Home Blog Page 47

Kuantum Yazıları ve Aforizmaları

Gelecek öngörüleriyle ünlenen fizikçi Michio Kaku’nun önümüzdeki yıllar için tahminleri neler?

Haluk Berkmen KUANTUM Yazıları

http://www.halukberkmen.net/ Kuantum ve İnsan   Kuantum ve Yaşam Fizikteki Metafizik Kuantum Sıçraması Kuantum Kuramının Mantığı Hem-Hem Mantığı Süreksiz Gerçeklik Kuantum Kuramı ve İnsan Kuvvet Kavramı Hakkında Demografi ve Kuantum Çift Yarık Deneyi ve Toplum Işık Enerjisi ve…

Kuantum Bilgeliği. Aforizmalar. Prof. İsmail Hakkı AYDIN

Akılcı Eflatun, kuantum düşüncesinin ilk mütefekkiridir. Al sana kuantum! En küçük parçanın mekân ve durumu ne kadar hassas tespit edilirse hareket hâlindeki durumu hakkında o…

Yaşamanın öncelikli görevidir Kitap Okumak

Adnan Şur, 2002

Dünyamızı doğru algılamak için, edebiyat, bilim, felsefe, şiir ve tarih okumaktan geçeceğini söylüyor Hilmi Yavuz, bu doğrultuda şunları söylüyor:” Dünya kurmaca ise bunu edebiyat kitaplarından öğrendim. Dünya gerçeklik ise bilim kitaplarından, dünyanın us olduğunu felsefe okuyarak, imgelem olduğunu şiir okuyarak öğrendim. Dünyanın bellek olduğunu bana öğreten tarihtir.” İnsanın okur yazarlıktan okurluğa geçmesi öncelikle okuryazarlık becerisini ileriye doğru taşıma alışkanlığına dönüştürmesine bağlıdır.

Bunun yanı sıra okuduklarının derinliklerine ine bilecek, onları eleştirel ve araştırmacı bir yaklaşımla inceleye bilecek, okuduğundan elde ettiğini eleştirel bir yaklaşımla değerlendirecek sorgulayacak bir donanım gerektirir. Bu donanımın odak noktası bireyin kafasını özgür, bağımsız bir özellikle kullana bilmesidir. Birey okuduklarını ince dokuyup sık eleyerek ve bunlar üzerinde incelikli düşünerek sağlam ve sağlıklı bir iletişime girmesinin kıstası olarak kendi özgür bilinci içinde kendi aklını kullanmasıyla gerçekleştire bilir.

Günümüzde, kitap okumanın karşısında büyük bir güç: televizyon başta olmak, üzere bütün kitle iletişim aygıtları her geçen günle birlikte katılaşarak karşı bir ortam oluşturuyor. Oysa bu ortama karşın, mücadeleyi geliştirmek, insanı okur yazarlıktan okurluğa doğru götürmek zorundayız. Çağdaş insan okuyan, okudukları üzerinde derin düşünen, kendini sürekli ileriye doğru yenileyendir.

Okuma yaşamımızın belirli bir aşamasında ya da bir döneminde başlayıp biten bir etkinlik değildir. Çocukluk döneminden başlayıp, yaşlılığımızın en son anına kadar yaşamımızda yer almalıdır. Daha doğru bir tanım yaparsak, yeme, içme, solunum gibi yaşamsal bir iksir niteliğini kazanmalıdır. Yaşamımızın ilk yıllarında okuduğumuz bir kitabı olgunluk döneminde de, okuduğumuzda ondan alacağımız tat, ilk okuduğumuzdan daha farklı olur. Sebebine gelince: yaşamın akışı içinde hem okuma anlayışımız değişmiştir, hem de kişiliğimiz tartışmasız değişmiştir.

Okumanın hayatımızda yeri yaşla sınırlı değildir. İnsanın, her yaş döneminin kendine özgü ilgileri, merakları, soruları vardır. Bu bilgi gereksinimlerini karşılamak için insan oğlu, insan kızı her yaş evresinde değişik bilgi kaynaklarına yönelir. Bu gerçeği Montaigne ne kadar güzel anlatıyor:” Kitaplar ömür boyu, yani baş ucumda ve elimin altındadır. Yaşlılığımda ve yalnızlığımda avuturlar beni. Sıkıntılı bir avareliğin baskısından kurtarır, hoşlanmadığım kişilerin havasından dilediğim zaman ayırır verirler beni.

Fazla ağır basmadıkları, gücümü aşmadıkları zaman acılarımı törpülerler. Rahatımı kaçıran bir saplantıyı başımdan atmak için kitaplara baş vurmaktan iyisi yoktur, hemen beni kendilerine çeker, içimdekinden uzaklaştırırlar…İnsan hayatı denen bu yolculukta benim bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve ondan yoksun anlayışta olan insanlara da çok acırım.” Demek ki okumak yaşam boyu kullanacağımız temel bir uğraştır.

Burada ünlü Alman düşünür Goethe’nin şu sözlerine kulak verelim:” Okumayı öğrenmek sanatların en güçlüsüdür. Ben bu işe yaşamımın seksen yılını verdim yinede tam olarak öğrendiğimi söylüyemem.” Gerçekten de bu durum böyledir. Okur insan okudukları üzerinde düşünmeyi, yorumlamayı, kendi yargılarını kullana bilmeyi alışkanlık halin dönüştürmelidir. Çünkü böyle bilinçli bir okuma yaşamın belirli sürecinde başlayıp, belirli bir aşamasında biten bir uğraş değildir. Bütün bir yaşam boyunca kullanacağımız bir uğraştır.

Öğrenmenin ve bir bütün insan olmanın biricik yolu, insanı öteki insanların gözlem ve yaşantılarından yararlandırarak, onların dünyasına götürerek tam anlamıyla insanı dönüştürdüğünü çeşitli düşünürler tarafından dile getirilmiştir. Bunlardan birisi Thomas Jefferson bu durumu ne kadar güzel anlatıyor:” Özgür insan, okuyan insandır. Çünkü bilgisizliğin, kör inançların ve saplantıların her türlüsünü yenen bir güçtür okuma.”

Bütünlüklü insan bilgilenme ve bilinçlenme çabasıyla aydınlanmanın ışığıyla buluşmuş, aydınlanmanın verileriyle kendi donanımını sağlamıştır. Soran, sorgulayan, kendi aklı üzerinde tam hakimiyet kurmuş, aydınlığı arayan güçlü bir kişiliği vardır. Buradan hareket ederek, eleştirel okumanın bireyi bağımlılıktan kurtarıp aydın kimliğiyle buluşturduğunu söyleye biliriz. İşte bu yol olağan yaşamdan vazgeçip olağan dışı yaşam yolunda bir bilgi palyaçosu olmaktır. Enis Batur’unda dediği gibi:” Okumak, aynı zamanda bir başkaldırıdır.” O zaman doğru bir başkaldırı için, hemen şimdi yaşamımızın odak noktasına kitapları ve okumayı koyalım.

Yürümenin Felsefi Terapisi, Adnan Şur

 

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

The wooden mansion with many windows leaning against the garden of Topkapı Palace, a stovepipe removed from the glass means that they still live in it. It is a structure that survived in the last quarter of the 20th century, but it seems that it did not extend into the 21st century, I guess so. Who knows who lived in it, who once experienced what happiness, unhappiness, pain, joy. The structures inside the Topkapı Palace were built from stone and marble to remain permanently in eternity, but the wooden structure leaning against the wall, in which people sit, unfortunately did not survive to the present day. An important difference and understanding. Wooden House Next to Topkapi Palace October 11, 1975
Topkapı Sarayının bahçesine yaslanmış çok pencereli ahşap konak camdan bir soba borusu çıkarılmış halen içinde yaşıyorlar demek. 20. yüzyılın son çeyreğinde ayakta kalmış bir yapı ama 21. yüzyıla uzanamamış öyle gözüküyor, öyle tahmin ediyorum. İçinde kimler yaşadı kim bir ara hangi mutluluklar Mutsuzluklar acılar sevinçler yaşandı kimbilir. Topkapı Sarayının içindeki yapılar taştan mermerden kalıcı bir şekilde sonsuzluğa kalacak şekilde inşa edilmiş ama duvarına yaslanmış, insanların içinde oturduğu ahşap yapı ise günümüze uzanamamış maalesef. Önemli bir fark ve anlayış. Topkapı Sarayı Yanındaki Ahşap Ev 11 Ekim 1975

-David Le Breton, Yürümeye Övgü eserinde Rousseau, Nietzsche, Heidegger gibi filozoflardan esinlenerek yürüme eyleminin felsefi açılımları üzerinde önemle durmuştur. Yürümenin bütün yönlerini açımlayarak okura şu önemli uyarıyı yapmaktadır: Yürüyen insan sizsiniz. Kitabın giriş kısmında insanı yürümeye kışkırtan ve baştan çıkaran Henry-David Thoreau’dan şu alıntıyla başlamaktadır:” Kafası rahat olan kimse bütün zenginliklere sahiptir. Ayağında bir ayakkabı olan ve sanki tüm yeryüzü deriyle kaplıymış gibi yürüyen kimse için de aynı şey söz konusu değilmidir?”

-Yürümenin en önemli açılımı dünyaya açılmaktır. Bütünlüklü bir duyumsallık içerisinde derin ve manalı düşünmenin etkin eylemine taşır insanı. İnsan ciddi şekilde yaptığı yürüyüşten değişmiş olarak döner. Yaşadığımız uygarlığın yaşamlarımızda oluşturduğu ağır sorumsallara boyun eğmekten çok zamanın neşeli keyfini çıkarma yönelimini hissettirir. Yürümek ne olursa olsun kalıcı olarak bütünsellikli bedenle yaşamaktır. Dağlarda, ormanlarda, yollarda, patikalarda yürümek yaşadığımız dünyanın düzensizlikleri karşısında sorumluluklarımızdan bizi kopartmaz. Ancak bunun karşısında soluklanmamızı, duyularımızı, keskinleştirmemizi, meraklarımızı tazelememizi sağlar. Yürüyüş genelde insanın kendi içinde yoğunlaşmasını sağlayan ciddi bir dönemeçtir.

-İnsanın en birincil temel yeteneği olan yürümesi milyonlarca yıl öncesi iki ayağının üzerinde dikilmesi ile başlamıştır. Bu ayağa kalkış başkalarıyla hareket ederek dünyaya anlam vermek, dünyayı anlayarak duygu ve düşüncesini paylaşmıştır. İnsanoğlu, insan kızı İki ayakla yürümenin en önemli gerçeği elin ve yüzün özgürleşmesini kolaylaştırmaktır. Binlerce hareketin olanaklarından yararlanarak çevresini manevrasını sınırsız olarak genişleterek insan beyninin gelişmesine katkıda bulunmuştur. İnsan binlerce yıldır içinde bulunduğu dünyanın birçok yerine gidebilmek için bedenini ve fiziksel potansiyellerini kullanarak varmıştır. Uygar toplumun insanı ne yazık ki, bir yerden bir yere gidebilmek için hareketlilikten, bireysel fiziksel direnişten yani bedeninden artık çok çok az yararlanmaktadır.

-David Le Breton modernliğin karşısında bedenlerimizin hızla nasıl tüketildiğini şu anlamlı sözcüklerle ifade etmiştir:”Günümüzde otomobil, kentlerde tıkanıklıklara neden olmasına ve gündelik dramlar yaratmasına rağmen gündelik yaşamın kraliçesidir. Bedeni milyonlarca insan için neredeyse gereksiz hale getirmiştir. İnsan oturan ya da hareket etmeyen bir varlık olmaya başlamıştır ve birçok insanın yaşamının yerinde protezler almıştır. Bugün insan bedeni bir anormallik, düzeltilmesi gereken bir müsvedde gibi görülmesinde şaşırtıcı bir şey yoktur ve hatta kimileri bedenin saf dışı edilmesi gerektiğini bile düşünmektedirler. Bireysel etkinlikler fiziksel enerjiden çok sinirsel enerji tüketirler. Beden modernliğin karşısında bir engeldir.” İnsanın kendi çevresi üzerindeki etkinliğinin hızla kısıtlanmasını bir silinmeye dönüşerek dünya görüşünü olumsuz etkileyerek hakikatle ilgili eylem alanını kararlılık duygusunu olaylar ve nesnelerle ilgili bilgilerini sınırlayarak zayıflatmaktadır.

-Ciddi anlamda günümüz insanı bir erezyon yaşamaktadır. Modern hayatta araba, asansör, yürüyen merdivenler bedenlerimizi ve yaşamlarımızı berbat ederek biz İnsanları işe yaramayan sakat canlılar haline dönüştürmüştür. Rolnad Barthes şöyle diyordu:” Yürümek belki de en sıradan en basit-mitolojik açıdan-eylemdir. Her düş, her ideal İmaj, her toplumsal promosyon ayakları ortadan kaldırır (portrede olsun, otomobilde olsun). Saf bir insandan söz edilirken “ayakları gibi aptal” diye söz edilmiştir.

-Hareket etmemiz için ayaklarımız yapılmıştır. Uygar dünya açısından yürümek bir geçmişe özlem ya da direniş biçimini akla getirebilir. Yürüyüş her yürüyen için özgürleşme düzeyine göre değişik tonlarla bedenin bir zaferidir. Gezgin bir süre içerisinde doğayla veya başkalarıyla ilişkisi hakkında ciddi sorular sormaya ve bu sorular üzerinde düşünmeye sevk eder. Zamanın ve mekânın hazzını çıkaran yürüyüş modern yaşamdan kaçış ve modernliğe yapılmış bir naniktir. Çılgın yaşam labirentleri içinde bir kestirme yoludur.

-Bir yürüyüşün zamandan başka istikameti olmayan nihai bir etkinliktir. Örneğin gözleri görmeyen bir âmâ kendisi için engel teşkil etmeyen daire biçiminde bir yolu sürekli kat eder. Dünyayı, binbir çeşit kokuları, esen rüzgârı anımsar. Onun tek cesaretsizliği alışkanlıklarının dışına çıkamamaktır. Bütün yürüyüşlerin sonu olan ölüme doğru ilerlemeye kafa tutmaktan başka bir şey değildir.

-Sonuç itibarıyla yürümek hiçbir yere varamamak üzere gerçekleştirilen amaçsız bir eylemdir. Cezaevlerinde mahkumlar ince düşlere dalarak hücrelerini arşınlarlar hiç durmaksızın. Mahkumlar bir düşsel yolculuklarının kendi mekânlarının içerisinde gerçek yürüyüşlerini haritasını çıkarırlar. Bugün altı yedi saat yürüdük bu otuz kırk kilometre mesafe kat etmektir.

-Yürüyüş felsefe yapmaktır aynı zamanda. Gezgin insan yürürken bir takım temel soruları kendisine sorar. İnsanlığın sürekli kafasını karıştıran meşgul eden sorulara cevap vermeye çalışır: İnsan nereden geliyor, nereye gidiyor? Kimim ben? Gezginlerin kendilerine sordukları soruları asla yerleşik insan kendisine sormaz. Sıradan yerleşik yaşamlar insanın önündeki en temel sorunlardan yokluk, hastalık, ölüm gibi temaların üzerine düşünmeyi unutmuşlardır. Nedense insan küçük küçük yaptığı yürüyüşlerde bu durumları fark etmeye başlamıştır.

-Yürümek manzarayla etkin bir duyarlılık bağlantısıdır. Her bireyin manzaraya yaklaşımı farklı duygusal tonlar içermiştir. Çünkü her gezinti bir manzara ya da bir kenti yok sayamaz. Yürüyüş temel unsurlarla yüz yüze gelmektir. Toprak, doğada yer alan patikalar, yollar, hanlar, yön işaretleridir. Yürüyüş dünyanın çıplaklığı içerisindeki insanda pırıl pırıl olan kutsallık duygusunu uyandırmıştır. Güzellik aynı zamanda demokrattır. Her şeye her insana kendisini sunar. Güzel olan da coşku ve mutluluk sayısız kez fışkırır ve kuşatır. İnsan belleğine bir çerçeve, bir ortam, bir manzara, bir ses, bir yüz kazandırır. Yürüyüş dünyanın tadını çıkarmak bir iç huzurla iç dinginlikle sürekli bir temastır.

Azizler Ülkesi

“Samandağı adını samandan değil Aziz Simon’dan alıyormuş”

Sivas’ın adını Aziz Sebastian’dan alması gibi.

Azizler ülkesindeyiz..

 

Anadolu Azizleri

 

Müjdeci Aziz Yuhanna Anglikan Kilisesi, İzmir Aktif

Kilise adı Resim durum
Ayios Andreas en te Krisei Manastırı Camiye çevrilmiş
Yıkıntı
Azize Gastria Manastırı Camiye çevrilmiş
Aya Yorgi Patrikhane Kilisesi Aktif
Aya İrini Müze
Ayasofya Camiye dönüştürüldü, sonrasında müze oldu, sonra tekrar camiye dönüştürüldü
Aziz Nikolas Katolik Kilisesi Camiye çevrilmiş
İskenderun Aziz Nicholas Kilisesi Kahramanmaraş depremlerinde hasar gördü
Aya Sergios ve Bachos Kilisesi Camiye çevrilmiş
İstanbul, Feriköy’deki Aziz Demetrius Kilisesi Aktif
Ayia Theodosia Camiye çevrilmiş
Azize Theotokos Kyriotissa Camiye çevrilmiş
Aziz Nikolas Kilisesi (Noel Baba) (Demre) Yıkıntı, müze
Aziz John Katedrali, İzmir Aktif
Aziz Polikarp Kilisesi Aktif

Makriali Aziz Giorgi Kilisesi, Kemalpaşa, Artvin Yıkıntı

 

Tonyukuk Anlatı ve Anıtların Bilgesi

Tonyukuk Anlatı ve Anıtların Bilgesi EDİTLİ

Cumhuriyetin Devlet Adamları

Hacim Kamoy, Aselsan Kurucusu

“Bana Ahmet beyi bulun getirin” Atatürk

Bu tarz kurucuların heykelleri ilgili kurumlarda sergilenmeli.

Rusya ve Türkiye

 

Ruslar ve Türkler tarihte defalarca savaştılar. Rusya Türkiye’nin kuzeydoğu Anadolu’sunu 40 yıl boyunca işgal etti, İstanbul’u işgal girişiminde bulundu ve fakat Türkiye Atatürk’ün önderliğindeki Kurtuluş Savaşında Rusya ile stratejik işbirliği yaparak batılı devletlere karşı bağımsızlığını elde etti.

Burada soru şudur neden acaba Polonya örneğin Almanya tarafından ikinci Dünya Savaşı’nda yerle yeksan edilmiş, işgal edilmiş olmasına rağmen burada düşmanlığını Almanya’ya karşı değil de Rusya’ya karşı yapmaktadır. Aynı gerçekleri başka bazı ülkeler için de dile getirebiliriz.

Burada ABD’nin ve İngiltere’nin Avrupa ülkeleri nezdinde izlediği düşmanlaştırıcı strateji net olarak kendisini göstermektedir

Türkiye, BRICS’e üye olmalı mıdır?

BRICS, Güney Amerika, Afrika, Asya kıtalarına yayılmış küresel bir organizasyon olup grupta temsil edilmeyen Avrupa kıtasını Türkiye bir Avrupa ülkesi olarak BRICS’e üye olmak kaydıyla bu boşluğu layıkı ile doldurabilir. Bu aynı zamanda anlamlı bir aksiyon olacaktır.

Çünkü 1856 yılından beri Paris Antlaşması ile birlikte siyasi olarak Avrupa ülkesi sayılan Türkiye daha sonra Avrupa Birliği’ne üye yapılmamıştı. Bu hareketle, Türkiye, Avrupa kimliğini BRICS grubuna taşıyarak, Avrupa’yı küresel ortama taşıyan tek ülke olma avantajını gururla başlatmış olacaktır.

Türkiye’nin üye olduğu küresel organizasyonlar Birleşmiş Milletler, G20 Topluluğu ve benzeri  klasik yapılanmalar olup her ikisi de gelişmiş ülkelerin hegemonyası altındaki yapılardır, bu nedenle de gerçekte küresel vasıflı olarak addedilemez. O açıdan BRICS yapılanması gerçek bir küresel yapılanmadır kuzey, güney ve doğunun ülkelerinin içerisinde temsil edildiği bir organizasyondur.

Böylelikle, gerçek anlamda bir küresel etkinlik ortaya koyabilmesi ve ayrıca kendisini küresel ölçekli dünyadan soyutlamış Avrupa’nın dar ve kısır bakış açılarından kurtulabilmesi açısından Türkiye’nin BRICS topluluğunun içerisinde yer alması elzemdir ve bu konuda çok geç kalınmıştır.

Türkiye, bulunduğu coğrafi konum itibarıyla bir pusula işlevi görmektedir ve dört yöne de açılımlar sağlayan coğrafi bir konumdadır ve fakat yer aldığı küresel organizasyonlar bu vasfı ile uyumluluk göstermemektedir.

Türkiye halen Batı’nın değerlerinin egemen olduğu tek yanlı yapılanmalar içerisinde boy göstermekten bir beis görmemektedir, fakat Türkiye’nin Asya, Afrika ve Güney Amerika ile ilgili boyutlarının öncelikle aksiyona geçirilmesi önem kazanmaktadır.

Türkiye’nin Küçük Asya coğrafyasındaki 12bin yıllık insan yaşayışlarından ve Büyük Asya, Afrika, Rumeli&Doğu Avrupa deneyimlerinden süzülen binlerce yıllık birikimi, kendisine illa ki bir yol bulacaktır. Ki bu yol bir Büyük Akdeniz Birliği şeklinde Türkistan’dan başlayıp, Horasan, Maveraünnehir, Kafkasya, Türkiye ve Akdeniz Havzası ( Güney Avrupa, Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz&Mezopotamya) birlikteliği şeklinde tarihsel birikime yaslanan bir güç şeklinde tezahür edecektir.

Türkiye’nin Üye Olduğu Küresel Kuruluşlar Listesi

Genel:

  • Birleşmiş Milletler (BM)
  • Avrupa Konseyi
  • Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)
  • Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD)
  • Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)
  • G20

Sosyal:

  • Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)
  • Dünya Sağlık Örgütü (WHO)
  • Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO)
  • Uluslararası Para Fonu (IMF)
  • Dünya Bankası Grubu

Ekonomik:

  • Avrupa Birliği (AB) (Üyelik Adayı)
  • Avrupa Serbest Ticaret Birliği (EFTA)
  • Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (KEİ)
  • İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT)
  • Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO)

Askeri:

  • Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO)

Teknik:

  • Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU)
  • Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatı (ICAO)
  • Uluslararası Uzay Ajansı (ESA)

Spor:

  • Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA)
  • Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC)

Not: Bu liste kapsamlı değildir ve Türkiye’nin üye olduğu tüm küresel kuruluşları içermemektedir. Daha fazla bilgi için https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye%27nin_%C3%BCye_oldu%C4%9Fu_uluslararas%C4%B1_kurulu%C5%9Flar_listesi sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Kaynaklar:

Hanedan zihniyetinin tortularından nasıl kurtulabiliriz?

Osmanlı özentisi Hanedan Devleti modeli anayasamızda yok ama fiiliyatta var. Saray yönetiminin ve çevresindeki yandaşların zenginleşmesi üzerine kurulu bir ekonomi politik geçerli… Örneğin, tarım üretimini artırmak, tarımda çiftçinin sorunlarını çözmek önemli değil. Tarım Bakanlığı, bu dönemde dış borçların artması pahasına, belirli kişilere imtiyaz tanıyarak tarım ürünleri ithalatı yoluyla hem dar bir çevrenin zenginleşmesine olanak sağladı, hem de ithalat yoluyla geçici olarak piyasada bolluk sağladı ama sonrasında tarım çöktü, dünyada gıda fiyatları sürekli gerilerken bizde sürekli artmaya devam ediyor. Ülke ve halk yoksullaştı, dar bir çevre zenginleşti. Meriç Köyatası

Binyıllar ve Türkler

Binyıllar ve Türkler Levent Ağaoğlu – 26/04/20240 20.yüzyılın hemen başlarındaki ikinci onyılın 23 Nisan’ında  egemenlik Mustafa Kemal Atatürk tarafından halka emanet edilerek yeni bir milenyum başlatılmıştır. Kutlu olsun!…
************************************* 20.yüzyılın hemen başlarındaki ikinci onyılın 23 Nisan’ında  egemenlik Mustafa Kemal Atatürk tarafından halka emanet edilerek yeni bir milenyum başlatılmıştır. Kutlu olsun! Atatürk geçmişteki 1000 yıldan bahsediyor. Osmanlı…
  Bilge Tonyukuk Yazıtı’nın satırları arasında yer alan “devlet de devlet oldu, halk da halk oldu” cümlesi Çin esaretine karşı isyan hareketi ve bağımsızlık mücadelesinin…
10.yüzyıldan 20.yüzyıla geçen Milenyum süresince Karahanlılar’dan başlayıp Osmanlılara kadar kesintisiz devam eden hanedan yönetimlerinde ataların kurduğu meclis ve kurultaylar ortadan kaldırılmış, halk sultanlara kul…
Nasıldı derken, Türkistan bilgeleri özellikle bu bilge güç: zaman, zemin, zihin bu bizim kökümüz budur. Bir de benim bir ideal olarak devlet bilimler akademisi…

Süre 1:25:14

 

 

 

Amerikan Kültürünün Türkiye’deki Nüfuz Alanları ile Mücadele

American Cars in Istanbul Turkey in 1975

Türklerdeki çok derin Amerika sevgisi.

Bireyler olarak İçimizdeki Amerika ile hesaplaşmak

Çin iç pazarına dönüyor ve Meiguo (Güzel Ülke) olmayı hedefliyor; AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ. Pasifik Havzasında Yeni Bir Dünya kuruluyor.

İkinci Dünya Savaşından sonra ülkemizde başlatılan Amerikan romantizmi sevgisi ve dünyası 80 yılını doldurmuş ve aşmıştır. Savaşın galibi olmasının getirdiği psikolojik üstünlük ile ve Yalta Konferansı neticesinde Türkiye’nin Amerikan kampında konuşlandırılması ile birlikte ülkemiz sağ siyasetçiler tarafından küçük Amerika olarak adlandırılmış ve halkta Amerika konusunda derin bir sempati yaratılmıştır.

Siyasetçiler de her ne kadar perdenin önünde Amerikan aleyhtarlığı yapıyor olsalar bile perdenin arkasında Amerika ile gizli ittifaklar ve işbirlikleri yapmışlar, Türkiye’nin eğitiminden milli savunmasına sanayi ürünlerine tüketim sanayine kültür sanat etkinliklerine kadar Amerikan Rüyası içimize işlemiştir. Tabii Amerika bunu propaganda teknikleri ile ayarlamış ve ülkemizde Rus Salatası olarak bilinen salata dahi Amerikan salatası olarak adlandırılmıştır. Bu çok dramatik bir örnektir.

Aslında Türklerin Amerika’daki varlığı güçlü bir lobi de teşkil etmemektedir. Yunanlıların Çinlilerin Hintlilerin İtalyanların İspanyolların Almanların lobileri ise Türkiye ile kıyas edilemeyecek ölçüde son derece kuvvetli lobi yapılarıdır. Kore Japonya ve Asya Pasifik ülkeleri Amerika pazarına derinlemesine olarak nüfuz etmişlerdir.

Türkiye’nin Amerikan pazarındaki varlığı da ihmal edilebilir değer ve büyüklüktedir. Verilen görev Antikomünizm propagandaları neticesinde Rusya’yla düşmanlaşma ve paradoksal bir örnek olarak ise Avrupa Birliğine, Amerika’nın izlediği politikalar neticesinde üye yapılmaması şeklindedir. Çünkü eğer Türkiye Avrupa Birliği’ne üye olursa Avrupa birliği çok güçlü bir yapı haline gelecek ve bu da Amerikan çıkarları ile çelişecektir.

Amerika, Türkiye’de 1960, 1971, 1980, 1993, 1997, 2016 askeri darbelerinin baş aktörüdür. Pakistan, Türkiye, Yunanistan, İran’da darbeler yapan, Çin ve Rusya’ya savaş açma planları peşinde koşan ve Okyanuslar tarafından çevrelendiği için kendini güvende hisseden ABD, diğer yandan Hindistan’da neden böyle bir girişimde bulunmamıştır, bunu inceden düşünmek lazımdır.

Önümüzdeki kritik konu, Türk halkındaki platonik Amerika aşkının nasıl izale edilebileceği sorunudur. Amerikalılar, Türkiye’de ne sanayi yatırımlar yapmakta ne de turist göndermektedir. Türkiye’yi batıdan Yunanistan ve güneyden Suriye üzerinden kucaklamış ve düşmanca bir duvar örmüşler, buna karşın yine de bu hastalıklı platonik ilişki nasıl aşılabilecektir?

Yapılması gereken tek bir çözüm vardır aslında. Türk kültürünün yüksek değerlerinin sanatının biliminin binlerce yıllık geçmişten süzülmüş gelen düşünürlerin katkılarının özellikle eğitim programları ile birlikte gençlere ve çocuklara öğretilerek bu aşağılık kompleksinin aşılması şeklinde olacaktır.

Dünyada kırkı aşkın Türk topluluğu söz konusudur.

Burada diğer bir kaldıraç unsur ise 9000 yıllık bir dil olan türkçe’nin iletişim gücü ve dehasıdır. Türkler bu iletişim güçleri ile birlikte kendilerine olan güvenlerini tekrar kavuşacaklar ve dünyadaki Türk toplulukları ile yakın iletişim içerisinde olarak komplekslerini ortadan kaldırılacaklardır. Amerika’nın propaganda teknikleri ile Türklere ürettikleri tek şey “Türklerden adam olmaz, bizden adam olmaz” zihniyetidir. Bu zihniyetin acilen aşılması önem kazanmaktadır.

Türklerin Amerikalılara olan hayranlıklarını aslında zaman perspektifinden bakıldığında bu hayranlık öncelikle Bilge Kağan tarafından Orhun Yazıtlarında “ey Türk Çinlilerin ipeğine, prenseslerine kandın” şeklinde dile getirilmiştir. Ardından Uygurlar döneminde Budizme olan hayranlık ve ayrıca Selçuklular döneminde Fars kültürüne olan hayranlık ki farsça Selçukluların resmi dili idi. Türklerin önce farsça ardından Arap isimleri almaları nihayetinde de 20 ve 21. yüzyıldan itibaren İngilizce kelimelerin Türkçenin içerisine plaza dili olarak yerleşmesi konularını göz ardı etmemeliyiz.

Bu Türklerin yabancı kültürlere olan hayranlıkları ve kendilerine yabancılaşmaları ile ilgili bir hastalıktır kolaylıkla asimile olmaktadırlar kendi benliklerini yitirmektedirler. Çünkü Türkler bulundukları ülkelerde yönetici sınıfı teşkil etmekteydiler ve halkın içinde çoğunluk olmadıkları için yönetim ellerinden gittiğinde oranın yerli halkı ile asimile olmaktaydılar. Avrupa’yı akınlarla fetheden Hunlar da Avrupa içerisinde bu şekilde kaybolmuşlardır. Ayrıca Bizans, Türkler arasında Hristiyanlık dini üzerinden bir yabancılaşma yaratmıştır.

Bu yabancılaşmanın geldiği son nokta ise Amerikan hayranlığıdır. Türkler kendilerine hayran olacaklarına düşmanlarına hayran olmakta ve düşmanlarını dost arkadaş olarak görmektedirler

Amerikan Tarzı Yaşam Biçiminin Türkiye’ye Girişi: Tarihsel Bir Bakış Açısı

Amerikan tarzı yaşam biçimi, 20. yüzyılın başlarından itibaren Türkiye’ye kademeli olarak giriş yapmıştır. Bu değişimin arkasında yatan faktörler karmaşıktır ve siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal boyutları içerir.

Ana Etkenler:

  • I. Dünya Savaşı ve Sonrası: Amerikan askerlerinin ve yardım kuruluşlarının gelişi, Türk toplumuna yeni fikirler ve ürünler tanıttı. Özellikle sinema, müzik ve moda gibi alanlarda Amerikan kültürü büyük bir etkiye sahip oldu.
  • Marshall Planı: 1948 yılında yürürlüğe giren Marshall Planı, Türkiye’ye önemli miktarda mali yardım sağladı. Bu sayede Amerikan malları daha ulaşılabilir hale geldi ve Amerikan yaşam tarzı idealize edilmeye başladı.
  • Soğuk Savaş: Soğuk Savaş döneminde Türkiye, Batı bloğunun bir parçası olarak konumlandı. Bu durum, Amerikan kültürel ve politik nüfuzunun artmasına katkıda bulundu.
  • Küreselleşme: 20. yüzyılın sonlarında küreselleşmenin artmasıyla birlikte Amerikan ürünleri ve medya daha da yaygınlaştı. Bu durum, Türk toplumunun Amerikan yaşam tarzına daha fazla maruz kalmasına neden oldu.

Giriş Yöntemleri:

  • Filmler ve Müzik: Hollywood filmleri ve Amerikan müziği, Türk halkı arasında oldukça popüler hale geldi. Bu eserler, Amerikan yaşam tarzına dair imgeler ve değerler aktardı.
  • Dergiler ve Reklamlar: Amerikan yaşam tarzını anlatan dergiler ve reklamlar yaygınlaştı. Bu yayınlar, modern ve ideal bir yaşam tarzı olarak Amerikan kültürünü tanıttı.
  • Eğitim: Birçok Türk öğrenci Amerika Birleşik Devletleri’nde eğitim gördü. Bu sayede Amerikan kültürüne ve değerlerine yakından tanıklık ettiler.
  • Ticaret: Amerikan şirketleri Türkiye’de yatırımlar yapmaya başladı. Bu durum, Amerikan ürünlerinin ve hizmetlerinin yaygınlaşmasına katkıda bulundu.

Sonuçlar:

Amerikan tarzı yaşam biçimi, Türk toplumunda önemli değişimlere yol açmıştır. Bu değişimler giyim tarzı, müzik zevki, beslenme alışkanlıkları ve aile yapısı gibi birçok alanda kendini göstermiştir.

Ancak, Amerikanlaşmanın etkileri karmaşıktır ve her zaman olumlu olmamıştır. Bazı eleştirmenler, Amerikan kültürünün geleneksel Türk değerlerini aşındırdığını ve toplumda yabancılaşmaya yol açtığını savunmaktadır.

Günümüzde Türkiye, Amerikan ve Türk kültürü arasında bir denge kurmaya çalışan karmaşık bir topluma sahiptir. Amerikan tarzı yaşam biçimi hala önemli bir etkiye sahip olsa da, Türk kimliği ve kültürü de güçlü bir şekilde korunmaya devam etmektedir.

Not: Bu konuyu daha detaylı araştırmak için aşağıdaki kaynaklara bakabilirsiniz: