bunlar kapitalist ilk anonim şirketlerdi. Onlarla mücadele imkanı olmadığını anladılar Osmanlılar ve İngilizleri buraya davet edip ve doğu ticaretini kesmemek için onun için. Mesela dostumuz Fransa onlara verdiği  imkan çok daha yüksektir. Arkasından Hollanda’ya da verdi. Onlar bütün doğu ticaretini Asya ticaretini denizden yürüttüler. Afrika’yı dolaştılar, doğu ticaretini buraya çekmek için.

***

Atlantik ittifakı oluşuyor tekrar ki bölümde son ses açmama rağmen anlaşılmıyor. Anlayabildiklerim

Biz Afrika’ya giremedik. İslam dünyası ????? Rusya’da ???? Japonya’ya bile sırayet etti. hiç anlaşılmıyor. Onlar da da İslami fobik var. İslam düşmanlığı var ??????? Şimdiki Birinci Dünya Harbi kadar değil. Şimdi Amerika Rusya’ya ????

Onların kendi aralarında ihtilafları var. Çin’le bizim bir dostluğumuz yok.

Orada kültür??? var. Külfür milleti ??? Çin’de aynı millettir. Yani Osmanlı’dan çıkıp onların aralarını açmak, birbirlerine düşürerek kaç yüzyıl müdahale etti. ???? Avrupa hep daha zengin, daha bilgili Osmanlı’dan daha avam aralarını açarak hep müdahele ettiler.

Mehmet genç 23.11.2018 ses deşifre

1:13:25  –  1:39:00

Levent Bey : Devlet bizim kurduğumuz 16 tane devletin kurucularını araştırıyor mu şimdi?

Osmanlı devleti sultanları içerisinde sizin en çok beğendiğiniz hangisi?

Ertuğrul Gazi mi, Osmangazi mi, I.Murat mı, Fatih mi, Yavuz  Selim mi, Kanuni mi, III.Selim mi, Abdülhamit mi? Burada en çok göze çarpan hangisiydi? Onu öğrenmek istiyordum hocam.

Hoca: Şimdi bir padişah seçmek var,     ????   biliyorsunuz herkesin bir mesleği var, mesliği de artizanal bir meslek yani kuyumculuk, marangozluk vs. gibi fiziki gayret isteyen şeyler. Yeniçeri ocağının 1 numaralı yeniçerisiydi. Ocakta kaydı var. İçimizde tarihçi varsa bilir. Hatt-ı hümayun diye bilinen bir şey var. Şimdi padişahı söyleyeceğim ama ondan evvel bu padişahlık müthiş bir şey. Son şehzadenin çok büyük bir törenle cenazesi kaldırıldı. Şehzade Orhan. Ve katılamadı bu cenazeye. Şimdi şahsen ben demokrasiye  yani ben bir hanedan yönetimine razı değilim, kabul etmem.

İçinizde de herhalde birkaç kişi vardır ama Türkiye’de 81 milyonda %1 çıkmaz. Fakat bu hanedan geçmişte çok büyük iş gördü. Bu hanedan sayesinde bu millet ayakta, hayatta. Kangurunun kesesi gibi korudu bizi. Türk milletini korudu ve 20.yüzyıla getirdi.  Ne yaptılar adamlar, o hatt-ı hümayunları okuyan dehşete düşer. Hatt-ı hümayun padişahın kendi el yazısıyla, kendisine sunulan teklifler  ve  taleplere karşı düşünceleri   önerdiği çareler, emirler. Emri şerif, emri hümayun ve ben onları okudum dehşete düştüm. Padişahlara uluslar arası ilişkilerde her konu geliyor. Ondan sonra adaletle ilgili her konu geliyor.

Osmanlı anayasası 1876 da ki hikaye  ondan önce esas benimsedikleri şikayet hakkı. Osmanlı reayası ermeni,  rum, Yahudi, Müslüman fark etmez, hepsinin şikayet hakkı var. Ve doğrudan padişaha ulaştırma hakkı var. Ve o şikayetin  padişaha ulaşmasına engel olan kellesini kaybeder. Bunların hepsi alınır, incelenir, bürokrasi çözümlerini koyar, padişaha hepsini verirler ve o da hepsine bakar.

Onların içinde şu söyleyeyim kadı mahkemesinde hükmedilenlere hiç müdahale ettiklerini görmedim. Kadı mahkemesi ne karar verilmişse, bir kelime ettiklerine ben şahit olmadım. Ama onun dışında  gelen şikayetlerin haddi hesabı yok.    Çok çeşitli hukuki olmayan bir sürü mesele var.  Mesela biri geliyor “ fakirim padişahım, başımı sokacak bir evim yok, gelirim yok karım hasta, benim ayağım bilmem ne” onlara bürokraside bir takım çareler öneriyorlar. İşte şuradan şunu verelim, buradan bunu verelim.

Onlara müdahale ediyor padişah. Ne müdahale ediyor. Şimdi en son okuduğumu size söyleyeyim. Ben tabii  Kanuni’yi çok sempatik  buluyorum. Ama diğerlerinin hiç şeyi yok. Yani okudukça. Şimdi size son bulduğum III.Mustafa’nın vakıflarıyla ilgili inanılmaz bir şey. Ben altmış senedir Osmanlı tarihi okuyorum, çok şaştım. Biliyorsunuz Laleli Camii’ni yapıyor ve Laleli Camii medresesiyle imaretiyle bir kompleks, külliye. Sonra birçok camii yapmış.  Üsküdar da ayazma, Kadıköy de İskele Camii.

Levent Bey: Mercan’da da var bir  tane.

Hoca: Ondan sonra Eyüp’te de var.

Levent Bey:  Nuruosmaniye’yi tamamlatıyor.  Fatih Cami,  yeni  Fatih Camisi. Komple Fatih Camisini yeniden yapıyor.

Hoca: Sonra Rodos’ta da bir cami yapmış. Rumeli’de de var. Epey camii var. Onların giderlerini gösteren bir belge var. Yeni okuduk,  Fehmi Bey de lütfetti. Öğrencilere transkript ?????, (01:20.21) Belge diyor ki, mütevellinin padişaha arzı, vakfın geliri çok, gideri az. Şimdi bu camiler ve hepsine o zaman için on bin altın yani bugün 15 milyon. Bir altın 1500 lira, 10 bin altın 15 milyon lira bugün için, yani aşağı yukarı ona benziyor. Onu henüz göremedik ama geliri daha çok, gideri az diyor. Ne yapalım diye mütevelli şu teklifi yapıyor. Eğer gideri düşük olursa, vakfa ileride müdahale olabilir.

Bu geliri şuraya, buraya götürebilirler. Onun için gideri arttıralım diyorlar.  Padişah da evet gideri arttıralım diyor.  Fakirlere yemek veren şeyler ekleyelim, onlarla dolduralım, diyor. Onlardan eksilen olursa, fakir bitmez sanayi öncesi ekonomide, biri ölürse ikisi gelir ve gider hep yüksek düzeyde kalır.  Vakıf huzur içinde devam eder. Yani Osmanlılar vediatullah dedikleri halka hizmet etmek için çırpınan insanlar. Vakfın gelir fazla ise o geliri alalım, başka bir şey yapalım. Sarayın kızlarına verelim diyebilirler ama öyle değil. Tabii vakıfları konuştuk daha evvel bu tezika denilen vakfın gelirinden faydalanan grup var.

O grubun baskısı müthiş, onun için gider arttıkça vakıf sağlamlaşır. O gideri yiyenler müdahale ettirmez aslan gibi savunurlar.  Osmanlı padişahları arasında sonra II.Abdülhamit’i  tanıdım ben mesela.  Kanuni’yi  sevdim  ama  gençliğimde sevdim. Okudukça çok enteresan adamlar var. Şimdi II. Abdülhamit için lehinde  aleyhin de çok insan var.  Bunların dışında çok enteresan  bir adam.

Öyle padişah, öyle aydınlanmış despot dedikleri aydınlanma çağının büyük  Friedrich deli Petro gibi yahut büyük Petro gibi adamlar. Onlardan da farklı bir adam Abdülhamit.  Ben gençlere tez yapmalarını öneriyorum.  Abdülhamit’i iradeleri. Şimdi Hatt-ı hümayun o devirde artık yok. Hatt-ı hümayun dediğimiz padişahı çarşaf gibi geren arzları okuyor, onları okumak mesele bizim günlerimizi alıyor. Padişahın işi gücü yok onları okuyor. Ondan sonrada onların üzerine, kağıdın sağ köşesinin üzerine kendi el yazısıyla, o arzda ki problemleri çözüyor. Şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın, bu olmamış, gibi. Şimdi bu büyük bir meşakkat oluyor ve onların içinde gece gündüz çalışıyorlar padişahlar.

Onun için padişah olmayı asla istemezdim.  Padişah yönetsin de istemiyoruz. Bu devirde bu adamlar hakikaten hepsi otuz küsur insan, hemen hepsi çok iyiydiler, çok başarılı idiler ve çok acıklı sonları da oldu. Kaynarca barışına şahit oldu III.Mustafa, barışla değil de ????(01:25.25)  işgali oldu, kalpten gitti, savaş yenilgisinden gitti. O savaşı kendi biriktirdiği parayla finanse etti III.Mustafa darphanede.

Sonra arkasından gelen I.Abdülhamit o da Rusya’yla Katerina’yla yapılan 2.savaşın sonuna doğru o da büyük bir yenilgi haberi aldı ve o da ??? (01:25:54) gitti. Yani hepsi çok meşakkatli bir hayat yaşadılar. Osmanlı hanedanlığı çok enteresan , 17.yüzyıla kadar her an tehlike var. Öldürülme tehlikesi var, kardeşi öldürebilir, babası öldürebilir, oğlu öldürebilir. Bu cehennem  hayatı.  Kızlarına gelince, onların ki daha büyük bir felaket.  Hiç kimse düşünmüyor onları. O kızları politik amaçla 3-4 yaşında, 50 yaşında bir vezire veriyor.

Bazen tabi ki 15-20 yaşında bir sultan 35-40 yaşında bir vezirle evleniyor. Vezirin eğer bir şeyi varsa, idam edilmesi gerekiyorsa onu idam ediyorlar. O sultanın kocasıdır diye hiç korunma yok. İdam ediyorlar, ben onu seviyordum, benim eşimdi, çocuklarım var. Ya bırak diyorlar, sen şimdi şununla evleneceksin diyorlar. Böyle bir kadın hayatı olabilir mi? O şeylere müthiş merhamet duyuyorum, sarayın evet biraz imkanları vardı ama bu hayat cehennem. Millet ?? (01:27:32) için feda ettiler kendilerini. Bu milleti 20.yüzyıla salimen ulaştırdılar. Hepsine Allah rahatlık eylesin, ama hanedan bitsin.

Levent Bey: Efendim, şimdi bizim kültürümüzün başlangıcında bozkır kültürü var. Asya da, asya kültürü. Burada güçlü hakanlar idare ediyorlar. Yani göçebe kültürü, şimdi o kültür bizde devam ediyor. Bakıyoruz, toprak mülkiyeti alıp satmak anlamında, ticari anlamda yok. Avrupa’ya döndüğümüzde, bizde güçlü devletler var,  merkezi imparatorluklar var, merkezi devletler var. Avrupa’da ise devletler küçük küçük. Şehir devletleri var, aralarında bir birleşme yok. Burada magna carta’yla 1200’ler de kralların yetkileri baronlar tarafından sınırlanıyor ve orada toprak mülkiyeti başlıyor.

Ben buna özellikle çok odaklanan insanım. Bu toprak mülkiyeti r ticaret hayatını getiriyor. Toplum bir hareketlilik içerisinde oluyor. Bu hareketlilikte esasen, başka etkenlerde var ama ana etkeni bu diye düşünüyorum ben. O toplum bir ilerleme kaydediyor, bir gelişme kaydediyor. Biz de ise bu olmadığından dolayı toprak mülkiyeti, kaderimiz aslında bu, asya’dan gelen bir çizgi bu. Yapımız gereği güçlü devletler kurmak zorunda olmamız.  Bu görüş için ne dersiniz efendim?

Hoca: Özel mülkiyet çok önemli bir konudur. Batıda ki mülkiyette parçalı bir mülkiyettir. Ama bizimkin de devletin hakimiyeti var. Şimdi biraz evvel bir vesileyle söyledim. Bizim orta asya’da ki bir felaketti, iyi ki geldik buralara. Yoksa orada kalsaydık felaketin tam içindeydik.  Bu bölgede de özel mülkiyet olsaydı daha düşük olurdu refah. Söyledim verimlilik çok düşük. O toprakları serbest bıraksalar yani alınıp satılsa, istediği kadar toprakları olsa o insanların, özel mülk olsa o zaman çok daha düşük refah düzeyinde, sefalet düzeyinde kalabilirdik.

Çin de ve Hindistan’da toprak daha verimli. Ama bizim bölgede Anadolu ve balkanlarda verim çok düşük. Osmanlı devleti  kendi mülkiyetinde tutmadı.  Toprakları üretici köylülere dağıttı. Ama dedi ki; “Bu sizin mülkünüz değil, bu sizin tasarrufunuzda bırakılmış miri topraktır, devlet malıdır. Onun için bunu ekip biçeceksiniz. Ekip biçmezseniz elinizden alırım, başka bir köylüye veririm.”

Bu rejimi benimsemeselerdi, çok daha zor bir hayat olurdu. Avrupa gelişmeyi sağladı ama yalnız bu mülkiyetle değil  başka  bir sürü şeyiyle ve en önemlisi   verimli bir alanda, çeşitlilik içinde, çeşitli devletler var ya onlar birbirleriyle mücadele ederek, okumuşsunuzdur ????? (01:32.10)  edebiyat cumhuriyeti, bilgi cumhuriyeti şimdi Kopernicus Polonyalı, Galileo İtalyan, Kepler alman, Newton İngiliz bu 150 sene evvel binlerce  bilim devrimi yapan bu adamlar bilgi cumhuriyetinin üyeleri.

Yani İngiltere, Fransa, Hollanda, Almanya birinin boğazını sarılırken bu saydığım bilim devrimi yapan adamlar, bilgi cumhuriyetinin mensupları olarak birbirleriyle paslaşıyorlar, mektuplaşıyorlar, teorilerini tartışıyorlar, onlar savaş mavaş bilmiyorlar. Bu enteresan bir şey, bizim böyle bir dünyamız olmadı. O Avrupalı devletler,bir düzeyde devletler ama bir düzeyde de Kültür millet-i vahide’dir fehvasınca yekvücut olarak çalışıyorlar.

Levent Bey: Leibniz’in Spinoza’ yı ziyareti var mesela, birisi Hollanda’da birisi Almanya’da.

Hoca: Tabii, Descartes İsveç kraliçesiyle mektuplaşıyor. Yani bu Avrupa enteresan. Bizim şansımıza karşımıza Avrupa çıktı. Keşke başka ????? çıksaydı. Böyle bir şans oldu, şanssızlık yani. (01:33:53)