Home Blog Page 3

ABD, Çin, Avrupa ve Türkiye

Dünyanın iki süper gücü ABD ve Çin hegemonyalarını farklı yöntemlerle pekiştirmeye çalışmaktadırlar. ABD özellikle lobiler ve dolarizasyon üzerinden bu gücü ikinci Dünya Savaşı’ndan sonraki 80 yıllık dönemde bir kalıp haline getirmişken, Çin ise Mao‘nun ölümünün ardından 1978 yılından beri uyguladığı 50 yıllık plan üzerinden hegemonyasını tesis etmişti.

Burada, ayrıca Türkiye’nin siyasi ve entelektüel elitlerinin pek de ayırdında olmadığı bir bölgedir Doğu Asya, çünkü o bölgeyi Uzakdoğu olarak adlandırmaktadırlar ki bu İngiltere’nin kavramıdır, İngilizler için orası uzaktır ama Türkler için tarihte binlerce yıl savaştığı ilişkiler geliştirdiği ticaret yaptığı komşusudur Çin.

Çin, öncelikle Hong Kong, Makao ve Tayvan ile birlikte bir Büyük Çin teşkil etmektedir. İkinci olarak Asya bölgesindeki hakim kültür Çin kültürüdür, bölge ülkelerindeki yazı sistemleri Japonya ve Kore dahil Çin karakter alfabesinden esinlenmiştir.

Üçüncü olarak ise 600 milyon nüfusa sahip olan güneydoğu Asya ülkeler grubunda (ASEAN) bu ülkelerin ekonomilerinde hakim olan 19. yüzyıl içerisinde Çin ana karasından buradaki on ülkeye göçmiş olan Çinlilerdir ve ASEAN ülkelerinin, güneydoğu Asya ülkelerinin ekonomileri bu yerli Çinli nüfus tarafından kontrol edilmektedir ve neticede Çin halk cumhuriyeti söz konusu güneydoğu Asya ülkeleri ile serbest ticaret bölgesi oluşturmuştur.

Mukayeseli üstünlükler kuramı gereği bu ülkeler Çin’e kendilerinde bol miktarda bulunan doğal kaynakları ham maddeleri ihraç ederken, Çin bu malzemeler ile ölçek ekonomisi kapsamında küresel talep için ürünler üretmekte ve ASEAN ülkelerine de ihracatını yapmaktadır. Bu durumda Büyük Çin ülkeleri grubu ülkeleri ile ASEAN ülkeleri arasında müthiş bir işbirliği dinamosu çalışmaktadır.

Asya’daki kültürel entegrasyon ve benzerlik ise aslında suni bir kıta olan Avrupa kıtasında bulunmamaktadır. Şimdi buradan dönüp baktığımızda Avrupa kendi kültürünün sınırdaş olduğu Rusya ve Türkiye’den tamamen farklı olduğu gerekçesiyle bu ülkelerle iktisadi birlik entegrasyon girişiminde ve talebinde bulunmamakta aksine hegemonik yaklaşımı gereği Türkiye ve Rusya’ya karşı hasmane ve dışlayıcı tutumlar sergilemektedir.

Türkiye ise güneydoğu Asya ülkeleri tecrübesini maalesef içselleştirmemiş olduğundan ötürü, kendi komşusu olan güneydoğu Avrupa ülkeleri yani Balkanlar ile (ki kültürel yapılarda büyük benzerlikler söz konusudur) birlik girişiminde Atatürk dönemi hariç bulunmamıştır demek ki dersini de almamıştır.

Aynı şekilde Türkistan ülkeleri ile de aynı kültür yapısında olmasına karşın bir iş birliği, bir iktisadi birlik girişiminde bulunamamaktadır ve bu ülkelerin toplam dünyadan yaptıkları toplam ithalatın ancak %5 kadarı Türkiye tarafından karşılanmaktadır.

Sonuç olarak ABD siyasi kültür ve sistemi lobilerin oluşturduğu baskı grupları tarafından kendi halkının menfaatleri hilafına işletilirken ki bu lobiler iktisadi sektörler itibari ile mesela silah lobisi, teknoloji lobisi ve benzeri olabilir iken Avrupa’da kendi içindeki ülkelerin birbirleriyle olan çelişkilere ve jeolojik sığlıklar nedeniyle hayali bir kıta olarak hayali bir dünyada yaşamakta ve komşulara olan Türkiye ve Rusya’yı dışlamaktadır.

Çin ise bölgesinde Asya’da hasımları olan ülkeler ile dahi bir iktisadi birlik ve ticaret bölgesi (RCEP) oluşturmaktan geri durmamıştır.

Söyleşilerim/Talks and Dialogues/Denizcilik

 

BOĞAZİÇİ DENİZ KÜLTÜRÜ

Boğaziçi Deniz Kültürü Konferanslarım

DENİZ VE SU SEYAHATNAMESİ SÖYLEŞİLERİM

Deniz ve Su Seyahatnamesi Söyleşilerim

2024

 

Ulvi Sezer Prof Boğaziçi Platformu 31 Ara 2024

Mehmet Uhri 18 Aralık 2024 Boğaziçi Platformu

Boğaziçi Platformu 16 Aralık 2024

POYRAZ MAVİ VATAN (2024)

 

2025

Sinan Kahyaoğlu Boğaziçi Platformu 20 Ocak 2025

Semih Güneri Prof 2 Mayıs 2025. Boğaziçi Platformu

Yusuf Halaçoğlu ile  3 Ekim 2025 Boğaziçi Platformu

Denizcilik Stratejileri 12 Ağustos 2025

Poyraz Mavi Vatan. Demiryolları

2026

Dr Mustafa Korçak Boğaziçi Platformu 26 Ocak 2026

Semih Güneri 12 Ocak 2026 Boğaziçi Platformu 12 Ocak 2026

Atatürk Tarih Tezi ve Türk Denizcilik Doktrini 3 Mayıs 2026

İlker Meşe ile Karadeniz Vapuru Seyahatnamesi (1926). 6 Temmuz 2026

 

 

Söyleşilerim/Talks and Dialogues /Koç Müzesi. Hasköy. Haliç

2024

 

Levent Ağaoğlu. Türk ve Deniz Konferansı. Türk ve Deniz Konferansı. 21 Ekim 2024

Denizcilik-Rahmi Koç-Sanayi- Muzesi-20-Eylul- 2024

Cem Gürdeniz Mecidiyeköy 24 Kasım 2024

Cem Gürdeniz Denizcilik Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi 20 Eyl 2024

Cem Gürdeniz 13 Ekim 2024 13 Eki 2024

Cem Gürdeniz Koç Müzesi 20 Aralık 2024

Denizcilik Rahmi M. Koç Sanayi Müzesi 20 Eylül 2024

Oylum Öktem 1 Kasım 2024 1 Kasım 2024

Fahri Işık Koç Müzesi 13 Ekim 2024

Fahri Işık Koç Müzesi 13 Ekim 2024

Müfit Özdeş Anma Toplantısı 20 Aralık 2024

 

2025

 

Selim Ramazanoğlu. Çektirmeler, Koç Müzesi. 16 Aralık 2025

Cem Gürdeniz Kırmızı Kedi Pera 13 Şubat 2025

Cem Gürdeniz Rahmi M. Koç Sanayi Müze 18 Mart 2025

 

2026

 

Mert Bayat Cem Gürdeniz 13 Mayıs 2026

 

Rahmi M. Koç Müzesi Cem Gürdeniz: Nejdet Uran Hakkında. 5 Mayıs 2026

 

Söyleşilerim/Talks and Dialogues/ Mete Göktuğ

 

Mete Göktuğ 14 Haziran 2025

 

Mete Göktuğ Beyoğlu Belediyesi 28 Eylül 2025

 

Screenshot

 

Mete Göktuğ 18 Ocak 2026. Taşlık Sahaf. Ataköy

3BEBA875-BC52-4DAC-B857-DCE2FC68DBBD

 

 

 

NATO 7-8 Temmuz 2026 Toplantısı, Ankara

NATO

Pergelin merkezi ne yazık ki halen kıyılarımızın olmadığı Atlantik. 9 Temmuz’da ilk neticelerini almaya başlarız. METO şeklinde güneye (Arabistan, Mısır, Libya) doğru esnetileceğiz. Ankara merkezli olsa idik doğumuzda Türkistan, batımızda Akdeniz Havzası ile kanatlanırdık. Heyhat!

ABD PENTAGON /MISIR OCTAGON lojistiği

Halbuki Tetragon bizde..

Boğazlar ve Kanallar jeopolitiği
RABITA (Kenan Evren)

Pazarı gümrük birliği ile ve insan hareketliliği, vizeler ile Türklere sınırlanan Avrupa Birliği’nin savaş örgütü NATO’nun kanadı olmaya devam.
Tek kanatla uçmak olur mu.

Kuş kanadı
Kalem olsa
Yazılmaz derdim

2001 krizinden sonra getirilen sömürge valisi Kemal Derviş’in Düyunu Umumiye sistemi kesintisiz olarak devam etmektedir. DU sistemi geçmişte 1881-1954 Osmanlı borçları ödenene kadar 3 x 25 yıl devam ettirilmişti.

Lozan’ın bedeli Londra bankerleri tarafından tahsil edilerek ödetilmeye devam edilecektir.

Birinci çeyrek (2001-2026) henüz tamamlanmaktadır. Daha 2 çeyrek asırlar vardır önümüzde.

Çin ise başka bir oyunu 2 çeyrek asırda (1978-2028) kurgulamış ve dünya liderliğine oturmuştur.

Saltanat zihinlerimizde lağv edilememiş demek ki..

Osmanlı hanedanının savaşlarla mahvettiği Türkler şimdi de NATO’nun dayatacağı silahlanma harcamaları ile birlikte İhvan ideolojisinin halkı fakirleştirerek kendisine kul köle etme zihniyetinin esirleri olarak daha da mahvolacaklardır.

Tecrübe ve Bilgelik

Nato Liderleri mehter marşı ile karşılandı. Çin’de İmparatorluk askerlerinin bu tarz karşılamalarda kullanılması devlet felsefe ve ciddiyetine aykırı. Devrimi başarıp Çin Halk Cumhuriyetini kuran Halkın Kurtuluş Ordusu PLA var iken hele.

Bizde ise Türk Ordusu kavramı bile 1960 darbecisi Alparslan Türkeş tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri TSK olarak değiştirilmişti. Darbe metnini Türkeş radyolardan Türk Silahlı Kuvvetleri olarak okumuştu. ki direkt İngilizceden tercümedir; Armed Forces.
Ordu kavramı ise binlerce yıllıktır. Ordos bozkırlarındaki en az ikibin yıllık Türk-Çin Savaşlarından gelir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun ziyaret ettirilmemesi kötü niyettir.

Çin’de imparatorluk yıkılmış ve imparatorculuk yapan da yoktur. Komünist
Parti kadrolarına dahi sızan CIA organizasyonu Falun Gong (FG) örgütü de yok edilmiştir; oradaydım.

Elbette biz cumhuriyetiz ama bir ayağımız ampüte; monarşiye, birinci meşrutiyete meyleden. Çin ise 1911 de cumhuriyet iken 1949 da halk cumhuriyetine dönüşmüştü. Farklıyız ama Çin kendi devlet ideolojisinden sapmaz iken biz çıkmaz sokak ve rejimlere sapmakta kararlıyız.

Türk Silahlı Kuvvetleri

Türk Ordusu kesinlikle daha güzel ve doğru  1949’daki askerî teşkilat reformunu hazırlayan Genelkurmay ve Millî Savunma Bakanlığı bürokrasisi ile başlıyor olmalı bu kullanım. İnönü’nün Amerika özentisi. Maalesef. Rejimimizi kuran karşı devrimci. Onun teslimiyet çizgisi devam ediyor.

Düşünmeyi Öğrenmek!

İlk yazılı metnimiz olan Bilge Tonyukuk Yazıtında “düşündüm” ifadesinin yer aldığı satırlar. 5. 6. 22. 24.

Düşünmeyi öğrenmek adına bu satırların yer aldığı yazıtını okumalı ve nasıl akıl yürüttüğü üzerinde düşünmeli.

  

 

Atatürkten Referanslar: Fikir ve Düşünce

  • Düşünmeyi öğretmek için neler yapmadı ki
  • Peki aldığımız yol bir arpa boyu mı sizce?

Düşüncesizsiniz.

86 milyonun nöronları ekosistem değil de egosistem mimarisinde olduğundan bağlantı kuramıyor.

Kişi eğer anlamıyor da anlatmaya özellikle de kendisini anlatmaya çalışıyor ise düşüncesizdir, düşünmeyi öğrenemeyecektir.

Bu durumda iki kelimeyi birleştirerek okumak lazımdır; Düşüncesizsiniz.

Fakat anmak anlamında muhteşemiz. Durmadan geçmişteki birtakım kişi ve olayları anıyoruz. Bu ise otomatik bir refleks. Düşünmek ise otomatik refleksin dışında bir anlama sürecidir, özellikle de dinlediğini anlamı dolayısıyla karşındakini anlama.

Anlamak

Düşünmek etkileşimli bir süreçtir ve ilk adımı da dinlemek ve dinlediğini anlamak ile başlamaktadır. İşte bizim düşünemememiz, düşüncesizliğimiz daha ilk adımda başlamaktadır. Çünkü dinlemiyoruz ve dolayısıyla da anlamıyoruz.

Düşünmeyi öğrenmek. Nasıl?

Önem sırasına göre sıralama..

1. Sesin ve Sözün Gücü;
Dinlemek + Konuşmak
Zaman: 100 bin yıl

2. Gözün Gücü
Görmek+ Bakmak
Zaman: 150 bin yıl

3. Yazının Güçü
Yazmak + Okumak
Zaman: 5 bin yıl

Not: Madde 1 ile başlandıktan sonra gerisi kolaydır..

Düşün Yazıları

1. Düşüncesizsiniz
2. Düşünce Sizsiniz

Bakalım 2.şıkka ne zaman geçeceğiz.

İpin ucunu harika bir noktadan yakalamışsınız.

Ortamda:

Soru yok sorun var.
Çözüm önerisi yok şikayet var sadece.

Ekosistem değil egosistem.
Netice: Düşünme engelli topluluklar.

Düşün/me
Düşün/ce
Düşün/ür

Hakkında yazdığım 100 yazının linkidir

Books on Turkey | Key for Humanity

Soru sormaktır düşünmek.

Bilgi bizde yarışmaya konu edildiği için yanlış formatlanmıştır; bilgelik değil ama bilgiçlik üretir sadece.

Düşünmek Fiilinin Etimolojisi

Muhakeme

“Muhakeme ahlâkı, düşüncenin vicdanıdır.” Rubil Gökdemir

Türk edebiyatının çok büyük bir edebiyat olmasının nedeni Türkçenin bir muhakeme (ve ayrıca matematik) dili olması ile ilgilidir.

Buna rağmen düşünce üretilememesi Türkleri atomize topluluklara dönüştürmüştür.

 

Antik Kent İncirlik (Sykae) ve Mete Göktuğ

SYKAE Britannica 

İNCİRLİK ANTİK KENTİ ( SKYEA )

Araştırmacıların genel kabulüne göre:

* Sykae (Sykai), Haliç’in kuzey kıyısında, bugünkü Galata–Azapkapı–Karaköy hattına yakın bir Megara yerleşmesi olarak değerlendirilmektedir.
* Yerleşme, Haliç’in doğal ve korunaklı koylarından yararlanan küçük bir iskele ve ticaret limanı niteliğindeydi.
* İlk dönemde ahşap iskeleler, kıyıya çekilen tekneler, taş temelli depo yapıları ve savunma amaçlı hafif surlar bulunmuş olabileceği düşünülmektedir.
* Megaralı kolonistler, burayı hem balıkçılık hem de Karadeniz ticaretine açılan doğal bir durak olarak kullanmışlardır.

SYKAE 

İSTANBUL’UN ANTİK LİMANI İNCİRLİK (PERŞEMBE PAZARI) KONUŞMACI:…

 

 

 

MÖ 7. YÜZYILDA MEGARALILARIN KURDUĞU “SYCAE” YA DA “SYKAI” ADLI KENTİN TÜRKÇE ADI.

 

Missisipi Delta 

Eski Yunanlılar, Osman Karatay

 

 

Atatürk ve “Büyük Türk Milleti”

Ne yazık ki, Atatürk’ün Dünya ölçeğinde kavram olarak zihinlerimize ikram ettiği “büyük Türk milleti” kavramı neden Türklerin yaşadığı kıtasal coğrafyaları kapsayacak şekilde Türk milliyetçilerine mefkure olmadı?

Bugünkü Türkçeyle metin şu şekilde ifade edilebilir:

“Efendiler! Bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşan nüfusa sahip büyük bir Türk milleti vardır. Bu milletin yeryüzüne yayılmış olduğu genişlik ne kadar büyükse, tarih içindeki derinliği de o kadar büyüktür.”

Anlamını biraz daha akıcı ve günümüz Türkçesine uygun biçimde ifade etmek gerekirse:

“Efendiler! İnsanlık dünyasında nüfusu yüz milyonu aşan büyük bir Türk milleti vardır. Bu millet yalnızca yeryüzüne geniş bir coğrafyaya yayılmış değildir; aynı zamanda tarihin derinliklerine uzanan köklü bir geçmişe de sahiptir.”

Kelime karşılıkları:

Dünya-yı beşeriyet → İnsanlık dünyası
Asgari → En az
Mütecaviz → Aşan, geçen
Mürekkep → Oluşan, meydana gelen
Millet-i azîme → Büyük millet
Saha-i arz → Yeryüzü, dünya coğrafyası
Vüsat → Genişlik
Nisbetinde → Oranında, ölçüsünde
Saha-i tarih → Tarih alanı, tarih sahnesi
Derinlik → Köklülük, geçmişin derinliği

Bu cümle, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1 Kasım 1922’de, saltanatın kaldırılması görüşmeleri sırasında yaptığı konuşmada, Türk milletini yalnızca o günkü Türkiye sınırlarıyla değil, tarihî ve coğrafi bakımdan çok daha geniş bir topluluk olarak değerlendirdiğini ifade eden dikkat çekici sözlerinden biridir.

Türk Milleti kavramı saltanatın yerine ikame edilmişken, hem bu kavram parça pinçik edilecek hem de ben Kasım 1922 öncesi saltanat dönemine mi dönüş yapacağız?

Milliyetçi düşünürlerimizin sözlüğünde Türk milleti sadece Türkiye ile sınırlı bir kavram.

Atatürk’ün ise Dünya Türklüğünü Büyük Türk Milleti olarak tanımlaması muhteşem.
Milliyetçi düşünürlerimiz ise halen Stalin’in Türkleri parçalamak için icat ettiği Kazak Türkmen Tatar Kırgız falan diye sloganlar üretiyorlar. Acı.

Ne yazık ki, Atatürk’ün Dünya ölçeğinde kavram olarak zihinlerimize ikram ettiği büyük Türk milleti kavramı, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi sözlüğünden, anayasasından dahi silinmek isteniyor. Amerika ve NATO’nun Ankara’daki gölgesi izinde nasıl da planlanıyor.
Elbette 1000 yıllık hanedan ve saltanat tortusunun yüzyıl içinde Cumhuriyet düşünce ve ideali ile ortadan kaldırılması mümkün değil. Bu tarz rezonanslar herhalde Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında da söz konusu olacak.

 

Büyük Türk Milleti, Atatürk

 

Efendiler! Bu dünya-yı beşeriyette asgari yüz milyonu mütecaviz nüfustan mürekkep bir Türk millet-i azîmesi vardır ve bu milletin saha-i arzdaki vüsati nisbetinde saha-i tarihte de bir derinliği vardır. Kemal Atatürk. 1 Kasım 1922. Saltanatın Kaldırılması Oturumu. TBMM. Ankara

Bu millet hakikî eğilimine zıt düşünceye sapanlara iltifat etmemektedir. Bununla bugün çok övünüyorum. Bundaki isabetin sırrını izah için derhal söylemeliyim ki bizim ilham kaynağımız doğrudan doğruya büyük Türk milleti‘nin vicdanı olmuştur ve daima olacaktır. Bütün hareketi, verimi, kuvveti millî vicdandan aldıkça, bütün teşebbüslerimizde milletin sağ duyusunu, rehber saydıkça şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da milleti doğru hedeflere eriştireceğimize imanımız tamdır. 1925 (Atatürk’ün B.N., S 92)

Kudretsiz dimağlar, zayıf gözler, hakikati kolay göremezler. O gibiler büyük Türk milletinin yüksek seviyesine nazaran geri adamlardır. (1925)

Hiçbir zafer gaye değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için belli başlı vasıtadır. Gaye fikirdir. Zafer bir fikrin istihsal ve hizmet nisbetinde kıymet ifade eder. Bir fikrin istihsaline dayanmayan zafer payidar olamaz. O boş bir gayrettir.

Bizi diğer medeni milletler arasında geri bıraktıran adlî, siyasî, iktisadî, malî zincirler kırılmıştır. Parçalanmıştır… Bugüne kadar kazandığımız muvaffakıyet, bize ancak terakki ve medeniyete doğru bir yol açmıştır. Yoksa terakki medeniyeti henüz ulaşılmış değildir.

Büyük davamız, en medenî ve müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu yalnız kurumlarında değil düşüncelerinde temelli bir inkılâp yapmış olan Büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu idealin en kısa bir zamanda kavramak için, fikir ve hareketi, beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste, başarı ancak, süreli bir planla ve rasyonel çalışmakla mümkün olabilir. (Mustafa Kemal Atatürk’ün 1 Kasım 1937 tarihinde TBMM’nin açılış konuşması)

Büyük Türk milleti! On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin, büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır. Türk milleti! Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını, daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. Ne mutlu Türküm diyene! Onuncu Yıl Nutku, 29 Ekim 1933

Ben, 1919 senesi mayısı içinde Samsun’a çıktığım gün elimde, maddî hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım. Ben Türk ufuklarından birgün mutlaka bir güneş doğacağına, bunun hararet ve kuvvetinin bizi ısıtacağına, bundan bize bir güç çıkacağını o kadar emindim ki, bunu âdeta gözlerimle görüyordum. 1937 (Cumhuriyet gazetesi, 1.4.1937)

Ben, memleket ve milleti düştüğü felâketten çıkarabileceğim inancıyla Anadolu’ya geçtiğim ve amacın gerektirdiği teşebbüslere giriştiğim zaman cebimde, emrimde beş para olmadığını söyleyebilirim. Fakat, parasızlık benim milletle beraber atmaya muvaffak olduğum hedefe yönelik adımları durdurmaya değil, zerre kadar azaltmaya dahi sebep teşkil edememiştir. Yürüdük, muvaffak olduk; yürüdükçe, muvaffak oldukça maddî güçlükler, kendiliğinden ortadan kalktı. Ankara’da, mukaddes topraklarımızı her taraftan sarmış ve fiilen işgal etmiş düşman ordularını, bu mukaddes topraklardan atmak imkânından bahsettiğim zaman bana, en şuurlu, ileri görüşlü oldukları iddia olunan kimseler, bütün bu teşebbüslerin paraya bağlı olduğundan bahsediyor ve “Ne kadar paran vardır?” veya “Nereden, nasıl para bulabilirsin?” gibi sualler soruyorlardı. Benim verdiğim cevap şu idi: “Türk milleti kendi hayat ve kurtuluşuna yönelmiş olduğuna kanaat edeceği teşebbüsleri başarabilecek bir kudrete maliktir. Bu teşebbüsün ciddiyetine kanaati halinde onun gerektirdiği kadar servet kaynağını, işe girişenlerin emrine hazır hale koyar”. Bu dediklerim, sözden işe geçmiş hakikatler değil midir? Bu noktada hemen şunu da ilâve edeyim ki, Ankara’da ilk millî hükûmet kurulduğu zaman etraf ve çevrelerin tereddüdünden bahsetmeyeceğim. Fakat, o hükûmeti teşkil eden kimselerin dahi bana “Hükûmet teşekkül etti. Fakat devlet ve hükûmeti idare için nereden para alacağız?” dediklerini hatırlarım. Verdiğim cevap pek sade olmuştur: “Çalışmalarınız, devleti, milleti kurtarmaya yönelmişse ve bu çalışma hedefiniz büyük Türk milletince belli olunca sualiniz tekrar etmeyecektir. Türk milleti, kendisi için, kendi geleceği ve kurtuluşu için çalışan müteşebbisleri, heyetleri güçlükler karşısında bırakmayacak kadar yüksek vatanseverlik ve yüksek şeref hisleriyle donanmıştır”. 1926 (Atatürk’ün B.N., s. 103-104)

İzmir suikast teşebbüsünden sonra milletin binlerce telgrafla bu iğrenç girişimi lânetlemesi ve üzüntülerini bildirmesi münasebetiyle Anadolu Ajansı’na verdiği demeçten: Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından oluşan büyük ordumuzun vicdanında, akıl ve şuurunda kurulmuş olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin, bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceği fikrinde bulunanlar, çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların, Cumhuriyet’in adalet ve kudret pençesinde lâyık oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olamaz. Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır; fakat, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan prensiplerle, medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir.  1926 (Atatürk’ün S.D. III, s. 80) Efendiler! Size şunu söyleyeyim ki, inkılâpçı Türkiye Cumhuriyeti’ni benim şahsımla var zannedenler çok aldanıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti, her mânası ile, büyük Türk milletinin öz ve aziz malıdır. Kıymetli evlâtlarının elinde daima yükselecek, ebediyen yaşayacaktır.  (Hasan Rıza Soyak, Fotoğraflarla Ata- türk ve Atatürk’ün Hususiyetleri, 1965)

Kudretsiz beyinler, zayıf gözler gerçeği kolaylıkla göremezler. O gibiler, büyük Türk milletinin yüksek seviyesine nazaran geri adamlardır. Fakat, zaman bütün gerçekleri, en geri olanlara dahi anlatacaktır.  1925 (M.E.İ.S.D.I, s. 27)

Herşeyden evvel, her gelişmenin ilk yapı taşı olan meseleye temas etmek isterim. Her vasıtadan evvel, büyük Türk milletine kolay bir okuma yazma anahtarı vermek lâzımdır. Büyük Türk milleti bilgisizlikten, az emekle kısa yoldan, ancak kendi güzel ve asil diline kolay uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı, ancak Lâtin esasından alınan Türk alfabesidir.Basit bir tecrübe, Lâtin esasından Türk harflerinin, Türk diline ne kadar uygun olduğunu, şehirde ve köyde yaşı ilerlemiş Türk çocuklarının ne kadar kolay okuyup yazdıklarını güneş gibi meydana çıkarmıştır.  1928 (Atatürk’ün S.D.I, s. 345)

Türk milleti! Kurtuluş Savaşı’na başladığımızın onbeşinci yılındayız. Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.  Kutlu olsun! Bugün, Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.  Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak kararlı bir şekilde yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.  Bunun için bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket kavramına göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız. Daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir.  Şunu da ehemmiyetle belirtmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu bütün beşeriyete hakikî huzurun temini yolunda kendine düşen medenî vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır.  Büyük Türk milleti!  Onbeş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.  Bugün aynı inan ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medenî âlem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır.  Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki gelişimiyle geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.  Türk milleti! Ebediyete akıp giden her on senede bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. Ne mutlu Türküm diyene! 1933 (Hakimiyeti Milliye gazetesi, 30. 10. 1933; Atatürk’ün S.D.II, s. 272)

Büyük davamız, en medenî ve en rahata kavuşmuş millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılâp yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali, en kısa bir zamanda başarmak için, fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak, türeli bir plânla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir. Bu sebeple okuyup yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak, memleketin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek; memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak; işte bu önemli ilkeleri en kısa zamanda temin etmek, Milli Eğitim Bakanlığı’nın üzerine aldığı büyük ve ağır mecburiyetlerdir. İşaret ettiğim ilkeleri, Türk gençliğinin kafasında ve Türk milletinin bilincinde daima canlı bir halde tutmak, üniversitelerimize ve yüksek okullarımıza düşen başlıca vazifedir.  1937 (Atatürk’ün S.D.I, s. 386)

Bu millet, gerçek eğilimine zıt düşünceye sapanlara iltifat etmemektedir. Bununla bugün çok övünüyorum. Bundaki isabetin sırrını izah için derhal söylemeliyim ki, bizim ilham kaynağımız doğrudan doğruya büyük Türk milletinin vicdanı olmuştur ve daima olacaktır. Bütün sıcaklığı, verimi, kuvveti millî vicdandan aldıkça, bütün teşebbüslerimizde milletin sağduyusunu rehber saydıkça şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da milleti doğru hedeflere eriştireceğimize imanımız tamdır.  1925 (Atatürk’ün S.D.II, S. 214)

Geniş yetkilerle Başkomutanlık verilişinden ve Sakarya Zaferi’nden sonra bir kısım milletvekillerinin endişe duyduğu ve Meclis’in dağıtılacağı kuşkusuna düştükleri, kendisine hatırlatıldığı zaman söylemiştir: Ben asla böyle birşey düşünmedim ve düşünmem. Millet Meclis’inde bana ne kadar karşı koyan ve itiraz eden olursa olsun o, büyük Türk milletinin mümessili oldukça benim başımdır. Şüphem yoktur ki, onlara iş ve hareketlerim ve onun neticeleri ile yapabildiğim ve yapabileceğim hizmetlerin kıymetini izah edebileceğim. Bunu anlamakta Millet Meclisi tereddüt etse bile asil olan Türk milleti, yüksek sağduyusu ile bunu anlayacaktır. Bu taktirde meselenin halli benim şahsıma değil, tanıdığım Türk milletine yönelecektir; çünkü ben millet adamıyım, milletsever adamım. Onun sağduyusu haricinde hareket eder adam vaziyetine düşmem. Biricik emelim, bütün vatanseverlerin, bütün devlet ve ordu başlarının başını millete bağlamaktır. Millet, lâyık olduğu büyük efendiliği bugün değilse yarın bütün mâna ve genişliği ile anlayacaktır; buna eminim. İşte o zaman, her millet ferdinin hakikî özellikleri millet tarafından belirtilecek ve tespit olunacaktır. Ben, o güne muvaffakiyetle yetişeceğimi ve milletten onun büyüklüğü ile orantılı mükâfatı alacağımı kuvvetle ümit ediyorum.  1921 (Asım Us, G.D.D. s. 111-112)

Milletimiz her güçlük ve zorluk karşısında, durmadan ilerlemekte ve yükselmektedir. Büyük Türk milletinin bu yoldaki hızını, her vasıta ile artırmaya çalışmak, bizim, hepimizin en kutlu vazifemizdir.  1932 (Atatürk’ün S.D.I, s. 358)

 

Türk Milletinin Egemenliği. Mustafa Kemal Atatürk.1 Kasım 1922

Arkadaşlar! Tavzih-i tahkikat için hep beraber Türk tarihi ve islâm tarihi üzerinde kısa ve seri bir nazar geçirmeğe muvafakat buyurur musunuz?

Efendiler! Bu dünya-yı beşeriyette asgari yüz milyonu mütecaviz nüfustan mürekkep bir Türk millet-i azîmesi vardır ve bu milletin saha-i arzdaki vüsati nisbetinde saha-i tarihte de bir derinliği vardır.

Efendiler! Bu umku isterseniz iki mikyasla ölçelim; birinci vahid-i kıyasi, edvar-ı kablet-tarihiyeye ait mikyastır. Bu mikyasa göre Türk milletinin ceddi îlâsı olan Türk namındaki insan; ikinci, ebülbeşer Nuh Aleyhisselâmın oğlu Yafes‘in oğlu olan zattır. Tarih devrinin tedarik-i vesaikte pek müsamahakâr olan ilk safhalarına biz de müsamaha edelim; fakat en bariz ve en katî ve en maddi delâil-i tarihiyeye istinadan beyan edebiliriz ki, Türkler on beş asır evvel Asya‘nın göbeğinde muazzam devletler teşkil etmiş ve insanlığın her türlü kabiliyatına tecelligâh olmuş birer unsurdur. Sefirlerini Çin‘e gönderen ve Bizans‘ın sefirlerini kabul eden bir Türk devleti, ecdadımız olan Türk milletinin teşkil eylediği bir devlet idi.

 

………………………………………………….

 

Efendiler! Osmanlı Devleti ki, (699) da teessüs etmişti, hilâfeti aldığı (924) tarihinden ancak elli sene sonrasına kadar tarih-i cihanda devri itilâ denilen ve muvaffakıyet-i mütevaliye ve azîme ile mâli olan takriben üç asırlık bir devir yaşadı… Ondan sonra Efendiler; inhitat başlıyor.

Efendiler! Devri inhitatın her safhası Türkiye Devletinin hudutlarını biraz daha darlaştırıyor, Türk milletinin maddi ve mânevi kuvvetlerini biraz daha fazla taksir ediyor, devletin istiklâlini darbeliyor, arazi servet, nüfus ve haysiyet-i millet azamî bir süratle mahv-u tebah oluyor. Nihayet Âli Osman‘ın 36 ncı ve sonuncu padişahı Vahdettin‘in devri saltanatında Türk milleti, en derin hufre-i esaretin önüne getiriliyor. Binlerce seneden beri istiklâl mefhumunun timsal-i aslîsi olan Türk milleti bir tekme ile bu hufrenin içine yuvarlanmak isteniyor… Fakat bu tekmeyi vurdurmak için bir hain, bişuur, biidrak bir hain lâzımdı. Nasıl ki, kanunen idamı lâzım gelenlerin bile ipini çekmek için kalb ve vicdan-ı ulviyet-i insaniyeden mücerret bir mahlûk aranır, idam hükmünü verenlerin böyle âdi bir vasıtaya ihtiyaçları vardır. O kim olabilir?

Türkiye devletinin istiklâline hatime veren, Türkiye halkının hayatını, namusunu, şerefini imha eden, Türkiye‘nin idam kararını ayağa kalkarak ve bütün endamiyle kabul etmek istidadında kim olabilir?

(Vahdettin, Vahdettin! sadaları, gürültüler).

Maatteessüf bu milletin hükümdar diye, sultan diye, padişah diye, halife diye başında bulundurduğu Vahdettin… (Allah kahretsin! sadaları).

Vahdettin, bu hareket-i denaatkâranesiyle yalnız kendinin lâyık olduğu bir muameleyi kabul etmiş olmaktan başka hiçbir şey yapmış olmadı.

Vahdettin, bu hareketiyle kendini öldürdü ve temsil eylediği şekli idarenin indirasını zaruri kıldı. Fakat Efendiler; millet hiçbir vakit bu hareket-i hiyanetkâranenin kurbanı olmağa razı olamazdı. Çünkü millet, icabı taamül olarak başında bulunanın mahiyet-i hareketini suhuletle idrak edecek rüştü kabiliyette idi. Millet, tarihin vuzuhundan, asırlardan beri duçar olduğu felâketlerin esbabını bir anda halâs edebilecek hassasiyet ve intibahta idi.

Millet, şahısların hırs-ı saltanat, hırs-ı tahakküm, hırs-ı istilâdan başlıyarak temin-i menfaat ve rahat ve tevsi-i sefahet ve rezalet ibzal ve israfat gibi hasis maksatlar için vasıta ve kuuvvet olmak yüzünden kendi benliğini unutacak mertebede geçirdiği-gafletlerin netayic-i elîmesini derhal halâs edebilecek rüşt ve kemalde idi. Artık milletin en mâkul ve meşru ve en insani salâhiyetini istimal etmek zamanı geldiğinde tereddüdü kalmamıştı. Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osman devleti tesis eden ve bunların hepsini hâdisat ile tecrübe eyliyen Türk milleti bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında bir devlet tesis ederek bütün felâketlerin karşısında meftur olduğu kabiliyet ve kudretle ahzi mevki etti (şiddetli alkışlar).

Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve hâkimiyeti bir şahısta değil, bütün efradı tarafından müntehap vekillerinden terekkübeden bir Meclisi âlide temsil etti. İşte o Meclis, Meclisi âlinizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisi‘dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi‘dir. Ve bu makam-ı hâkimiyetin hükûmetine, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti derler. Bundan başka bir makam-ı saltanat, bundan başka bir heyeti hükûmet yoktur ve olamaz.

Kendine sıfat-ı hilâfeti izafe eden bu mevkii şahsi, münhedim olunca makam-ı hilâfet ne olacaktır? suali vâridi hatır olur.

………………………………………………………….

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

SALTANATIN YIKILDIĞINA YERİNE TÜRK MİLLETİNİN EGEMENLİĞİNİN ESAS ALINDIĞINA DAİR VERİLEN KARAR MÜNASEBETİYLE

1 Kasım 1922