Home Blog Page 46

Çin Hanedanları ve Osmanlı Hanedanı: Toprak Kazanç ve Kayıpları 

Sokullu Mehmed Paşa’nın ağırlığını hissettirdiği III. Murad döneminde, Osmanlı toprakları en geniş sınırlarına ulaştı. Babası İkinci Selim’den devraldığı 15. 162.151 km2 ülke toprağını, 19.902.000 km2’ye çıkardı

Çin ise 2024 yılı itibariyle 9,6 milyon km2 dir.

Osmanlı imparatorluğu en geniş döneminde  20 milyon metrekareye yakın bir yüzölçümüne sahipken, Türkiye 780.000 km²’ye inmiş ve Çin imparatorluğu ise 9.600.000 kilometrekarelik yüzölçümünü Çin Halk Cumhuriyeti devrinde de korumuştur. Bunun sebepleri önemlidir.

İşgaller yaşamasına ve tarihin çeşitli devirlerinde dış çeperlerinde, iç Moğolistan Doğu Türkistan ve Tibet eyaletleri yer alıyor olmasına rağmen, ki bunlar Çinli kökenli  değildirler, Çin, yüzölçümünü hangi stratejilerle korumasını bilmiştir bunu iyi öğrenmemiz lazımdır. Ve neticede Çin kaybettiği toprakları  da teker teker geri almaya başlamış, Hong Kong ve Makao Çin’e geri dönmüştür ve Tayvan da sırada beklemektedir, o da bir süre sonra Çin Halk Cumhuriyeti’ne geri dönecektir.

Demek ki batının sinsi vesilelerle Çin’den toprak koparması mümkün olamamıştır fakat Osmanlı imparatorluğu inanılmaz bir şekilde topraklarını kaybetmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’ne devreden topraklar ki savaş neticesinde o topraklar kurtarılmıştır, Osmanlı’nın en geniş olduğu dönemin sadece yüzde dördüdir.

Bunun üzerinde oldukça uzun düşünüşler yapmak lazımdır. Çin’in dış çeperlerindeki alanlar Çinli olmamasına rağmen Çin o toprakları elinde tutmayı bilmiş ve kendi ana karasına Çin nüfusunun yoğun olarak bulduğu alanlara inilmesini engelleyici bir tampon bölge teşkil ettirmiştir.

Çoğunlukla çöl alanları olan  iç Moğolistan, doğu Türkistan ve müthiş derecede sarp dağlarla çevrili bir eyalet olan Tibet stratejik olarak Çin anakarasını koruma alanı olarak tespit edilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle Avrupa’daki dış çeperleri de Türk olmayan nüfusla meskun idi fakat buraları hangi sebeplerle kaybetmişlerdi. İlk akla gelen sebep buraların Avrupa’nın içerisinde yer alan bölgeler olmasıdır ki Avrupa sürekli buraları kışkırtmış ve Osmanlı’dan kopartmıştır, bu konuda çok sayıda nedenler sayabiliriz.

İpekyolu dönemi Osmanlı’nın çöküşünde temel bir neden ise Çin’den de İpek Yolu geçiyordu ve Çin’in de çökerek toprak kayıpları yaşaması lazımdı. Ama böyle olmamıştır.  Demek ki önemli olan strateji ve dayanıklılıktır, unutmayalım ki Çin, Savaş Sanatı kitabını yazmış bir ulustur.

Türkler ise savaş sanatını en mükemmel bir şekilde uygulayan Atatürk’ün acaba kıymetini bilmekte midirler yoksa bilmemekte midirler bunu samimiyetle sorgulayıp cevaplamaları lazımdır.

Bu durumda, devlet stratejisi önem kazanmaktadır. Çin’deki hanedan zihninde demek ki devlet öncelikli olarak yer almaktaydı fakat Osmanlı hanedanı ise kendi kişisel haneden çıkarlarının peşinde koşmaktaydı. Demek ki ki Osmanlı Hanedanında bir vatan kavramı söz konusu değildi, vatan kavramı Namık Kemal‘le gelmişti ve Namık Kemal “Vatan yahut Silistre” oyununu yazdığı için hanedan tarafından sürgüne mahkum edilmiş neticede sürgünde de hayatını kaybetmişti.

Neden İran ve Balkanlar Türkleşmedi de Anadolu Türkleşti?

14 Haziran 2024
Balkanlar dilsel bir Türkleşme sürecinden geçmiştir. Daha doğrusu Doğu Balkanlar geçirdi. Açık olmak gerekirse, Doğu Balkanlılar arasında konuştukları dilden Oğuz Türk dil ailesinin bir kolu olan Türkçeye geçişten bahsediyorum. Bu iki vektör tarafından gerçekleştirilmiştir:Anadolu’ya ve Balkanlar’a giren azınlıktaki Türkmen göçmenler (ikincisinde Yörükler olarak adlandırılırlar), Türk dilini tanıtmak için yeterli sayıdaydılar, ancak bunu bir nüfus değişimi olarak değil, bir dil değişimi olarak değerlendirmek için çok azdılar.Bu azınlık Türkmenler, elitist ve dilsel olarak Farslaşmış Mevlevilerin aksine, çok popüler ve Oğuz karakterli olan Yesevi tasavvuf koluna mensuptu. Bu Yesevi sufi kolu Oğuzları İslamlaştırmış ve karşılığında yerel Anadoluluları Türkleştirmiştir.

İkinci noktaya gelince, Rum Selçuklu Sultanlığı ve Osmanlı İmparatorluğu boyunca İslam, elitist Sünni İslam (ve onun Mevleviyye ve Nakşibendiyye gibi ortodoks Farsça sufi tarikatları ile Müslüman centilmen aristokratların Ahilik şövalyelik loncaları) arasında bölünmüştü, ve popüler heterodoks aslen Sünni Yesevi, ancak Şiileştirilmiş İslam (ve Kızılbaş, Alevi ve Bektaşilerin Türkçe sufi tarikatları). Bu popüler Türk Yesevi İslamı ve onun şiileştirilmiş kolları, Baba Veli Sarı Saltık, Yunus Emre, Hacı Bektaş, Lokman Perende, İshak Baba gibi gezginlerle dolu da’wa (İslam’ı yayma) üzerine odaklanmıştı. Bu çok da’wa odaklı popüler Sufizm, Oğuzları ilk etapta İslamlaştırdı, İslamlaştırma “Hazret-i Türkistan” (Türk Topraklarının Hazretleri) olarak adlandırılan mistik Ahmed al-Yasavi tarafından yapıldı.

Yesevilerin ve onların Alevi/Bektaşi kollarının bu Türk İslam’ı mistik-entelektüel (elitleri cezbeden) değil, daha ziyade eğitimsiz kitleleri cezbeden basit bir evliya türbelerine ziyaret pratiğine dayanıyordu. Elbette bu durum, karmaşık Kalkedon teolojisini zaten pek de umursamayan ve Yesevilere katılarak hiçbir teolojik vaazın yer almadığı gezilere katılmaktan memnuniyet duyan Hıristiyan Ortodoks halk için çok cazipti. “Sadece bize katılın, gelin, yolda eğlenelim ve azize ithafen saz eşliğinde Türkçe şarkılar söyleyelim! Bunun için Selçuklu/Osmanlı Sarayı’ndaki enayiler gibi eğitimli bir beyefendi olmanıza gerek yok! Şeriat yok, hat bilmeye, Arapça, Farsça bilmeye, okumaya gerek yok. Saz çalarsan daha da iyi, hem yolda türkü söyleye söyleye Türkçeyi de kaparsın, gel bize katıl!” Gerçekten de Türkçe, Yesevi/Alevi/Bektaşi İslam’ının kutsal diliydi ve hala da öyle.

Ancak Türkçeye dilsel geçiş doğal ve yavaş bir şekilde gerçekleşmiştir. Bu nedenle, Bektaşi İslam’ının 1669’da Girit’te olduğu gibi çok daha geç nüfuz ettiği bölgelerde, Müslüman nüfusu dilsel olarak Türkleştirmek için zamanı olmadı. Arnavutluk’ta da Müslümanlar ancak geç bir dönemde, 18. yüzyılın ikinci yarısında çoğunluk haline geldiler. Bosna’da İslamlaşma daha hızlıydı, ancak bu bölge elitist ortodoks Sünni İslam’ın kalesiydi, bu nedenle Yesevi’nin dilsel Türkleştirme vektörü eksikti. Bunun yanı sıra, Yörükler oraya hiç göç etmedi.

Ancak Doğu Balkanlar’a Yörükler göç etmiştir ve Bektaşi varlığı çok erken dönemlerden beri oradadır. Baba Veli Sarı Saltık’ın türbesi Romanya Dobruca’da, Babadağ’dadır. Burası 1400’lü yıllardan beri Türk İslam’ı için bir hac merkeziydi ve hala da öyle. Bu nedenle, çok erken dönemlerden beri Doğu Balkanlar’daki Türk popüler Bektaşi/Alevi İslamı için bir fırlatma rampasıydı ve yoğun misyonerlik faaliyeti İslam’ın bu versiyonuna ve kaçınılmaz dilsel Türkçeye geçişe yol açtı.

Bektaşi Giritliler ve Arnavutlar arasında bile konuşma dili Yunanca ya da Arnavutçaydı, ancak tüm edebiyatları (sufi bektaşi şiirleri) ve dini terminolojileri Türkçeydi. Arnavutluk’ta Bektaşiliğin dilsel olarak Arnavutlaştırılması ancak Arnavutluk’un bağımsızlığından sonra, Arnavut Bektaşiliğinin Arnavut yeni milliyetçileri tarafından ulusal miraslarının bir parçası olarak algılanmasını ve kabul edilmesini ve yabancı olarak düşmanca muamele görmemesini sağlamak için gerçekleşti. Öyle olsa bile, Arnavut Bektaşi dini terminolojisi hala Arnavutça değil Türkçedir. Yani Arnavut Bektaşiliğini tamamen Türkleştirmediler.

Pontus Müslümanları katı Sünni İslam’a geçtikleri için Anadolu’nun tamamı Türkleşmemişti ve bu nedenle Rumca, Lazca, Ermenice ve Gürcüce Müslümanlar arasında hala kullanılıyordu. Karadeniz bölgesi Müslümanları arasındaki dilsel Türkleşme geç, çoğunlukla XX. yüzyılda gerçekleşmiştir. Bunun yanı sıra İslamlaşmaları da geç, çoğunlukla XVIII. yüzyılda olmuştur.

Buna ek olarak, Arnavutlar tarafından da paylaşılan ve toplulukları dilsel Türkleşmeden izole eden coğrafi bir faktör olan dağlar tarafından oldukça izole edilmişlerdir. Öte yandan, Doğu Balkanlar bölgesi, Osmanlı ekonomisinin belkemiği olan canlı Tuna-Karadeniz-İstanbul-Ege-Levant-İskenderiye ticaret yolu üzerinde bulunan Karadeniz kıyı bölgesinde büyük dağların bulunmaması nedeniyle dilsel Türkleşmeyi kolaylaştırmıştır. Pomaklar, Rodop dağlarında izole oldukları için Müslümandırlar ancak Bulgar dilini korumuşlardır.

İran’da Yesevi Türk İslamı aracılığıyla dilsel Türkleşme gerçekleşmiştir. Bu yüzden Azeriler Türkçe konuşur! Gerçi İran’ın tamamı Türkleşmedi çünkü Safevi İmparatorluğu’nun yöneticilerinin dili Farsçaydı. İran Safevi İmparatorluğu’nu kuran Azeri Kızılbaşlar büyük savaşçılardı ve Türkçeyi Safevilerin askeri dili olarak korudular ama yine de kağıt işlerinde berbatlardı, bu yüzden İranofonların bununla uğraşmasına izin verdiler. Anadolu Selçuklu Sultanlığında da durum hemen hemen aynıydı: askeri dil Türkçeydi, ancak sivil idari dil Farsça ve Rumcaydı.

Bunun yanı sıra, Yesevi tasavvufu olan Türkleştirme vektörü İran’da eksikti. Kızılbaş Safeviler İran’da iktidarı ele geçirir geçirmez, Türk Alevi İslam’ını terk ettiler ve Twelver Şii İslam’ını benimsediler. İran’da (Azerbaycan ve Kafkasya hariç) Türk Yesevi/Alevi/Bektaşi İslam geleneği yoktu. İran’ın kendi Mezopotamya tasavvuf geleneği vardı ve Fars dili onun manevi ifade dili olduğu için Farslaşmanın bir vektörüydü. Aslında Türk seçkinleri, tasavvufun bu seçkin versiyonu aracılığıyla dilsel olarak Farslaştırılmıştır. Celaleddin er-Rumi’nin Mesnevi’si Farsça yazılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı aristokrasisi bu tür bir Farsça elitist ve dışlayıcı sufi maneviyatına ilgi duyuyordu.

Sonuç olarak, elit İslam’ın dili Farsçaydı ve Türk elitlerini ve Bizanslı dönmeleri az sayıda da olsa İslam’a döndürmüştü. Din değiştiren kitlelere hitap eden popüler İslam’ın dili Türkçeydi ve Anadolu’nun çoğunu (Karadeniz hariç), Doğu Balkanlar’ın bir kısmını ve İran’ın (Azerbaycan) bir kısmını dilsel olarak Türkleştirmenin başlıca aracıydı.

 

Üniversite ilk 500 Liginde Neden Yokuz?

Üniversite

Dünyanın saygın eğitim kurumu sıralama listelerinden olan QS World University Ranking, 2021 edisyonunu yayınladı. Raporda Türkiye’nin acı tablosu gözler önüne serildi. Listede ilk 500’de sadece 1 üniversite yer alırken ilk 1000’de sadece 9 üniversite kendine yer bulabildi. Birçok Türk üniversitesi 2020’ye oranla daha düşük puan aldı.

Corona virüsü salgını dolayısıyla üniversitelerde eğitim büyük bir sekteye uğrarken, Türkiye’de üniversite eğitiminin halini ortaya koyan acı bir tablo ortaya çıktı…

Dünyanın saygın üniversite ölçüm ve inceleme kurumlarından Quacquarelli Symonds (QS) 2021’de dünya çapında üniversitelerin sıralamalarına yer verdi. Elde ettiği verileri kullanarak oluşturduğu metodoloji ile üniversiteleri sıralayan QS’in yeni raporunda Türkiye için iç karartıcı bir sonuç ortaya çıktı.

Geçtiğimiz yıllarda farklı isimlerde yayınlanan raporun 2021 listesinde Türkiye’den 14 üniversite yer aldı. Fakat bu üniversitelerden sadece bir tanesi ilk 500 içerisine girdi. İlk 500 içerisine girmeyi başaran Koç Üniversitesi 465’inci sırada kendine yer bulabildi.

Sabancı Üniversitesi 521 ile 530’uncu üniversiteler arasında yer alırken Bilkent Üniversitesi 551-560’ıncı üniversitelerden biri olarak listeye girdi.

6 ÜNİVERSİTE İLK 1000’DE

Ankara’daki ODTÜ, 601 ile 650’nci üniversiteden biri olurken, Boğaziçi Üniversitesi 651-700’üncü üniversite arasında yer aldı. İstanbul Teknik Üniversitesi sıralamada 751-800 arasında yer alırken, Ankara Üniversitesi 801-1000 üniversiteden biri oldu. Sıralamada 801-1000 üniversite arasında Hacettepe Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi de yer aldı.

Dokuz Eylül Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, İzmir Teknoloji Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi ise sıralamada 1000 üniversiteden sonra geldi. Kurum, 999’uncu üniversiteden sonra herhangi bir sıralama yapmıyor.

2020’DEN GERİLEME BÜYÜK

QS’in geçen yıl hazırladığı listede Türk üniversiteleri daha yüksek puanlar alırken, Koç Üniversitesi 451’inci sırada yer alırken, Bilkent Üniversitesi 501-510, Sabancı Üniversitesi 521-530, ODTÜ 591-600, Boğaziçi Üniversitesi 651-700, İTÜ 651-700 üniversite arasında yer almıştı.

Ankara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi 801-1000 üniversite arasında kendine yer bulmuştu.

2021’DE ZİRVEDEKİ İLK 10 ÜNİVERSİTE

  • MIT- ABD
  • Stanford Üniversitesi- ABD
  • Harvard Üniversitesi- ABD
  • Calltech- ABD
  • Oxford Üniversitesi- Birleşik Krallık
  • ETH- İsviçre
  • Cambridge Üniversitesi- Birleşik Krallık
  • Imperial College London- Birleşik Krallık
  • Chicago Üniversitesi- ABD
  • UCL- Birleşik Krallık

Türkiye’nin Doğu Avrupa’daki Varlığı

Türkiye’nin Avrupa kıtasındaki varlığı çoğunlukla temel olarak Akdeniz havzasında, güneydoğu Avrupa yani Balkanlar ve doğu Avrupa sahalarında olmuştur. Doğa Avrupa ülkeleri arasında özellikle Polonya Romanya Ukrayna Macaristan Slovakya gibi ülkelerde Osmanlılar Rusya’yı dengeleyici bir unsur olarak gözükmüştür.

Doğu Avrupa’daki soylular ve komutanlar arasından bu sebeple Osmanlı topraklarına iltica edenler olmuştur. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethi için toplarını bir Macar’a döktürmüş, matbaayı ilk kez Osmanlı ülkesine getiren yine bir Macar olmuştu; İbrahim Müteferrika. Polonya ve Macaristan’dan komutanlar özellikle Osmanlı ordusunda önemli görevler yerlerine getirmişler ve bunlar sonradan Müslüman da olmuşlardır.

Doğu Avrupa ülkeleri açısından bakıldığında Osmanlı büyük bir güçtür. Batı Avrupalıların özellikle kilise baskısı ve haçlı zihniyeti nedeniyle hasmane olan tavırlarına karşın doğu Avrupa ülkelerinde Türklere ve Türkiye’ye karşı kurtarıcı koruyucu bir vasıf yüklenmiş ve olumlu bir bakış açısı geliştirilmişti.

Turancılık bir doğu Avrupa ülkesinde bir fikriyat olarak ortaya çıkmıştır; Macaristan. Polonyalıların İstanbul’da yerleştiği bir köyü vardır Polonezköy. Estonya-Bosna arasında bir çizgi çektiğimiz zaman çizginin doğusunda kalan alan Türklerin varlıklarını alabildiğine hissettirdikleri bir dünyadır.

Estonya – Bosna Çizgisi

Neden Gelişemiyoruz? 10 bin dolarlık duvarı aşamıyoruz?

Birleşmiş Milletlerin yaptığı sınıflamaya göre gelişmişlik seviyesi için temel ölçüt kişi başına düşen millî gelirdir. Buna göre kişi başına düşen millî gelirin 1.000 ile 10.000 dolar arasında olduğu ülkeler gelişmekte olan ülkeler; 10.000 doların üzerinde olduğu ülkeler ise gelişmiş ülkeler olarak belirlenmiştir.

Neden Gelişemiyoruz? 10 bin dolarlık duvarı aşamıyoruz?

Bu soruya aslında verilebilecek çok sayıda cevaplar sözkonusudur fakat bunların arasında bir tanesi vardır ki kendisini çok belirgin olarak göstermeyen bir olgudur bu. Bahsettiğimiz düşünce gücüdür. Türkler düşünce gücü ve sorgulama konusunda maalesef çok zengin tarihi ve kültürel birikimlerine karşın gerilerde yer almaktadır. Sürekli geçmişlerindeki zengin bilgelik birikimine karşın hep benci ve bencil yaklaşımlar neticesinde toplumu ve devleti kapsayıcı çözümler geliştirememektedirler.

Siyasi gücü elde edenler bunu toplum ve devlet için değil ama cemaatler tarikatlar ve yakın hısım akrabalar için bir fırsat alanı olarak değerlendirmektedirler. Bunun neticesinde de dünyadan kopuk bir manzara göstermektedirler. Türkiye aslında bir yarımadadır ve daha ötesi kıtalar arası bir yarımadadır ve burada geçiş alanları sözkonusudur fakat Türkler bu geçiş alanlarını AB ve ABD’den gelen üç kuruşluk yardımlarla  heder etmekte, göçmenleri ülkesinde tutarak gelir elde etme hevesi neticesinde çok daha fazlasını masraf olarak üstlenmektedirler.

Amerika’nın kalkınmışlığının temelinde yatan düşünce kuruluşlarıdır. Türkiye’deki düşünce kuruluşları ise maalesef düşünce üretmemektedirler. Tabii burada düşünce üretiminden bahsederken karar alıcıların önüne çok sayıda alternatif düşünceler ve çözüm önerilerinin konulması önem kazanmaktadır, fakat böyle bir durum söz konusu değildir. Proje önerilerimizde ana başlık olarak değerlendirdiğimiz düşünce konusu 10.000 dolarlık barajı aşamamızın ana sebebidir. Amerika’nın siyah elması olan Apple bir düşünce gücü ürünüdür, bir düşüncedir ve Apple iPhone telefonunun gram değeri Türkiye’nin ihracat kilogram değerinden 2,5 misli daha fazladır. Bu hazin bir tablodur, demek ki düşünce gücünü alabildiğine geliştirmemiz stratejik derecede önemlidir.

Kızıl Elma ve Siyah Elma (Apple)

Cultural Heritage of Turks and Turkey

Cultural Heritage of Turks and Turkey

17 pages total 170 articles

 

Sanatlar ve Sorular

Aşağıdaki sanatların, evrensel felsefesi, ruhu ve Türk Kültürü ile ortak/farklı yönleri neler olabilir?

  • Sinema
  • Müzik
  • Tiyatro
  • Şiir
  • Karikatür
  • Seramik
  • Heykel
  • Resim
  • Halk Sanatları
  • Fotoğraf

Sanatçı Devlet Adamlarımız

Türk devlet adamları Göktürk’lerden başlamak üzere her zaman sanatçı özelliklerini de öne çıkarmak istemişlerdir. Türklerin geleneksel sanatı olan şiir sanatı Hanların Hakanların sultanların padişahların eserlerinde dile gelmiştir.

Kutsadıkları bir kurum olan devleti en yüksek bir insan faaliyeti olan sanat ile her zaman özdeşleştirmişlerdir.

Türk devlet adamlarının sanatkâr ve sanatsever olmalarının arkasındaki tek önemli gerçek ise bilgelik kavramıdır. İlk yazılı eserleri olan Kutadgu Bilig’i 6000 küsür dize ile şiirleştirmişler ve devlet adamlarının muhakkak bilge vasıfta olmaları gerektiğini düşünmüşlerdir. Ve bilgelik vasfının da önemli karakteristik özelliklerinden bir tanesi de sanattır.

Göktürkler devrinde kolpa saz çalanlar ve ozanlar bilge olarak adlandırılmışlardır. Şiir hem ses hem de saz ile seslendirildiğinde ruhlardaki ve gönüllerdeki bilgelik tellerine de dokunmaktadır.

Anlaşılan o ki iletişimin önemi açısından devletin temelinde bilgelik kavramı yer almaktadır. İletişim açısından ise sanat insanların gönüllerine ulaşma konusunda en etkili ve önemli bir yol göstericidir.

Devlet yönetme sanatını Kutadgu Bilig olarak adlandırarak kitaplaştıran Türkler böylece bilgeliğe de vurgu yapmışlardır.

Tiyatro ve Şiir: Güç sanatları

Bilge Kişiler Tabakası

IMG_0429.jpeg

Kültürün, Kültür Eserlerinin neden değeri yok?

New Mosque (Yeni Cami) Front August 1975

Entrance stairs of the old New Mosque. The elder is feeding the cornfields and the pigeons. Blessings to your heart, strength to your eyes and stick. A typical Istanbul ritual. The young boy adorned the square with running steps. New Mosque August 1975
Eskide kalmış Yeni Cami’nin giriş merdivenleri. Yaşlı amca, mısır tablaları ile güvercinleri besliyor. Gönlüne bereket, gözlerine bastonuna kuvvet. Tipik bir İstanbul ritüeli. Genç çocuk koşar adımlarla kareyi süslemiş. Yeni Cami Ağustos 1975

Kurucumuz Atatürk tarafından “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” şeklinde geleceğe uzanan bir hedef tespit edilmiş olmasına rağmen, Türkiye’de kültürün bir piyasası bulunmamaktadır, değeri söz konusu değildir. Kültür adamlarının eserlerinin de değeri bulunmamaktadır. Yazılar kitaplar makaleler yayınevleri tarafından hatta üzerine para da talep edilerek yayınlanmaktadır. Kültür insanlarına telif ödenmemesi ciddi bir problemdir. Telif konusu sadece yabancı firmalar söz konusu olduğunda dava konusu olabilmektedir ve anlam taşımaktadır.

Buradaki sorulması gereken önemli soru kültürün hangi strateji ve politikalarla değerli hale geleceği ve kültür insanlarına emeklerinin karşılığının ne şekilde verileceği konusudur. Bugün kitap piyasası tamamen kartel ve tekel bir piyasadır ve kitaba meta gözüyle bakılmaktadır, en çok satan diyelim 5-10 yazar dışındaki kitapların bir anlamı bulunmamaktadır, bundan ötürü okuyucusu da bulunmamaktadır.

Her televizyonda spor programları daha doğrusu futbol programları futbol kanalları yorumcuları gazetelerde 2-3 sayfa futbol sayfaları yer almasına rağmen kültürle ilgili böyle bir durum söz konusu değildir.

Bu neden böyledir, çünkü her şey sevgiyle başlamaktadır, sevgi ise beraberinde bilgiyi getirmektedir, fakat insanlara çocuklara gençlere okuma sevgisi aşılanmamakta okumak bir külfet olarak görülmektedir bir zevk ve huzur kaynağı olarak kesinlikle görülmemektedir, zaten dört şıkka sığdırılmış bir soru cevap sistematiği ile kısırlaşma çoğalmaktadır.

“Orta Asyalıların uzun süredir Hindistan ve Ortadoğu’dan ithal ettikleri inciler, kolay yetişmezler. Çoğu istiridye incinin özünü oluşturacak kum tanesiyle hiç karşılaşmaz bile. Bazıları kumu içine alır, ama hiçbir şey olmaz, birtakım istiridyelerin ise bünyesi kabul etmez kumu, süreçte canını yitirir. Bu, Orta Asya kültürünün mucizesidir ki yüzyıllar içinde hem yabancı kum tanesini almaya açık oldu hem de inci üretmek için kullanacağı kapasiteye sahipti.

Bu, dış dünyaya açık olmak ve yeniliği sadece özümsemek yerine üzerinde çalışıp uyarlamak anlamına da gelir. Bu durum hüküm sürdükçe Orta Asya entelektüel yaşam ve kültür olarak global anlamda ön saflardaydı. Ve yapısal olarak, ne zaman ki yabancı olanı karşılama ve inciye çevirme yetisini yitirdi, o zaman medeniyeti çöktü.” Frederick Starr, ABDli yazar, Kayıp Aydınlanma

“İnsanın gönlü, dibi olmayan denize benzer. Bilgi ise onun dibinde yatan inci taneleri gibi parlar. İnsan, o inciyi denizin dibinden çıkarmazsa, o incinin kum tanesinden bir farkı kalmaz.” Yusuf Has Hacib. 1077.

Değeri bilgide, bilgiyi de denizlerin en derinlerinde yatan inci tanesine benzeten Yusuf, 1000 yıl önce Kutadgu Bilig eserini yazarak Has Hacib olmuştur.

Henüz, 3.Bin yılın başlarındayız. Umalım ki inci tanelerini çıkartarak değerlerimizi yenilemek konusunda çok geç kalmamış olalım.

Avrupa Çağları Bitti.

Gene yaklaşan bir savaş dönemindeyiz. Ama şunu da çok açık görüyorum. Artan bir yabancı faaliyeti var….Finallerdeyiz. Avrupa ne kadar sağa kayarsa kaysın doğrudan bir savaşa azalan nüfusla ve büyük dış göç nüfusuyla giremez. Yapacağı ülke içindeki devşiremediği Müslüman yabancıları göndermek.

Avrupa; ABD ve Rusya’nın ortada sıçanı. Paralı askerlerle 3. Dünyada istediklerini yaptırmaya heveslenebilir, ama orada da Çin ve Rusya var.

Avrupa sonun başlangıcını yaşıyor. Enerji kaynağı yok, silahlı adam sayısı az, nüfus azalıyor, vs… Avrupa, 1. ve 2. dünya savaşları ile harika bir mayın eşeği olduğunu gösterdi.

Avrupa’da aşırı sağ insanların zayıflayan yapıları görüp kendilerini savunma refleksinin sonucu. Ama bu bir fayda sağlayamayacak. Bu Sağ akımlar gecikmiş tepkiler .
Bundan sonra toparlanması zor

Avrupa Çağları bitti.

Asya-Afrika çağları başladı