Levent Ağaoğlu: Değerli Zafer Toprak hocam. Atamızın geliştirdiği özgün stratejik kavramlar arasında en bilineni “Hattı Müdafaa, Sathı Müdafaa” dışındakiler hangileridir.
Zafer Toprak: Yurtta sulh cihanda sulh. O çok önemli bir strateji hakikaten.
Doğan Göçmen: O, bence o boyutu, o şekli ile diyalektik bir şekilde ifade eden tek kişi. Kant’ta bile ebedi barış metnini yazmış Kant’ta bile onu ancak Mustafa Kemal açısından baktığımız zaman o boyutları bir araya getirebiliyoruz. Fikir var ama o cümleyi kuramıyor Kant bir türlü. Mustafa Kemal’de var evet.
Zafer Toprak: Çok önemli tabii. Sakarya savaşı Türkiye’nin en büyük kayıp verdiği savaştır ve bıçak kemiğe dayanmıştı orada. Ankara’nın kapısına gelinmişti.
Olcay Aydilek: Malıköy’e kadar gelmişler hocam işte.
Doğan Göçmen: İlk gerilla savaşçısı hocam.
Zafer Toprak: Trablus’ta takip başlıyor gerilla. Gerilla savaşına geçiş.
Doğan Göçmen: Ağaoğlu’nun sorusuna şeyi de ekleyebiliriz hocam. O da bence çok stratejik ve diyalektik bir düşünüm sonucu ortaya çıkan bir fikir. Cismin bir kısmı yere zincirlerle bağlı iken diğer kısmı uçamaz diyor, mesela kadın ve erkek eşitliğini savunurken, bu da müthiş stratejik bir şey mesela. Göz ardı edilmemelidir.
Zafer Toprak: Nutkun o son paragrafı hakikaten bir edebi şaheser bana sorarsanız. Gençliğe hitabesi. Hakikaten. Ve Atatürk te okurken o kısmı gözleri yaşarıyor. O satırlar, gençliğe bırakması bütün geleceği gençlikte görmesi çok önemli bir açılım. Geleceğe bakabilen bir insan. Bu çok önemli. Biz günlük işlerle uğraşıyoruz bugün. Yarın doların ne olacağı derdimiz. Anlatabiliyor muyum? Oysa Atatürk daha geleceğin her zaman bir tehdit altında olabileceklerini ülkenin ve onun için savunuyor gençlerin üzerine gençlerden bekliyor. O satırlar çok önemli bence. Okullara levha olarak asılıyor galiba.
Olcay Aydilek: Yine Levent Ağaoğlu, bu Durkheim’dan hocam, işte mekanik ve organik dayanışmadan söz etmiştiniz ya. Bin yıl önce Farabi’nin de aynı dayanışma analizlerini yaptığını söylüyor. Hasan Hoca da bunu destekliyor. Bu fikir Aristoteles, Farabi ve İbn Haldun’da da vardı belli ölçülerde diyor hocam.
Doğan Göçmen: Platon’da da var o fikir.
Zafer Toprak: Düşünce tarihine gittiğimiz vakit her zaman düşüncenin bir sürekliliği vardır ama kesintileri de vardır. Anlatabiliyor muyum? O yüzden her şeyi bulabilirsin geçmişte.
Doğan Göçmen: Durkheim’daki iş bölümü hocam modern tartışmayla ilgili. O antik çağa gittiğin zaman orada genel olarak herkesin aynı mesleği yapması mümkün değil gibi söylemler var. Ama Durkheim’ın bağlamı bence direkt Adam Smith vs o modern ekonomi politik çerçevesinde formüle edilen daha çok tarihsel, sosyolojik bir bakış açısıyla formüle edilen iş bölümünün yerine ve biyolojist bir bakış açısıyla formüle edilen yeni bir iş bölümü kavramı getirmeye çalışıyor. O modern bir tartışma. Durkheim modern bir tartışma. Antik döneme kadar geriye gittiğiniz zaman bence anlamını kaybeder.
Zafer Toprak: Tabii canım. Mesela güçler güçler ayrımı falan görüşleri ta Aristoteles’e falan gidiyor. Her ne kadar Montesquieu’ye bağlıyorsak da o görüşleri gerisinde işte Locke var, Locke’un gerisinde Aristoteles var. Çok gerilere gidebiliyoruz.
Doğan Göçmen: İş bölümü tartışması her zaman vardı fakat Durkheim’ların yapmış olduğu tartışma modern bir tartışma. Tamam mesela Platon’da da var iş bölümü, Aristoteles’te de var, ama onlarda mesela işçi kavramı yok, emek kavramı yok. Bunlar modern kavramlar.
Olcay Aydilek: Köle emeği var hocam o zaman.
Doğan Göçmen: Evet emek de diyemiyorlar işte sorun o.
Olcay Aydilek: Levent Ağaoğlu diyor ki hocam, Atatürk’ün insan betimlemelerinden söz ettiniz diyor Doğan hocama. Atatürk ve insan kitabını yazdım. Bakalım yayınevi bulmaya çalışacağım diyor. Fatma Hanım da diyor ki Zafer hocam, kitaplarınızı önüme yığıp günlerce okumak istiyorum. İyi ki varsınız diyor. Hocam şimdi bir bağlarken birkaç cümleyle olabilir mi bilmiyorum ama şimdi Mustafa Kemal’in kütüphanesi. Sizin Atatürk’le ilgili kitabınızda var ve onun sofrası elbette. O kitapta 3000 küsur kitap Anıt Kabir’de şu anda bulunuyor. Çoğuna şerhler yazmış, yanlarına notlar almış. Savaş sırasında bile yoğun şekilde okuyor, kitap siparişi veriyor. İnanılmaz bir okuma sevdası var, sevgisi var. Bu Atatürk’ün sofrası ve kütüphanesi ile devrimler arasında ya da yenilikler arasında doğrudan ilişki kurabiliyoruz, değil mi hocam?
Zafer Toprak: Tabii. Çok pratik bir adam, yani okuduğu şeyleri uygulayan bir insan. Aslında kağıtta kalmıyor, Mustafa Kemal’in okuduğu. Bir şekilde onu uyarlama, yani ülkenin gerçekleriyle bağdaştırabilme becerisine sahip bir kişi. o açıdan da tabii, sofra sofradır sonuçta ama her zaman entelektüel bir ortam oluşması söz konusu. Düşünüyorum şimdi o tarihte Türkiye’de benzer bir kütüphane var mı? Yok. Yok.
Doğan Göçmen: Kant’ın sofrası aklıma geliyor hocam. Kant’ın da öyle bir sofrası var ya, her öğle mesela, birtakım arkadaşlarını davet edip onlarla, beraber sofrada sohbet ederdi.
Zafer Toprak: Ama, bakın o aslında o sohbet ortamı çok önemlidir. Yani ben kendi yaşamımda da ben 15 yıl her çarşamba tarihçi Tarık Zafer Tunaya hocayı ziyaret ederdim. Bize çok güzel pastalar falan ikram ederdi. Ama çok şey kazandım o sohbet toplantılarında. Kağıt üstünde göremediğiniz şeyleri hakikaten apaçık bir olaydır. Mesela orada Nazım Hikmet’le tanışmıştım. Niyazi Berkes’den çok şey öğrendim ben o sayede. O, yani yazmadığı, kitaplarında olmayan birçok şeyi konuşurken yakalıyoruz.
Olcay Aydilek: Hocam, 3000 küsur kitap değil mi?
Zafer Toprak: Anıtkabir’deki 997 diye bir rakam var aslında. Ama şu var mesela Atatürk’ün İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nden getirip okuduğu, iade ettiği kitaplar var. Şimdi bu kitapların aslında bir kaç kataloğu çıktı aslında. Elimizde bu dökümü var bunların. Ayrıca Anıtkabir Derneği de Atatürk’ün okuduğu kitaplar diye 24 ciltlik bir seri çıkardı. Orada işte şerhlenmiş olan, altı çizilmiş olan satırları da içeriyor. Onları da gösteriyor aslında. Ama, ben sana 10 tane kitap sayayım. Atatürk’ün bilfiil gördüğü, okuduğu ve bunlar hakikaten Cumhuriyet Türkiye’sinin inşasında önemli kilit taşları işlevi görmüştür. Çok önemli bir şey. Yani düşünebiliyor musun? 1 Aralık 1921. Bunu aklınızda tutun. Atatürk’ün en az Nutuk kadar önem verdiği bir konuşmasıdır. Çok uzun bir konuşmasıdır. 4, 4,5 saatlik bir konuşmasıdır. Ve orada aslında neden 4,5 saatlik bir konuşmasıdır ve orada aslında neden güçler birliği olması gerekir bunu anlatır. Ve neden ulusal egemenlik önemlidir bunu anlatır. Ve bunu da hiç böyle önünde kağıt olmadan yapılan bir konuşmadır. Çok büyük bir hatip, anlatıyor. Düşünebiliyor musun 4,5 saat ara vermeksizin konuşabiliyor. Birkaç tane konuşması böyledir.
Levent Ağaoğlu: Ayağınızı gönlünüze sağlık Kemal Tekden bey. Çok teşekkür ederim. İnsanın Sırrı söyleşi duyurunuz nedeniyle siz bana bir şiir yazdırdınız. Grupta paylaşacağım. Geçen akşam İnsanlığın sorunları ile ilgili televizyonda bir programda bir insan atınla konuşuyordu. Ben de insan başlıklı bir şiir yazdım, atınan, itinen diye. Çünkü, insanlık yolculuğumuzda özellikle Törüklerin yani Türklerin yolculuğunda at ve it çok önemli. O anlamda yazdım. Soru şu şekilde olacak, benim düşündüğüm. Şimdi Rahim Er Bey bahsetti, üstün zeka. Siz de hani üstün zeka %2, deha 10.000’de 2 dediniz.
Üstün zeka %2, Deha 10.000’de 2
Şimdi bunu başaran dünyada Amerika Birleşik Devletleri. Neyle başarıyor? Düşünce kuruluşları. Avrasya Bir Vakfı gibi, ASAM gibi düşünce kuruluşlarıyla başarıyor. Nasıl başarıyor? Ya diyor ki petro dolar. En başta diyelim dolar diyor. Parasını dünyada hakim kılıyor.
Bunu yapan ne? O üstün zekalı insanların oluşturduğu düşünce kuruluşları. Sistem var, bir sistematik var. Biliyoruz hepimiz. Ya konu bu diyor. Orada atıyorum yüz tane düşünce kuruluşuna bir konu veriyor ve öneriler geliyor. İşte bakın düşünceler geliyor. Onların içerisinden üstünde çalışıyor.
Mesela şimdi Trump devlet başkanı ama aslında şovmen. Arkada düşünce kuruluşlarından oluşan bir üstün zeka var. Aa bir bakıyoruz Zengezur koridoru, bu işte gitti başka bir yere gitti. Başka başka şeyler dönüyor.
Soru şu şekilde, benim düşündüğüm. Bunu çok önemsiyorum yani Türkiye açısından ülkemiz açısından. Biz üstün zekalı çocuklarımızı böyle düşünce kuruluşları oluşturup aynı Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi oralara pas edebiliyor muyuz ki o düşünceyi geleceğimizde kullanalım. Çok teşekkür ederim.
Kemal Tekden: Biz, en büyük değerlerimizle çalışıyoruz. Şimdi geçenlerde, 14 yaşında bir çocuğumuz dört günlüğüne ziyaretimize, çocuk matematik ve kuantum fiziği konusunda çalışıyor. Profesör Metin Arık bey var Boğaziçi Üniversitesinde, onunla çalıştığını söyledi. Ve dedi ki ” Einstein’ın eksik bıraktığı bir alan var onu doldurmaya çalışıyorum.” , yani gözünüzü kapatırsanız karşınızda çok olgun, çok üstün zekâya sahip biriyle ilişki kurarsınız. Tabii üstün zekâ bir yerde de şöyle anlatılıyor: Yaş, yaşı mesela 10’dur da zekâsı 30’dur. Zekâ yaşı. Yani kişinin daha üst yaşlarda kazanacağı bir seviyeyi kazanmış bir işte seviyeleri var, hatta İbni Sina 11 yaşında talebelerine ders veriyor. Kendinden birkaç kat en az büyük talebelere. Ve sonra diyor ki: “Ya benden bir rahatsızlığınız var mı benden memnun musunuz” talebeleri diyor ki: “Efendim çok memnunuz, ama bir şikâyetimiz var”. “Nedir?” diye soruyor. “Ya bizimle ders yapıyorsunuz, sonra gidip çocuklarla oynuyorsunuz.” O da diyor ki: “İşte oynarken yaşımın gereğini, sizlerle de aklın gereğini yapıyorum.”
Şimdi, biz şu anda 14 yaşında bir çocuğa çocuk diyoruz zaten konuşurken, çocuk. Sultan Alparslan 14 yaşında, şehir yönetti ve büyük bir fetih yaptı. Hazreti Peygamber çevresindeki gençleri, 15 16 17 yaşlarında gençleri, küçük bir kumandan yapardı. Yani tarihi birinci, şeyde, kumandanlar 12 yaşında alınırdı. Tabii eksikti vesaire ama yani o zamanki çocuğa verilen anlayışla bakışla bugünkü tabii ki 45 50 yaşında insanları görüyoruz yani. Ama bugün 30 yaşına gelmiş ama, reşit olmamış gibi bakıyoruz gençlere.
Şimdi Amerika’dan bahsettiniz. Amerika’da şu anda diyorlar ki H1 veya O1 lisansı olanlara yasak getirilse Amerika çöker. Ya bunlar nedir? İşte dünyadan, Pakistan’dan, Hindistan’dan, Türkiye’den, Afrika’dan aldıkları üstün zekâlı çocuklar. Onlar sayesinde, Amerika ayakta ve tabii ki Türkiye’de işte bazı isimleri vermediğim bazı okullarda zaten Amerikan kafası yetiştiriliyor. Yani buraya bakıyorsunuz. Şimdi, Dünya Olimpiyatları’ndaydı galiba. Geçen, altı ay önce, Çinlilere karşı bir şampiyonluk elde etti bir takım. Amerikalı ve Çinli. Yani Amerikan takımında beş altı tane çocuk var, hepsi Çinli. Çinlilere karşı şampiyon oldular.
Yani sadece bizim sorunumuz değil ama Amerika gerçekten büyük devlet. Yani kabul ediyorum ben. Yani bu çocuklara, bu zekâya, hakka, liyakata, hocamın söylediği gibi, değer veren devlet büyük devlettir. İslam Devleti’nin zaten anlayışı, o güçlü şiarında yaşıyor: Adalet, meşveret, liyakat. Şimdi bunu yapmadığınız zaman, bakın, Türk tarihinin zirvesi, Osmanlı’nın zirvesi, Kanuni Sultan Süleyman. Gerçekten bunu görebilmeniz lazım.
Bakarsınız. Yoksa tabii Fatih çok büyük, Yavuz Sultan Selim çok büyük, ama nasıl size vereyim? Ben size tarif ettim. Bugün de mukavele ettim. Kanuni bir dahi değil mi? Yanında kim var? Sokullu Mehmet Paşa, Osmanlı’nın en büyük Sadrazamı. Yanında kim var? EbusSuud Efendi, Osmanlı’nın en büyük şeyhülislamı. Yanında kim var? Mimar Sinan, dünyanın en büyük mimarı. Yanında Piri Reis, işte, Matrakçı, var, ondan sonra bazıları saymadım. Yahya Efendi, manevi büyük, Mahmud Hüdai ve sair.
Şimdi bakın bugün, işletme sermayesi, işletme zekâsı, işte, kurumlar, işletmeler. Eskiden denirdi ki işte işletmenin başındaki insanın zekâsıyla ölçülüyor işletmeler. Hayır. Ortalama bir şirkette, 10 kişinin ortak zekâ seviyesiyle ölçülüyor şirketler. Üst seviyede devlet düşünün bunu. Yani devlet bir kişiyle, iki kişiyle yükselmez. Devlet bütün kademelerde, o siyasetin zirve yaptığı dehaların, yönettiği kurumlarla yükselir. Bu herhalde yeter sanırım.
İbn-i Sina 11. yüzyılda insanlığın cevap aradığı sorulara pozitif bilimci yaklaşımla karşılık vermiş bir filozof, eşsiz bir hekim, astronom, matematikçi ve fizikçi. Hayatı boyunca sorular sormuş, nedenlerin peşinden gitmiş, çok okumuş, çok araştırmış, çok incelemeler yapmış bir insanlık incisidir Özbekistan doğumlu İbn-i Sina. Şimdi sözlerini dinlemeye başlayalım.
Her kalbi kuvvetli olan çok sevinen olmadığı gibi, her çok sevinçlinin de kalbi kuvvetli değildir.
Akıl bu çölde çok koştu, bir kılı bilemedi. Halbuki gönlümde bin güneş parladı. Nihayet bir zerrenin kemaline yol bulamadı.
Bana haset eden kimseleri bir tarafa attım, adlarını anmadım. Onların ise bütün ömürleri bana haset ile geçti.
Dünyanın haracını kendisi alan padişah benden daha bahtiyar ve hiçbir şey benden daha mesut değildir. Fakat siz bu zevki bilmezsiniz. Dünya hırsı peşinde olanların gözleri bunu seçemez.
Bildim ve anladım ki hiçbir şey bilinmemiş ve hiçbir şey anlaşılmamıştır.
Şifasız hastalık yoktur, irade eksikliğinden başka. Değersiz bitki yoktur, tanınmamasından başka.
İyilik kendi zatı ile maşuktur. Eğer böyle olmasaydı herkes istediği yahut arzu ettiği yahut ilerisinde iyilik tasavvur ettiği bir maksatla iş yapıp zahmete girmezdi. Eğer iyilik zatı ile maşuk olmasaydı, himmetler bütün aldıkları şekil ve hallerde bilhassa iyiyi tercih etmezdi. Bunun gibi iyi de iyiye asla iyiyi tercih etmezdi. Bunun gibi iyi de iyiye aşıktır. Çünkü aşk, gerçeğinde iyi, güzel ve cidden uygun olanı güzel bulup onu istemekten başka bir şey değildir. Bu ayrılan şeylerden olursa ayrı olduğu sırada ona meyil etmenin, var olduğu sırada onunla bir olmanın başlangıcıdır. O halde iyiyi ister kendine mahsus ister ortaklaşa olsun, iyi sevdiği ona aşık olduğu beş bellidir. Aşkın sebebi de ondan yani maşuktan nail olunan veya olunacak olan şeydir. İyilik arttıkça maşukluğa istihkak da çoğalır ve iyiye aşıklık artar.
Bütün varlıklar her halde herhangi bir kemal ile ilgilidir. Ve varlığın kemal ile ilgisi kemali ile birleşmiş ve ona yapışmış bulundukça tabiatında bulunan bir aşk ve bir temayül iledir.
Düşünen gelişir, düşünmeyen geri kalır.
Kara çamurun tepesinden Zühal’in tepesine kadar cihanın hep yüklerini hallettim. Her nevi mikrop ile bağlarından fırlayıp çıktım. Her bağ çözüldü ancak ölüm bağı kaldı.
İnsan aklı ilk basamakta hiçbir şey bilmeyen ama her şeyin öğretilebileceği bir çocuğun aklına benzer.
Gerçek mutluluk ancak nefsin pratik tarafını ıslahla tamamlanır. Ahlak bir düşüncenin öncelenmesi olmaksızın kimi fiillerin nefisten kolaylıkla meydana çıkmasını sağlayan bir özelliktir.
İlim ve sanat takdir edilmedikleri yerden göç eder.
İnsan avunur, aldanır. Günler ise durmadan geçer, ilerler.
Bu dünyadan nefret etmiş ve ondan kurtulmaya can atmakta bulunmuş kimse burada tuzağa tutulmuş ve harekete mecali kalmamış bir kuşa benzer.
Her insanın sevinmeye ve mahzun olmaya kudreti vardır. Fakat insanların bazıları feraha, bazıları da yalnız hüzne müsaittir.
Mükâfat ne ilimle ne de ameliyle erişilmesi mümkün olmayan meyli edip çabalamaksızın ilk ilahi inayete sonsuza dek kalmaktan ibarettir. Bu ise ancak bilgi alanında mükemmelliğe eriştikten ve pratik alanındaki düşüklüklerden kaçındıktan sonra gerçekleşebilir. Çünkü ruh bu düşüklüklerden kaçınmazsa bir alışkanlık meydana gelir ve ruh bu alıştığı şeylere arzular, onların yokluğuna dayanamaz. Bu sebeple mükâfat ancak hayvani ruha fiillerinde ve algılarında zaruri olanlar hariç hayıt davranıldıktan sonra gerçekleşebilir.
Ey Ademoğlu, annen seni ağlayarak doğurmuştur. Halbuki etrafında bulunanlar sevinçlerinden gülüyorlardı. Öldüğün gün senin için onların ağladıkları zaman sen gülücü ve mesrur olmaya çalış.
Sana karşı bir hata eden kimse özür dileyecek olursa onun özrünü kabulde duraksama gösterme.
Nefiste meydana gelen haller nefsin dış idraklerinden uzaklaştığı zaman kendi iç dünyasına yönelmesi ve bunda alışkanlık kazanması sonucu meydana gelir. Dış duyumlar azaldığı zaman da nefis mütehayyile kuvvetiyle çalıştırılır ve bu anlarda kutsi âleme yönelir. Gaipten bir şeyler külli bir tarz da ruhta şekillenir. Onun tesiri hayal gücüne ulaşır. Hayal gücü bu akli temsil ile münasebeti olan özel bir şekli ortak hisse şekillendirir.
Gaibi şeyler ekseriyetle uyku halinde gelir. Tecrübe ve kıyasla bilinir. Aynı hal uyanıkken de vuku bulabilir. Ancak bu temiz ve tenvir edilmiş nefisler için mümkündür.
Bilginin temeli olan idrak kavrama bir tür soyutlamadır. Herhangi bir nesnenin suretinin maddesinden ve nicelik, nitelik, yer, durum, zaman, mekan ve benzeri gibi maddesel ilişkilerinden belirli ölçülerde soyutlanmış olarak kavranmasıdır. Gerek hayvanlarda gerek insanlarda görme, duyma, dokunma, tatma, koklama duyularıyla meydana gelen soyutlama işlemiyle iç duyularda ortak duygu, hayal, hayal gücü ve kuruntu meydana gelen soyutlama işleminin ölçüleri birbirinden farklıdır. Bu soyutlama işlemi en yüksek derecesine teorik akılda ulaşır.
İnsandaki sırf canlılara mahsus nefis ten duyma, temayyül, birleşme, saldırma ve muharebe gibi bazı işler ortaya çıkar ve yine yalnız başına onda kızgınlıklar oluşur. Ancak ondaki canlılara mahsus nefis konuşma kuvvetiyle yakın bir yerde bulunduğu başına onda kızgınlıklar oluşur. Ancak, onda ki canlılara mahsus nefis konuşma kuvvetiyle yakın bir yerde bulunduğu için parlaklık kazanmış olduğundan bu işleri daha yüksek ve daha latif bir tarzda yapar. Sonuçta en güzel mizaç ve en sağlam terkip üzere ihsasların tesirini alır ve tesirini aldığı eşya şöyle dursun, diğer canlıların dikkat etmedikleri şeylere dikkat eder. Onlardan tesir alır. İnsan aynı şekilde tahayyül etme gücüyle ince ve görülmemiş derecede güzel şeylere tasarruf eder. Öyle ki bu tanı zafiyetle akla benzer itidal hususunda kemal ehliyle anlaşmayı tahayyül eder.
Gerçekten de helak olanlar ancak hayvani yetilerden olan vehm duyuların çalışmadığı durumlarda soyut formlar konusunda yanlış hüküm vermesinden dolayı helak olmuşlardır. Maddi aklın çizdiği yollar insan aklını şaşırtacağından ona uyanlar şüpheden asla kurtulamaz.
Her işte ihtiyacı elden bırakan ve düşünüp taşınmadan bir işe başlayan kimselerin pişman oldukları tabiidir.
Ben yüksek mertebelerin en yükseğine çıkmak isterim. Aşağı bir mertebeye asla razı olmam. Ya istediğim bu yüksek mertebeyi isterim veya ölüm beni yere verir.
Kavrama iki yolla olur. Sezgi ve öğrenme.
Feraset ilmi, sezgi faydaları peşin olan ilimlerden Herkesin saklamakta olduğu iç yüzünü bu ilim hemen meydana çıkarır. Bu ilme bakarak herkese karşı nasıl hareket edeceğini ve nasıl vaziyet alacağını tayin eder ve ona göre icap ederse o adama yaklaşır ve icap ederse ondan uzaklaşırsın.
Ruhun yüzünü kendisinin mensup olduğu kutsi âleme çevirir. İşte burada ölüyorken ruhunun ebedi yaşaması bu suretle olur.
İnsanın ruhu kandil, ilim onun aydınlığı ve ilahi hikmet de onda ki zeytinyağı gibidir. İnsan ruhunun ışık saçmasını istiyorsa onu bilgiyle beslemelidir.
Galiba yok bana dar gelmeyecek bir belde. Değerim çok, alacak müşteri bilmem nerede.?
Mantıktan istenen göz önüne alındığında düşünmesinde insanı şaşırtmaktan koruyacak kurallara ilişkin bir aracın bulunmasıdır. Düşünme ile burada insanın zihnindeki hazır bilgilerden hazır olmayan bilgilere kararlılıkla geçmek isteme durumunu kastediyorum. Bu bilgiler bir kavram veya bir yargı olabilir. Yargılar ise kesin doğru, büyük olasılıkla doğru, bizim ve başkalarının doğru saydığı yargılardır.
Bildiklerimiz de bilmediklerimize karşılıktır. O halde bildiklerimiz gibi bilmediklerimiz de ya bir kısım tasavvurlar ya da bir kısım tasdiklerdir. Öyleyse bilmediklerine ulaşmak konusunda bizim araştırmalarımız ya tasavvurları ya da tasdikleri elde etmeye müteveccihtir. Çünkü önceden sahip olduğumuz açık ve seçik bir takım bilgiler dışında her tasavvur ve her tasdik ancak bir araştırma, bir çaba sonucu kazanılabilir. Şüphesiz bu gelişigüzel bir çaba değildir. Aksine bunların bilgisine mantığın ortaya koyduğu prensipler dahilinde bir takım zihni faaliyetlerle ulaşılır. Zira bilinen den bilinmeyene intikal hem belirli bir malzemeyi hem de belli bir formu gerekli kılar. Esasen mantığın gayesi de elde edilmek istenen bilgiye hatasızca ulaşmanın yollarını göstermektir.
Mantık insana zihninde kazanılmış bilgilerden kazanılacak bilgilere geçme işlemlerini, bu bilgilerin özelliklerini, bu geçiş işlemlerini düzgün veya düzgün olmayarak meydana getiren sıralamanın yapılarını sınıflarını ve bunların sayısını öğreten bir
Hiç kimse görmek istemeyen biri kadar kör olamaz.
Tanrının yaratması örneği olmayan bir yaratmadır. Sevgi, düşünme ve bilme şeklinde açığa çıkan bu yaratma bütün varlıkların Tanrı’nın kendi zatına olan sevgisi, bilgisi ve düşünmesi ile meydana gelmiştir. O zorunlu varlık olduğu için varlıkların kendisinden meydana gelmesi de zorunludur.
İnsanın yaratılış sebebi aşktır.
Bunlara ihtiyarlık derler. Elbette saça, sakala kır düşecektir. İstersen saç ve sakalındaki akları kes, yol. İstersen boya, istersen ört.
Her yaşın bir hali vardır. Çocukluğun da yakıştığı oyundur. Hepsinin hakkı verilmelidir.
İhtiyarlığın rengi benim sakallarımın yanında bir beyaz ihtiyar alametidir ki bana yolsuz hareketler, kötü işler yapmaya meydan kalmadığını bildirir. Bana bu akları boya diyenler oldu. Ben de bunlara şöyle söyledim: Ben bu ihtiyarlığı, bu ak saç ve sakalı direk olarak üzerimde taşımak istemiyorum. Bir de onları siyah boyaların altına gömüp ölü olarak nasıl taşıyayım?
Bildim ve anladım ki hiçbir şey bilinmemiş ve hiçbir şey anlaşılmamıştır.
Avam takımı tarafından reddedilmeyip kabul edilmek için kendini eşek yapma. Çünkü avam takımının işi eşeklikten, edepsizliğinden başka olamaz.
İbadet edenler içinde ariflerin ayrı bir yeri vardır. Buna sebep onların daima Rablerine müteveccih olmalarıdır. Öyleyse hikmete, sonra rahmete ve nimete bak. Seni hayretler içinde bırakacak bir yakınlık, bir tecelliyi göreceksin. Kalk, gerekeni yap ve dosdoğru ol.
Hâm hazlarla uğraşan kimseler bir oyundan bir oyuna geçen, sıkıldığı an bir başka oyun isteyen çocuk gibidir. Basit hazlar peşindedirler. Ahiret zevklerini tatmin etmesi için Allah’a ibadet ederler. Arif kavrayışı yüksek olan kimse ise veliliğin işaretlerini anlamak için yüzünü Allah’a çevirmiştir.
Sözümü söylüyorum ve yüce Allah’tan kendim ve sizin için mağfiret diliyorum. O çokça bağışlayan ve merhamet edendir.
Mümkün varlık bir sebebe muhtaçtır. Nihayetinde sebebe muhtaç olmayan bir varlık olmalıdır. Bu da zorunlu varlıktır. Sebep sonuç ilişkisi içinde evrende bir devridaim imkânsız ve batıldır. Çünkü bir sonuca varılamaz.
Bir başkası dolayısıyla var olan her varlık yalnız kaldığı zaman ortadan kalkar ya da yokluğa düşer. Çünkü onun varlığı bir başkasından gelmektedir. Varlığı bir başkasına bağlı olmayan varlığa Zorunlu Varlık denir.
Zenginliği bulmuş fakat aklını, iradesini, idrakini kaybetmişlerdir. Acaba bulmuş oldukları şey ile kaybetmiş oldukları şey kıymetçe bir midir?
Nefsine ve şehvetine düşkün, açgözlü, obur murdarların biridir. Karıdan ve karından başka bir şey bilmez. Onun gözünü yalnız toprak doyurur. Ondaki açlığı yalnız toprak giderir.
Malın seni aldatmasın. Eğer malını muhafaza edip saklarsan o başkalarınındır. Ondan sarf ettiğin senindir.
Hayatın genişliği uzunluğundan önemlidir.
Solan gençlik açık surette ölümün geldiğini haber veriyor. Sevgili ile yaşadığımız yerler ise yeniden diriliyor.
Dünya dediğin budur. Kenetlenmesi kırılmak ve yapılması yakılmak içindir.
İnsanlar ve hayvanlar ses ile kendi üzüntülerini, acılarını, sevinçlerini yansıtabilirler. Ahenkli bir düzen içerisinde belirli bir şekilde ayarlanmış olan sesler insan ruhu üzerinde çok derin tesirler yapar.
Kısa kelimelerden daha ufak ve daha asil kelimelerden dolayı bu şuna haset eder ve bunu şu kendisine rakip görür. Size yükselmek ve göklerin muhatabına çıkmak yaraşır. Daha ne vakte kadar bu merkeze sıkışıp kalacağız?
İyiliklerin en faydalısı sadakadır. En iyi huy herkesin eza ve cefasına katlanmak, kimseye ses çıkarmamaktır. Yapılan işlerin en kötüsü dedikodu ve tartışma ve ateşli sözler ile mücadele eden ve herhangi bir hale karşı kızgınlık duymaktan çekmedikçe, çekemedikçe kir ve pastan temizlenemez.
Sanat tabiattan daha zayıftır.
Eğer ben insanların gönülleri üzerinde bir tesir ve muhabbet bırakmamış olsaydım benimle meşgul olmazlar ve aleyhimde bulunmazlardı.
Bana yan yan bakıyorlar. Çünkü ben yüceliğin uğrunda çalışarak gecelerimi sabah ettim. Onlar ise sabahlara kadar uyudu. Sevmeyerek baktıklarından beni fena görüyorlar. Severek baksalardı bende fena görmekte oldukları şeylerin iyi olduklarını görürlerdi.
Sevgisiz bakan kötü görür.
Tıp insan vücudunun hangi araçlarla iyileştiğini ve hangi müteharrikin insan vücudunu sağlıktan uzaklaştırdığını araştırır.
Kişinin aklı bol olursa zamandaki kıtlıktan ona bir ziyan olmaz. Kıtlığa rağmen o aklının bolluğu sayesinde hoş yaşayabilir.
Felsefi ilkeleri bilmeyi arzulayanlar benden matematiği ispatlamak için zorunlu olan geometri ve aritmetik ile tanrısal bilimlere denk olan diğer bilimleri takdim etmek suretiyle önce mantıksal ilkeleri daha sonra da fiziksel ilkeleri vererek başlamamı istediler.
Benim fazilet sahibi bir hekim olmamı çekemiyorlar. Kendilerinin cahilliği karşısında benim faziletlerimi görmek onlara ağır geliyor. Onlar kendi akıllarınca beni çekiştirmekte dediklenmekte olduklarını ve bana bir fenalık yaptıklarını zannediyorlar. Bence onların beni çekiştirmeleri dağ keçilerinin dağ toz atmalarına benzer. Bir kimse kendisinin ne olduğunu bildikten sonra kendisini bilmeyenlerin onun hakkında söylemekte oldukları sözlerin onun nazarında hiçbir ehemmiyet ve tesiri yoktur.
Aletlerin en faydalısı kalemdir. Bir şişe mürekkep bir külçe altından hayırlıdır.
Evet sevgili dostlar. Çağımızı aşan bir, çağlara aşan bir dehanın sözlerini dinledik. İbni Sina. Hiç kimse görmek istemeyen biri kadar kör olamaz. Hoşça kalın sevgili dostlar. Bugün günlerden 2025 6 Ağustos Çarşamba.
AVRASYA BİR VAKFI- İSMAİL HAKKI AYDIN- GÖNLÜN MERKEZİNE ENTEGRE SEYAHAT
27 Tem 2025
Evet. Selamünaleyküm. Hayırlı günler diliyorum.
Davetiniz için teşekkür ediyorum. Hoş geldiniz. Evet. Bugün Şaban beyle daha önce istişare ettiğimiz Levent Ağaoğlu kardeşimizin de Ağaca teklifleriyle farklı bir konuda bir konuşma, bir sohbet yapalım dedik ve gönlün merkezine Entegre seyihat diye konulu bir konuşma planladık. Ama gönül isterdi ki burada gençlerin hakim olmasını, gençlerin daha fazla olmasını ister. , çünkü Necip Fazıl’ın ifadesiyle 40 yaşın üstü insanlar sebebiyle biz bu hale geldik. Onların hatası sebebiyle diyor derdi rahmetli. Gençleri gerçekten burada görmek istemdik.
Evet. Neden böyle bir konuyu seçtik? Gönlün merkezine entegre seyahat. Gönül nedir? Entegre seyahat nedir? Gönlün merkezi nedir?
Şimdi tabii sizlerin profilini çok iyi bilmediğim için mümkün olduğunca anlaşılır bilimsellikten uzak yani bilimsel kaidelerden veyahut da bilimsel ifadelerden uzak daha anlaşılabilir şekilde konuşmayı planlıyorum ama dinleyici profilini bilmediğim için bağışlanmanı istirham ediyorum. Şimdi konuşmaya başlamadan önce bazı kavramları ifade etmek istiyorum. Yani beyin nedir, gönül nedir? Zihin nedir? Bunları birazcık açarsak daha iyi anlamış oluruz. Bu arada yalnız eğer imkanınız varsa not almanızı istirham edeceğim., konuşmanın sonunda mümkün olduğunca, elimden geldiğince sorularınıza da cevap vermeye gayret edeceğim.
Zihin başka şey, şuur başka şey, bilinç başka şey, gönül başka şey, yürek başka şey, kalp başka şey, fuat başka şey.
Hemen şunu ifade edeyim ki kainatta her şey bir şeydir. Bir şey de her şeydir. Kainatta tekrar ediyorum her şey bir şeydir. Bir şeyde her şeydir. Nasıl olacak bu iş? Nasıl bir ifade bu? Tekrar ediyorum. Her şey bir şeydir. Bir şey de her şeydir. Ve her şey de birbirinden haberdardır.
Belki bugünkü konuşmamızın esas omurgasını oluşturacak olan biraz felsefi olacak, biraz bilimsel olacak, biraz matematiksel, biraz fizik, biraz kimya. Hepsi kombine tarzda ifade edeceğim için biz buna entegre seyahat dedik. Kainatta her ne var ise aynı şeylerden meydana gelmiştir. İster canlı olarak kabul edin ki benim kanaatime göre cansız olan hiçbir şey yoktur alemde.
Her şeyin canı vardır. Ama bugünkü bilimsel kurallar çerçevesinde cansızlar alemi dediğimiz, benim onların da canlı olduğuna inandığım, onlar da aynı şeylerden müteşekkir.
Hekim var mı içinizde? Doktor var mı aranızda? doktor var mı? Yok herhalde. Fizyoterapist. Fizyoterapist. Peki ama biyoloji okumuş. Bütün canlıların temelini oluşturan dört tane ana madde vardır. Adenin, oanin, finin ve sitozin. Dört baz var. Kedide, köpekte, insanda, eşekte, atta hepsinde bu dört değişik kombinasyonlar var. Evet. adenin, goalin, tibin ve sikozin. Bir de bizim yapı taşı dediğimiz yani protein amino asit dediğimiz, yapı taşı dediğimiz 20 tane de esansiyel aminoasitler vardır. Yani hayvanlarda da insanlarda da tlar vardır. Değişik kombinasyonlarda. Yalnız başka bildiğiniz gibi elementler vardır.
Evet, bugün 110 civarında elementten bahsediliyor ama esansiyel dediğimiz temel elementler
yani tabiatta olan element sayısı 92’dir ve bütün varlıklarda da bu 92 element vardır. Ne demek bu? Evren 92 element bildiğimiz tabii 92 element 20 amino asit ve 4 DNA bazından müteşekkildir. E o zaman ne oluyor? Bunların farklı kombinasyonu da olsa her şey bir şey aynı özden meydana gelmiş. Yani bunu ilk Bing Bank’i de dikkate alsanız, ilk patlamayı da dikkate alsanız ki benim kanaatime göre 28 ile 30 milyar yıldır ama bugünkü kabul edilen 14,5 milyar yıl. Benim kitaplarımda yazdığım detaylı olarak neden öyle olduğunu uzun hikaye 28 ila 30 milyar yıl önceki patlamadan sonra oluşan işte hidrojendir, helyumdur falan falan falan bunların oluşmasında meydana gelmiş evren. Bir inorganik bir grup var bir organik. İnorganikten organik oluşmuş elhası hepsi aynı. Peki şimdi hani bu son zamanlarda hani resimleri büyütüyoruz ya genişletiyoruz.
Şimdi biz genişletsek biliyorsun 1900 yıllara kadar Newton fiziğiyle beraber geldik ama madde altı seviyeye indiğimizde baktık ki Newton fiziği çalışmıyor. O zaman işte max plank biliyorsunuz meşhur max plank.
Hazer Bor arkasından Einstein bunların geliştirdikleri bir kuantumdüşüncesiyle madde altını daha iyi anlamaya çalıştık. madde adını daha iyi anlamaya çalışıyor. Ve biz o bahsettiğim resimleri büyütmeyin örnek olarak veriyorum büyütelim ve madde seviyesine kadar indiğimizde inebildiğimizde Newton kuralları çalışıyor. Doğru. Ama biraz daha büyüttüğümüzde yani maddeun içine girdiğimizde işte protonlar vardır, nötronlar vardır, elektronlar vardır.
Onları da biraz daha büyüttüğümüzde işte deptonlar, kuartlar, şunlar bunlar orada baktık çalışmıyor ve kuantum mekaniği devreye giriyor. Biraz daha büyütelim ozonu. Biraz daha büyütelim. Bakıyoruz ki bir şey yok. Bütün taşı bütün varlık aleminin özüne indiğiniz zaman da bir şeyin olmadığını görüyorsunuz.
Ben Şaban Bey biraz tasavvuftan bahsetti. Ben tasavvuftan bahsetmeyeceğim. İsterseniz soruları olursa oraya da gireriz.
Baktılar ki atomun %99 999 999 999’u boşluk yani yokluk. Peki ne var orada? İşte bugün sizim teorisi bir iplikçik titreşi. Bir titreşim yani frekans o zaman hayatın özü neymiş? Frekanstitreşim. Başka bir şey yok. Bugünkü bilgilerimizin ışığında inebildiğimiz kadarıyla. Peki her şey o zaman titreşimden meydana gelmiştir. O zaman madde ne? Titreşimin, frekansın yoğunlaşmış halidir.
O zaman madde şunları anlatmamın sebebi birazdan anlatacaklarımı daha iyi anlayasınız. Soracağınız soruları daha iyi sorasınız Kur’an’da yaz diye bir sure var. Kalem suresi var. Onun için yani yazmanın önemi var. Parmağın hafızası var, kalemin hafızası var, kağıdın hafızası var. Yazarsanız unutmazsınız.
Neyse şimdi o zaman hayatın özü neymiş? Titreşim. Peki titreşim ne yapar? Bir dalga boyu vardır. Bir frekansı vardır. Peki o ne yapar? elektromanyetik alan yapar. Yani enerji. O zaman bizim konumuz bugün ne? Enerji, titreşim, frekans ve elektromanyetik alan.
Peki şimdi bu küçük bilgiyi verdikten sonra yani kainatta her şeyin bir şey olduğunu, bir şeyin de her şey olduğunu, her şeyin de birbiriyle beraber neden irtibat halinde olduğunu anladım. 2 sene önce daha doğrusu 1921 yılında bu Tanrı zar atmaz hikayesi vardı biliyorsunuz Einstein her şey hesaplanmıştır diye. O zaman ki kendi de çok fazla inanamamıştı. kendi bile ürkütücü bulmuş düşünceyi Einstein şimdi parçacıkların yani bu en küçük parçacığı dedik ya açtık işte genişlettik genişlettik genişlettik işte Bozona indik onu da genişlettik ve çıkt karşımıza çıktı bir titreşimfrekans şimdi frekans ne kadar yüksekse fazla ise etkinliği o kadar fazla Penetrasyon yani delme gücü, etkinlik gücü o kadar fazla, dalga boyu da o kadar kısalır. Dalga boyu genişletikçe frekans düşer. Yani şöyle bir parabol düşünün. Aradaki mesafe dalga boyudur. Lambda yine gösterilir. F diye yüksek saydığımızda frekans. Şimdi 3 yıl önce iki parçacığı ayırmışlar birbirinden. En küçük parçacıklar.
Ve dünyanın öbür ucuna koyduklarında baktılar ki birinin spiniyle diğerinin spini arasında bir bağlantı var. birisi saat yönünde dönüyorsa diğeri saatin tersi yönünde dönüyor. Birine müdahale edildiği zaman diğeri de ondan etkileniyor. Ve bu üç bilim adamı Nobel aldı. Bunlar Zalige, Klaus ve Espet. Ik sene önce Nobel. Şimdi o zaman tekrar konuşmamın başında ifade ettiğim her şey bir şey, bir şey her şey her şeyde birbirinden haberdar. Peki dönelim şimdi beyne öyle ya. Bizim beyinde de tamam bizim izahatımıza göre elektrokimyasal, nörofizyolojik, elektrofizyolojik iletişim oluyor filan ama hep bunlar bir elektromanyetik alan yayıyorlar. Yani bir titreşim yapıyorlar. Yani bir frekans oluşturuyorlar.
Şimdi o frekanslar arasında bir analiz yapmak canlılık belirtisidir. Bakın arkadaşlar ben söylediğim şeyleri çok dikkatli söylerim ve önemli olduğunu ifade ettiğim üzerine basa basım. Canlılık ifadesidir. Onlardan seçip yapmak. Yani şu frekans şu frekans şu elektromanyetik alanlar analiz etmek canlılık ifadesidir. O verilerden yeni bir şeyi çıkarmak ise zihin, bilinç, şuur üretme ifadesidir.
Bunu niye söylüyorum? Bunu söylememin sebebi şu. İçeride az önce sohbet ederken yapay zekaların yarın yeni bilinç üreteceklerini söyledim. Bugün yapay zekalar kendi algoritmalarını artık yazmaya başladılar. Çünkü matematiksel olarak bilgi işleyen her şey yeni bilgi üretir. Bakın tekrar ediyorum. Bilgi işleyen her şey yeni bilgi üretir.
Matematiği bilmeyenin nefes almaya hakkı yok. Eğer siz matematiği bilirseniz yarını görürsünüz. Yarını görmek istiyorsanız düne bakın. Dünün matematiği yarının matematiğini önünüze koyar. Bu sihir değildir. Bu kehanet değildir. Bu falcılık değildir. Basit bir örnek vereyim size. Programlarımda sık sık bu örneği kullanırım. Buradan bir nehir aksa. Bu nehrin biz kızını, devisini, özgür ağırlığını, içindeki maddeleri, bulanıklığını, magnezyumu, kalsiyumu, şuyunu, buyunu bilsek, nehrin yatağındaki taşları, kumun yapısını, kenarlardaki yapıyı bilsek, havanın ısısını, rüzgarın yönünü ve hızını bilsek ve Bu nehre bir ölü bir köpek atsak. Köpeğin ağırlığını bilsek ki bunlar hep mümkün. Köpeğin ağırlığını bilsek, rengini bilsek, hacmini bilsek, yüz ölçümünü bilsek o köpeğin ne kadar sonra nerede kenara vuracağını bilebilir miyiz? Bilebiliriz. Bur matematikte freeier matematikçi var mı aramızda? Var. Yok var. Var. Ha tamam. Furier analizi deriz. Yani hesaptan o çıkar. Peki köpek canlı ise yanılırız. Niye? Çünkü orada hangi taraftan pati atacağını, hangi dalgaya direneceğini bilemeyebiliriz. Şimdi bu matematiksel olarak bir kuraldır.
Şimdi aynı şeyi biz düşünceye, zihne, şuura uygularsak ne dedik? O nöronlar arasında her düşünce bir frekans oluşturur. Her söz bir düşünce oluşturur. Şimdi düşüncenin hızı 2 milyon 800.000 1000 km/saniye olduğunu öngörüyoruz.
Işık hızı aşılamadığı hep söyleniyor ama biliyorsunuz ki Smde Habron çarpışmalarında opera deneyi bakabilirsiniz, bulabilirsiniz şeyde opera deneyi ile beraber kuantum tünelleme ile beraber dağların artından ışık hızını geçen bir sürüte İtalya’da opera deneyi bunun ismi tespit edilüş. Düşüncenin hızı ise 2.800.000 km/s olduğunu öngörüyoruz.
Çünkü söz olmadan önce düşünce uzaya gider. O frekanslarla beraber gider, döner bumeran gibi dilinizden söz olarak çıkar. Peki bu esnada neler oluyor? bizim entegre seyahat yapacağımız merkezine entegre seyahat yapacak olduğumuz gönülde.
Hemen şunu ifade edeyim ki gönül kavramı Arap edebiyatında kalp olarak kullanılmıştır. Hatta bizim inanç sistemimizde ve kalben imandan bahsedilir. Aslında o iman bu bildiğimiz kalp değildir. O gönülanlamındadır. Hani yürek diyoruz ya o işte yüreğin ısındığı o gönülanlamındadır. Yoksa bu kalp dediğimiz Evet. Son yapılan çalışmalarda kalpte de birtakım nöronların olduğunu biliyoruz. O ayrı bir konu. Bağırsaklı da var. Ayrı bir konu. Ama benim bahsetmiş olduğum görül, o entegre seyahat merkezine seyahat edecek olduğumuz görül.
Peki bu gönül nedir? Bu gönül beyinde olan o düşüncelerin oluşturduğu frekansların gücüne göre elektromanyetik alan oluşturan bir merkezdir. Biz buna gönül diyoruz. O aynı zamanda bir alan, elektromanyetik alanbar kodu oluşturur. Bu benim yorumum. Sadece benim son zamanda kullanılan kullanılan bilimsel verilerin ışığında ifade ettiğim bir elektromanyetik alan kodu.
Hani bu barkodlar var ya barkodlar hani okutuyorsun da ona bağlamıyorsunuz. Ben öyle söylüyorum.
Şimdi kainatta her ne varsa bizi dinler. Ne dedik? Her şey bir şey, bir şey her şey, her şey, her şeyden haberdar. Zaman diye bir mefhum yok. Zaman tamamen izafidir. Zaman tamamen izafidir ve geçmiş şimdiki zaman ve gelecek bir an içinde gizlenmiştir. Tek bir andır. O anı biz yaşıyoruz. İnsan ne kadar yaşarsa yaşasın hiç yaşamadığını zanneder.
Kainatta da tabii ben burada kainat derken sadece dünyayı kastetmiyorum. Evreni kastediyorum. Cihanı kastediyorum. Kainatta olacak olan her şey olmuş bitmiştir. Yeni bir şey olmamaktadır.
Hatta İslam alimlerinin bir kısmı da efendim Allah yaratmaya devam mı etmektedir yoksa yaratmış bitirmiş midir diye. Genel kavram yani İslami düşüncede de budur. Her şey olmuş bitmiş. Lehbi-i Mahfuz’da yaratma işlemi bitmiş. Biz orada yaşıyoruz.
Hatta Descart ki ben Descart’ı çok beğenirim. Spinoza’nın ve Hüggens’in veya Higins dediğiniz o arkasında da laz tabii onların hocası Deka 165253 yılında vefat ediyor. Onun ifadesine göre de Tanrı bir saat gibi evreni kurdu ve kendi haline çalışmaya bıraktı. Eğer benim kurduğum düzende çalışırsa bozukluk olmaz demiş ama siz müdahale ederseniz bozulabilir.
Bu Dekart’ın evren görüşü. benim görüşüm de hatta Şianca anlatacak olduğum üzerinde duracak olduğum görüş de onu destekleme mahiyetlerini.
Yani kainatta her şey olmuş, bitmiştir ve olan her şeyin de bir algoritmik elektromanyetik alanbar kodu vardır. O zaman sizin düşüncenizin frekanslarının çünkü sizin frekanslarınızın gücü gönlünüzün elektromanyetik alanının etkisini belirler. Gönülelektromanyetik alan oluşturur.
Düşüncenizin, zihninizin frekansları çerçevesinde elektromanyetik alan baru oluşturur ve etrafını, çevresini etkiler. Yani o etkiyle beraber evrendeki hangi barkoduyla beraber uyum sağlamışsa üst üste senkronize olmuş ise onu çağırır.
Hani edebiyatımızda vardır. Suzi dilden sanmanın bihaberdir cananeyi şemi yakmaz mı o ateş? Kim yakar permaneyi? Yani diyor ki siz diyor hatta bunun Gazali’nin de bir şeysi vardır. Pamuk ve ateş hikayesi.
Ateş mi pamuğu yakar pamuk mu ateşi yakar der. Burada da suzi dilden sanmanın bihaberdir cananeyi. Gönüldeki ateşten, o sevgiliye karşı olan gönüldeki ateşten sevgilinin haberdar olmadığını mı zannediyorsunuz?
Şemi yakmaz mı o ateş? Mumu o ateş yakmaz mı? Ya kim yakar pervaneyi? Yani pervane döner döner ateşin etrafında döner döner döner döner yanar ölür. Ateşuna çeker. Eğer siz birisine aşık olmuşsanız bir sevgiliye aşık olmuşsanız aşık olanlar var değil mi? Yani sevgiliye aşıksanız aslında siz ona aşık olmadan önce o sizin gönlünüzde ateşi yakan olur. Aynen gönüldeki barkodlunun alan elektromanyetik alan barkodunun oluşturmuş olduğu.
Çünkü evren sizin düşüncenize değil frekansınıza kulak verir. Yani olayları siz çağırıyorsunuz. Yarını siz oluşturuyorsunuz. Eğer siz tamamen konsantre olursanız gönülelektromanyetik alanbar kodunu istediğiniz şekilde oluşturabilirsiniz.
Bakın beynimizin bir arka kısmı vardır. Biz buna sürüngen beyni deriz. Sürüngen beyni nerede olduğumuzun koordinasyonumuzun sağlandığı bir yerdir. Farelerde çok güçlüdür. Hani bir labirente koyarsınız gider şeyi bulur, peyniri bulur çıkar. Bizim bugün navigasyon sistemi var ya aynı şekilde o bu arka beyin fare beyni e esirlenmiştir. Orta beyin limbik sistemdir. Limbik sistem yani o da beynidir. Haz odaklıdır. Bir de ön beyin vardır. Prefrontal korteks frontal bölge. O da esas mucizeler yatan, istikbali planlayan, ütopik planlar yapan merkez burasıdır. Zaten bizim kararlarımızı burası verir. Demin bahsetmiş olduğumuz gönülfrekanslarını yani o zihin, bilinç dedik ya. Bilgi işleyen her şey yeni bilgi üretir. O bilgilerin ışığında yeni bir zihin üretiyorsun. O zihnin elektromanyetik frekanslarının, titreşimlerinin sonunda bir gönül alanı oluşuyor. O gönül alanı o olayı çağırıyor.
Bakın yani siz bir yerde kaderinizi kendiniz oluşturuyorsunuz. Bir şey daha söyleyeyim. Bunu söylemek istemiyordum ama madem bu frontal bölgeyi söyledik. Preformal kortex esas simülasyon yapan merkezdir. Yani siz eğer istikbale gençler size söylüyorum. sen biraz ayakkisin anlaşılan ama olsun. Her şeyin bir yolu vardı. Takma kafana olur bunlar. Geçer bu da geçer yahu diyeceksin. Olur olur olur. Ben biliyorum olur. Şimdi istikbale yönelik refrontal kort simülasyon yapar.
Eğer simülasyonunu çok iyi yaparsan, konsantre olursan ve yaşarsan, olmayan bir hadiseyi olmuş gibi yaşarsan o olur. Bak ben ne bilen bir adamım. Boş konuşmuyorum. Olmasını istediğin şeyi olmuş gibi yaşarsan o olur. Çünkü kader insanların elindedir. Kader diye bir şey yok. Eğer siz iç dünyanızı dış dünyanın etkisinden kurtarır da dış dünyayı kendi iç dünyanız gibi dış dünyanın frekansların demin bahsetmiş olduğum o bar kodunu kendi gönlünüze yüklerseniz ütopyanızı gerçekleştirmiş olursunuz. Yarın da bugünden yaşarsınız. Bu mümkün.
Onun için hadi bunu söyleyeyim bari. ayetel olacakmış. Mevsul ediyorum. İsra suresinin 13. ayetinde biz kaderinizi sizin elinize, omuzlarınıza yükledik.dedik. Benin ayetin şeysi budur. Bir başkası bu frontal preontal kortekste yine Alak suresinin 15 ile 16. ayetlerinde biz diyor sizi anlarınızdan merclerinizden tutar neden bu işi yaptınız diye sorar.
Şimdi bu çerçeveden baktığımız zaman siz eğer yarını şekillendirmek istiyorsanız onu bugünden yaşamalısınız. Evrenkainat sizin sözlerinize değil frekanslarınıza elektromanyetik alanlarınızın elektromanyetik alan barkodlarına göre davranır. Yani gelecek bizim elimizde, gelecek sizlerde.
Şimdi bundan sonra sorulara göre devam edelim isterseniz. Ben burada keseyim. Tabii anlatacak çok şey var ama geçenki toplantıda Lütfü Bey’in konferansında birazcık zaman kavramı problemli oldu. soru sormak isteyen arkadaşlar soramadılar. Ben şöyle yapacağım. soru sormak isteyenler isimlerini yazdırsınlar ama istirham şudur. tek bir soru soralım. Tek bir soru soralım. Ha bu arada ben tasavvufa girmedim. İsterseniz gireceğim. Şaban Bey söyledi.
Girmedim o konuya. İsterseniz o konuya da girelim. soru sormak isteyen arkadaşlar isimlerini yazdırsınlar.
arkadaşlar isim tek bir soru alacağız benim ben yaz başa yaz geçen haftadan şeydi bu arada soy ismi neydiim selimak evet başka buyurun tasavvufu biz başka bir sohbetin konusu yaparız hocam devam Emin Orhan Bey başka isabet eder hocam başka bir Talha Buyurun. Talha Öztürk Öztürk Talha Öztürk isim Recep Kibar Kibar olsun söyleyim ben de duym Kayhan AK Kayhan Aky Kayhan Akyrü Başka var mı? Daha sonra almayacağız yalnız. Bakalım soracak olanlar sorsunlar. Cesaret sonradan sorulara göre cesaret kazanmayın. Ne? Metin Öztü. Metin Öztü. Başka var mı peki? Salih Beyden başka yok mu? Ekrem. Bu kadar. Meryem sen soracak mısın? Meryem de yaz. Meryem. Meryem Maviş. Meryem Maviş. Hemen şunu ifade edeyim. Özcan Bey hemen kestirip attı ama aslında ben tasavvufu anlattım size bu arada ama yani şimdi ben kalkıp tasavvufu anlatacağım dersem farklı olurdu ama ben aslında anlattım tasavvufu size ama şimdi şöyle kısa bir özet geçeyim.
Ne dedik? adenin, psikozin, timin bazı bazları 20 20 amino asit ve 92 esansiyel pardon temel elementlerden oluşmuş ve parçacıklar birbirlerini haberdar dedik.
Eğer siz konsantre olursanız biz, ben buna kuantik rabıta diyorum. Kuantik rabıta diyorum. Her şey bir şey, bir şey her şey, her şey, her şeyden haberdar.
Ha bu arada ben içeride bahsettim. Onu da ifade edeyim. Burada 10 yıl evvel yazdığım kitap ve makalelerde, makale ve kitaplarda, konferanslarımda söylemişimdir. Televizyon programında söylemişimdir. Bugünkü internetin bittiğini, çok hantal olduğunu, kuantum internetinin geleceğini ve beyinler arası internet beyin sizsiniz adlı kitabımda bunu detaylı anlattım. Yani Word WBW ve Global Brainweb brainweb diye iki kavramdan bahsetmişimdir. Ve şimdi artık kuantum bilgisayarları ve kuantum internetinin çağının kapısındayız ve kainatta her şey her yere kayıtlıdır ki biz buna holistik evren diyoruz. Holistik çağ diyoruz. Onun da kitabını yazdım. Beyinsizsiniz. Holistik çağ. Metavör holistik çağ diye. Onun için bu parçalar arasındaki bağlantıyı ben kuantik rabıta olarak adlandırdım.
Hocam buran konuş hocam. Teşekkür ederiz. , bir şey olarak bana bir avantaj verim de iki soru sorayım hocam. Oho, hali olsun. Pekala.
Birincisi, girmediğiniz tasavvufla ilgili, , her şey, bir şey, bir şey, her şey bu vahdet-i vücudu çalıştırdı. , çünkü orada hemen Evet. Yani o her şey nasıl oluyor? Her şey bir şey, bir şey, her şey nasıl oluyor? Her şey o mu? Her şey ondan mı? Bir soru. İki, “Kainatta her şey olup bitmiştir dediniz. Halbuki biz Rahman suresi 29. ayette küllü yevmin hüvefi fen diye okuyoruz. O her an yaratma halindedir. Bu bir çelişki değil mi? Teşekkür ederim hocam. Şimdi teşekkür ederim. Aslında aslında iki konferans konusu bu ama vahdeet-i vücut aslında temelinde vahdeet-i vücut bütün dinlerde var. Sade bizde değil, , Hristiyanlıkta da vardır bu. , ben her şey, bir şey, bir şey, her şeyden kastederken, söylerken neden öyle söylediğimi ifade ettim. Ama milattan önce 6. yüzyılda Anaksigoros’un bir ifadesi vardır. Anaksigoros der ki, “Kainatın bizati kendisi tanrıdır.” der. Buna panteizm adı verilir. Yine Anaksigorosun bir başka ifadesinde kainatta var olan her şey tanrının izini taşır. Parenteizm kavramının. Daha sonra daha sonra biz bunu Hacı Mansur’da da görüyoruz. Mevlana’da görüyoruz ki ben katılmasam da birtım görüşlerine katılmasam da çünkü mesela Kur’an-ı Kerim Kur’an dış akıldır. Akıl iç Kur’an’dır. Kur’an dış akıldır. Vahiy dış akıldır. Dış Kur’an’dır. Akıl ise iç vahiy, iç Kur’an’dır. Bunu dillendiren yani enel hak kavramında hani o açıyoruz ya resmi açıyoruz açıyoruz açıyoruz en sonunda bir şey yok. Kendiniz de bir anlamda o makama iniyorsun. Yokluk makamındasın. Hiçlik makamı zaten. Şeriat, tar, tarikat, marifet ve hakikat kavramları içerisinde biliyorsunuz hiçlik makamı mesela yine ben geçen de yazdırmıştım, esas şükür şükür edememektir. Şükür. Evet, yedik, içtik. Şaban Bey çokteşekkür ederiz. Şükür olsun. Bu fükrün en basit, en adi şeklidir. Önemli olan sıkıntıya şükredebilmektir. Hastalığa, derde şükredebilmektir.
Çünkü hani var ya aşk derdiyle hoş, elçek ilacımdan tabii kılma derman kim helakim zehri dermanındadır. Onun için evliyaullah da birbirine Allah derdini arttırsın diye dua eder. Yani derde karşı şükredebilmektir. Şükür. Bunun da en üst makamı ise şükür edememektir. Yani ben yokum. Ben kimim? Benim haddime mi düşmüş ki şükredeyim anlamında. Onun için dert Allah derdini arttırsın kavramı oradan gelir. Daha sonra 1670’li yıllarda yaşamış Laz diye bir adam var. Bu diferansiyelleri bunlar da matematikçi demir. Ünlü bir matematikçi. Yokluk sıfırdır. Bir tanrı raptır der. Evet. Ben söylemedim. İsminiz neydi? Hasan. İyi ki akmıyoruz. Kafadan yakalandırdık. Allah korusun. Laik Alman Yahudisidir. Diferansiyeleri bulan adamdır. Diferansiyeli o bulduğu halde Newton onan çalmıştır. Çalmıştır. Çalmıştır. Newton’un hırsızlığını tescil etmişizdir. Ama laik. Enteresan. Aynı zamanda bu Pascal’ın iki işlemini hesap makinesini dört işleme Eray Bey geç geldim yok yazdık seni. Hesapları ben vereceğim hocam. Allah baktık dört işleve çevirmiştir. Ondan dolayı da Layip bizi İngiliz İngiltere İngiliz kraliyet akademisi üye yapmıştır. Laik biz monatlar teorisi vardır. Monatlar teorisi o da yani kainatın bizati kendisi tanrıdır ve kainatta her var olan şey tanrıdan sıfat taşır. Hatta e peki biz sabah namazından sonra Haşir suresini okur da arkasından esfatül hüsnayı okurlar. Esma değildir orası. Esfattır. Sıfatlarıdır Allah’ın. Allah’ın tek ismi vardır. Allah diğerleri sıfattır. Aynı şey de mlar teorisinde de her şeyden Allah’ın sıfatları vardır. Niye derler Anadolu’da su içine yılan da dokunmaz. Yıanda da merhamet duygusu var. Onda da Rahman hani Allahur Rahman, Rahim, kutü selam o sıfatların hepsi onda vardır. Yani kainatta her ne varsa Allah’tan biz taşırız. Bu da parenteizm anlamında kullanmıştır. Şimdi gelelim ikinci sorunun cevabına. Evet. Allahu Teala o ayeti kerimenin dışında her şey olmuş bitmiş midir diye bir ayet var. Nemir suresinin ayette der ki her şey leh vahdüda olmuş bitmiştir. Kitab-ı mübinde. Yasin suresinde var canım. Yasin suresinde de var. Yani her şey olmuş bitmiştir. Ama şu var Kur’an’da asla tezat yoktur. Şunu ifade edeyim.
Tabii Kur’an’ın bir mecazi anlamı vardır. Bir batıni anlamı vardır. Bir zahiri anlamı vardır. Benim kanaatime göre Kur’an’da nasık ve mensuh ayet yoktur. Çünkü Allahu Teala şu var yalnız ne zaman o ayetin daha iyi tefsir edilebileceği farklı zamanlar olabilir. Ha şu Allahu Teala yaratmaya işte diyorlar bazı filozoflar işte çünkü onun için felsefeyi de İslam alimleri dinsizlik saymışlardır.
Onun için gelişememiştir. Tabii bunda Gazali’nin de etkisi vardır. Gazali’nin özellikle felsefenin Bahrabi’nin Medinetül fazılasında bir anlamda rediği yazdı. Tefavutü felasifeyi yazdı. düşünmenin saçmalığı. Tabii ondan sonra da 1192’de de 1194’te de İbn Rüştudü Tahutu yazdı. saçmalığın saçmalığı diye yazdı. Onun için felsefe yapmayı İslam alimlerinin çoğu pek hoş karşılamaz. Ama genel kavram itibariyle Allahu Teala’nın her an yaratma halinde olduğunu kastı benim görüşüm bu. tamamen o gönülelektromanyetik alan bar kodu ile daha önce var olan holistik anlamda oluşan holistik tecelli etmemiştir. Bakın holistik olarak, hologram olarak vardır bunlar. Ama siz gönlünüzle kişi o hologram elektromanyetik alan koduyla beraber senkronize olduğu zaman yani uyumlandığı zaman önce ne yapıyoruz? Biz bir rezonansa geçiyoruz. Şimdi udun iki teli vardır diyelim. Tabii 5i vardır ikileri yoktur da iki teli diyelim veya kemanın iki teli titreştiğinde aynı frekanslarda titreşse rezonansa geçer, senkronize olur. Aynı şekilde sizin gördüğünüz elektromanyetik alanındaki alan barkodunun rezonansa geçtiği an senkronize olur. Olayı çağrıştırırsınız. İşte Allahu Teala’nın yarattığı budur. Oysa ki her şey olmuş bitmiştir.
Orada ifade ama Nil suresinin 75. ayeti onu çok açık ifade eder. Emin hocam hocam manaı harfi manaı ismi olarak değerlendirebilir miyiz? Yani niyet vermek isterseniz daha sonra konuşalım. Tane soru akıtıyor. Açıklama bazında demiş. Buyurun Emin Bey. Ses açık herhalde. Tamam. Şimdi hocam öncelikle sizin kavrayış biçiminiz için çok teşekkür ediyorum. konuları hem İslam felsefesi, İslam dini açısından iyi analiz etmişiz hem de batının vermiş olduğu eğitimin de doğru yanlarını aldığımız gözüküyor. Benim size tabii ki bir genç birisi olarak yüzlerce soru sorma yüzlerce soru sorma ve onları öğrenme gibi bir iştiyakım var. Ama estağfurullah bir taneyle sıradığınız için tek bir soru soracağım. sürekli kafamı kurcalayan bir soru. Yani ahlak ve iman meselesi insan ruhunun bir parçası mıdır yoksa biz bunu öğrenerek mi geliştiriyoruz? Yani biz yani bir din midir bu ahlak ve iman işi dinin içerisinden mi geliyor yoksa insan ruhunun bir parçası mı? Bey tabii bu koru dışında ama olsun. E ben genelde konu dışına çıkmak istemem ama olsun cevap vereyim.
Şimdi ruh nedir? Ruhu henüz biz çözmüş değiliz. bir kere bunu ifade edeyim. Hatta ölüm anında ve ölümden sonra yaşananlarla ilgili verilen bilgiler hep ütopik herkesin bir hayal çerçevesinde bunu söylerler. Biz bugün bilimsel olarak söylüyorum. Yalnız bir kere ruhu tam anlayamayacağımızı Kur’an söylüyor zaten. O açık. Ama ben bilim adamı kimliğim de biz bugün ruhu nasıl yorumluyoruz? Veya ruh hastalıkları diye bir bölüm var. Psikiyatri diye bir bölüm var. Ruh aklı bile aklı bile biz çok yorumlayamıyoruz.
Ama ruh hastalıkları diye bir bölüm var. ama hani ruhu yani size sana ruhtan soracaklar ayeti kerimede ama bunu tam olarak anlayamayacaksınız diye ayeti kerime var. Ama bilimsel olarak biz tabii bilim adamının dini olmaz.
Bilim adamının dini olmaz. Bayrağı olmaz. Vatan olmaz. Milliyeti olmaz. Cinsi olmaz. Cibiliyeti olmaz. İnsan olarak tabii ki var ama bilim adamı kimliğiyle kırmızı çizgimiz yok bizim.
Nedir ruh? Biz bugün bilim adamı olarak bilimsel kimliğimizle nöronlar arasında oluşan elektrokimyasal ve elektrofizyolojik oynaşımlarının oluşturduğu doyin beynin ötesinde oluşan bir alandır diye düşünüyoruz. Ama bunun kesin izahı yok. Çünkü öldükten sonra huru ölmüyor. Yani ilim ilmi bilimsel ilim başkadır. İlmi literatürde böyle bilimsel literatürü söyledim ama ilmi literatürde ruh kaybı olmuyor. Ruh duruyor. Berzaha gidiyor orada duruyor. Hatta orada bekliyor seni. Hatta ve hatta bilimsel olarak yapılan çalışmalarda insan öldükten sonra bile eğil ölümünü kastetmiyorum. Tam ölümü olduktan sonra bile 24 saat
daha beyin algılamaya devam ediyor. Nasıl anlıyoruz bunu? beyindeki nöral fonksiyonlarını kaydedebiliyoruz. O bakımdan ruhu tam anlamış değiliz ama il yani ilmi literatür çerçevesinde ruh öldükten sonra ayrılır. Berzah aleminde bekler. Hayatın kişinin hayatının durumuna göre ya hayatın durumuna göre yaşar orada. Hatta bugün bugün kuantum fiziğine göre de mesela şurada diyelim ki 40 kişi varız. 40 kişinin 40 farklı alemde yaşadığını ispat etmişlerdir. Yani şu anda ben hangi elektromanyetik frekanslar oluşturuyorsam belki ben cehennemi yaşıyorumdur. Siz cenneti yaşıyorsunuzdur. Aynı frekanslar alemindeyiz. Onun için berzah aleminde de o ruhların kendi frekansları, kendi yaşantılarının doğurmuş olduğu elektromanyetik alanları çerçevesinde yaşantılarına devam ediyor. Bakan Bey buyurun.
Sesim geliyor mu bilmiyorum ama Descart’ın pardon bir şey daha yalnız affedersiniz bey bir şey daha ilave edeyim.
Bugün tasavvufi anlamda, tasavvufi anlamda ruh rahmanidir ve kokudur. Ruh rahmanidir ve kokudur. Vicdan rahmanidir ve sestir.
Anakimos milattan önce der ki, hepasin hemin he sineisos. Tekrar ediyorum yazanlar için. Hepasin, hemin hneis teos. Vicdan içimizdeki tanrının sesidir hocam. Ahlak nerede? İman nerede? Ruh ise kokudur diyorsun ya. Adama bir kazık katacaktım ama vicdan berbed vicdanının sesini dinlederler. Ruhta kokudur. R oradan gelir. Ruh rh aynı kökten gelir. Ruh reha raha. Evet aynı kökten gelir. Şimdi iman iman gönüldedir. Kalpte değildir.
Sordum. Kalbel iman diye bir şey yok. O gönüldür. Yani benim ben cerrahım. Müslümanın kalbini alıp gavura taktığımız anda gavur Müslüman mı oluyor? Veyahut da gavrunun kalbini alıp Müslümana taktığımız anda gavur mu oluyor? Düsü yok. O oradaki et parçası. Esas gönüldür. İman da gönüldedir.
Anlattım o elekler. Ne dedim? Siz yaşayacaksınız. Siz e rabıta dediniz. Şu anda sen Beytullah Beytullah’ta veyahut da Ravza’da olmak istiyorsan olursun. Al sana tasavvur, al sana tayyibekan, al sana temessül, al sana tecessüs, al sana tayyi mekan, al sana tayyi zaman. Muhyiddin Arabi 1240’ta öldü ama Fütuhat-ı Mekkiye’de ve Husus Kerde bunları yazdı. O İbn Dünnü ile yazdı. Ama biz bugün bunları bilimsel olarak, matematiksel olarak mümkün. Ben sizinle burada konuşurken Amerika’da bir ameliyat yapabiliyorum.
İngiltere’de başka bir konferansta, Japonya’da başka bir konferansta farklı farklı konferanslar verebiliyor. Farklı farklı sorulara cevap verebiliyor. Buyur Batuhan. Tamam. Batuhan buyurun. hocam Hart’ın kainat düzeni teorisinden ve leyhanuza değindiğiniz için soruyorum. Erzurumlu İbrahim Hakka vhazretlerinin yıldızlanesinin kainat üzerinde bir yeri ar mı? Var. Şimdi İbrahim Hakk Hazretlerinin tabii o e 2300 sene önce yaşayan bir insan. Marifetnamenin orijinalini de okudum ben. Yani orijinalini okudum ben. tabii eleştirilecek çok yeri var ama o zamandan bu zamanı görmesi açısından takdir edilecek de çok yer var. Mesela bu insanın mertebeleri içerisinde aklı evden insan-ı kamile gelinceye kadar geçirdiği elbeleri çok iyi ifade etmiştir. İbrahim Hakk’ın Erzurumlu hatta bir yuvarlak nedir şekil içerisinde o mertebeleri geçmiştir.
Hatta ve hatta ben tekabül diyorum. Bu bazıları evrim diyor. , her şey de tekam içerisinde. Onu da söyleyeyim bak. Kainatta her şey tekamül içerisindedir. Evrin demiyorum. Efendim evrimle tekamül arasında fark yok mu? Var. emrin türler arasındaki geçiştir. Tekamül ise kendi içerisindeki olgunlaşmadır. Bundan 1000 sene önceki insanın olgunlaşma durumuyla bugünkünün durumu farklıdır. Evrim türler arasında geçiştir. , gaz İbn Miskevey var mesela. İbn Miskebey bundan yüzyıllar önce yaşamış bir alimdir. O da mesela hurma ağacının hurma ağacından biliyorsun dişil erkeklidir. kurma fidarları onlar bir bağlantılı olduğu için bugün modern bilimde yani ilk inbank’ten sonra işte suyun oluşması yani iki hidrojen bir oksijenin birleşerek suyu oluşturması, su damlacığın oluşturması daha sonra aşağı yukarı 10-15 milyar yıllık bir süreden sonra bugünkü bilginin ışığında 5 milyar 4,5 5 milyar ama benim görüşüme göre en az 10 milyarlık bir süreden Sonra mor ötesi ışınların ultra ve ışınlarıyla beraber o suyun balçık haline gelmesi. Balçıktan ilk kök hücrenin stems kök hücrenin oluşması. O o kök hücreden bir hücrenin ayrılıp sürüngenleri, bir hücreden ayrılıp kuşları, bir hücreden ayrılıp insanları, bir hücreden ayrılıp hayvanları yakması, ortaya çıkması söz konusudur. Ve biz bu durumu stemselden farklılaşma ama nasıl oldu inorganik alemden o çamur hali, bulamaçtan inorganik halden organik hale geçtiğini henüz daha bilmiyoruz. Tabii bu arada ilim nasıla cevap verir? Bakın
Arkadaşlar ilim nasıla cevap verir? Niçine cevap vermez? Yani insan nasıl oluştu? Şöyle şöyle oluştu ama niçin oluştu? Yani orada bir inorganik bir hadise var ki neden organik oldu? Ona din karar verir. Onu da neden insan yaratıldı?
Kur’an’a bakıyoruz mesela mecburen konuşacağım bu Kur’an’la yemin ettim konuşmayım dedim Kur’an’dan ama Eray Bey kızıyordu bana ikide bir ayet okuyorsun dedi bana şeyle estağfurullah televizyonu söyledin bana ya nasıl demiştim ona benzer bir şey demiştim yok ağzınıza sağlı niye diyorsun demiştim şimdi diyor ki ayette mesela Kur’an diyor ki biz insanı niçin yarattık en iyisiniz hayata en iyi katkıyı sağlayanı bulmak için yarattık diyor. Ama demin anlatmış olduğum bilimsel olarak o kök hücreden nasıl işte kuşlar, balıklar bilmem işte sürüngler şunlar bunlar oluşturdu da ayet şöyle söylüyor.
Nur suresinin 45. ayeti biz diyor canlı olan her şeyi Allah ait Nur suresinin 45. bir damla sutan yarattık diyor. Tabii enbiya 30’da da bahseder onu. ve kü diyor. Canlı olan her şeyi sultan yarattık NBA 30’da ve orada Bing Bang’ten de bahsediyor. Redgar ayırdık diyor onları. Onun için ben o ayet istirahat ediyorum ki Bingbank’ten önce vardı her şey. Bugün bilim der ki Bingbank’ten önce bir şey yoktu. Ben vardır diyorum. Kaynağım da o. Ama Nur 45de diyor ki canlı olan her şeyi bir damla sudan yarattık. Ondan bir grup ayrıldı. Karnı üzerine yürür. Yani sürüngenler ve bir kısmı ayrılır. İki ayağı üzerine gider ve yemiş ala erb ayak üzerine ayrı ayet dursun 45. Onun için miskebeyh mesela oradan bahseder ama İbrahim Hakkı Erzurumlu’nun marifetnamesinde bahsetmiş olduğu insanın tekamülü demiyorum aklı evde ki bu mesela Kant’ın felsefesinde de vardır bu. Mesela batıda Kant doğuda İkbal Muhammed İkbal’in de camidanından bahseder ondan İkbal’in de şey yıldız namesi modern astrolojiyle yı var.
Şimdi bakalım neydi isim senin? Çağrı batu Batuhancığım bak astroloji ile astronomiyi karıştırmayalım. Evet bugün sokak kuantumcularıydı kuantumu karıştırmayanlar bakın çok önemli fis söylüyorum yani astrolojiyle astronomiyi karıştırmayalım astronomi bilimdir. Gün çekim gücü. Bakın vücudumuzda 180 ila 100 trily hücre var. Her hücrenin içinde bir hücre 10 mikron çapındadır. Yaklaşık o hücrenin içinde bir çekirdek vardır. Çekirdeğin çapı 67 mikrondur. O çekirdeğin içinde piston molekülleri vardır. sarılan DNA bazı vardır. Her hücrenin içerisinde astromi diyorum bak. Astroloji demiyorum. Her histona, her çekirdeğin içinde 6 milyar adet DNA basın zincir şeklinde sarılmıştır. Çift olursa 3 milyar DNA bas. Her bir hücrenin içerisinde 2 metre uzunluğunda bir sarı sarmal bir hücrin içinde. Her bir insanda 80 ila 100 trilyon hücre vardır. 100 x 2 metre ne kadar ediyorsa buradan plona aşağı yukarı ne kadardır buradan plona uzaklık?
L var mı Salim Bey? Taşındığına göre ben öştüm ya. Ben gittim geldim. 4 7 ay bir şey şurada şur 180 baş o baş 150 milyon kilometrede güneş 4.7 milyar kilometre 20 defa gidip geliyorsun bir insanın vücudundaki DNA bazı bağlanabilir. Biz bugün mesela Parker sondası gönderdik. aşağı yukarı 7.000 km/ saatte 7.000 km hızla gidiyor. Şu kadar ışık yılda mesela Kantauri diye bir şeyimiz vardır. gezegenimiz vardır.
Kantauri galaksisi. 22 ışık yılı mesafede en yakın olan o. Ne demek 22 yılı ışık mesafesi? Işığın 22 yılda gittiği yer. Bir ışık yılı 10 trilyon kilometredir. Bir ışık yılı 998 böyle bir şey. Yani 10 trilyon 10 trilyon kilometredir. Yani 22 trilyon kilometre mesafedir. Bu astronomidir.
Mesela bunu yapıyoruz. Gidiyoruz geliyoruz. Mesela bugün 2050 yılında Mars’ta 1 milyon insan istihdam edilecektir. Oradaki şartlara ayarlanmış şekilde, yaşanmasına ayarlanmış şekilde DNA’sı, şusu, busu oraya göre ayarlanmış. Bu astronomidir. Astroloji bilgisi yok. Astroloji bir anlamda yıldızlara bakarak, yıldızelere bakarak istikbale yönelik bir şeyler söylemektir. Ha bunun doğruluk payı var mı? Demin anlattığım şeyler çerçevesinde var.
Niye diyorum ki Fütuhat-ı Mekke’yi ve hususül hikemi. Muhyiddin Arabi. Muhyiddin Arabi 1240 yılında öldü adam. 1240’ta Mürs’yi Endülüs’te. Adam Endülüsten kalktı ta Bağdat’a gitti. Yürüyerek herhalde tekrar gitmedi. Şimdi o adamın yazdıklarına bakıyorsun. ama demek ki o ilm ile dümüyle yani ilim bazen gayri ihtiyari öğrenilir. Mmezse. Bakın Batuhanciğim ben her söylediğim şeyi bir şeyi istinaden söyledim.
Dedim ki akıl dış vahiydir. Akıl dış vahiy dış akıldır. Kur’an dış akıldır. Akıl ise iç vahiydir. Eğer siz isterseniz Allah sizin gönlünüze ilham eder. Bakın ilham derken aklıma geldi. Einstein’a diyorlar ki sen çok zekisin. O da diyor ki benim çok zeki olduğumu zannedenler yanılırlar. Bende bitmek tükenmek dinleyen bir merak vardır. Şüphe ve merak vardır. Ama diyorlar sen bu kadar şeyi nasıl bilebiliyorsun diyorlar. O zaman sana Allah ilham veriyor. Bakın ilham iç Kur’an’dır diyorum. Yani Kur’an dış akıl, akıl iç Kur’an’dır. Şimdi diyor ki başarının diyor %99’u der, %1’i ilhamdır diyor. Einstein diyor bu tekrar ayet. Alak suresinin 15′ ve 16.Biz şimdi perçemlerinizde alınlarınıza alımdan ter dökülüyor ya. Peki diyorlar %99 ter %1 ilhamdır diyorsunuz. O ilham nedir diye soruyorlar Einstein’a. O da diyor onun da %99’u terdir diyor. Peki efendim diyorlar o neyse milyonda bir dahi olsa o ilham nedir diyor. O abidevi sözünü söylüyor. Fransızca söylüyor bunu. diyor ki intuisyon e martin lars diyor rent restet spread diyor ki ilham diyor Allah’ın çalışıp gayret edip ter dökene hissettirmeden yaklaşım halidir. İç Kur’an ne dedik? Vahiy dış Kur’an, akıl ilham iç Kur’an’dır.
Onun için Muhdin Arabi hani konuşmamızda söyledik ya gönlün elektromanyetik alan kodunun senkronize olması, rezonansa geçip senkronize olmasıyla o dıştaki holografik hadiseyile beraber iç içe geçmesidir. Ama onu Muhidin abi yapmıştır ve ilmile dünüyle. Çünkü alimin yanında dilini, velinin yanında gönlünü muhafaza eder. Çünkü alim satırdan konuşur. Veri sadırdan konuşur. O bakımdan o şekilde ilmi deile yapmıştır. , İbrahim Hakkı Erzurum da öyle yapmış olabilir ama doğruluk payı vardır. Notusu ne yapacaksın değil mi? Evet. 3. soruyu al. Talha Talha Üstkuy hocam. Merhabalar. , öncelikle ben iki cümle kafamda canlandı sizin sohbetinizi dinleyince. İki cümlece kafamda canlandı sohbetinizi dinleyince ben özünü oturtamadım. Onu sormak istiyorum, biri sizin her şeybirdir, bir her şeydir sözünüzle her şey bir şey, bir şey her şey. Evet. , diğeri de aslında varlığın, bütün canlıların, maddenin Allah’ı zikrediş hali. Onu da söyleyeyim. Ait o. Evet. Bu ile maddenin en alt parçacığının en alt halin titreşim olması arasındaki bağlantıyı nasıl bir çıkar? Allah çok güzel bir soru sordu. Evet. Ben ayetten bahsetmedim ama herhalde oayeti okuduğu için okudum mu ayetle? Hangi sure olduğunu bilmiyorum ama aklıma geli. Peki ben başlasam devam edebilir misin? Öyle öyle numara yok. Evet. Bu Ali İmran suresinin 190 190 191 ayetidir. Esas ayet 191’dedir. Der ki diyor. Yani kainatta her ne var ise onu zikrederler. Tabii başında o da gece gündüzün oluşması. Bir başka Rahman suresinde vardır. Orada da var mesela her şeyin secde ettiğine de her şey var. Titreşimi öyle kabul edenler de var. Ben böyle konuya girmedim ama her şey bir şey, bir şey, her şey e her şeyde bir şey, her şey de her şeyden haberdardır derken bunu anlattım. Yani onun o frekansrezonans ve senkronizasyonla beraber holografik olarak alan kodunun üst düseidir. örtüşmesidir. Evet.
Recep Bey kibar. Recep Kibar buyurun. Teşekkürler. Buyurun.Hocam merhaba. Soğuk su getirebilir misiniz? Çok değerli konferansınız için teşekkürler. Çok faydalandık. Hazır da seam edemedim. hocam ben aslında her şey bir şeydir. Bir şey de her şeydir. Sor akıllarda kaldı. İyi oldu yani. Said Nursi’den alınma değil mi hocam? Said Nursi’den alınma değil mi bu şey? Kim o cümle yani? Sa hayır o İsmail Hakkini mi söylüyor bu? Var. Anladım. Orada da var da ay yok ben bilmiyorum. He tamam. Her şey bir şey bir şey her şey var mı? Getir kitab görmedim. Öyle bir şey yok ya. Sayın söylemiş de benden almıştır. Görmedim gerçekten. Bilmiyorum bilen varsa bu yani onları da okudum ben. gör bu mottadan hareketle ben mahdı vücut kavramını ilişkilendirme noktasında bir soru soracaktı ama salim bey bunu sorduğu için tekrara düşünmek adına çünkü ben size açık sormuyorum sormayacağız.
O zaman Salih Bey sizin soracağınızı sorun. Bak burada açıldı sana kapağı. Proy provosyon. Bu kıyamı da unutma kıyamete. Ben Trabzonlunun dediği gibi kıyamet ha bu eylubu unutma. Soru sormuştum iki tane soru da yani hayır dedim şey daha ilave edecektim de oradan. Ha şey hocam niyet ve nazar eşyanın mahiyetini değiştirir derler. O yüzden manaı harfi ve mana ismiyle bakmak lazım. Yani sizin o ayetler arasındaki hani zirvede çelişki gibi görünen şey aslında Allah adına bakmak. Bir de insan adına bakmak. Bir dakika. Çok doğru bir konuya temas etti. Çok önemli bir konuya temas etti arkadaşlar. Doğru.
Nazarfrekanstır.
Söz gören göze söylenir. Çünkü gözün kulağı vardır. Kulağın gözü yok. Gözün kulağı vardır.Kulak başkasına inanır. Göz kendine inanır. Onun için görmek başkadır. Bakmak başkadır. Görmek başkadır. İşitmek başkadır. İşitmek başkadır. Duymak başkadır. Dokunmak soğuk. Dokunmak başkadır. Soğuk olduğu için soğuk. Çok soğuk. E dokunmak başkadır, hissetmek başkadır.
Bakın hayata katkıdan bahsettim. Bakın aslında iyi ki sordum bu konuyu.
İnsanların hepsi bakar ama çok azı görür. İnsanların hepsi bakar. Çok azı görür. Zaten görme mekanizması var olanın on binde üçünü görüyoruz. Yani şu ortama görüyorsak bu ortamda var olanların on binde üçünü görüyoruz. 9997’si görünmüyor. Onu da bakanların çok azı görür. Görenlerin çok azı ondan bir şey öğrenir. Ondan bir şey öğrenenin çok azı. Bakın bunlar matematiksel olarak ne kadar düşüyor. Öğrenenlerin çok azı onu anlar. Anlayanların çok azı ondan bir anlam çıkartır. Anlam çıkartanların çok azı hayata katkı sağlayacak yeni bir anlam oluşturur. Onun için evet bakış nazar tabiatı şekillendirir. Ben istediğimi görürüm. Bakarsam görürüm. Bakarsam görürüm. İstediğimi görürüm. Arkasına bakmayan önünü göremez. Arkaya bakmak lazım ki önünü görebilesin.
Evet. Buna idrak mı diyoruz hocam?
Kim sordu? Evet. Yani idrak edersen de Kayhan Bey. Kayhan abone hocam bu Selimle Salim arasında bir fark var mı hocam? İsmimi düzelteyim de o zaman hepim olmaz. Olmaz şimdi o zaman bir dakika dur. Sen kaşınd şimdi bakın hocam bir soru da sor şimdi Yavuz Selim’in şiirini oku diyeceğim ona. Şimdi Selim de bakın az değildir hocam yalnız okur. Ben soracağım için sorayım. Bütün dünya benim olsa Selim biliyorsun Yahut Sultan Selim şahidir biliyorsun. Orada diyor ya padişahı alem olmak bir kuru kavgaymış. Bir veliye bende olmak cümleden alaış. Ama hani şer pençeyi kahrımdan olurken beni bir gözleri ahuya zebuni ile giderek ben onu sormayacağım. Ben şeyi soracağım. Bütün dünya benim olsa kamım gitmez.
Nedendir bu? İkinci mısrayı da söyleyeyim de 3 ve 4’ü sen söyle. Kün bu ezelden gam türabıyla yoğur aslında o ikinci mıın künam ile yoğrulmuş bir bedendir bu. Ama o şeye aittir. , vehbiye aitt söylenir. , ezelden gam turabıyla yoğrulmuş bedendir bu. , diyor. Üç ve dördüncüyü oku bakalım. O zaman İmam Yusuf’a sormuş. İnillah. Cevap veriyorum hocam. İmam Yusuf şimdi okuyacaksın ya. Tamam hocam. İmam Yü sormuşlar , her şeyi sorsak bilir misiniz? Demiş. Bilirim. Nasıl bilirsiniz? Bilmiyorum diye bir şey var demiş. Hocam bilmiyoruz. O enteresan. Şimdi bakın orada Selim gerçekten büyük yani bunu kabul etmek lazım. Çok kısa zamanda hazineyi dolduran bir insan ve şey diyor ki tam da bizim bugünkü konumuzun konuşma konumuzun tevafuk etmiş bir şiir. Diyor ki işte bütün dünya benim olsa gamitmez neden bu. Tezelden gamabıyla yoğulmuş bedendir bu. Gelen gider giden gelmez. İki kapılı derhandır bu. Sakın insafı terk etme. Makam-ı imtihandır bu. Aman Allah’ım. Müthiş yani. Şimdi selim salimin olgunlaşmış halidir. Bak Selim yanişmamış.
Şimdi Selim bakın kalbi seli duada dua vardır. Evet. Kur’an kalbi seli mümkün mü? Evet. Mevladı söyleimler salim daha ismi faildir. Bakın salim ismi faildir. Daha o yolda işini bitirememiş ama Selim bitirmiştir. Evet. Hocam size intisap edebilir miyiz? Haşa haddim mi düşün? Ama hocam söylediğinize göre o sizin öğrenciniz olmak zor. Şeref duyarım o zaman. Estağfurullah hocam. Merhaba. Evet. Enerji ve frekans mutabakatı açısından kendi frekansımızın tabiat frekansıyla rezonansa geçmesi anı.
Bu bir yaşam kapısını mı açıyor yoksa ölüm kapısını mı açıyor? Her ikisini de ölüm diye bir şey yok. Evet. Ölüm diye bir şey yok aslında. Ölüm bir başka kapıdan içeriye girmektir. Biz şu anda normalde hayal alemini yaşıyoruz. Rüya alemindeyiz biz şu anda. Yani kendi hayalimizi yaşıyoruz şu anda. Ama gerçek aleme ölünce uyanacağız.
Bu peygamberimizin de bir hadisi vardır. Biz bu alemde rüyadayız. Ölünce uyanacağız diye. Çünkü ölüm diye bir şey yok. Eğer siz bunu bu açıdan soruyorsanız cevabı odur. Ama yok felsefi açıdan soruyorsanız o zaman şunu ifade edeyim. S madem öğrenci oldun yaz şimdi zor benim öğrenci olmak zor. felsefi olarak da dört tür insan vardır. Ölüme bağlı olarak hayat ve ölüm açısından dört tür insan vardır. Tabii bizim Allah niye ölümü ve hayatı yarattı? Yani mülk suresinde ifade edildiği gibi bakarsak bir varken yok yokken yok.İnsanın birinci tür insan varken yokken yok. Yani bu aleme gelmiş yemiş içmiş hayvandan da farkı olmadan işte berhüm ve dal dediğimiz daha da aşağı olan şekilde yemiş içmiş. Bu alemin enerjisini ve oksijenini boşuna tüketmiş. Yokluğunu hissettirilmemiş. Çünkü varlık yokluğuna bağlıdır. Ne kadar yoksan o kadar varsın. Eğer siz bu alemde yokluğunuz hissedilmiyorsa varlığınız bu alemin sırtına yüktür. Onun için yokluğunuz kadardır varlığınız. O insan birinci grup varken yok yokken yok. İşte vardı ama yemiş içmiş gezmiş hiçbir işe yaramamış. İkinci grup varken var yokken yok.
Varken bir şeyler yapmış kendisine bir takım görevler vermiş. Şurayı kazı burayı işte çay getir şunu getirmiş gitmiş. Ama hayata yani peygamber de söylüyor ya Allahu Teala ve illa rahmetell alemin biz seni alemleri rahmet olarak katkı sağlayasınız diye gönderdi. Bir şey bırakmamış. Varken var yokken yok. Demek birincisi varken yokken yok. İkincisi varken var yokken yok. Üçüncüsü ise varken var yokken de var. Yani gelmiş bir şeyler yapmış ekmiş gitmiş işte. bakın bugün işte Arakigoros’tan bahsediyoruz, Tesla’dan bahsediyoruz, Einstein’dan, bilmem kimden bir şeyler yapmış. O zaman da yapmış ve öldükten sonra da hala var. Tabii bilim adamlarının unutmayın daha doğrusu insanların iki ölüm tarihi vardır. Bir doğum tarihi vardır ama iki ölüm tarihi vardır. Birincisi biyolojik ölüm tarihi. Bir de gerçek ölüm tarihi. Gerçek ölüm tarihi ondan en son bahsedildiği tarihtir. Biyolojik tarih de bildiğiniz tarihtir. Ama biz bugün hala onlardan bahsediyorsak Hallaş’tan bahsettik değilmi? Farabi’den bahsettik. Gazali’den bahsettik. Yaşıyorlar bunlar. Onun için bunlar varken var, yokken de var. İnsanlar bir dördüncüsü vardır ki genelde ilim adamları bu gruba girer. Varken yok, yokken var. Ne demek bu? Varken yaptıklarının değeri bilinmemiş. İzam edilmiş, öldürülmüş işte yani bakın işte Hayeti’yı yaktık. Can Haşı kitaplarıyla beraber yaktık. Hallacı Nesibi’yi cezalandırdık. Brunuro’yu 1600’de yaktık. Kitaplarla beraber Levazer’in kafasını kestik. Hicri 150 yılında İmam-ı Azam’ı zehirledik, öldürdük. İmam Taleri’yi cezalandırdık. İbn Sina’yı cezalandırdık. Adam kaçtı kurtuldu. Sonra öldükten sonra dedik ki ya bu adam iadanmış yani filan dedik.
Varken yok, yokken var. O bakımdan önemi var hayata katkı sağlamak. Hayata katkı sağlarsanız zaten ölüm yoktur. , tasavvufu anlamda zaten ölüm yoktur. E, yaşlanan insan ruhu gençleşir. Evet. Başka Metin Bey, Metin Öztürk Bey buyurun.
Teşekkür ederim. Hasan saygılar sunuyorum konuşması için hocamızı tebrik ediyorum. razı olsun diyorum. Şimdiye kadar ilk defa yani fizik, kimya, matematik, biyoloji, temel bilimlerin okyanusu içerisinde Kur’an esasları ile gönül limanlarını şiirler terennüm ederek güzel sözlerle hakikaten sayenizde dolaştık. Hocam çok teşekkür ediyorum. Benim için çok anlamlı saatlerdi. Çok teşekkür ediyorum. Şimdi soruma geçiyorum. Extremely low frekans dediğimiz 3 Hz ile 30 Hzdalga boyları 10.000 100.000 km olan bir de high frekans dediğimiz 30 GHz ile 300GHz dalga boyları 1 mm ile 10 mm arasında olan çok yüksek frekanslar sicin teorisine bağlantı kurdunuz. Cümleniz şöyleydi hocam. Bu bu frekanslar arası analizler canlılık ifadesidir. Şimdi benim aklıma burada soru geldi. Bundan ne anlayalım? Yani frekanstitreşim olursa canlılık var. Olmayınca hayat duracak. Bunu mu anlayacağız? Bir de bunları çok ayrıntılı olarak analiz eden, ölçen cihazlar şu anda geliştiriliyor mu? Neler var?
Onu merak ettiyim. Bu titreşimler ve frekanslar bir yere kayıtlanıyorsa yarın bir gün bu kayıtları okuyacak bir cihaz geliştirildiğinde sesler de kayıtlanacağı şey öyle soruyorsunuz ki dönük akşama kadar konuşmam lazım. Çok doğru. Geçmişe dönük bütün gerçekleri seslerden dinleyecek misin? Evet. Şu anda onda çalışması var. Jürgençit Huber diye benim bir arkadaşım var. ETA’da Zürri Üniversitesi ETA’da Jürgen Şimit Huber diye bir arkadaşım var. Aynen bu konu üzerinde çalışıyor. Yani eski kayıtları taşlardan, topraklardan kayıtlarını deşifre etmeye çalışıyor. Bu mümkün. E bu frekans konusunda iyi hatırlattım. Beynimizde alfa, beta, delta, beta ve gama frekansları vardır. Uyku halinde delta 05 ila 04 ila 5 Hz.
Bu ne demektir? Herz onu da ifade edeyim. saniyedeki titreşim sayısıdır. Yani bir saniyede kaç defa titreşiyorsa ona herz diyoruz. Mz 1000ile çarpıyorsun onu. Mesela 04 5 Hz delta dalgasıdır. Uyku sakin bir uyku içindir. Mesela şey teta dalgası ise meditasyon. O da 5 ila 5 ila 8 10 Hz’tir. Teta. Hatta biz mesela epileptik hastalarda o teta dalgalarının aktivasyonunu görürüz mesela. Onu ölçüyoruz zaten. , ondan sonra alfa dalgası vardı. Alfa da rahatlamadır. Hani bu televizyonun karşısına geçersin de böyle koltukta mayışırsın ya işte mayışma esnasındaki dalgalar alfa dalgalarıdır. O da işte 1015 arasındaki herz arasındaki dalgalardır. Ama bu alan çok tehlikeli bir alandır. Çünkü bu alanda beyindeki kapılar açılır ve subliminal dediğimiz yani şuur altına o dönemde girmek çok kolaydır. televizyonlar, wifi’ler, şunlar bunlar o esnada beyni hackleyebilir, işgal edebilir. Buna dikkat etmek lazım. bir de beta ki bu beta zaten tam işte şu andaki konuşmamız işte istişare diyoruz, konuşuyoruz. Beta bir de gama var 100 Hz. Bu işte yaratıcılık yani dedik ya bu frontal bölge frontal korteks simülasyonu yapar dedik ya yani o özellikle 30 ilile 100 Hz arasındaki hatta bunlar cı’nin kullanmış olduğu burada söylemek ne kadar doğur bilmiyorum çünkü yerin kulağı var şey bir Farsça bir şey geldi aklıma divar Muşaret yaz bunlar şey divar muş daret muşare muş hep kuşare müthiş. Çok severim bu rafı. Diyor ki duvar deyip zannetmeyin. Duvar deyipgeçmeyin. Duvarda bir fare var. Divar muş muş fare demektir. Ivar muş tare.
Duvarda bir fare var. fare bulunur ve muş hep buuş dare. Onun da kulağı vardır. Duvarın da kulağı vardır. , farenin de kulağı vardır der. Onun için ne kadar doğru bilmiyorum. Bu gama ışınları, gama pardon dalgaları kullanılmaktadır. evet bu eskiye ait bütün bilgiler deşif etmeye çalışılıyor. Şu anda jür gerçi Uber şeyde ETH’da Zür Üniversitesi’nde benim arkadaşım bir insan şu anda ona diye çalışıyor. Bir de Henry Mark vardır. Henry Marker’ın. O da e Avrupa’da yine bu konuda çalışan bir insandır. frekansları ölçmek mümkün. Bu şimdi değil. Boxter diye bir etkisi diye bilinir biliyorsunuz 60’lı yıllarda. Hatta bitkiler arasında iletişimin olduğunu ispat etmiştir. Bugün Alamoa, Alamo’da bugün bu konuda çalışmalar yapılmaktadır. Mesela korkunun frekansı20’dir. Korku, endişe, , kızgınlık 20, 30, 40, 50 civarındadır. Mesela affetme, aydınlanma. Aydınlamanın 700’dür diye biliyorum. , Hert Institute diye bir enstitüsü var Amerika’da. Htm Institute diye bir enstitüsü var. Orada bunların çalışması yapılıyor. , tabii şu var tabii şunu da söyleyeyim. Tabii biz bilim adamı kimliğimizle , bilimsel dergilerde yayınlanmayanları çok fazla itibara almayız. Ama, , bu şekilde etrafta magazinel tarzda yazılanları da dikkate alırız. O önümüzden akan nehrindeki nehrin suyunu, köpek hikayesini dikkate alarak bundan ne çıkabilir? Mesela bana hep soruyorlar. Hocam bunu nereden çıkardın? Mesela ben 10 yıl evvel yazdığım kitaplarda hangi çalışmanın Nobel alacağını yazmıştım. Şimdi önümüzdeki 10 yıl hangi çalışma Nobel alacak yazdığım kitaplarda. Son 2 ay önce çıkan kitapta önümüzdeki 10 yıl hangi çalışma Nobel alacak yazdım. E nerede? O ne değildirden anlıyorum. Bakıyorum ki ben makaleleri tersten okurum. Bakın benim bir özelliğim yaz sale böyle hoca öyle talebelik olmaz. Yaz. Ben makaleleri tersten okurum. Mesela geçen de bir makale yayınlandı.
Çok basit bir makale. Efendim işte 800 epileptik hastada yani sağra nöbeti olan hastada nöronların elektriki frekansları tespit edildi. Güzel. Ama bir de ben tersten okuyorum bunu ki eğer ben o frekansı tersten gönderirsem o adamları epilepsiye sokabilirim.
Ve e tabii öyle doğru mümkün. Ne zannediyorsunuz bunlar? Mümkün. Dersten okuyacaksın. Herkes her şeyi her şeyi her şeyden haberdar ama her şeyi her şeyi yazmaz. Önce önemli olan yazılanları değil yazılmayanları okumaktır. Yazdın mı? Yaz. Yazıyorum hocam. İşim zor hocam. Yazılmış gibi yazılmış gibi yap. Biz zor adamların yok hocam. Bak yani biz zor adamların şey zor işlerin adam.
Tamam. Evet be. Ekrem buyun. Evet. Ekrem Levent. Kıymetli hocam öncelikle çok teşekkür ediyorum. Müthiş bir aydınla ona yaşadık. Aydınlamanın kaç frekansı? Evet. Ben zaten 700 olduğunu söyleyecektim.
Bakın bir şeyi affetmek enteresan ya. birisi affetti. 500 şükür 500 ya. Buyurun buyurun. Bu vesileyle Hasan başkanımıza ve heyetime kıymetli hazırım teşekkür ediyorum. Saygılar sunuyorum. Şimdi kıymetli hocam Descart’ın saat teorisinden bahsettiniz. Tanrı daha önce yaratmış kurmuş. Harika sistemi işliyor. Ama şu takıldı aklıma. E şimdi hekimsiniz. Bir kalp hastasını iyileştirebiliyorsunuz. Bir işte sara nöbeti vesaire iyileştirebiliyorsunuz. Doğada atıyorum hastaneler yapılıyor. Selaketlerini önlemek için barajlar yapılıyor ya da bir kent madde bombasıyla yok edilebiliyor. Bütün bunlar tanrının iradesine muhalefet değil midir?
Evet. Şimdi teşekkür ederim. Şimdi evet aslında güzel bir soru. Biraz cevap verdik ama cevap ver. Evet cevap verdik ama olsun. Başka bir şey daha ifade edeyim ben bu arada. Hastalık deyince bu kuantum tıbbı diye bir şey var artık. Yani biz kuantum tıbbı ile hangi insanın ne kadar yıl sonra hasta olacağını bile biliyoruz artık o titreşimler sayesinde. Tabii Allahu Teala’nın sorunuza tekrar yani aslında cevap verdim ama bir daha söyleyeyim. , Allahu Teala’nın da bir hesabı ve mekeru ve mekerullah. Allah’ın da bir hesabı var. Ama Allah şedri de yaratıyor, hayrı da yaratıyor. Bakın yani burada İslam alimleri de bunu mesela Mutezilede bu konu tartışılmış. Cevriyede, Mutezilede, kaderiye mezheplerinde tartışılmış bu. Yani diyor ki madem Allah bu kötü şeyi yaratmış beni biliyordu benim bu işi yapacağımı niye benimle sunduyor Hristiyan literatürde de vardır bu saademizde değil ama şimdi yaratan Allah’tır. Hayrı da şeridi o yaratıyor. O hologram dediğim tarzda yapmış oraya koymuş. Alam istiyorsan yap. Al onu oradan. Onun için İsra 13’te bahsedildiği gibi biz sizin kaderinizi omuzlarınıza yükledik. Yani şimdi sen yani diyelim ki çok süratle gidiyorsun. Kayakta süratle gidiyorsun. Aşağısı uçurum. Şimdi sana sen biliyorsun ki aşağısı uçurum ama sen hala devam ediyorsun. Gidip o uçuruma gidiyorsun. O uçurumu tabii ki Allah yaratmıştır ama iradeyi sıra vermiştir. Şöyle düşün. İrade-i külliye büyük bir şemsiye. Cüziye onun altında sen senin şemsiye. İstediğini Allah önüne koyuyor.
Şurada su var, çay var, lira var, şarap var, ayram var. istediğini içebilir. Yaratan karson hepsini getirmiştir buraya. Allahu Teala her şeyi Allah yarattı. Gene buna asla şek ve şüphe yok. Ama Allah seni iradet çerçevesinde senin o bahsetmiş olduğumuz elektromanyetik alanbar kodunun rezonansa geçip senkronize uyum sağladığı anda önüne koyuyor. Allahu Teala Hristiyanın şeysidir. Yani o zaman Allahu Teala niye gavur dediklerimize dediklerine veyahut da ben demiyorum da gavur denilenlere ekmek veriyor veya İsrail’a ya Rabbi İsrail’i gare eyle. Niye gare edeyim İsrail’i? İsrailer benim kulum değil mi? Çalış. Allahu Teala Necim suresinde bahsediyor.
Biz diyor sizin çalışmanıza bakarız diyor. Döktünüz tere bakarız. İmanımıza, namazımıza, niyaza bakmayız. Bakın bütün dinlerde, bütün dinlerde dört esas vardır ki yasaktır. Semavi olsun olmasın yani Mecusilikte de, Brahmanizmde de, şimtoizmde de, Neobudizmde de efendime söyleyeyim Avesta’da da Yahudilikte de adam öldürmek cezası vardır. Hepsinin cezası vardır. Zina yapmanın cezası vardır. Hırsızlık yapmanın cezası vardır. Yalan konuşmanın hepsinin cezası vardır. Bu dünyada cezası var. Ama Kur’an’da mesela namaz kılmamanın cezası yok. Kur’an’da Kur’an’da yok. Ahirette Allahut Tealaaffed etmesi başka bir şey. Oruç tutmamanın cihazası yok Kur’an’da. Kur’an’da diyorum. Kur’an’dan bahsediyorum. Fıkıhtan bahsetmiyorum. Niye? Toplumsal senin namaz kılıp kılmaman toplumda çok fazla bir etki yapma. Zaman hırsızlık yapman. Toplumda sosyolojik olarak farklı bir mecraya toplumu sürüklediği için onun cezası vardır. O bakımından Allahu Teala hayrı da o yaratır, şerri de o yaratır. Zaten Descart’ın ifadesinde ha Descart’a ben katılıyor muyum, katılmıyor muyum? Yani Descart’ın düşüncesi benim yani İslam inancına göre uygundur. Allah her şeyi yaratmıştır. İsteyen olarak seçiyordur. Çünkü Allahu Teala galu belada ruhlar yaratılmadı mı? On da ta o zamandan beri var. Ta mesela peygamberler demiyor ki demiyorum ki biz işte son peygambere ümmet olsaydık keşke. O da yaratılmış o zaman. Bu bakımdan bu bir yerde metafor olarak görülse bile Allahu Teala’nın ha diyeceksin ki Allah bu kadar zulme niye şey Allah sabırlıdır. Mesela diyor ki Bakara 62. ayette diyor mesela bütün pardon hac 47’de diyor diyor Allah diyor siz diyor belki acele etmenizi istiyorsunuz ama yani niye acel etmiyor neden hemen bunların cezasını veriyor diyor ama Allah diyor Allah’ın zaman kavramı farklıdır. Mesela sizin saydığınız 1000 yıl bir güne eşittir.
diyor. Mesela Secde suresinde de 5.000 yıla eşittir. Mear suresinde 50.000 1000 yıla aşittir diyor. Onun için Allahu Teala’nın da bir hesabı vardır. Onu biz bilemeyiz. Allah bize belli prensipleri koymuştur. O prensipler çerçevesinde hareket etmek mecburiyetindeyiz. Hayata katkı sağlamak, alemlere rahmet olan olarak gelen peygamberin ümmetine mazhar bir kişi olmak için gayret etmeliyiz.
Hayata katkı sağlamalıyız. Dünden bugün daha iyi olmalı. Yarını bugünden daha iyi yapmak için gayret sahmalıyız. Hocam böyle bir çok özür dilerim. İnsan ister Allah yaratır. Bizim verir sağım. İnsan ister Allah yaratır. Soru daha sonra konuşmamızla alakalı. Dediniz ya alemleri yaratan insanı da yarattı. İnsan ne yapacağını da biliyor. O uçurumdan düşük düşmemeyi de bizim irademize verdi. Ama aslında düşük düşük düşmeyeceğimizi de önceden biliyor. Burada benim çok özür diliyorum. Bir soru aklıma takıldı gene. Madem biliyor niye yarattı? Şimdi mut oradan çıkıyor yani. Niye cezal? Kimin irade? Sende alemlerin yaratıcısı en büyük daha büyük. Yok biliyor. O zaman kime neyi ispat ediyor? Kimse ispat etmiyor. Sen kendi kendi irad sen kendi şimdi tabii bu biraz kelam konusuna girer. E bu tartışılmış hep böyle cebriye mutezile, cebriye, kaderiye mezhepleryle tartışılmış. Ben işte burada Mutezileden yana ayırdım. Yani Mutezile akılcı mezhep mezheptir. Mesela akıl çerçevesinde baktığın zaman akli hatta bizim biliyorsunuz şey Maturidi, İmam Maturidi aklidir. Eşari ise naklidir. Naklicktir o. Ama ben burada mesela akılcılığı yönde şey yapıyorum. Orada da ben kendime göre orada iradeyi çünkü ayette diyor ki sizin omuzlarınıza bıraktım. Tercihiyi sana bıraktım diyor. Kabilir’i niye öldürdü o zaman? O da biliyordu onu öldüreceğini. O iradeyi kişiyi kendi başına bırakıyor. İradeyi sana bırakıyor. Senin namazına, niyazına, orucuna bakıyorum diyor. Çalışmana göre sana ben nimet veriyorum diyor. Yani tamam. Şöyle hocam fiill Meryem Hanım, Meryem Maviş Hanım.
Buyurun efendim. Buyurun. Buyurun.
Öncelikle geç geldiğim için hepinizden özür dilerim. Biraz geç kaldım. Hocam başını kaçırdım sohbetiniz. yakaladığım kadarıyla yani dinlediğim kadarıyla şey sormak istiyorum. Şimdi beyindeki frekans beyin arasında bunların ve ses buna bir tecrübe şey yapıyor ilave olarak. Evrende bunların hepsinin bir yeri var mı? Var. Bunun bize dönüşü var. E bunu zaten sizden dinlemiştim biliyorum. Ancak bunun biz insanlara ağzımızdan çıkan, kalbimizden geçen her şeyin sesle birlikte evrende bir yerde kaldığı doğru zamanı geldiğinde de bize geri döndü ve bizlerin bunu maalesef ben şahsım olarak bir soru olarak var olduğunu biliyorum. Daha önce siz de dinledim. belki bilmeyen arkadaşlarım vardır.
Sadece bir Evet. düşünceler, muhayyileler, düşünceler bizim bir anlamda kişiliğimizi, şahsiyetimizi olgunlaştırır ve onu temsil eder düşüncelerimiz. kişiliğimiz kelimelerimizi, hecelerimizi, cümlelerimizi, karakterimizi ve kişiliğimizi oluşturur. Kişiliğimiz istikametimizi belirler. İstikametimiz neticemizi, akıbetimizi belirler. Akıbetimiz de kaderimizi belirler. Yani düşünce kaderdir. Son sözü Eray Bey’e vereceğiz. Eray Bey.
Hocam hocam sağ olun hocam. Ben notlarımı ağlıyorum. chatli birden alıyoruz. Tabii şimdi demin mevzu geçti ama hani biraz belki aydınlatılmasına ihtiyaç duyulduğunu düşündüğüm bir husus var. Malumunuz bilirsiniz milattan sonra 850’li yıllarda yaşayan Fergan isimli bir Müslüman alim var. bu 850 yılından bahsediyorum yani o şartları. Beikm Evet. Bilgelik evi isimli bir e akademi kurmuş. Çok da kıymetli. Hatta Karganus isimli batıda anılır. Amerikalılar onun ismini aydaki bir kritere kratere kratere vermişlerdir.
Ben bunu çok düşündüm. yani nasıl hani şimdi elimizde mesela bize deseler ki bahçeye çıkın. Hadi dünyanınşimdi etrafını. Hocam burada sormak istediğim anladın mı ben soruyu canım? Yok başka bir yere getireceğim diyorum ama uzattım durdum oradan. Şimdi tabii bu Fergani’yi hepimiz bilmemiz lazım da biraz da ondan e üzerine basa basa vurm sorunu soracağım. Sorunuz şu hocam çıkıp çıkay. Şimdi bu kadar kıt imkanlarla neredeyse imkansız içerisinde nasıl yap bunu yapabilmesini neye bağlıyorsunuz? , hayır. İman, ilim ya da bilim ilişkisi bağlamında değerlendirecek olursak bir ilişki varsa ki var olduğunu söylediniz. Teşekkür ederim. Bu, bu ilişkide imanın, bilimin gelişmesine katkısını nasıl yorumlamak lazım? Şimdi tabii ben Eray Bey bizim kardeşimiz. Takılıyorum ona kusura bakmayın. Yani Selim Bey’e takıldığım gibi orada takılıyorum. Evet. Aslında 800’lü yıllar Beytül Hükme yıllarıdır. Gerçekten bunu kabul etmek lazım. Tabii Beytül Hükmeyi Kur’an Pergani değildir. halife-i memundur.
Evet. Halife-i memun zamanında kurulmuştur. O özelliği kurdulmuştur ve oradan çok büyük alimler yetişmiştir. Saet Ergani değil. Mesela İbnül Haysem vardır. İbnül Haysem yi ciltlik Kitabül Menaziri yazmıştır. Batlanyus’ün ortaya koymuş olduğu görme sistemini tamamen altüst etmiş. Bugünün bile optik sisteminde kullanılan teoriyi ortaya atmış. Kitabül Menazir yani Manzaralar kitabı diye yedi çit kitap yazmıştır. O dönem yetişmiştir. Cabir bin Hayyan yine elcüzah Yetecezze diye maddeun ilk olarak parçalanabileceğini söyleyen insandır.
Cabir bin Hayyan eseri el cüzahyetecez parçalanamayan bir şey yoktur. Ama parçalanırsa ne Bağdat kalır ne basta kalır diyen adamdır. Aynı zamanda Sint bin Ali o bölümde o zaman yetişmiştir. Sint bin Ali bizim bu Antakyaalıdır. Akra Dağından sinüs ve kosinüsleri hesap hesaplayarak güneşin batmasından ve doğmasından açıları hesaplayarak sinüs ve kosinüs kavramlarını, tanjant kavramlarını ortaya atmıştır. Salman diye de adam var. Yine aynı dönemde Salman Bağdat’tan Hindistan’a kadar yürüyerek enlem ve boylamları adım adım hesaplamıştır. Ve bu tabii Eray çok şey geldi ona. taaccüp etti. Fakat ben başka bir şey söyleyeyim. Milattan önce 300’lü yıllarda dünyanın çevresini ölçen Eratosteles diye bir adam var. Eratos Tes matematikçi bir adam ve İskenderiye Kütüphanesi’nin müdürü. Orada bir gün kitapları okurken o zaman kitaplar rule okurken siyede yani bu Asman tarafında gün ortasında 7 derecelik bir açı olduğunu, gölge olduğunu söylüyor.
Yazıldığını okuyor. Ya böyle saçma sapan şey olur mu diyor. Adamların elinde bir şey yok. Siz zannediyor musunuz ki Tales nasıl veyahut da Arşimet P sayısını nasıl buldu? Aletler mi vardı elinde? Demin arkadaş sordu. Frekansı nasıl hesap ediyorsunuz diye. O zamanki bilim adamlarının bir değneği var bir de ipi. Bir değneği var bir de ipi. Arşibet değneyi kuma sokuyor. İpi bağlıyor. Bir daire çiziyor. İpi biraz uzatıyor. Daha büyük bir daire çiziyor. diyor ki bu iple çubuk arasında baston arasındaki mesafe ile dairenin çapı arasında bir mesafe vardır diyor ve pin sayısı 314’ü buluyor. 1/2122 ismi buluyor şimdi. Pardon 23/21/34 27/ 23/ 22/ 22/7’yi buluyor. 22/7’yi buluyor. Şimdi Eratosteles gün ortasında alıyor bir çubuğu, kapıyor yere. Midattan önce beyefendim 800’lü yıllarda gene bir şeyler var. Mesela İbnü’l Haysel bir karanlık oda yapıyor. Bir küçücük delikten içini geçiriyor. O ne sahip ediyor? O ayrı ki onu da zaten aforz ediyoruz. Teşekkür ederim. Onu da aforz ediyoruz. Ayrı bir konuda biliyorsunuz. E kimliği var mesela bu metzini bulan adam. Onu da aforz ediyoruz. Adamın cenazesini 4 kişi gece şey yapıyor görünmesin diye böyle bir durumda. Neyse hani dedik ya varken var yokken yok o grupta ve bir çubuk kakıyor yere. Gün ortasında bakıyor ki gölge yok İskenderiye’de. Ama Papirus da diyor ki asda, SN’de 7 derecelik bir açı var diyor. Ne yapıyor biliyor musunuz? Adam İskenderiye’den Asman’a adımlıyor.
Kaç adım var? Bugünkü ölçüyle 800 km olduğunu. Diyor ki 800 kmrede 7 derecelik açı oluyorsa 360 dereceyi böl 7 aşağı yukarı 48.000 50.000 yani Ekvador’un çapını oradan hesaplıyor. 40.670 670 670’ini hesaplayamıyor. 40.000 olarak hesaplıyor. Evet. Evet. Hesaplıyor. Evet arkadaş iyi ki iyi ki yalan konuşmadı. Atıyorum ama Eroses değil mi? Erotanes bir de Empatokles vardı. O ne yaptı? Hadi bakalım onu söyle. Kazık soru tabii. Empetokles bir dakika. Empetokles de biliyorsunuz hani bu Etna yanardağına intihar etti denen orada araştırma yaparken ayağı kaynı düştü denenler de var. Neyse tabii bu arada haypetliye yanmak lazım. Gezegenlerin hem kendi etrafında hem şey 415 milattan sonra 415 yılında o kadın da müthiş bir kadındı. Onu da yaktık parçaladık. Ha imanın gücü var. Matematikçi değil mi? İlk kadın matematikçi. Hayır ondan önce Arnodis vardır. Milattan önce 170’te Arnodis vardır. Onediye daha sonra. Evet. Şimdi imanın etkisi var mı? Tabii ki vardır. O iman olmadan bir şey olmuyor zaten. Evet. Siz bir şey söyleyecek misiniz?
Şimdi hocam korsan konuşmadı mı? Korsan korsan hocamız titreşimlerden şimdi hocamdan bir şey okuyacağım. Bir de onun geçmişte geçmişten yollanan davetiyeyi söyleyeceğim. Şimdi titreşimler benim benimle beni vuracaksın. Yok değil öyle. Hocamın sözleri iki tane titreşimle istikbal konu istikbal. Titreşimler istikbaldeki hadiselere davet eder. Zira istikbali düşünmekten ziyade her an istikbali hissetmek ve yaşamakla gerçeklik başlar. Hocam geçen gün yazdı bunu. İstikbal ne dediğine değil ne hissettiğine kulak verin. Şimdi bu istikbali kim çağırmış? Yusuf Hascip 1070 yılında çağırmış. Hani hocamız diyor ya o olmuş e istikbal yaşanmıştır. Şimdi Yusuf Hasacık Kutatkubilik zaten hocamızın bize bugün bahsettikleri hepsi 6600 beytlik Kutatkubiliğin yüzyıldaki yansıması, istikbaldeki yansımasıdır. Ben böyle okuyorum. hocamızın aforizmaları bunlar hepsi tekrar yaşanıyor. Şimdi Yusuf Hasacip, Yusuf da Hasacip oldu. Kutatku bilgi yazınca ne diyor? beyit. Söz Yağız yere mavi gökten indi. Kişi kendine sözüyle değer verdirdi hocamız. Kişinin gönlü dipsiz bir deniz gibidir. Bilgi onun dibinde yatan inciye benzer. Kişi inciyi denizden çıkarmadıkça o ister inci olsun ister çakıl taşı fark etmez. beyide geldik. Yağız yerin altındaki altın taştan farksızdır. Oradan çıkınca beylerin başında tuğ tokası olur. Şimdi hocamıza geldik. Yine anlayış ve bilginin ne olduğunu bilen bu memleket beyi ne diyor? Dinle. Şimdi işte Yusuf Hasacip istikbali davet etmiş. Burada hocamızın bahsettiği sözler. , onu ben özellikle önemsedim. Yani gönül kavramı ki bu günkü konuşmamızın, hocamızın konuşmasının özü denizin dibindeki dipsiz denizin dibindeki incilleri çıkarttı hocamız. Önümüze koydu. Şimdi ben hocam bir tek soru olarak şunu sormak istiyorum. Şimdi hayat bizim yaşantımız çekim gücüyle değil mi? dünyada siz diyorsunuz ki hayatkainatın çekim gücüdür. Ne anlayalım? Sevgili hocam.
Evet. Yani her şey holografik olarak her şey olarak holografik olarak olmuş bitmiş hologram tarzında bekliyor orada. bizim gönülelektromanyetik alanıyla beraber orada bekliyor. O çekim gücüne kapılırsın, rezonansa geçersin. Uyum sağlanır, senkronize olur. Hadise ortaya çıkar. Evet. zaten hatta İslam tasavvufunda kaza ve kaderi tarif ederken kazayı ezelde takdir olunan şeylerin kelam konusudur bu muazzah ilmi kelamda anlatırlar anlatır bunu. Bunu da Abbas Hacı Efendioğlu Allah rahmet eylesin. Siz duydunuz herhalde ismi değil mi Ahmet Bey? Trabzon yok bizim Batu ona soruyorum. Ahmet Batu Bey’e soruyorum. Trabzon müftüsüydü. Benim hocamdı. Bundan aşağı yukarı 55 sene önce 55 60 sene önce onda o kitabı o okutmuştu bana. Muvazza ilmi kelam. Orada kazayı yani hadisenin ol kaza derken hadisenin oluşması anlamında ezelde takdir olunan şeylerin oradaki ezberimden hatırlıyorum. Sizin ote hayatın şeysi o ezelde takdir olunan şeylerin varlık alemine çıkmasıdır. İşte kaza buna denir. Kader ise ezelde takdir edilen şeylerin hayal alemine çıkması için beklenti halindeki durumdur der. Muazzam ilmi kelamda kelamı konuşturu. Evet. Teşekkür ederim efendim. Ben teşekkür ediyorum sayın başkanım. Çok değerli misafirler, hanımefendiler, beyefendiler. Bugün gönül dünyamızın bir gönül insanını dinledik. Bir gönül sohbeti olarak ben kendilerine çok teşekkür ediyorum. geçmişten günümüze bir , bir portre çizildi. Hepimiz bu portreden nasiplendik diyoruz. Katıldığınız için hepinize çok teşekkür ediyoruz. Hocamıza ayrıca çok teşekkür ediyorsunuz. Sağ olsun, var olsun. Rabbim varlığı eylesin inşallah diyorum. Sağ olun, var olun.
Merhabalar, sevgiler, merhabalar. Düşünce kaderdir dersiniz. Düşünce nasıl kader olabiliyor hocam? Evet. Dün bununla ilgili birkaç tane vecize de paylaşmıştınız. Hepsi birbirinden güzel ve muhteşemdi. Onlarla da ilgili bizi biraz aydınlatır mısınız?
Tabii. Newton’dan sonra 1900 yılların başlarında kuantum fiziği devreye girince algı yönetimi de değişti. Kainat, madde, hayat kavramları da değişti. Yani madde denen şey nedir? Maddeyi anlama çalışmaları, madde hakkındaki görüşlerimiz değişti. Evet. , Hazelberg, Newton’dan sonra Hazelberg, Tesla, Einstein, Bohr, Şrödinger bilimsel çalışmalar, tabii bu arada , felsefi düşünceler de kainata bakış açımızı değiştirdi. Kader anlayışımızı da değiştirdi bir anlamda, tabii bunun felsefi boyutu ayrıdır. Fizik boyutu, astrobiyolojik, astrofizik, kuantum fiziği boyutu ile birlikte değerlendirdiğimiz zaman maddenin sıkıştırılmış frekans olduğunu görüyoruz. Madde sıkıştırılmış frekansıdır.
O nedenle bu açıdan baktığımızda enerji, elektrik, frekans, titreşim, rezonans kavramları üzerinde durmak gerekiyor. Şimdi eğer madde sıkıştırılmış frekans ise ve insan kendi kaderini kendi tayin ediyor ise olaylara bu çerçeveden bakarsak insan kendi kaderini kendisinin tayin ettiğini fizik kuralları, daha doğrusu kuantum fiziği kuralları çerçevesinde atom, atom altı seviyede leptonlar, kuarklar, bozonlar, bütün bunlar frekans olduğunu, titreşim ve frekans yayınladıklarını bildiğimiz için ve elektriğin olduğu her yerde de bir elektromanyetik alan olduğunu bulunduğu her yerde de bir elektromanyetik alan olduğunu bildiğimizden dolayı farklı bir boyutta değerlendirmek gerekiyor. Evet hocam. Yani istikbali de güne bakarak bir anlamda fark etmek mümkün oluyor. Çünkü normalde gözle bakar ama rezonansla görürüz. Yazmıştır hocam. Evet. Gözle bakarız ama rezonansla görürüz. Çünkü kaderimizi oluşturan da düşüncelerdir. Düşünceler de bir anlamda elektromanyetik alanın oluşturduğu etkileşim sonucu ortaya çıkar. Çünkü beyin nöronlar şuur, bilinç, zihin elektromanyetik alan titreşim yayarlar. Nöronlar arasındaki elektrokimyasal elektrofizyolojik iletişim bir elektromanyetik alan oluşturur.
Böyle mi haberleşirler hocam? Evet. Böyle haberleşirler ama bunu çevre boyutunda dikkate aldığımız zamanda felsefi boyutta bazen kalp dendiği fakat benim düşünceme göre bunun gönülduyguların oluşturduğu gönül kavramıyla beraber özdeşleştirmek gerekiyor. Çünkü bu elektromanyetik titreşimler frekanslar, rezonanslar duygular daha doğrusu rezonans duyguları, duygular gönlü, gönül de elektromanyetik bir alanı oluşturur, meydana getirir. Çünkü titreşimler elektriğin oluşturduğu titreşimler istikbaldeki hadiseleri çağırır, davet eder. Zira istikbali düşünebilmekten ziyade her an istikbali hissedebiliyorsan kendini onun içerisinde yaşatabiliyorsan gerçeklik ortaya çıkar. Çünkü istikbal ne dediğinden ziyade hissettiğine kulak verilir. Kainat da öyledir. Çünkü kainatın da bir elektromanyetik alanbarkodu vardır. Gönlünün de duyguların da elektromanyetik alanbarkodu vardır. Eğer bu alan barkodları birbiriyle özdeşleşirse Örtüşürse kainatın barkodu ile bizim kendi barkodumuz örtüşürse yani rezonansa geçerse, o zaman siz geleceği de yaşayabilirsiniz. Geleceği çağırabilirsiniz, çağrıştırabilirsiniz. Çünkü herkes titreştiği oranda yaşar.
Müthiş. Herkes?
Herkes titreştiği oranda yaşar. Titreştiğini yaşar. Çünkü nasıl ki bir sazın, bir kemanın, bir udun telleri, iki teli aynı frekansta titreşirse rezonansa, senkronizasyona geçer. Eğer bizim duygularımızın oluşturduğu gönülelektromanyetik alanbarkodumuzun kainatın elektromanyetik barkodu ile beraber örtüştüğü takdirde siz istikbali çağrıştırabilirsiniz. Çünkü kainatın kulağı sizin bu duyguların oluşturduğu gönülelektromanyetik alanbarkoduna kulak verir. Onu düşünür. Onu bekler. O rezonansa geçtiği an senkronizasyon başlar.
Ne demektir senkronizasyon?
Başlar, örtüşür. Bu olayı yaşarsınız. Çünkü gerçekte bu frekans temelidir. çünkü zaten maddenin de sıkışmış frekanslardan meydana geldiğini söylemiştik. Zaten frekansın gücü de duygunun yoğunluğuna ve kişinin, şahsın konsantrasyonuna göre değişir. Yani sizin o elektromanyetik alanın alan barkodunun frekansın, elektromanyetik alanın frekansın gücü duygu yoğunluğunuzun gücüyle, frekansıyla, konsantrasyonuyla doğru orantılıdır. Siz ne kadar elektromanyetik alanınızı, duygusal yoğunluğunuzu güçlendirirseniz o kadar frekansınız, elektromanyetik alanbarkodunuz o kadar güçlü etki yaratır. Yani sizin mesela bunu HeartMath diye bir enstitü var. HeartMath enstitüsü.
Orada yapılan çalışmalarda duygular ölçülüyor. Mesela sevgi, aşk, heyecan, mutluluk, korku, kuşku, öfke, bütün bunlar ölçülüyor. Mesela korkunun titreşimleri ölçülüyor. Evet, titreşimleri. Mesela 20, korkunun 20’dir mesela. Öfkenin 30’dur. ama mesela diyelim aydınlanmanın 700’dür. 20 30 700. 700 mesela. Mutluluğun mesela 500’dür. Yani siz ne kadar titreşim miktarı güçlü ise sizin elektromanyetik alanınızın barkodunun gücü o kadar fazla olur. Yani frekansın gücü ona bağlıdır.
O bakımdan niye şükrediyorsun? Şükür bir yerde yani teşekkür etmek, şükretmek, mutlu olmak, huzurlu olmak sizin elektromanyetik alanınızın barkodunun frekansını yükseltir. Yükseltir. Tabii o zaman öyle 500’ler 700’ler yüksek yani siz siz niye yani düşündüğünüz başınıza gelir. Eğer siz düşük frekanslarla beraber kötü şeyleri düşünürseniz, korku, kuşku, öfke düşünürseniz bu sefer onlar o olaylar sizi çünkü olaylar olmuş bitmiştir. Çünkü kainatta her ne olmuş olan ve olacak olan her şey olmuş bitmiştir. Yani biz bunu İslam felsefesinde de vardır bu.
Mesela Allah yaratmaya devam etmekte midir yoksa her şeyi yaratmış, bitirmiş midir? Mesela Kur’an’a göre baktığımız zaman da işte nemin suresinin 75. ayeti olsun, Yasin’de de vardır bu. Bazı ayetlerde de vardır. Benim kanaatime göre yani benim yorumum her şey olmuş bitmiştir. Yani her şey, her hadise kainatta vardır. Olmuş olan, olmakta olan ve olacak olanların hepsi kainatta vardır. Her birinin de farklı bir elektromanyetik alanbarkodu vardır. O elektromanyetik alanbarkodu sizin aklınızdaki, beyninizdeki, fikrinizdeki, gönlünüzdeki, duygularınızdaki alan elektromanyetik alanbarkoduyla beraber uyuştuğu takdirde o olayı çağırmış olursunuz.
Biz seçiyoruz o zaman? Biz hazırlıyoruz. Evet, zaten İsra suresinin 13. ayetinde de bahseder. Biz kaderinizi omuzlarınıza yükledik. Tabii şu var. Eğer siz bilinç dışı bilinç dışı bir hadiseyi bilinçli yapmazsanız buna kader diyorsunuz. Oysa ki kendi elinizde bu. Biz sizin kaderinizi omuzlarınıza yükledik diyor ayeti kerime İsra suresinde. O bakımdan zaten kainat da kainatın enerjisi, titreşim, frekans ve rezonansımıza göre senkronize olur ve davranır. Yani kainatın davranışı, hadiseleri ortaya koyması bizim enerjimize, titreşimimize, frekansımıza ve rezonansımıza göre senkronize olur ve davranır.
Zaten mesela Dekart’ın bir görüşü vardır. Tanrı kainatı yarattı, bir saat gibi kurdu, kendi haline bıraktı. Yani bu bir görüş yani bu çok doğal bir ben de aynı kanaatteyim. Yani hadiseler olmuş bitmiştir. Biz ondan seçiyoruzdur. Kendi elektromanyetik frekansımıza göre seçiyoruzdur. O bakımdan, ıı, yani biz eğer elektromanyetik alanımızı, ıı, güçlü frekanslarla, elektromanyetik alanbarkodu ile beraber güçlendirir, frekansımızı yükseltirsek, bu olayı çağırmış oluruz. Yani var olan olayı çağırmış oluruz. Çünkü zaten ama onu o duygu yoğunluğunu yaşamak lazım. Yani, ıı, olmasını arzu ettiğinizi, olmuş gibi hissetmelisiniz.
Hocam ancak daha söyler misiniz? Yani, olması arzulanan, evet. olmasını arzu ettiğinizi, olması arzulanan şeyi olmuş gibi hissetmelisiniz ve o oranda tecelli eder. O ne kadar kuvvetli yaparsak da, olması, olması arzulanan, olmuş gibi hissedildiği takdirde, o oranda tecelli eder. Yani o duyguyu yaşayacaksınız. Gönlünüzde onun, yani bütün benliğinizle onu yaşayacaksınız. Bütün frekanslarla inanacaksınız.
Efendim? İnanacaksınız. Tabii inanmak tabii bir de bir de istemek var. İstemek eksikliktir. Yani sende olmayanı istiyorsun. O da bir anlamda eksikliktir. Onun için kötü şeylerden bahsetmeyeceksin. Hep iyi şeylerden bahsedeceksin. Yani iyi şeyleri arzulasan, olmasını, ıı, istediğin, ıı, şeyleri arzulamak istiyorsan, ıı, onları olmuş gibi, o olayı içindeymişsin gibi eğer hisseder, yaşar, duygu yüklenirsen, o o oranda tecelli eder. Bu bakımdan, ıı, zihin ve gönül senkronize olunca, zihin ve gönül senkronize olunca kainat da seninle rezonansa geçer. Zaten beyin, zihin, şuur, ıı, ve düşüncenin, ıı, elektromanyetik alanından 5000 kat daha fazladır duyguların ve gönlün oluşturduğu elektromanyetik alanın gücü. O kadar fazla, evet, 5000 kat daha fazladır. O bakımdan, ıı, zihin gönülle senkronize olacak. Iı, senkronize olunca da kainat seninle rezonansa geçer. Senkronize olur, rezonansa geçer. Olmak istenen, olmasını istenen şey, ıı, bir anlamda tecelli eder. Kainat senin bu senkronizasyonla birlikte senin duygularına kulak verir. Yani duygunun yoğunluğu frekansın gücüne bağlıdır. Duygunun yoğunluğu, yoğunluğunu frekansın gücü belirler.
Evet, frekansın gücü yani duygunun yoğunluğu ne kadar, kuvvetli gibi değil mi hocam? Kuvvetli. Frekansın gücü ne kadar fazla ise, yani elektrikleşmeler, elektromanyetik alanın, ıı, ıı, ne kadar gücü fazla ise, duygunun yoğunluğu da o kadar fazla olur. Yani Duyguların kadar fazla ise senin kainattaki var olan hadiselerin senkronizasyonu o denli güçlü olur. Yani ne demek? Duyguların yoğunluğu frekansın gücünü, frekansın gücünü belirler. Yani duyguların yoğunluğu frekansın gücünü belirler. Bu bakımdan buna dikkat etmek lazım. gönül işte gönül diyoruz biz buna. İşte bazen kalp diyorlar. Hani iman derler ya kalben iman. Aslında gönül imandır. Yoksa şu bahsettiğimiz kalp değildir. Yani gönül hissiyat, hissiyatı ile gönül hissiyatı ile beynin ve zihnin ürettiği elektromanyetik alandan bu bahsettim ya. Gönül hissiyatı ile beyin ve zihnin, bilincin, şuurun oluşturduğu, ürettiği elektromanyetik alandan 5000 kat daha güçlü bir enerji yayar ve çevresini etkiler. Yani senin gönlün o gönülduyguları ile beraber o oluşturduğu o elektromanyetik alan o beynin, zihnin, şuurun oluşturduğu elektromanyetik alandan 500 kat daha güçlüdür. Ve daha fazla enerji yayar ve etrafını etkiler. Hani şey geldi aklıma.
Bir şairin çok güzel bir sözü vardır. “Sözü dilden sanma bir haberdir cananeye” Şemi yakmaz mı o ateş kim yakar pervaneyi? Yani birisi birisine aşık olmuşsa o aşık olunan aşık olunan aşık olanda bir ateş yakar. Onun için sözü dilden sanma bir haberdir cananeye. Yani aşık olduğun şey senin aşkından haberdar olmadığını zannetme. Şemi yakmaz mı o ateş kim yakar pervaneyi?
Yani sende ki o sevgi, aşk ateşi yakar, o sevgilinde ki aşk ateşi. Ondan etkilenmiştir. O bakımdan yani kainattaki o olmuş bitmiş, çünkü zaten zaman diye bir şey yok, bir andır. Her şey o anın içerisinde olmuş bitmiştir. Siz o gönülduyguları ile beraber, o duygu yoğunluğu ile beraber oluşturduğunuz elektromanyetik alanbarkodunun kainattaki istediğiniz hadisenin barkodu ile beraber rezonansa geçip senkronize olması sonucu o olayı çağırıyorsunuz. Onun için istemek dedim, eksikliğin itirafıdır. Olmuş gibi hissetmek ve hissederek olmak gerek. Olmuş gibi hissetmek, istemek eksikliğin itirafıdır. Hani Bektaşının bir lafı, bir hikayesinde olduğu gibi hani dua ediyordu “bana para ver” filan diye.
Cami de hatırladın mı hocam? Evet. Ne diyorsun dedi bir şey. Allah’tan bir para istiyorum dedi. beni isteyecektim diyor. İşte iman isterim, o bende var diyor. Olmayan istiyorum. Onun için istemek eksikliğin itirafıdır. Olmuş gibi hissetmek ve hissederek olmak gerekir. Hocam zaten bu işi insan bir kere çözse hayata ne kadar kolaylaşır. Şunu biliyorsun, ben her zaman söylerim, benim birçok üretsizlerim tembelliğim yüzünden. Tembel bir adamım. Yoksa, tamam hocam, her resim bir kitap olacak. Yani tembelliğim yüzünden yazamadığım kitaplarımın tek cümle halinde özetliyorum bunları. Ve cümleleri, lafı güzaf tarzında. Yoksa, işte istemek eksikliğin itirafıdır. Olmuş gibi hissetmek ve hissederek olmak gerekir diyorum. Bu bir kitaptır yani bir kitap olması lazım. O bakımdan, bir yerde yani ütopyadır senin, hedefim, ütopyadır.
Ütopyanın frekansında kalmak, senkronize olmak ve odaklanmak, yaratıcılığın ve başarının anahtarıdır. Bakın bu çok önemli. Tekrar ediyorum. Lütfen hocam. Ütopya yani dediğinizde aklınızdaki olan o istikbalde şekillendirdiğiniz bir yaşantıyı biz ütopya diyoruz. Ütopyanın frekansında kalmak, o frekansta kalmak, o, elektromanyetik alanbarkodunda kalmak, o frekansta kalmak, senkronize olmak ve odaklanmak. O odaklanacaksın, konsantre olacaksın. Yaratıcılığın ve başarının anahtarıdır. Bu bakımdan rezonans ve senkronizasyon için de kainat ile bağlantısallık, yani rabıta, bağlantısallık, konektron diye buradaki, kainat ile bağlantısallığı sağlayan elektromanyetik alanbarkoduduygusal duruma göre farklılık gösterir.
Bakın, duygusalı ne kadar önemli. Tekrar ediyorum. Rezonans ve senkronizasyon için kainat ile bağlantısallığı sağlayan elektromanyetik alanbarkoduduygusal duruma göre farklılıklar arz eder. Onun için duygularımızı iyi etmek durumundayız. , yoksa, hayatı, olayları kainatın çekim gücü olarak algılamak durumundayız. Yani hayatkainatın çekim gücüdür. O kainatta oluşan hadiseleri de, bir anlamda, olmadan önce yaşayabilmek için, tekrar ediyorum. Olmadan önce yarınını yaşayabilmek için rezonans ve senkronizasyon gerekir. Bunun için de kainat ile bağlantısallığı, konektronu, rabıtayı, sağlayan elektromanyetik alanbarkoduduygusal duruma göre farklılık arz eder.
Bunun üzerinde ifade etmek lazım. Çok konsantre olmak lazım. Duygularımızı, gönlümüzü, gönül bağlantısallığımızı çok dikkatli korumamız ve güçlendirmemiz. Hocam burada şükür, şükür, şükür hep tekrar söylüyorsunuz. Evet. Şükür ne kadar önemli bir şey olduğunu bir kere daha anlıyoruz. Evet. bakın zaten bu ayet vardır söylediğiniz aklıma gelir. Yani siz şükredersiniz, şükrederseniz biz sizin gücünüzü arttırırız. nimetlerinizi arttırırız. Şükretmezseniz diyor bizim azabımız vardır.
Aynı şekilde demin bahsettiğim yani korku, kaygı, keder, üzüntü, bunlar öfke bir şey. Bunlar düşük frekanstır. 30 40 50 gibi. Ama bunun yanında sevinç, aydınlanma, bilgi, huzur, affetmek, şükretmek bunlar yüksektir. 200’dür, 500’dür, 700’dür. Aydınlanma, bilgi öğrenmek falan. Kaç kat fazla kaç kat fazla. O zaman diyor, nimetlerini ve azabı peşkeş diyor ayeti kerime. O bakımdan o da yani siz şükredersiniz, siz şükrederseniz, affederseniz, bağışlarsanız, sevinçli olursanız, mutlu olursanız diyor. Biz sizin arttırırız diyor nimetinizi. Ama eğer aksi takdirde diyor, bizim azabımız vardır diyor. Bereketinizi düşünürüz diyor. Kötü şey başınıza gelir diyor. İnsan düşündüğünün insan düşündüğü başına gelir. Buradan kaynaklanıyor.
Hocam o zaman şikayetlerde çok düşük frekanslar. Şükürde de şikayet yok. Şikayet yok. Şikayet yok. Şikayet yok. İnsan kendi kaderine dedik. Yani şuur dışı, bilinç dışı oluşan hadiseleri, siz bilinçli yapmadığınız takdirde ona kader diyorsunuz zaten. Bak bilinç dışı bilinç dışı hadiseleri bilinçli yapmadığınız takdirde ona kader diyorsunuz. Oysa ki bilinçli yaparsanız kader olmaktan çıkar. Frekanslarınızdan elektromanyetik alanbarkodunun güçlendirilmesiyle anlattığım şekilde. O zaman siz istediğiniz ütopyayı istikbalden önce, yarından önce bugün yaşarsınız. Hocam bütün bunları yapabilmek için önce bilmek lazım. Di ki şimdi en azından şimdi biliyoruz. Bildiğimizi de şimdi bakalım ne kadar anladık. Bakalım ne kadarını yapabileceğiz. Ona da bakacağız. Hocam dünkü mecizelerde dün rahmet şehrinde yağıyordu. Çoktu. Onlarcaydı ama oradan bir tanesini daha böyle bu güzel ortamda sizin bahçenizde. Vallahi çok şey söyledik ama yine böyle nasibimiz neyse ondan.
There are great similarities between Galata and Hong Kong. Both are ports. Galata port was a main exit point for trade, especially with the Genoese colonies in the Black Sea. While access to the Istanbul Peninsula from Galata port is possible to Thrace and the European continent, via Üsküdar it is possible to open up to Anatolia and the Asian continent.
Hong Kong Island, on the other hand, became the British colonial port, making it possible to reach the Chinese continent and the Chinese ports in the Canton region via the Kowloon and New Territories regions on the opposite coast.
As can be seen, both port cities have played a major role, especially in trade history. Galata, which functioned as a maritime colony during the Eastern Roman Empire, continued its same function during the Ottoman period and further advanced its position with the Republic.
While Galata was famous for its bankers, especially during the Ottoman period, Hong Kong, as a result of the transformations it went through over time, became Chinese territory under a 50-year special administration format after leaving British rule in 1997. Like Galata, Hong Kong is a critical node with its banks and financial services.
GALATA
Screenshot
HONG KONG
Comparison Table
Feature
Galata (Istanbul)
Hong Kong
Location
On the opposite shore of Istanbul’s historical peninsula, the Golden Horn shore
On the coast of the South China Sea, southeast of China
Historical Role
A center of trade, finance and diplomacy during the Ottoman period
The commercial and financial centre of Asia during the British colonial period
Trade and Port
An important port used by Genoese and Venetian traders
The hub of global maritime trade and container shipping
Financial Center
Ottoman money changers, bankers and Galata bankers
One of Asia’s largest banking and financial centres
Foreign Influence / Management
Genoese, Venetian and Western influences; semi-autonomous structures
It was ruled as a British colony between 1842 and 1997.
Multiculturalism
Greek, Armenian, Jewish, Levantine communities
Chinese majority, Western immigrants, multi-ethnic structure
Landmarks
Galata Tower, Bankalar Street
Victoria Peak, IFC Tower, Hong Kong Harbour
West-East Interaction
The trading point of the West (Europe) within the East (Ottoman)
The intersection of Chinese culture and Western management systems
Cultural Structure
Mix of Ottoman and European architecture, religious diversity
Chinese traditions + British-influenced urban culture
Current Situation
Istanbul’s touristic, historical and art-oriented district
Special administrative region of China, global financial center
Although Galata (Istanbul, Turkey) and Hong Kong (China) seem very different at first glance, they have some striking similarities in terms of history, geography, trade and culture. Here are the main similarities:
1. Being a Port and Trade Center
Galata: It was Istanbul’s port gate to Europe since the Ottoman period. The Venetians, Genoese and later the Levantines established trading colonies in Galata. It functioned as a trade bridge between the East and the West for centuries.
Hong Kong: A British colony from the 19th century, it became a trading hub between China and the West. Today, it is still one of the most important financial and commercial centers in Asia.
2. Foreign Population and Cosmopolitan Structure
Galata: For centuries, merchants, diplomats and artists from Jews, Greeks, Armenians, Italians, French and many other nations lived here. Different languages, religions and cultures lived together.
Hong Kong: Home to a large immigrant population including Chinese, British, Indians, Filipinos and Europeans. It is notable for its cosmopolitan lifestyle and multilingual structure.
3. Semi-Autonomous/Colony Status
Galata: It was a semi-autonomous region ceded to the Genoese during the Byzantine and early Ottoman periods. It had its own administration, city walls and diplomatic status.
Hong Kong: It was a British colony between 1842-1997. It was a region that established its own government and was governed by separate laws from China. After 1997, it retained some of its autonomy with the “One Country, Two Systems” structure.
4.Strategic Location
Galata: Located at the entrance of the Bosphorus, it was in a key position in terms of maritime traffic, defense and communication.
Hong Kong: It has strategic importance both commercially and militarily due to its location in the South China Sea.
5.Being a Cultural Transition Point
Galata: It was the meeting point of Eastern-Western cultures and Islamic-Christian influences. This synthesis can be seen in the architectural and social structure.
Hong Kong: It was an area where Eastern (China) and Western (England) cultures intersected. Today, Western infrastructure and Chinese traditions are still intertwined.
6. The Front Lines of Modernization
Galata: It was one of the first places where the Tanzimat and subsequent Westernization movements were implemented. Innovations such as banking, theater, and printing first emerged in Galata.
Hong Kong: Served as a showcase for China’s modernization, leading the region in areas such as finance, technology and education.
7. Multilayered Identity and Tension
Both places witnessed identity conflicts and social tensions resulting from the coexistence of different cultures, interests and communities.
Conclusion:
Galata and Hong Kong are two cities that have historically been open to foreign influence, have become commercial and cultural centers with their identity as port cities, are cosmopolitan, have semi-autonomous pasts, and are the intersection points of East and West. In these respects, they are two special places that can be said to be “far from each other but close in spirit.”
Map Description
Galata (left in upper images): The historical region at the mouth of the Golden Horn (1922 map and coastal change studies).
Hong Kong (bottom right): You can see the islands, Kowloon peninsula and New Territories on the comprehensive map.
Summary and Commentary
Both regions have strategic coastal points, historical semi-autonomous/colonial status, cosmopolitan structure and commercial-modern center identity. Being transition points between different cultural traditions is the strongest common feature of these two places.
Although Galata (Istanbul) and Hong Kong are geographically and historically different, they share interesting similarities in terms of their urban fabric, socio-cultural dynamics and architectural features. Here are some striking parallels between these two regions:
Dense Population and Vertical Architecture
– Hong Kong: Due to the population density, giant structures such as the “Monster Building” (for example, the complex of 5 buildings in Quarry Bay) necessitate vertical living. Built in the 1960s, these structures were designed to meet maximum housing needs in a narrow area.
– Galata: Historically a trade center and due to limited land, it is characterized by tall buildings (for example, the apartments around Galata Tower) and narrow streets. The settlements within the walls dating back to the Genoese period also exhibit a similar density.
Cosmopolitan Identity and Cultural Diversity
– Hong Kong: It has a multicultural structure shaped by Chinese, British and international influences. Different ethnic groups live together in areas such as Quarry Bay.
– Galata: It bears traces of Genoese, Byzantine, Ottoman and Levantine cultures. It has been a meeting point for Jewish, Greek, Armenian and Italian merchants throughout history. For example, structures such as the Arab Mosque and Neve Shalom Synagogue reflect this diversity.
Intertwining of the Historical and the Modern
– Hong Kong: Modernist buildings such as the “Monster Building” in Quarry Bay are juxtaposed with traditional Chinatowns. This duality is also emphasized in films (such as *Ghost in the Shell*).
– Galata: Historical buildings such as the Galata Tower (14th century) are in harmony with the surrounding modern cafes and art galleries. The 19th century Bank Street and contemporary street art coexist here.
Relationship with Water
– Hong Kong: Being located on the seashore and its port culture play a critical role in shaping trade. Quarry Bay is also a bay area.
– Galata: Located north of the Golden Horn and has been prominent throughout history with its port activities. During the Genoese period, city walls were built for maritime trade.
Landmarks and Legends
– Hong Kong: Structures such as the “Monster Building” symbolize the city’s population pressure and are a tourist attraction.
– Galata: Galata Tower has become a cultural icon, with stories such as the legend of Hezarfen Ahmet Çelebi and the myth of his “love” with the Maiden’s Tower.
Transformation and Urban Resilience
– Hong Kong: The population explosion in the 1960s necessitated state-supported housing projects. Today, these structures have become tourist attractions.
– Galata: The tower, destroyed by fires and earthquakes during the Ottoman period, has survived to the present day through continuous restoration. It was reorganized as a museum in 2020.
Summary Table
Feature Hong Kong (Quarry Bay) Galata (Istanbul)
Architectural Density Structures like the Monster Building Narrow streets, high-rise buildings
Cultural Diversity Chinese-British mix Genoese-Ottoman-Levantine
Connection by water Port culture Commercial role of the Golden Horn
Landmarks Monster Building Galata Tower
Transformation Housing projects → Tourism Fire/Earthquake → Restoration
These similarities show that both regions have been affected by similar urban and social dynamics throughout history. You can check out the sources for details.
Galata ve Hong Kong arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır. Her ikisi de limandır. Galata limanı özellikle Karadeniz‘deki Ceneviz kolonileri ile olan ticarette ana bir çıkış noktası konumunda idi. Galata limanından İstanbul Yarımadası‘na erişim ile Trakya ve Avrupa kıtasına açılım söz konusu iken Üsküdar üzerinden ise Anadolu’ya ve Asya kıtasına açılım mümkün olmaktadır.
Hong Kong adası ise bu sefer de İngilizlerin koloni limanı olarak karşı kıyıdaki Kowloon ve New Territories bölgeleri üzerinden Çin kıtasına ve Kanton bölgesindeki Çin limanlarına ulaşım mümkün hale gelmektedir
Görüleceği üzere her iki liman kenti özellikle ticaret tarihinde büyük işlevler görmüşlerdir. Doğu Roma imparatorluğu döneminde bir deniz kolonisi olarak işlev gören Galata ardından Osmanlı döneminde aynı işlevini devam ettirmiş ve Cumhuriyeti ile birlikte bu konumunu daha da ilerletmişti.
Galata özellikle Osmanlı döneminde bankerleri ile ünlenmişken, Hong Kong ise geçen zaman içerisinde geçirdiği dönüşümler neticesinde 1997 yılı itibarıyla İngiliz egemenliğinden çıkarak 50 yıllık özel yönetim formatı altında Çin toprağı haline gelmişti. Hong Kong da Galata gibi bankaları ve finansal hizmetleri ile kritik bir düğüm noktasıdır.
GALATA
Screenshot
HONG KONG
Karşılaştırma Tablosu
Özellik
Galata (İstanbul)
Hong Kong
Konum
İstanbul’un tarihi yarımadasının karşı kıyısında, Haliç kıyısı
Güney Çin Denizi kıyısında, Çin’in güneydoğusunda
Tarihsel Rol
Osmanlı döneminde ticaret, finans ve diplomasi merkezi
Britanya sömürge döneminde Asya’nın ticaret ve finans merkezi
Ticaret ve Liman
Cenevizli ve Venedikli tüccarların kullandığı önemli liman
Küresel deniz ticaretinin ve konteyner taşımacılığının merkezi
Finansal Merkez
Osmanlı’nın sarrafları, bankerleri ve Galata bankerleri
Asya’nın en büyük bankacılık ve finans merkezlerinden biri
Yabancı Etkisi / Yönetimi
Ceneviz, Venedik ve Batılı etkiler; yarı özerk yapılar
1842-1997 arasında İngiliz sömürgesi olarak yönetildi
Çokkültürlülük
Rum, Ermeni, Yahudi, Levanten toplulukları
Çinli çoğunluk, Batılı göçmenler, çok uluslu yapı
Simgesel Yapılar
Galata Kulesi, Bankalar Caddesi
Victoria Zirvesi, IFC Tower, Hong Kong Limanı
Batı-Doğu Etkileşimi
Doğu’nun (Osmanlı) içinde Batı’nın (Avrupa) ticaret noktası
Çin kültürü ile Batı yönetim sisteminin kesişim noktası
Kültürel Yapı
Osmanlı ve Avrupa mimarisi karışımı, dini çeşitlilik
Çin gelenekleri + Britanya etkisiyle oluşmuş şehir kültürü
Bugünkü Durumu
İstanbul’un turistik, tarihî ve sanat odaklı semti
Çin’e bağlı özel yönetim bölgesi, küresel finans merkezi
Galata (İstanbul, Türkiye) ile Hong Kong (Çin) ilk bakışta çok farklı gibi görünse de, tarihsel, coğrafi, ticari ve kültürel yönlerden dikkat çekici bazı benzerlikleri vardır. İşte başlıca benzerlikler:
1.Liman ve Ticaret Merkezi Olmaları
Galata: Osmanlı döneminden itibaren İstanbul’un Avrupa’ya açılan liman kapısıydı. Venedikliler, Cenevizliler ve daha sonra Levantenler Galata’da ticaret kolonileri kurdu. Yüzyıllar boyunca Doğu ile Batı arasında bir ticaret köprüsü işlevi gördü.
Hong Kong: 19. yüzyıldan itibaren İngiliz kolonisi olarak Çin ile Batı arasında bir ticaret merkezi oldu. Bugün hâlâ Asya’nın en önemli finans ve ticaret merkezlerinden biridir.
2.Yabancı Nüfus ve Kozmopolit Yapı
Galata: Yüzyıllarca Yahudi, Rum, Ermeni, İtalyan, Fransız ve daha birçok milletten tüccar, diplomat ve sanatkâr burada yaşadı. Farklı diller, dinler ve kültürler iç içe yaşadı.
Hong Kong: Çinlilerin yanı sıra İngilizler, Hintliler, Filipinliler ve Avrupalılar gibi geniş bir göçmen nüfusu barındırdı. Kozmopolit yaşam tarzı ve çokdilli yapısıyla dikkat çeker.
3.Yarı-Otonom/Koloni Statüsü
Galata: Bizans ve erken Osmanlı dönemlerinde Cenevizlilere bırakılan bir yarı-otonom bölgeydi. Kendi yönetimi, surları ve diplomatik statüsü vardı.
Hong Kong: 1842-1997 arasında İngiliz sömürgesiydi. Kendi yönetimini kurmuş, Çin’den ayrı yasalarla yönetilen bir bölgeydi. 1997’den sonra da “Bir Ülke, İki Sistem” yapısıyla özerkliğini bir ölçüde korudu.
4.Stratejik Konum
Galata: Boğazın girişinde yer alması nedeniyle deniz trafiği, savunma ve iletişim açısından kilit konumdaydı.
Hong Kong: Güney Çin Denizi’nde yer alması sebebiyle hem ticari hem askeri açıdan stratejik öneme sahiptir.
5.Kültürel Geçiş Noktası Olmaları
Galata: Doğu-Batı kültürlerinin, İslam-Hristiyanlık etkilerinin buluşma noktasıydı. Mimari ve sosyal yapıda bu sentez görülür.
Hong Kong: Doğu (Çin) ile Batı (İngiltere) kültürünün kesiştiği bir alan oldu. Bugün hâlâ Batılı altyapı ile Çinli gelenekler iç içedir.
6.Modernleşmenin Ön Cepheleri
Galata: Tanzimat ve sonrasında Batılılaşma hareketlerinin ilk uygulandığı yerlerden biriydi. Bankacılık, tiyatro, matbaa gibi yenilikler önce Galata’da ortaya çıktı.
Hong Kong: Çin’in modernleşmesinde bir vitrin görevi gördü. Finans, teknoloji ve eğitim gibi alanlarda bölgeye öncülük etti.
7.Çok Katmanlı Kimlik ve Gerilim
Her iki yer de farklı kültürlerin, çıkarların ve toplulukların bir arada yaşamasından kaynaklanan kimlik çatışmaları ve sosyal gerilimlere sahne oldu.
Sonuç:
Galata ve Hong Kong; tarihsel olarak yabancı etkisine açık, liman kenti olma kimliğiyle ticari ve kültürel merkezler haline gelmiş, kozmopolit, yarı-otonom geçmişe sahip ve Doğu ile Batı’nın kesişme noktaları olan iki kenttir. Bu yönleriyle “birbirine uzak ama ruhen yakın” denilebilecek özel iki yerdir.
Harita Açıklaması
Galata (üst görsellerde solda): Haliç’in ağzında yer alan tarihi bölge (1922 haritası ve kıyı değişim çalışmaları).
Hong Kong (sağ alt): Adalar, Kowloon yarımadası ve Yeni Bölgeleri kapsamlı haritada görebilirsiniz .
Özet ve Yorum
Her iki bölge de stratejik kıyı noktaları, tarihi yarı-otonomi/kolonyal statüsü, kozmopolit yapı ve ticari-modern merkez kimliği taşıyor. Farklı kültürel gelenekler arasındaki geçiş noktaları olması ise bu iki yerin en güçlü ortak yönü.
Galata (İstanbul) ile Hong Kong, coğrafi ve tarihsel olarak farklı konumlarda bulunsalar da, kentsel dokuları, sosyo-kültürel dinamikleri ve mimari özellikleri açısından ilginç benzerlikler taşır. İşte bu iki bölge arasındaki dikkat çeken paralellikler:
Yoğun Nüfus ve Dikey Mimari
– Hong Kong: Nüfus yoğunluğu nedeniyle “Monster Building” gibi devasa yapılar (örneğin Quarry Bay’deki 5 binadan oluşan kompleks) dikey yaşamı zorunlu kılar. 1960’larda inşa edilen bu yapılar, dar alanda maksimum konut ihtiyacını karşılamak için tasarlanmıştır.
– Galata: Tarih boyunca ticaret merkezi olması ve sınırlı arazi nedeniyle yüksek binalar (örneğin Galata Kulesi çevresindeki apartmanlar) ve dar sokaklarla karakterizedir. Ceneviz döneminden kalma sur içi yerleşimler de benzer bir yoğunluk sergiler.
Kozmopolit Kimlik ve Kültürel Çeşitlilik
– Hong Kong: Çin, İngiliz ve uluslararası etkilerle şekillenen çok kültürlü bir yapıya sahiptir. Quarry Bay gibi bölgelerde farklı etnik gruplar bir arada yaşar.
– Galata: Ceneviz, Bizans, Osmanlı ve Levanten kültürlerinin izlerini taşır. Tarih boyunca Yahudi, Rum, Ermeni ve İtalyan tüccarların buluşma noktası olmuştur. Örneğin, Arap Camii ve Neve Şalom Sinagogu gibi yapılar bu çeşitliliği yansıtır.
Tarihi ve Modernin İç İçe Geçmesi
– Hong Kong: Quarry Bay’deki “Monster Building” gibi modernist yapılar ile geleneksel Çin mahalleleri yan yana bulunur. Aynı zamanda filmlerde (örneğin *Ghost in the Shell*) bu ikilik vurgulanır.
– Galata: Galata Kulesi (14. yüzyıl) gibi tarihi yapılar, çevresindeki modern kafeler ve sanat galerileriyle uyum içindedir. 19. yüzyıldan kalma Bankalar Caddesi ile çağdaş sokak sanatı burada bir aradadır.
Su ile Olan İlişki
– Hong Kong: Deniz kenarında kurulu olması ve liman kültürü, ticaretin şekillenmesinde kritik rol oynar. Quarry Bay de bir koy bölgesidir.
– Galata: Haliç’in kuzeyinde konumlanır ve tarih boyunca liman faaliyetleriyle öne çıkar. Cenevizliler döneminde deniz ticareti için surlar inşa edilmiştir.
Simgesel Yapılar ve Efsaneler
– Hong Kong: “Monster Building” gibi yapılar, kentin nüfus baskısını simgeler ve turistler için ilgi çekicidir.
– Galata: Galata Kulesi, Hezarfen Ahmet Çelebi efsanesi ve Kız Kulesi’yle olan “aşk” miti gibi hikayelerle kültürel bir ikon haline gelmiştir.
Dönüşüm ve Kentsel Direnç
– Hong Kong: 1960’lardaki nüfus patlaması, devlet destekli konut projelerini zorunlu kılmıştır. Bugün ise bu yapılar turistik cazibe merkezlerine dönüşmüştür.
– Galata: Osmanlı döneminde yangınlar ve depremlerle tahrip olan kule, sürekli restore edilerek günümüze ulaşmıştır. 2020’de müze olarak yeniden düzenlenmiştir.
Özet Tablo
Özellik Hong Kong (Quarry Bay) Galata (İstanbul)
Mimari Yoğunluk Monster Building gibi yapılar Dar sokaklar, yüksek binalar
Kültürel Çeşitlilik Çin-İngiliz karışımı Ceneviz-Osmanlı-Levanten
Su ile Bağlantı Liman kültürü Haliç’in ticari rolü
Simgesel Yapılar Monster Building Galata Kulesi
Dönüşüm Konut projeleri → Turizm Yangın/Deprem → Restorasyon
Bu benzerlikler, iki bölgenin de tarihsel süreçte benzer kentsel ve sosyal dinamiklerden etkilendiğini gösterir. Detaylar için kaynaklara göz atabilirsiniz.
Uygarlık tarihindeki büyük gelişim ve dönüşümlerde milletlerin, kendi kültür havzalarının ve dünya kültür mirasının temel metinleri ile kurdukları diyalojik ilişkinin çok önemli bir rolü olduğu tevsik olunmuş bir bilgidir. Bu açıdan her çağın ve o çağı yaşayan milletin kendi çağına ve ihtiyaçlarına özgü okuma ve yorumları yapması son derece önemlidir. Bilimsel, dini ve kültürel metinlerin nihaî ve donmuş bir anlamı yoktur. Bu mirasla kurulacak ilişkinin düzeyi ve derinliği, yaratıcılığı yeni bir medeni hamle için temel referansları oluşturur.
Bir kültürel geleneği tanımlamak için kültür çevresi, kültürel hinterland, kültürel ekoloji, kültür coğrafyası gibi kavramlar farklı bilimsel geleneklerden esinlenerek kullanılmaktadır. Bahsettiğim kavramlar Batı sosyal bilimler literatürü içerisinde üretimli kavram ve değerlendirmelerdir. Bir sosyal yapıyı anlamak ve açıklamak için ortaya konulmuş açıklama, model ve çözümler başka bir sosyal yapıyı açıklamak ve çözümlemek için birebir transfer edilemezler. Bu anlamda Türk kültür tarihinin ve sosyal yapısının dinamiklerini en iyi kavramsallaştırabileceğini düşündüğüm “Türk kültür havzası” kavramını yeni bir teklif olarak önermekteyim.
Batı açısından bakıldığında Doğu dünyası kendi kimliğini oluşturacağı bir öteki repertuarıdır. Antik dönemdeki Pers Grek mücadelesinde başlayan Doğu Barbarlığı imgesi, Batının kolektif şuuraltında süreç içerisinde katmanlaşarak pekişmiştir. Türkleri, bu anlamda Müslümanları ve Doğu dünyasını ötekileştirmenin bilimsel! bir altyapısı vardır. Avrupa’da XIX. yüzyılda Pozitivist felsefenin ve Darwinizm’in etkisiyle başlayan Irk temelli yaklaşımlar kısa sürede bilimsel görüntülü bir siyasal projeye dönüşmüştür.
Atatürk dönemi TDK’nın “Güneş Dil Teorisi” diye sistemleştirmeye çalıştığı yaklaşım Müller’e ve Avrupa’nın saldırgan ve ötekileştirici filoloji temelli politikalarına karşı bir cevap verme kaygısıydı. Maalesef Türkiye’deki sosyal bilimciler “dilciler de dahil” bu meseleyi sebeplerini araştırıp anlamadan naif bir biçimde tezlil ve tahfif ederek yansıtmışlardır. O yüzden Hint Avrupa Dil Ailesi teorisin en müfrit müminleri halen Türkiye’dedir.
Özellikle Batıda Rönesans ve Reform sonrası Avrupa’da ortaya çıkan ve o güne kadar başkaca hiçbir coğrafyada ve gelenekte görülmeyen yeni bilgi ve bilim anlayışı bütün kadim gelenekleri olduğu gibi bizim medeniyetimizin algı düzenini de sarsıntıya uğratmıştır.
Yeni bilimsel yaklaşımda bilimsel bilgi sadece gözlemlenebilir ve ölçülebilir alandaki deneysel a pasteriori alana münhasır kılınmıştır. XX. yüzyılın başında Fizikte kuantum teorisi, belirsizlik tartışmaları ile bilim felsefesi yepyeni bir mecra kazanmıştır. Artık saf bilim Fizikte bile mutlak bir kesinlikten değil sınırlı bir gerçeklikten söz edebilmekteyiz. Kurt Gödel’in can sıkıcı setler teorisi ile matematiğin de her zaman mantıksal ispat için yeterli olamayacağı ortaya çıkmıştır.
Ve ille de uluslararası ilişkiler uzmanları… Papatya falı gibi sözüm ona analizler… Tarih, kültür, sosyoloji, Türk tarih felsefesi, ve sosyolojisi hakkında hiçbir donanım ve fikri olmayan İngiliz aksanlı a’’mmm diye sekans değiştiren garip adamlar. Hiçbirinde temel bir Türkçe tarihsel kaynağa, sosyoloji literatürüne, coğrafya literatürüne atıf yoktur. Pek çoğu Tük kültürünün temel kaynaklarını bilmezler. [Bilmediklerini yine yazdıkları metinlerden çıkarıyorum,] Ama maşallah, o millet hakkında “brain stormy” aparırlar. Ezber ve derinliksiz bir kültür. Kissinger, Brezezinski, Fukuyama gibi temel bilimlerden gelen uluslararası ilişkiler uzmanlarının karşısında bu vasatın sözleri “afazik sayıklamalar” gibi kalıyor. Türk kurmaylarını bu akıl yetiştiriyor, devlet cihazını milli akılla bu vasat teçhiz ediyor. Pek de teçhiz olduğu söylenemez ya! Askeri yükselme ve terfi sistemimizde, kıta ve saha tecrübesi ve başarısı, diğer unsurlar kadar dikkate alınmalıdır, askerlik son tahlilde sahada yapılacak olan bir etkinliktir. Binlerce yıldır savaşan bir millet olarak kendi askeri ve stratejik literatürümüzü, talimnamelerimizi üretmeliyiz. Harp okullarında ve akademilerinde belli bir rütbe düzeyinden sonra sırf saha deneyim ve tecrübesini yazılı hale getirip bilimsel olarak işleyecek askeri anabilim dalları kökleştirilmeli burada bilimsel asistanlıktan itibaren işin teorik boyutunu bilen insanlar yetiştirilmelidir. Bu anlamda sivil kaynaktan da destek alınabilir.
Kültür bilimlerinde ve bu arada uluslararası ilişkilerde olgular hakkında, şeyler hakkında bizim tam ve yanılgısız bir bilgimiz imkansızdır. Türkiye’de “her görüşten milli aydınlara çağrı yapıyorum: Türkiye bu vasat ile uçuruma yuvarlanıyor: Lütfen öne çıkın bir aydın platformu inisiyatifi olarak ortaya yeni bir kuramsal imkan, teori ve program koyun. Tabanı ve siyasileri eylem –kuram tutarlılığına davet ediniz. Kurumsal yapılar ötelemeden lütfen Türkiye’nin birikimini bir araya getirmekten sarfı nazar etmeyin. Milli alanda fuzuli şagil yapan aydın ve her türlü temsil makamındakiler lütfen yer açın. Gökalp, Atsız, öğretmen okulu ve Ocak seminerleri ile bu yeni durumu kavrayıp açıklayamıyorsunuz. Bu kesik dansa karşı yeni bir şeyler söylemek lazım. Bir soluklanın “bu kesik dansa karşı “ yeni bir şeyler düşünün. Konuştuklarınızın, yazdıklarınızın yarısı kadar yeni metinlere bakma fırsatını yakalamış olursunuz. Artık Nato’cu vasatı Türk milliyetçiliği diye yutturamıyorsunuz, Saymak ile Kalın Oğuz beylerinin “menakıbı” tükenmez, eksiğini siz tamamlayın!
Sivil alanda doğal iktidar alanlarında ‘hadi ekonomide yokuz’ hukukta, bilimde, kültürde, sanatta, akademik ilahiyatta, eğitimde ortaya dişe dokunur metinler koyup bu alanları tahkim edip muktedir olmak gerekiyor. Bu ağırlık karşısında “çiğ slogandan ibaret” sünnetçi danişmendler ve siyasi elit kendine çeki düzen vermek; olmazsa elenmek durumunda kalır.
Demokratik gelişmenin ekonomik kalkınmayı sağladığı yönünde hiçbir bilimsel kanıt yoktur. Veriler bunun aksini söyler. Bu durum sadece bizim gazeteci, yazar ve politikacılara özgü lümpen bir jargondur.
Güncel durumda siyasallaşmış din anlayışı bir ideolojik önermeler dizgesi halinde bütün varoluş alanlarına ait iktidarını yayma iddiasındadır. Keza XIX: yüzyılda kalmış dar pozitivist ilerlemeci bilimci anlayış da entelektüel alanda simetrik bir konumdadır. Böyle bir teorik meseleyi aşmadan çağdaşlık, demokrasi, halk egemenliği gibi kavramlar havada kalır.
Türk kültür havzası tabirini kullanırken antropoloji ve halk biliminde kullanılan kulturraum, kulturgebiet, cultural ecology, cultural area kavramlarını “kendi idrak ve anlayışım ölçüsünde” tenkidi bir tarzda ele alarak gündeme getirdim. Türk kültürünün tarihsel macerasına, zihniyet dünyasına en uygun kavramın bu olacağını düşündüm.
Her şeyden önce bilimsel bilginin sınırlılıklarını öğrenerek başlamak icap eder. Bilim her şeyi bilmez, bilgi türlerinden sadece bir tanesidir. Bu haliyle bile doğayı ve olgular alemini yapısal olarak izah etmekten uzaktır. Dil, mantık ve matematik olarak kainatın varoluşsal sınırlılıkları aynı zamanda bizim bilme alanımızın da sınırlarını oluşturur. Bilimle neden ve nasıl sorusuna cevap vermek mümkündür. Bu haliyle maddi alemi anlama ve izah etmekte, bu alandaki problemlerin çözümünde hâlâ biriciktir. Niçin sorusuna bilim, tarihin hiçbir döneminde cevap verememiş bunu terine kadim dönemde din ve mitoloji tarihsel dönemde felsefe ve sanat bu rolü üstlenmiştir. Sembolik formları, soyutlama yeteneği sayesinde diğer varlıklardan farklı olarak kendisi ve yapıp etmeleri üzerine düşünebilen ve bunu aktarabilen bir varlıktır. Dış dünyayı gözlemlerken aldığı verileri akıl zihin sürecinden geçirerek önceki deneyimleri ışığında bilgiye dönüştürür. Sebep sonuç ilişkisi diye varsaydığımız süreç tam da bu noktada öznenin bir vehmi olarak ortaya çıkar.
Türk milliyetçiliği, Tanzimat’tan günümüze ağırlıklı olarak Türklük bilim alanının bilgi etkinliği içerisinden kurulmuştur. İktisadi perspektiften ekonomi-politik zemininde eksikliklerle malûldür. Bu manada Yusuf Akçura ve Ağaoğlu’nun tespitleri ve açıklamaları dikkat çekicidir. Günümüz Türkiye’sinde milletleşme sürecini tamamlayamamış cemaat ve feodal toplumsal kesitlere sahip bir ülkede “milletleşme” ülküsü hâlâ biricik seçenektir. Yeni bir üretim ve paylaşım kültürü/ liberal kapitalizmin anti hümanist cephesi bunun için vergi ve maliye toplamda iktisadi politikalarının önemi vardır. İstihdam üreten çevreye ve insan haklarına saygılı bir üretim modelini tartışmak artık zaruridir. Bu doğrultudan milli bir siyaset felsefesini üretmek mümkündür.
Bilimin amacı “neden” ve “nasıl” sorusuna cevap bulmaktır. İmkan ve sınırlılığı bu soru çerçevesindedir. Niçin sorusunun cevabını kendi bağlamı içerisinde din, felsefe, sanat, mitoloji verir. Bu çerçevede dini perspektif ve donanımla bilimsel alana ilişkin olguları açıklamaya çalışmak veya tersine bilimsel metodolojiyle ampirik ve rasyonel yoldan dini alanda açıklamalara girişmek yersiz ve beyhudedir. Kültürel alanda gerçek manada donma ve çürüme böyle bir iklimde başlar. Bu süreçten herhangi bir yaratıcı yenilik veya üretim beklemek boşunadır. Bu anlamda Gazali’nin “rasyonel teolojiye” yaptığı tenkitler dikkate alınmalıdır. Dini alanın bütüncül olarak bütün bilgi alanlarını aynı şekilde bilimin kainattaki bütün soruları cevaplama iddiası temel çelişkimizidir. Bu çerçevede metafizik ve rasyonel alanların kendi sahalarına çekilmesi ülkemizdeki güncel gerilimin aşılmasında önemli bir çözüm imkanı sunar. Dünyanın hiçbir ülkesinde bir siyasal kadro her Pazar kiliseye gittiği veya mezmurları çok iyi yorumlayabildiği için oy alamaz, siyasal yönetme talebinde bulunamaz, bulunsa dahi kamuoyları tarafından dikkate alınmaz. Keza ülkemizde dindar veya ladini bir yurttaşımız evine elektrikçi, tesisatçı alırken ustanın dindar mı, laik mi olduğuna bakmaz öncelikle “iyi usta “ olup olmadığını kontrol eder. Diğer taraftan ondan daha titizlikle hareket edilmesi gereken siyasal kadroların seçiminde Kuranî bir ilke olan “ehliyet ve liyakat” ölçütünü pek az dikkate alarak kararını Müslüman, namaz kılıyor, “torpil yapıp Hacca” gidiyor gibi irrasyonel bir çerçeveye taşıması temel bir problematiktir.