Home Blog Page 46

Neden Gelişemiyoruz? 10 bin dolarlık duvarı aşamıyoruz?

Birleşmiş Milletlerin yaptığı sınıflamaya göre gelişmişlik seviyesi için temel ölçüt kişi başına düşen millî gelirdir. Buna göre kişi başına düşen millî gelirin 1.000 ile 10.000 dolar arasında olduğu ülkeler gelişmekte olan ülkeler; 10.000 doların üzerinde olduğu ülkeler ise gelişmiş ülkeler olarak belirlenmiştir.

Neden Gelişemiyoruz? 10 bin dolarlık duvarı aşamıyoruz?

Bu soruya aslında verilebilecek çok sayıda cevaplar sözkonusudur fakat bunların arasında bir tanesi vardır ki kendisini çok belirgin olarak göstermeyen bir olgudur bu. Bahsettiğimiz düşünce gücüdür. Türkler düşünce gücü ve sorgulama konusunda maalesef çok zengin tarihi ve kültürel birikimlerine karşın gerilerde yer almaktadır. Sürekli geçmişlerindeki zengin bilgelik birikimine karşın hep benci ve bencil yaklaşımlar neticesinde toplumu ve devleti kapsayıcı çözümler geliştirememektedirler.

Siyasi gücü elde edenler bunu toplum ve devlet için değil ama cemaatler tarikatlar ve yakın hısım akrabalar için bir fırsat alanı olarak değerlendirmektedirler. Bunun neticesinde de dünyadan kopuk bir manzara göstermektedirler. Türkiye aslında bir yarımadadır ve daha ötesi kıtalar arası bir yarımadadır ve burada geçiş alanları sözkonusudur fakat Türkler bu geçiş alanlarını AB ve ABD’den gelen üç kuruşluk yardımlarla  heder etmekte, göçmenleri ülkesinde tutarak gelir elde etme hevesi neticesinde çok daha fazlasını masraf olarak üstlenmektedirler.

Amerika’nın kalkınmışlığının temelinde yatan düşünce kuruluşlarıdır. Türkiye’deki düşünce kuruluşları ise maalesef düşünce üretmemektedirler. Tabii burada düşünce üretiminden bahsederken karar alıcıların önüne çok sayıda alternatif düşünceler ve çözüm önerilerinin konulması önem kazanmaktadır, fakat böyle bir durum söz konusu değildir. Proje önerilerimizde ana başlık olarak değerlendirdiğimiz düşünce konusu 10.000 dolarlık barajı aşamamızın ana sebebidir. Amerika’nın siyah elması olan Apple bir düşünce gücü ürünüdür, bir düşüncedir ve Apple iPhone telefonunun gram değeri Türkiye’nin ihracat kilogram değerinden 2,5 misli daha fazladır. Bu hazin bir tablodur, demek ki düşünce gücünü alabildiğine geliştirmemiz stratejik derecede önemlidir.

Kızıl Elma ve Siyah Elma (Apple)

Cultural Heritage of Turks and Turkey

Cultural Heritage of Turks and Turkey

17 pages total 170 articles

 

Sanatlar ve Sorular

Aşağıdaki sanatların, evrensel felsefesi, ruhu ve Türk Kültürü ile ortak/farklı yönleri neler olabilir?

  • Sinema
  • Müzik
  • Tiyatro
  • Şiir
  • Karikatür
  • Seramik
  • Heykel
  • Resim
  • Halk Sanatları
  • Fotoğraf

Sanatçı Devlet Adamlarımız

Türk devlet adamları Göktürk’lerden başlamak üzere her zaman sanatçı özelliklerini de öne çıkarmak istemişlerdir. Türklerin geleneksel sanatı olan şiir sanatı Hanların Hakanların sultanların padişahların eserlerinde dile gelmiştir.

Kutsadıkları bir kurum olan devleti en yüksek bir insan faaliyeti olan sanat ile her zaman özdeşleştirmişlerdir.

Türk devlet adamlarının sanatkâr ve sanatsever olmalarının arkasındaki tek önemli gerçek ise bilgelik kavramıdır. İlk yazılı eserleri olan Kutadgu Bilig’i 6000 küsür dize ile şiirleştirmişler ve devlet adamlarının muhakkak bilge vasıfta olmaları gerektiğini düşünmüşlerdir. Ve bilgelik vasfının da önemli karakteristik özelliklerinden bir tanesi de sanattır.

Göktürkler devrinde kolpa saz çalanlar ve ozanlar bilge olarak adlandırılmışlardır. Şiir hem ses hem de saz ile seslendirildiğinde ruhlardaki ve gönüllerdeki bilgelik tellerine de dokunmaktadır.

Anlaşılan o ki iletişimin önemi açısından devletin temelinde bilgelik kavramı yer almaktadır. İletişim açısından ise sanat insanların gönüllerine ulaşma konusunda en etkili ve önemli bir yol göstericidir.

Devlet yönetme sanatını Kutadgu Bilig olarak adlandırarak kitaplaştıran Türkler böylece bilgeliğe de vurgu yapmışlardır.

Tiyatro ve Şiir: Güç sanatları

Bilge Kişiler Tabakası

IMG_0429.jpeg

Kültürün, Kültür Eserlerinin neden değeri yok?

New Mosque (Yeni Cami) Front August 1975

Entrance stairs of the old New Mosque. The elder is feeding the cornfields and the pigeons. Blessings to your heart, strength to your eyes and stick. A typical Istanbul ritual. The young boy adorned the square with running steps. New Mosque August 1975
Eskide kalmış Yeni Cami’nin giriş merdivenleri. Yaşlı amca, mısır tablaları ile güvercinleri besliyor. Gönlüne bereket, gözlerine bastonuna kuvvet. Tipik bir İstanbul ritüeli. Genç çocuk koşar adımlarla kareyi süslemiş. Yeni Cami Ağustos 1975

Kurucumuz Atatürk tarafından “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” şeklinde geleceğe uzanan bir hedef tespit edilmiş olmasına rağmen, Türkiye’de kültürün bir piyasası bulunmamaktadır, değeri söz konusu değildir. Kültür adamlarının eserlerinin de değeri bulunmamaktadır. Yazılar kitaplar makaleler yayınevleri tarafından hatta üzerine para da talep edilerek yayınlanmaktadır. Kültür insanlarına telif ödenmemesi ciddi bir problemdir. Telif konusu sadece yabancı firmalar söz konusu olduğunda dava konusu olabilmektedir ve anlam taşımaktadır.

Buradaki sorulması gereken önemli soru kültürün hangi strateji ve politikalarla değerli hale geleceği ve kültür insanlarına emeklerinin karşılığının ne şekilde verileceği konusudur. Bugün kitap piyasası tamamen kartel ve tekel bir piyasadır ve kitaba meta gözüyle bakılmaktadır, en çok satan diyelim 5-10 yazar dışındaki kitapların bir anlamı bulunmamaktadır, bundan ötürü okuyucusu da bulunmamaktadır.

Her televizyonda spor programları daha doğrusu futbol programları futbol kanalları yorumcuları gazetelerde 2-3 sayfa futbol sayfaları yer almasına rağmen kültürle ilgili böyle bir durum söz konusu değildir.

Bu neden böyledir, çünkü her şey sevgiyle başlamaktadır, sevgi ise beraberinde bilgiyi getirmektedir, fakat insanlara çocuklara gençlere okuma sevgisi aşılanmamakta okumak bir külfet olarak görülmektedir bir zevk ve huzur kaynağı olarak kesinlikle görülmemektedir, zaten dört şıkka sığdırılmış bir soru cevap sistematiği ile kısırlaşma çoğalmaktadır.

“Orta Asyalıların uzun süredir Hindistan ve Ortadoğu’dan ithal ettikleri inciler, kolay yetişmezler. Çoğu istiridye incinin özünü oluşturacak kum tanesiyle hiç karşılaşmaz bile. Bazıları kumu içine alır, ama hiçbir şey olmaz, birtakım istiridyelerin ise bünyesi kabul etmez kumu, süreçte canını yitirir. Bu, Orta Asya kültürünün mucizesidir ki yüzyıllar içinde hem yabancı kum tanesini almaya açık oldu hem de inci üretmek için kullanacağı kapasiteye sahipti.

Bu, dış dünyaya açık olmak ve yeniliği sadece özümsemek yerine üzerinde çalışıp uyarlamak anlamına da gelir. Bu durum hüküm sürdükçe Orta Asya entelektüel yaşam ve kültür olarak global anlamda ön saflardaydı. Ve yapısal olarak, ne zaman ki yabancı olanı karşılama ve inciye çevirme yetisini yitirdi, o zaman medeniyeti çöktü.” Frederick Starr, ABDli yazar, Kayıp Aydınlanma

“İnsanın gönlü, dibi olmayan denize benzer. Bilgi ise onun dibinde yatan inci taneleri gibi parlar. İnsan, o inciyi denizin dibinden çıkarmazsa, o incinin kum tanesinden bir farkı kalmaz.” Yusuf Has Hacib. 1077.

Değeri bilgide, bilgiyi de denizlerin en derinlerinde yatan inci tanesine benzeten Yusuf, 1000 yıl önce Kutadgu Bilig eserini yazarak Has Hacib olmuştur.

Henüz, 3.Bin yılın başlarındayız. Umalım ki inci tanelerini çıkartarak değerlerimizi yenilemek konusunda çok geç kalmamış olalım.

Avrupa Çağları Bitti.

Gene yaklaşan bir savaş dönemindeyiz. Ama şunu da çok açık görüyorum. Artan bir yabancı faaliyeti var….Finallerdeyiz. Avrupa ne kadar sağa kayarsa kaysın doğrudan bir savaşa azalan nüfusla ve büyük dış göç nüfusuyla giremez. Yapacağı ülke içindeki devşiremediği Müslüman yabancıları göndermek.

Avrupa; ABD ve Rusya’nın ortada sıçanı. Paralı askerlerle 3. Dünyada istediklerini yaptırmaya heveslenebilir, ama orada da Çin ve Rusya var.

Avrupa sonun başlangıcını yaşıyor. Enerji kaynağı yok, silahlı adam sayısı az, nüfus azalıyor, vs… Avrupa, 1. ve 2. dünya savaşları ile harika bir mayın eşeği olduğunu gösterdi.

Avrupa’da aşırı sağ insanların zayıflayan yapıları görüp kendilerini savunma refleksinin sonucu. Ama bu bir fayda sağlayamayacak. Bu Sağ akımlar gecikmiş tepkiler .
Bundan sonra toparlanması zor

Avrupa Çağları bitti.

Asya-Afrika çağları başladı

 

Kuantum Yazıları ve Aforizmaları

Gelecek öngörüleriyle ünlenen fizikçi Michio Kaku’nun önümüzdeki yıllar için tahminleri neler?

Haluk Berkmen KUANTUM Yazıları

http://www.halukberkmen.net/ Kuantum ve İnsan   Kuantum ve Yaşam Fizikteki Metafizik Kuantum Sıçraması Kuantum Kuramının Mantığı Hem-Hem Mantığı Süreksiz Gerçeklik Kuantum Kuramı ve İnsan Kuvvet Kavramı Hakkında Demografi ve Kuantum Çift Yarık Deneyi ve Toplum Işık Enerjisi ve…

Kuantum Bilgeliği. Aforizmalar. Prof. İsmail Hakkı AYDIN

Akılcı Eflatun, kuantum düşüncesinin ilk mütefekkiridir. Al sana kuantum! En küçük parçanın mekân ve durumu ne kadar hassas tespit edilirse hareket hâlindeki durumu hakkında o…

Yaşamanın öncelikli görevidir Kitap Okumak

Adnan Şur, 2002

Dünyamızı doğru algılamak için, edebiyat, bilim, felsefe, şiir ve tarih okumaktan geçeceğini söylüyor Hilmi Yavuz, bu doğrultuda şunları söylüyor:” Dünya kurmaca ise bunu edebiyat kitaplarından öğrendim. Dünya gerçeklik ise bilim kitaplarından, dünyanın us olduğunu felsefe okuyarak, imgelem olduğunu şiir okuyarak öğrendim. Dünyanın bellek olduğunu bana öğreten tarihtir.” İnsanın okur yazarlıktan okurluğa geçmesi öncelikle okuryazarlık becerisini ileriye doğru taşıma alışkanlığına dönüştürmesine bağlıdır.

Bunun yanı sıra okuduklarının derinliklerine ine bilecek, onları eleştirel ve araştırmacı bir yaklaşımla inceleye bilecek, okuduğundan elde ettiğini eleştirel bir yaklaşımla değerlendirecek sorgulayacak bir donanım gerektirir. Bu donanımın odak noktası bireyin kafasını özgür, bağımsız bir özellikle kullana bilmesidir. Birey okuduklarını ince dokuyup sık eleyerek ve bunlar üzerinde incelikli düşünerek sağlam ve sağlıklı bir iletişime girmesinin kıstası olarak kendi özgür bilinci içinde kendi aklını kullanmasıyla gerçekleştire bilir.

Günümüzde, kitap okumanın karşısında büyük bir güç: televizyon başta olmak, üzere bütün kitle iletişim aygıtları her geçen günle birlikte katılaşarak karşı bir ortam oluşturuyor. Oysa bu ortama karşın, mücadeleyi geliştirmek, insanı okur yazarlıktan okurluğa doğru götürmek zorundayız. Çağdaş insan okuyan, okudukları üzerinde derin düşünen, kendini sürekli ileriye doğru yenileyendir.

Okuma yaşamımızın belirli bir aşamasında ya da bir döneminde başlayıp biten bir etkinlik değildir. Çocukluk döneminden başlayıp, yaşlılığımızın en son anına kadar yaşamımızda yer almalıdır. Daha doğru bir tanım yaparsak, yeme, içme, solunum gibi yaşamsal bir iksir niteliğini kazanmalıdır. Yaşamımızın ilk yıllarında okuduğumuz bir kitabı olgunluk döneminde de, okuduğumuzda ondan alacağımız tat, ilk okuduğumuzdan daha farklı olur. Sebebine gelince: yaşamın akışı içinde hem okuma anlayışımız değişmiştir, hem de kişiliğimiz tartışmasız değişmiştir.

Okumanın hayatımızda yeri yaşla sınırlı değildir. İnsanın, her yaş döneminin kendine özgü ilgileri, merakları, soruları vardır. Bu bilgi gereksinimlerini karşılamak için insan oğlu, insan kızı her yaş evresinde değişik bilgi kaynaklarına yönelir. Bu gerçeği Montaigne ne kadar güzel anlatıyor:” Kitaplar ömür boyu, yani baş ucumda ve elimin altındadır. Yaşlılığımda ve yalnızlığımda avuturlar beni. Sıkıntılı bir avareliğin baskısından kurtarır, hoşlanmadığım kişilerin havasından dilediğim zaman ayırır verirler beni.

Fazla ağır basmadıkları, gücümü aşmadıkları zaman acılarımı törpülerler. Rahatımı kaçıran bir saplantıyı başımdan atmak için kitaplara baş vurmaktan iyisi yoktur, hemen beni kendilerine çeker, içimdekinden uzaklaştırırlar…İnsan hayatı denen bu yolculukta benim bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve ondan yoksun anlayışta olan insanlara da çok acırım.” Demek ki okumak yaşam boyu kullanacağımız temel bir uğraştır.

Burada ünlü Alman düşünür Goethe’nin şu sözlerine kulak verelim:” Okumayı öğrenmek sanatların en güçlüsüdür. Ben bu işe yaşamımın seksen yılını verdim yinede tam olarak öğrendiğimi söylüyemem.” Gerçekten de bu durum böyledir. Okur insan okudukları üzerinde düşünmeyi, yorumlamayı, kendi yargılarını kullana bilmeyi alışkanlık halin dönüştürmelidir. Çünkü böyle bilinçli bir okuma yaşamın belirli sürecinde başlayıp, belirli bir aşamasında biten bir uğraş değildir. Bütün bir yaşam boyunca kullanacağımız bir uğraştır.

Öğrenmenin ve bir bütün insan olmanın biricik yolu, insanı öteki insanların gözlem ve yaşantılarından yararlandırarak, onların dünyasına götürerek tam anlamıyla insanı dönüştürdüğünü çeşitli düşünürler tarafından dile getirilmiştir. Bunlardan birisi Thomas Jefferson bu durumu ne kadar güzel anlatıyor:” Özgür insan, okuyan insandır. Çünkü bilgisizliğin, kör inançların ve saplantıların her türlüsünü yenen bir güçtür okuma.”

Bütünlüklü insan bilgilenme ve bilinçlenme çabasıyla aydınlanmanın ışığıyla buluşmuş, aydınlanmanın verileriyle kendi donanımını sağlamıştır. Soran, sorgulayan, kendi aklı üzerinde tam hakimiyet kurmuş, aydınlığı arayan güçlü bir kişiliği vardır. Buradan hareket ederek, eleştirel okumanın bireyi bağımlılıktan kurtarıp aydın kimliğiyle buluşturduğunu söyleye biliriz. İşte bu yol olağan yaşamdan vazgeçip olağan dışı yaşam yolunda bir bilgi palyaçosu olmaktır. Enis Batur’unda dediği gibi:” Okumak, aynı zamanda bir başkaldırıdır.” O zaman doğru bir başkaldırı için, hemen şimdi yaşamımızın odak noktasına kitapları ve okumayı koyalım.

Yürümenin Felsefi Terapisi, Adnan Şur

 

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

The wooden mansion with many windows leaning against the garden of Topkapı Palace, a stovepipe removed from the glass means that they still live in it. It is a structure that survived in the last quarter of the 20th century, but it seems that it did not extend into the 21st century, I guess so. Who knows who lived in it, who once experienced what happiness, unhappiness, pain, joy. The structures inside the Topkapı Palace were built from stone and marble to remain permanently in eternity, but the wooden structure leaning against the wall, in which people sit, unfortunately did not survive to the present day. An important difference and understanding. Wooden House Next to Topkapi Palace October 11, 1975
Topkapı Sarayının bahçesine yaslanmış çok pencereli ahşap konak camdan bir soba borusu çıkarılmış halen içinde yaşıyorlar demek. 20. yüzyılın son çeyreğinde ayakta kalmış bir yapı ama 21. yüzyıla uzanamamış öyle gözüküyor, öyle tahmin ediyorum. İçinde kimler yaşadı kim bir ara hangi mutluluklar Mutsuzluklar acılar sevinçler yaşandı kimbilir. Topkapı Sarayının içindeki yapılar taştan mermerden kalıcı bir şekilde sonsuzluğa kalacak şekilde inşa edilmiş ama duvarına yaslanmış, insanların içinde oturduğu ahşap yapı ise günümüze uzanamamış maalesef. Önemli bir fark ve anlayış. Topkapı Sarayı Yanındaki Ahşap Ev 11 Ekim 1975

-David Le Breton, Yürümeye Övgü eserinde Rousseau, Nietzsche, Heidegger gibi filozoflardan esinlenerek yürüme eyleminin felsefi açılımları üzerinde önemle durmuştur. Yürümenin bütün yönlerini açımlayarak okura şu önemli uyarıyı yapmaktadır: Yürüyen insan sizsiniz. Kitabın giriş kısmında insanı yürümeye kışkırtan ve baştan çıkaran Henry-David Thoreau’dan şu alıntıyla başlamaktadır:” Kafası rahat olan kimse bütün zenginliklere sahiptir. Ayağında bir ayakkabı olan ve sanki tüm yeryüzü deriyle kaplıymış gibi yürüyen kimse için de aynı şey söz konusu değilmidir?”

-Yürümenin en önemli açılımı dünyaya açılmaktır. Bütünlüklü bir duyumsallık içerisinde derin ve manalı düşünmenin etkin eylemine taşır insanı. İnsan ciddi şekilde yaptığı yürüyüşten değişmiş olarak döner. Yaşadığımız uygarlığın yaşamlarımızda oluşturduğu ağır sorumsallara boyun eğmekten çok zamanın neşeli keyfini çıkarma yönelimini hissettirir. Yürümek ne olursa olsun kalıcı olarak bütünsellikli bedenle yaşamaktır. Dağlarda, ormanlarda, yollarda, patikalarda yürümek yaşadığımız dünyanın düzensizlikleri karşısında sorumluluklarımızdan bizi kopartmaz. Ancak bunun karşısında soluklanmamızı, duyularımızı, keskinleştirmemizi, meraklarımızı tazelememizi sağlar. Yürüyüş genelde insanın kendi içinde yoğunlaşmasını sağlayan ciddi bir dönemeçtir.

-İnsanın en birincil temel yeteneği olan yürümesi milyonlarca yıl öncesi iki ayağının üzerinde dikilmesi ile başlamıştır. Bu ayağa kalkış başkalarıyla hareket ederek dünyaya anlam vermek, dünyayı anlayarak duygu ve düşüncesini paylaşmıştır. İnsanoğlu, insan kızı İki ayakla yürümenin en önemli gerçeği elin ve yüzün özgürleşmesini kolaylaştırmaktır. Binlerce hareketin olanaklarından yararlanarak çevresini manevrasını sınırsız olarak genişleterek insan beyninin gelişmesine katkıda bulunmuştur. İnsan binlerce yıldır içinde bulunduğu dünyanın birçok yerine gidebilmek için bedenini ve fiziksel potansiyellerini kullanarak varmıştır. Uygar toplumun insanı ne yazık ki, bir yerden bir yere gidebilmek için hareketlilikten, bireysel fiziksel direnişten yani bedeninden artık çok çok az yararlanmaktadır.

-David Le Breton modernliğin karşısında bedenlerimizin hızla nasıl tüketildiğini şu anlamlı sözcüklerle ifade etmiştir:”Günümüzde otomobil, kentlerde tıkanıklıklara neden olmasına ve gündelik dramlar yaratmasına rağmen gündelik yaşamın kraliçesidir. Bedeni milyonlarca insan için neredeyse gereksiz hale getirmiştir. İnsan oturan ya da hareket etmeyen bir varlık olmaya başlamıştır ve birçok insanın yaşamının yerinde protezler almıştır. Bugün insan bedeni bir anormallik, düzeltilmesi gereken bir müsvedde gibi görülmesinde şaşırtıcı bir şey yoktur ve hatta kimileri bedenin saf dışı edilmesi gerektiğini bile düşünmektedirler. Bireysel etkinlikler fiziksel enerjiden çok sinirsel enerji tüketirler. Beden modernliğin karşısında bir engeldir.” İnsanın kendi çevresi üzerindeki etkinliğinin hızla kısıtlanmasını bir silinmeye dönüşerek dünya görüşünü olumsuz etkileyerek hakikatle ilgili eylem alanını kararlılık duygusunu olaylar ve nesnelerle ilgili bilgilerini sınırlayarak zayıflatmaktadır.

-Ciddi anlamda günümüz insanı bir erezyon yaşamaktadır. Modern hayatta araba, asansör, yürüyen merdivenler bedenlerimizi ve yaşamlarımızı berbat ederek biz İnsanları işe yaramayan sakat canlılar haline dönüştürmüştür. Rolnad Barthes şöyle diyordu:” Yürümek belki de en sıradan en basit-mitolojik açıdan-eylemdir. Her düş, her ideal İmaj, her toplumsal promosyon ayakları ortadan kaldırır (portrede olsun, otomobilde olsun). Saf bir insandan söz edilirken “ayakları gibi aptal” diye söz edilmiştir.

-Hareket etmemiz için ayaklarımız yapılmıştır. Uygar dünya açısından yürümek bir geçmişe özlem ya da direniş biçimini akla getirebilir. Yürüyüş her yürüyen için özgürleşme düzeyine göre değişik tonlarla bedenin bir zaferidir. Gezgin bir süre içerisinde doğayla veya başkalarıyla ilişkisi hakkında ciddi sorular sormaya ve bu sorular üzerinde düşünmeye sevk eder. Zamanın ve mekânın hazzını çıkaran yürüyüş modern yaşamdan kaçış ve modernliğe yapılmış bir naniktir. Çılgın yaşam labirentleri içinde bir kestirme yoludur.

-Bir yürüyüşün zamandan başka istikameti olmayan nihai bir etkinliktir. Örneğin gözleri görmeyen bir âmâ kendisi için engel teşkil etmeyen daire biçiminde bir yolu sürekli kat eder. Dünyayı, binbir çeşit kokuları, esen rüzgârı anımsar. Onun tek cesaretsizliği alışkanlıklarının dışına çıkamamaktır. Bütün yürüyüşlerin sonu olan ölüme doğru ilerlemeye kafa tutmaktan başka bir şey değildir.

-Sonuç itibarıyla yürümek hiçbir yere varamamak üzere gerçekleştirilen amaçsız bir eylemdir. Cezaevlerinde mahkumlar ince düşlere dalarak hücrelerini arşınlarlar hiç durmaksızın. Mahkumlar bir düşsel yolculuklarının kendi mekânlarının içerisinde gerçek yürüyüşlerini haritasını çıkarırlar. Bugün altı yedi saat yürüdük bu otuz kırk kilometre mesafe kat etmektir.

-Yürüyüş felsefe yapmaktır aynı zamanda. Gezgin insan yürürken bir takım temel soruları kendisine sorar. İnsanlığın sürekli kafasını karıştıran meşgul eden sorulara cevap vermeye çalışır: İnsan nereden geliyor, nereye gidiyor? Kimim ben? Gezginlerin kendilerine sordukları soruları asla yerleşik insan kendisine sormaz. Sıradan yerleşik yaşamlar insanın önündeki en temel sorunlardan yokluk, hastalık, ölüm gibi temaların üzerine düşünmeyi unutmuşlardır. Nedense insan küçük küçük yaptığı yürüyüşlerde bu durumları fark etmeye başlamıştır.

-Yürümek manzarayla etkin bir duyarlılık bağlantısıdır. Her bireyin manzaraya yaklaşımı farklı duygusal tonlar içermiştir. Çünkü her gezinti bir manzara ya da bir kenti yok sayamaz. Yürüyüş temel unsurlarla yüz yüze gelmektir. Toprak, doğada yer alan patikalar, yollar, hanlar, yön işaretleridir. Yürüyüş dünyanın çıplaklığı içerisindeki insanda pırıl pırıl olan kutsallık duygusunu uyandırmıştır. Güzellik aynı zamanda demokrattır. Her şeye her insana kendisini sunar. Güzel olan da coşku ve mutluluk sayısız kez fışkırır ve kuşatır. İnsan belleğine bir çerçeve, bir ortam, bir manzara, bir ses, bir yüz kazandırır. Yürüyüş dünyanın tadını çıkarmak bir iç huzurla iç dinginlikle sürekli bir temastır.

Azizler Ülkesi

“Samandağı adını samandan değil Aziz Simon’dan alıyormuş”

Sivas’ın adını Aziz Sebastian’dan alması gibi.

Azizler ülkesindeyiz..

 

Anadolu Azizleri

 

Müjdeci Aziz Yuhanna Anglikan Kilisesi, İzmir Aktif

Kilise adı Resim durum
Ayios Andreas en te Krisei Manastırı Camiye çevrilmiş
Yıkıntı
Azize Gastria Manastırı Camiye çevrilmiş
Aya Yorgi Patrikhane Kilisesi Aktif
Aya İrini Müze
Ayasofya Camiye dönüştürüldü, sonrasında müze oldu, sonra tekrar camiye dönüştürüldü
Aziz Nikolas Katolik Kilisesi Camiye çevrilmiş
İskenderun Aziz Nicholas Kilisesi Kahramanmaraş depremlerinde hasar gördü
Aya Sergios ve Bachos Kilisesi Camiye çevrilmiş
İstanbul, Feriköy’deki Aziz Demetrius Kilisesi Aktif
Ayia Theodosia Camiye çevrilmiş
Azize Theotokos Kyriotissa Camiye çevrilmiş
Aziz Nikolas Kilisesi (Noel Baba) (Demre) Yıkıntı, müze
Aziz John Katedrali, İzmir Aktif
Aziz Polikarp Kilisesi Aktif

Makriali Aziz Giorgi Kilisesi, Kemalpaşa, Artvin Yıkıntı