Home Blog Page 4

Atatürk Yazılarım, Videolarım, Sunumlarım, Şiirlerim

Ata Türkler

 

Çığlık çığlığadır

10 Kasım’lar 

 

Hazan mevsimleri

Ata’sız zamanlar

Başlamıştır artık

 

Nerdesiniz

Ata Türkler?

 

10 Kasım 2024

Ata Köy

 

**************************************************

 

ATATÜRK VİDEOLARIM

Atatürk Hakkında Booksonturkey sitesindeki yazılarım (134 adet)

Atatürk hakkında Agaoglulevent sitesindeki 27 yazım

BLOĞUMDA ATATÜRK YAZILARI

SLIDESHARE ATATÜRK SUNUMLARI

BALKANPAZAR SİTESİNDEKİ YAZILARIM

ATATÜRK TEMATİK PANOLARI

Atatürk’ün Bütün Eserlerinin İndeksleri

Atatürk Şiirlerim

 

**************************************************

 

ATATÜRK VİDEOLARIM 

5 Video

Atatürk Videolarım

 

Atatürk Hakkında Booksonturkey sitesindeki yazılarım (134 adet)

https://www.booksonturkey.com/page/1/?s=Atat%C3%BCrk

Atatürk hakkında agaoglulevent sitesindeki 27 yazım

https://www.agaoglulevent.com/?s=Atat%C3%BCrk

BLOĞUMDA ATATÜRK YAZILARI

https://www.blogger.com/blog/posts/7761205986968256473?q=atat%C3%BCrk

 

SLIDESHARE ATATÜRK SUNUMLARI

https://www.slideshare.net/slideshow/ataturk-ve-sun-tzu-karsilastirmali-savas-sanati/242612644

https://www.slideshare.net/slideshow/ataturkun-yenilikcilik-ve-inovasyon-referanslari/242612484

https://www.slideshare.net/slideshow/ataturk-ve-yenilikcilik/242612445

https://www.slideshare.net/slideshow/ataturk-ve-cumhuriyetcilik-dusuncesi/242611083

BALKANPAZAR SİTESİNDEKİ YAZILARIM

http://www.balkanpazar.org/atatturk_index.asp

Atatürk ve Balkanlar http://www.balkanpazar.org/atavebalkan.asp

Atatürk Balkanlarda http://www.balkanpazar.org/ataturk_balkanlarda7.asp

ATATÜRK TEMATİK PANOLARI 

  • Atatürk Panoları (10 pano)
  • Küresel Rekabet
  • Bölgesel Rekabet
  • İnsan Değeri
  • Yenilikçilik
  • Zeytin
  • Bizim Rumeli
  • Çanakkale
  • Truva
  • Ege Uygarlığı
  • Kimya

Atatürk’ün Bütün Eserlerinin İndeksleri

Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin Endeksleri

Atatürk Şiirlerim

A t a

Demirci Mehmet Efe,
Çakırcalı Mehmet Efe
Atçalı Kel Mehmet Efe, Yörük Ali Efe
Kilisli Şehit Sakıp Bey
Çete Ayşe, Kara Fatma,
Onbaşı Halide, Şerife Bacı,
Kamacı Fatma, Çete Emir Ayşe,
Gördesli Makbule
Çugay Dağı’ndan Ala Dağlar’a
Toroslar’a Tepelere, Ovalara, Yaylalara
Her yan Çete
Her kaya Kuvvâ
Milletin Gücü kuvveti
Katma Muharebesinden itibaren
Kuvay-ı Milliye
Gazi Ata’dan kalan
Elindeki avucundaki
Sakarya arefesinden beri
Tekâlif-i Milliye
“Birer kat çamaşır,
Birer çift çorap ve çarık
Çamaşırlık bez, kaput bezi,
Patiska, pamuk,
Yıkanmış ve yıkanmamış
Yün ve tiftik,
Erkek elbisesi dikmeye elverişli
Her türlü kışlık ve yazlık kumaş,
Kalın bez, kösele,
Vaketa taban astarlığı,
Sarı ve siyah meşin, sahtiyan,
Dikilmiş ve dikilmemiş çarık,
Fotin, demir kundura çivisi,
Tel çivi, kundura ve saraç ipliği,
Nallık demir ve yapılmış nal,
Mıh, yem torbası,
Yular, belleme,
Kolan, kaşağı, gebre,
Semer ve urganlar
Eldeki buğday,
Saman, un,
Arpa, fasulya, bulgur,
Nohut, mercimek,
Kasaplık hayvanlar,
Şeker, gaz, pirinç, sabun,
Yağ, tuz, zeytinyağı,
Çay ve mum”
Afyon Karahisar-Dumlupınar
Meydan Muharebesi’nden
Bir yıl evveli
Gazi Paşa’nın,
Müdafaa Hattı
Topyekûn taarruz
Tamamen imha
“Hattı müdâfaa yok;
Sathı müdâfaa var;
O satıh da bütün vatan”
O satıh herkesin
Evi, Ocağı
Köyü, Kasabası,
Memleketi, Yuvası
Topyekûn müdâfaası
Fikrî gücü, kahramanlığı ve
Vatanseverlik yarışı
22 gün 22 gece
Savaşın ardından
Gâzî Başkomutan
Kocatepe Polatlı yolu
Binlerce atlar, Sü’variler
Nal sesleri
Çalı süpürgeleri
Toz duman
Düşman Kolordusu
Darma duman
Afyon Kocatepe
Polatlı bozkırı
Sakarya dirseği
Türk’ün direği
Kocatepe’de bir Ağustos
Ordular!
Sabaha doğru
Kocatepe Polatlı istikameti
Toz bulutları
Şehidler
Sü’baylar, Memedler
Sakarya kan akar
Gözyaşı akar
Analar ağlar
Bacılar göğsünü dağlar
Kocatepe’ler, Koca dağlar
Sakarya çengeli
Düşmanın elini kolunu bağlar
Binatlılar
Dumlupınar semalarında
Keşif uçağı niyetine
Bir pırpır tayyare
Afyon bozkırında
Düşmanı aldatan
Atlı çalı süpürgeleri
Makûs talihin kırıldığı yer
Aşılamayan Sakarya
Su’yun ardı sü
Berisi düşman sürüsü
İhtirası Polatlı
Hüsrana uğrattı
Binlerce sü’vari atlı
Toplar inletir
Ya İstiklâl!
Topçu haykırır
Ya Ölüm!
Nidalarıyla
Uykuda avlandı
Albaylar, generaller
Zalim ve mağrurlar
Her biri birer Seyit Onbaşı
“Ya İstiklâl
Ya Ölüm” topçularıyla
Eskişehir
Yeni Türkiye’nin
Talihi, kilidi
Yunus Emre diyarı
Vicdanın el birliğinin dillenişi
Sakarya çengeli
Düşmanın aşılmaz engeli
Engelin ardı Polatlı
Kocatepe civarı her yan
Atlı, Sü, Sü’vari
Düşman deliksiz uykuda
Ordu yüzlerce yılın
Amansız takibinde
Teyakkuzunda, cesâretinde
Türkümün kaderi
Yalın kılıç Binatlı’da
Yaradana kurban
Amansız topçuda
Sü’variler yarın geçin
Düşmanın hattını
Kırın kolunu
Kanadını
Kocatepe’de bir Paşa
Koca Paşa
Yüreği de Kocaman Paşa
Uyku haram
Büyük Zafer helal ona
Strateji masasında şansı sıfır
Sahada yüz üzerinden yüz
Deha ile İmha Planı
Topyekûn savaş,
Büyük Meydan Muharebesi
Aman Paşa
Yaman Paşa
Kemale erdi Mustafa
Irmakların Sarı’sı, Sakarya’sı
Dağların Çugay’ı, Kocatepe’si
Bozkırların Anadolu’su, Ordos’u
Ana baba çoluk çocuk
Süvariler, topçular, kumandanlar
Topçularda
Kocaman yürek
Seyit Onbaşı kuvveti
Türklerin ordusu
Afyonkarahisar-Dumlupınar
Nereden çıktı
Memetler, Hüseyinler, Hasanlar
“Ya İstiklâl!,
Ya Ölüm!”
Dumlupınar meydan muharebesi
Bir yıl sonrası
Muharebe meydanında
Toprağa düşmüş şehidin
Bir oldu paramparça vücudu ile
Sancağı sımsıkı tutan kolu
Sonsuzluğa gülümsedi
Dumlupınar Şehitler Abidesinde
10 Kasım 2019

Bilge ile Ata

Bilge Tonyukuk’tan
Gâzî Ata’ya
Vatan toprağının
Elden çıkarılmasına
Tahammülsüzlük
Büyük Asya’nın
Tola ırmağı civarında
Tonyukuk Yazıtı
Küçük Asya’nın
Dumlupınar’ında
Şehitler Abidesi
Bilge’den Ata’ya
Zamanların ötesi
Zihinlerin bileşkesi
Zeminlerin birlenmesi
Tonyukuk Bilge’miz
Hem kaleme
Hem kılıca
“Ben Bilge Tonyukuk” ile
E f e n d i
Gâzî Ata’mız
“Ordular!
İlk hedefiniz Akdeniz’dir.
İleri!”
İle
“Efendiler!”
İle
E f e l e n d i.
10 Kasım 2019

 

Ata Türkler

 

Çığlık çığlığadır

10 Kasım’lar 

Hazan mevsimleri

Ata’sız zamanlar

Başlamıştır artık

Nerdesiniz

Ata Türkler?

 

10 Kasım 2024

Ata Köy

Atatürk Videolarım

 

 

 

 

 

 

İngilizler Berbattı/ British were god awful; Jeffrey Sachs

İngilizler berbattı çünkü dünyadaki en kötü emperyal zihniyete sahiplerdi. Bu yüzden Britanya ilk olarak yaklaşık 1700 yılında sanayileşti ve ardından ekonomik güç farkı jeopolitik, emperyal güce dönüştü ve ardından denizaşırı ülkelere gidip dünyanın geri kalanına kökten saldırdı. Hindistan alt kıtasını tamamen (1757-1947) sömürgeleştirdi, 1839‘da Çin’i işgal etti. Britanya Afrika’nın büyük bir kısmını ve tabii ki Doğu’nun da büyük bir kısmını ele geçirdi.

İmparatorluğun ilk kuralı sömürgelerinizden sömürmektir. Kaynakları ellerinden alır, onları fakir bırakır ve eğitimsiz bırakırsınız. Tüm bu imparatorluk boyunca okul açmak istemediler, kimseyi eğitmek istemediler. Yani 1950‘de okuryazarlık oranları %5’ti. Bazı ülkelerde milyonlarca kişiden dört veya beşi lise mezunuydu. Eğitim ekonomik kalkınmanın ana yolu olduğundan, her yerdeki sömürgeler giderek daha da geride kaldı. Dolayısıyla, teknoloji Avrupa’da gelişirken, sömürgelerde pek gelişmemişti. Plantasyonlar, madencilik ve kaynak çıkarma vardı, gelişmiş becerilere ve eğitime dayalı bir endüstri inşa etmek yoktu ve böylece güç uçurumu 1800’den 1950’ye kadar derinleşti. Biz buna ekonomik ayrışma dönemi diyoruz. Çünkü dünya, sözde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında bölünmüştü. Yani 20. yüzyılın ortalarına kadar çok acımasız bir dönemdi.

Sonra Avrupa’da temelde iki yıkıcı iç savaş yaşandı: Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, aralarında Büyük Buhran’ın da olduğu iki kanlı savaş. Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, o ayrışma çağı yavaş yavaş bir yakınlaşma çağına dönüştü. 1945‘e gelindiğinde Avrupa tükenmişti, ölümler ve yıkımlar o kadar büyüktü ki tüm enerji koloniler kurmaktan ziyade yeniden inşa etmeye yönelmişti.

Böylece koloniler birer birer bağımsız hale geldi, Britanya boyunduruğundan kurtuldular; bazıları bağımsızlıklarını kazandıkları için, bazıları ise kurtuluş savaşları verdikleri için. Ancak 1945 ile 1970’ler arasında Avrupa imparatorluklarının çoğu yok oldu. Ve bu gerçekleştiğinde çok önemli bir şey oldu; artık bağımsız uluslar vardı ve yaptıkları ilk şey kitlesel okuryazarlık ve kitlesel eğitim getirmek oldu. Birdenbire bu ekonomiler gelişmeye başladı ve emperyal efendilerinin yapmalarını engellediği şeyleri yapabildiler.

*************************

British were god awful, because they had the worst imperial mentality of any country in the world. So Britain industrialized first roughly 1700, and then the difference of economic might was translated into geopolitical, imperial power, and then went overseas and kicked the shit out of the rest of the world basically. It completely colonized Indian sub-continent, it invaded China in 1839. Britain went in and took over much of Africa, and took over much of America, of course the East. And the first rule of empire is you extract from your colonies. You take the resources away, you keep them poor, and you keep them uneducated also. All that empire, they didn’t want to give schools, they didn’t want to educate anybody. So literacy rates in 1950, 5%. In some countries with four or five people with a high school education out of millions. And since education is the main route to economic development, colonies everywhere just fell further and further behind. So, as technology had improved in Europe, it had not really improved in the colonies. There was plantations, mining, and extracting resources, not building industry based on improved skills and education, and so the gap of power widened from 1800 to 1950. We call the era of economic divergence. Because the world divided between the so-called developed and developing countries. So it was a very very brutal period up to the middle of the 20th century.

Then Europe had two devastating civil wars basically, World War 1 and World War 2, two bloodbaths with the great depression in between, but after World War 2, what had been that age of divergence gradually turned into an age of convergence. And by 1945 Europe was exhausted, the deaths and destruction were so vast that every energy was towards rebuilding rather than colonies, so one by one the colonies became independent, free from the yoke of Britain, some because independence was granted and others because they fought wars of liberation. But between 1945 basically and the 1970s, most of the European empires vanished. And one very important thing happened when that occurred, you now had independent nations and just about the first thing that they did was introduce mass literacy and mass education. Suddenly those economies were able to start developing, they were able to do things that their imperial masters had prevented them from doing.

ATATÜRK’e göre Hainlik, İhanet, Hıyanet

 

Emperyalist kuvvetler, milletimizi, hukuk ve haysiyet ve bağımsızlıktan mahrum ve bunları kavramayan bir hayvan sürüsü telâkki ettiği için böyle bir sürünün elinde sayısız tabiî hazinelere malik, kıymetli ve geniş bir memleketin bırakılmasını uygun göremezdi. Onların telâkkisine göre, bu memleketi parçalamak ve bu memleketteki insanları esaretleri altına almak lâzım idi. Böyle bir emel, böyle bir gaye takip ediyorlardı ve Umumî Harp’in neticesiyle hâsıl olan fırsattan istifade ederek, Mütareke ile milletin ve ordunun elinden silâhlarını da aldıktan sonra işe girişmişlerdir. Bir taraftan dâhilde bulunan gafil veya hain kuvvetler, memleket ve milleti âdeta bu hariç kuvvetler gibi, bu hariç görüşler gibi telâkki ediyorlardı. Bu sebeple onların da çalışması, en hain düşmanların çalışması mahiyetinde belirtisini göstermiştir.

İşte, bundan bir sene evvelki vaziyetimiz böyle bir şekil ve renk ve manzara gösteriyordu. Hâlbuki milletimiz hiçbir vakitte düşmanlarımızın telâkki ettiği gibi hukukuna ve bağımsızlığına yabancı değildir. Bilâkis büyük bir aşkla ve aşkî bağ ile vicdanî bağ ile bağımsızlık ve haysiyetine bağlıdır ve yine milletimiz dâhildeki cahil ve gafillerin ve hainlerin telâkki ve ifade etmek istedikleri mahiyette de değildir. İşte bir seneden beri vuku bulmakta olan savaşımlarımız neticesinde millet, içeriye karşı, dışarıya karşı ve bütün dünyaya karşı varlığının yüksek mahiyetini bütün delilleriyle ispat etmiş bulunuyor. Bugünkü vaziyetimizi ifade etmek lâzım gelirse: Milletin doğal mümessillerinden kurulan Meclis ve onun hükûmeti, istisnasız bütün memlekete hâkimdir ve egemenliğini muhafaza etmek kuvvet ve kudretine maliktir. 1921 (Devre: 1, İçtima: 1, Toplantı 139, I. T.B.M.M. Zabıt Cerideleri, 1944)

 

Aldatıcılar açık söz­den kaçınırlar. Onlar kulaktan kulağa söylemeyi tercih ederler. Siz onlara “fısıldama istemiyoruz” deyiniz. O hainlerin fısıltısı kısılsın, millet her şeyi açıkça öğrensin ve açıkça sorsun. Adana Çiftçileriyle Söyleşi (16 Mart 1923) . Atatürk’ün Bütün Eserleri Cilt 14

Arkadaşlar, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâplar için nurun ve münevverin yoluna gideceğiz; hedef ve hünerimiz cahil kütleyi de nurlandırarak yolumuzda yürütmek ve onu aydınlığa çıkarmaktır. Cumhuriyetimizi, çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmak isteğimizi köstekleyecek herhangi bir referanduma gitmek yalnız cehalet değil hıyanet olur. Yüzde seksenine okuma yazma öğretilmemiş bir memlekette inkılâplar plebisitle olmaz! 1984 (Bâki Vandemir, Yerli, Yabancı 80 imza Atatürk’ü Anlatıyor, S. 172)

Bir memleketin, bir memleket halkının düşmandan zarar görmesi acıdır. Fakat kendi ırkından, büyük tanıdığı ve başlarında taşıdığı insanlardan vefasızlık, felâket görmesi ondan daha acıdır. Bu, kalp ve vicdanlar için onulmaz yaradır. 1924 (Atatürk’ün S.D.II, s. 183-184)

Bu acı darbenin son safhası olmak üzere memleket ve millete son darbeyi indirmeye hazırlandıkları sırada, memleketin başında bulunan Saray, Babıâli ve bütün mensupları o düşmanlarla beraber olarak milletin başına musallat oldular; en son cinayeti işlediler. 1923 (Gazi ve İnkılâp, Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 24-25. 12. 1929)

Bu cemiyetin iki cephesi ve mahiyeti vardı. Biri alenî cephesi ve medenî girişimlerle, İngiliz himayesini istemeye ve sağlamaya matuf olan mahiyeti (niteliği) idi. Öbürü gizli yanı idi. Asıl faaliyet bu yanda idi. Yurt içinde teşkilât yaparak isyan ve ihtilâl çıkarmak, millî bilinci felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince girişimler, cemiyetin bu gizli kolu tarafından isare edilmekte idi. Sait Molla’nın cemiyetin alenî girişimlerinde olduğu gibi gizli tarafında da ondan daha ziyade (rolör) olduğu görülecektir. Bu haince planın üç amacı vardı: Kürtlerin çıkar duygularını kamçılamak, ulusal güçleri yok etmek ve aynı ülkenin evlatları arasında bir çatışma başlatarak kan dökülmesini sağlamak.     24.09.1919, ASD

Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi. 20 Ekim 1927

Dini kendi ihtiraslarına alet yapan hükümdarlar ve onlara yol gösteren hoca namlı hainler hep bu akıbete uğramışlardır. Konya Türk Ocağında Nutuk (20 Mart 1923) . Atatürk’ün Bütün Eserleri Cilt 14

Evet, arkadaşlar, o saraylar ve o sarayların etrafını çeviren hainler asırlarca bu mil­leti gaflette bıraktılar; onu nura koşmaktan men ettiler. Onlar bu milleti ve bu memle­keti yalnız iki zamanda düşünürlerdi. Biri paraya, diğeri askere muhtaç oldukları za­man! Bir baştan memleketi soyarlar, diğer yandan milletten aldıkları askerle Viyana’yı, Mısır’ı, İran’ı zapt için fetihlere kalkarlardı. Hâlbuki milletin o fetihlerde hiçbir milli emeli, vicdani arzusu ve menfaati yoktu. Onların hırsı, şan ve şerefi için, bu milletin evlatları bir daha dönmemek üzere onların arkasından sürüklenirlerdi. Sonra onların, saraylardaki debdebe ve gösterişi temin için paraya ihtiyaçları vardı. Bu parayı millet­ten sopa ile alırlardı. Bütün bunların neticesi milleti fakirliğe, haraplığa, nihayet ölü­mün kıyısına götürdü. İşte bu idare tarzına padişahlık idaresi denir. Adana Çiftçileriyle Söyleşi (16 Mart 1923) . Atatürk’ün Bütün Eserleri Cilt 14.

Fakat çiftçi arkadaşlar, muhterem babalar, bizim için bunlardan daha zararlı, daha tehlikeli bir sınıf düşman daha vardır: O da içimiz­den çıkması muhtemel olan hainlerdir. Aklı eren, memleketi seven, hakikati gören kimselerden böyle düşman çıkmaz. İçimizde böyleleri çıkarsa, onlar, ya aklı erme­yen cahiller, ya memleketi sevmeyen fenalar, ya hakikati görmeyen körlerdir. Tarsus’ta Çiftçilere Nutuk (18 Mart 1923) . Atatürk’ün Bütün Eserleri Cilt 14

Fakat henüz İstanbul’da halife ve padişah unvanıyla oturan zat, taç ve tahtını muhafaza etmek hülyasıyla düşmanlarla birleşmişti. Fazla olarak onların Türk vatanını çiğnemesini, Türk milletini esir etmesini kolaylaştırmak vazifesini de taah­hüt etmişti. Ve bu maksatladır ki, Anzavur gibi pespayelere, payeler, paralar, vasıta­lar vererek, Karesi’de millet cephesini arkadan vurmaya memur etti. Topladığı bir­takım haşeratı halife ordusu namı altında İzmit’e çıkardı. Milleti düşman esaretine teşvik etti. Memleket ve milleti kurtarmaya çalışanları idama mahkûm etti. Yunan tayyareleriyle millete fetvalar yağdırdı. Bursa’nın Kurtuluşunun İkinci Yıldönümü Üzerine Bursa Halkına Nutuk (11 Eylül 1924) . Atatürk’ün Bütün Eserleri Cilt 17

Fakat kendisini malumatlı zanneden birtakım akılsız ahmaklar, vic­dansız hainler var. Bunlar, benim fena olarak izah ettiğimi, size iyi olarak anlatacaklar­dır. Onlara verilecek cevabın ne olması lazım geldiğini sizlere terk ediyorum. Adana Çiftçileriyle Söyleşi (16 Mart 1923) . Atatürk’ün Bütün Eserleri Cilt 14

Halife ve padişah hıyanet vazifesinde muvaffak olmuş­tu; hakikaten milli cepheyi zayıflatmış ve birçok sinirleri gevşetmişti. Bursa’nın Kurtuluşunun İkinci Yıldönümü Üzerine Bursa Halkına Nutuk (11 Eylül 1924) . Atatürk’ün Bütün Eserleri Cilt 17

Hareket Ordusu’nun maksat ve görevi, meşru Meşrutiyet hükümetimizi hiçbir kuvvetin sarsamayacağı surette kuvvetlendirmek ve sırf şeriat kuvvetleri ile perçinlenen Kanunu Esasinin (Anayasa) üstünde hiçbir kanun, hiçbir kuvvet olmadığını ve olamayacağını ispat eylemek ve meşru Meşrutiyetimizin devamından memnun olmayan vatan ve millet hainlerine kesin surette bir ibret dersi vermektir. Sadi Borak. Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç ve Yazışma ve Söyleşileri. İstanbul. Kaynak Yayınları. 1997. s.271-274

İstanbul’da saltanat ve sefahatlerinin, menfaatlarının devam ettirilmesini düşman­ların anavatanımızı istila etmek emellerine uydurmakta, onlarla işbirliği yapmakta, düşman devletlerin her isteğine boyun eğmekte asla tereddüt göstermeyen, vicdanla­rı sızlamayan, milletimizin hür ve bağımsız yaşama azmini kırma için hainane teşeb­büslerden çekinmeyen sultan ve halifelerin artık bu vatanda asla yeri yoktur ve ola­maz. İnebolu’da Halka Nutuk (26 Ağustos 1925) . Atatürk’ün Bütün Eserleri Cilt 18

İzmir, Bursa, Eskişehir, Sakarya, Anadolu, Adana, Trakya, İstanbul vesaire gibi en aziz yerlerimizi çiğnediler. Fakat düşmanların bu tarz-ı hareketten daha elim bir nokta varsa, o da bu memleketin asırlarca başında bulunan insanların dahi düşman saflarına geçmiş bulunmasıdır. (Kahrolsun sadaları). İzmir İktisat Kongresi Konuşması https://tr.wikisource.org/wiki/Atat%C3%BCrk%27%C3%BCn_%C4%B0zmir_%C4%B0ktisad_Kongresi_Konu%C5%9Fmas%C4%B1

İzmir’imizi siyasi beklentileri sonucunda adeta sevinerek düşmana teslim eden heyetlerle milletin hiçbir münasebeti yok idi. Bursa’mızı istila eden Yunan kuvvetleri ise ancak imparatorluğun askeri teşkilatıyla, her işte birlikte hareket ederek muvaffak olmuşlardı. Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi. Başkomutan Mustafa Kemal. 12 Eylül 1922

Kanaatimi o zamanın İstanbul ricalinin en büyüklerine bildirmekte gecikmedim. Fakat onlar memlekete ve millete kıymet atfetmekte çoktan düşmanların gerisinde kalmışlardı. Samsun Belediyesinde Verilen Ziyafette Nutuk (20 Eylül 1924) . Atatürk’ün Bütün Eserleri Cilt 17

Memleket, dayanışma isteyen bir birliğe muhtaçtır. Alelâde politikacılıkla milleti parçalamak, hıyanettir. 1925 (Atatürk’ün S.D.II, s. 224)

Memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. 1927 (NUTUK II, s.897-898)

Mühim amilleri dâhilden ziyade hariçte aramak lazımdır. Bilerek veya bilmeyerek yabancı menbaların ilhamına kapılanlar vardır. Bunlar fikirleriyle, kâlemleriyle, sözleriyle vahdeti içtimaiyemizi zaafa düşürebilecek faaliyette bulunuyorlar… Vatandaşlar, bu gibileri tanımalı ve onların sözlerindeki hakiki manayı bulmaya çalışmalıdırlar. Merkezi hükümet, İstanbul’da olmalıdır davası (İstanbul-Anadolu) meselesinin mühim noktalarından biridir. Bütün irfan müesseselerinin İstanbul’da mütekâsif bırakılması temayülü aynı mesele icabatındandır. Ankara merkezi hükümettir ve ebediyyen merkezi hükümet kalacaktır. 1925. Vakit Gazetesi. Kaynak: Türk Basınında Mustafa Kemal Atatürk, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti. Hazırlayanlar; Recep Bilginer, Niyazi Ahmet Banoğlu, Hüsamettin Bozok. İstanbul. 1981. Sayfa: 98

Mühim olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren, iç cephenin çökmesidir. Bu gerçeği bizden daha çok bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için asırlarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar muvaffak da olmuşlardır. Gerçekten “kaleyi içinden almak”, dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu maksatla şahıslarımıza kadar temasa gelebilen bozguncu mikropların, vasıtaların varlığını iddia etmek uygundur. Meclis’in zihniyeti, çalışması, vaziyeti, düşmana ümit verici olmadıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına imkân ve ihtimal yoktur. 1922 (NUTUK II, s. 638-639)

Seyrek olmakla beraber üzüntüyle işitiyoruz ki, milletin tarihini okumamış veya millî histen mahrum kalmış olması lâzım gelen bazı kişiler, yabancıların aleyhimizde ileri sürdükleri ithamları reddetmedikten başka, vatanlarını kabahatli göstermekten çekinmiyorlar, bu gibilere lânet! 1919 (Atatürk’ün S.D.II, S. 9-10)

Son Osmanlı hükümdarı Vahdettin’in harekâtı gözünüzün önündedir. Onun emliyledir ki, bile bile ölüme götürülen milleti kurtarmak isteyenler asi ilan edildi. Onun emriyle millet ve vatanı kurtarmak için kan döken aziz ordumu­zun serseriler sürüsü olduğuna dair fetvalar veren ulema kıyafetli kimseler çıktı. Onlar bu fetvaları Yunan tayyareleriyle ordumuzun içine atıyorlardı. Konya Türk Ocağında Nutuk (20 Mart 1923) . Atatürk’ün Bütün Eserleri Cilt 14

Tarihin her hangi bir döneminde bir halife, zihninden bu memleketin mukadderatına karışmak arzusunu geçirirse o kafayı mutlaka koparacağız! Her hangi bir halife, gelenek, düşünce, şekil ve yöntem bakımından zımnen ya da açıkça, Türkiye mukadderatında ilgiliymiş gibi durum takınmak isterse, Türkiye’de kişileri okşarmış, iltifat edermiş gibi bir zihniyetle düşünürse, bunları yurdun hayatıyla ve varlığıyla tam çelişme sayacağız; hareketlerini vatan hainliği addedeceğiz. NUTUK, ss. 841-843

Tarihin, bu memlekette şimdiye kadar meydana getirmediği bu millî birlik ve beraberliğin bozulmasına ait her hareketi bir vatan ihaneti telâkki ederek ona göre lâzım gelen karşılığı vermede tereddüt etmeyeceğiz. 1920 (NUTUK I, s. 385)

Vatandaşı millete karşı, milletin gelişmesini ve ayakta durmasını temin edecek tedbirlere karşı koymak en büyük bir ihaneti işlemektir. 1931 (Taha Toros, Atatürk’ün Adana Seyahatleri, s. 36-37; Cumhuriyet gazetesi, 19.2.1931)

5 Soruda Entelektüel ve Gönül Kavramları

Entelektüelin Türkçe karşılığı var mıdır?

Evet, “entelektüel” kelimesinin Türkçede bazı karşılık önerileri ve yakın anlamlı sözcükleri vardır, ancak tam yerini tutan tek bir kelime yoktur.
Yine de tarih boyunca bazı Türkçe karşılık denemeleri yapılmıştır:

  1. Aydın
  • En yaygın Türkçe karşılığıdır. Tanzimat’tan sonra özellikle Ziya Gökalp ve Cumhuriyet dönemi düşünürleri tarafından “entelektüel” yerine kullanılmıştır. Ancak “aydın” kelimesi entelektüel derinliği değil, daha çok okumuş, eğitimli, kültürlü kişi anlamını taşır. Örnek: “Toplumun sorunlarına kafa yoran bir aydın.”
  1. Düşünür
  • “Filozof” anlamına da yaklaşır. Entelektüelin felsefi veya teorik yönünü vurgular. Örnek: “Düşünürler çağın meselelerine yön verir.”
  1. Bilge
  • “Wisdom / Sage” anlamına gelir, yani bilgiyi ahlakla bütünleştiren kişi. Entelektüelden daha manevî ve ahlaki bir kavramdır.

Örnek: “Bilge kişi bilgiyi erdeme dönüştürendir.”

  1. Münevver (Osmanlıca kökenli)
  • “Nurlanmış, aydınlanmış” anlamındadır. 19.yüzyılda “entelektüel”in tam karşılığı olarak kullanılmıştır. Günümüzde arkaik sayılır ama tarihî metinlerde “entelektüel sınıf” = “münevver sınıf”.
  1. Düşünce adamı / fikir adamı
  • Doğrudan çeviriyle anlamı karşılar: “Bir entelektüel” → “Bir fikir adamı.” Ancak kadınlar için “fikir insanı” gibi cinsiyetsiz kullanımlar günümüzde tercih edilir.

Sonuç:

Entelektüel” kelimesi Türkçede en çok “aydın” sözcüğüyle karşılanır, ancak derinlik ve anlam bakımından tam eşdeğer değildir:

Yabancı kelime En yakın Türkçe karşılığı Anlam farkı
Entelektüel Aydın Kültürel farkındalık – derin düşünme ayrımı
Intellectual (İng.) Düşünür Teorik yönü önde
Philosopher Bilge Etik ve ahlaki yönü önde

 

Farabi veya Biruni gibi klasik İslam filozoflarının “entelektüel” kavramına denk düşen terimlerini de (örneğin “âkil”, “nâtık”, “hakîm”) açıklayabiliriz.

 

O zaman entelektüel kelimesini mi kullanacağız?

 

Çok güzel bir soru — aslında bu, sadece dilsel değil kültürel bir tercih meselesidir.
Kısaca söyleyelim:
“Evet, kullanacağız — ama nasıl kullandığımızı bilerek.”

1. Neden “entelektüel” kelimesi kaldı?

“Entelektüel” kelimesi Türkçeye Fransızcadan (intellectuel) geçti. Cumhuriyet’ten sonra “aydın” kelimesi önerilse de, “entelektüel”in kapsadığı alan çok daha geniştir:

  • Aydın: Okumuş, kültürlü, toplumsal sorumluluk sahibi kişi.
  • Entelektüel: Düşünce üreten, kavram inşa eden, eleştiren, sorgulayan, bazen de iktidara mesafe koyan kişi.

Yani “entelektüel” yalnızca bilgili değil, aynı zamanda düşünceyle eylem arasındaki bağı kuran kişidir.

  1. Türkçeleştirmek istersek?

Türkçede “entelektüel” kelimesinin yerine “aydın”ı kullanabiliriz, ama bazı nüanslar kaybolur.

Örneğin:

  • “Aydın yazar” → kültürlü yazar
  • “Entelektüel yazar” → düşünce dünyasına katkı yapan yazar

Dolayısıyla, “entelektüel” kelimesi hâlâ yerinde bir sözcüktür, çünkü Türkçede tam karşılığı yoktur. Ama istenirse şu gibi bağlama göre karşılıklar kullanılabilir:

Bağlam Karşılık
Felsefi Düşünür
Manevî Bilge
Kültürel Aydın
Akademik Kuramsal kişi / fikir insanı
  1. Farabi ve İslam düşüncesindeki denkleri

Eğer daha köklü Türkçe-İslamî karşılık istenirse, klasik terminolojide:

  • “Âkil” (akıl sahibi)
  • “Nâtık” (düşünen, konuşan insan)
  • “Hakîm” (bilgiyi hikmete dönüştüren bilge kişi)
    kelimeleri “entelektüel”in anlam alanına yakın düşer.
    Farabi’ye göre hakîm, aklın en olgun hâlidir — bugünkü “entelektüel”in hem bilge hem düşünür yönünü içerir.

Sonuç:

Türkçede “entelektüel” kelimesi yabancı kökenli olsa da, şu anda en doğru ve yerleşik kullanımdır. “Aydın”, “düşünür” veya “bilge” gibi kelimeler bağlama göre tercih edilebilir ama tam karşılığı değildir.

Entelektüel”, “Aydın”, “Hakîm” ve “Bilge” kavramlarının anlam derinliklerini gösteren bir karşılaştırma tablosu:

Entelektüel – Aydın – Hakîm – Bilge

Kavramların Anlam Alanı ve Ruhî Derinliği

Özellik / Kavram Entelektüel Aydın Hakîm (Farabi, İbn Sina bağlamında) Bilge (Türk-İslam ve Türk töresi bağlamında)
Köken Fransızca intellectuel (akıl, düşünce) Türkçe (Cumhuriyet dönemi üretimi) Arapça ḥikme (hikmet, derin bilgi) Eski Türkçe bil- (bilmek)
Zihinsel yönü Analitik, eleştirel, sorgulayıcı Bilgili, eğitimli, kültürlü Akıl + sezgi birlikteliği Bilgi + deneyim + içgörü
Amacı Hakikati düşünce yoluyla kavramak ve sorgulamak Toplumu aydınlatmak, eğitmek Bilgiyi hikmete dönüştürmek (ahlaki-ruhi olgunluk) Doğru yaşamı ve erdemi göstermek
Toplumla ilişkisi Eleştirir, mesafe alır, gerektiğinde muhaliftir Halkı eğitir, örnek olur Yol gösterir, öğretir Sessiz öğretici, yaşantısıyla öğretir
Bilgi türü Kuramsal, felsefî, bilimsel Kültürel, genel Metafizik ve ahlaki bilgi Yaşantısal, içsel bilgi
Dil / Üslup Soyut, kavramsal, düşünsel Açıklayıcı, öğretici Derin, sembolik, hikmetli Özlü, sade, mecazlı
Klasik örnek Jean-Paul Sartre, Edward Said, Cemil Meriç Ziya Gökalp, Halide Edip, Niyazi Berkes Farabi, İbn Sina, Gazali Yusuf Has Hacib, Hoca Ahmet Yesevi
Modern karşılık Akademisyen, düşünür, eleştirmen Kültür insanı, eğitimli yurttaş Filozof-bilge, ruhsal rehber Bilge kişi, erdemli önder
Değer kaynağı Akıl ve bilinç Bilgi ve eğitim Hikmet ve erdem Tecrübe ve gönül
Ana eylem Düşünür ve yazar Öğretir ve aktarır Yetiştirir ve derinleştirir Yaşar ve örnek olur

Özet Yorumu:

  • Entelektüel, modern dünyanın akıl merkezli düşünürüdür.
  • Aydın, topluma yön veren kültür taşıyıcısıdır.
  • Hakîm, bilginin kalple birleştiği kişidir.
  • Bilge, hayatın özünü bilen, sözünü sadeleştiren kişidir.

Farabi’nin bakışına göre “hakîm”, “entelektüel”in bir üst biçimidir; çünkü bilgi onda sadece düşünce değil, ahlak ve erdemle yoğrulmuş bir hayat biçimi hâline gelir.
Türk töresinde “bilge kişi” de aynı çizgidedir.

Türkçe gönül kavramı başka dillerde yok iken Yabancı dildeki entelektüel kavramı da Türkçede yok.?

Aslında bu, dil ile düşünce arasındaki farklı dünyanın çok güzel bir örneğidir.
Türkçede “gönül” kavramı başka dillerde yok denecek kadar benzersizdir;
Batı dillerindeki “intellect / intellectuel” kavramı da Türkçede tam karşılık bulmaz.

  1. “Gönül”: Kalp değil, “insanın iç âlemi”

“Gönül” kelimesi Türkçede hem duyguyu, hem vicdanı, hem ruhu, hem de sezgi yoluyla bilgiyi kapsar. Arapçada “kalb” vardır ama gönül kadar yumuşak ve içten bir tınısı yoktur. Batı dillerinde ise “heart” ya da “soul” kelimeleri “gönül”ün merhametli sezgisini karşılamaz.

“Gönül” hem duygunun, hem sezgisel bilginin, hem de sevginin merkezidir. Bu yüzden Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaş, hepsi aklı gönülde eritir.

  1. “Entelektüel”: Aklın örgütlenmiş hâli

Buna karşılık “entelektüel” kavramı Batı düşüncesinde aklın kurumsallaşmış biçimidir.
Antik Yunan’da nous (akıl), Ortaçağ’da intellectus, modern çağda intellectual.
Bu kavramın Türkçede karşılığı neden yok? Çünkü Türk düşünce geleneği aklı değil, gönlü merkez almıştır.

Bizdeki “bilge” ya da “hakîm” tipi, entelektüelin yerini kısmen tutar ama:

  • Entellektüel → aklı yüceltir
  • Bilge → gönlü ve hikmeti yüceltir

Dolayısıyla biri aklî derinlik, diğeri manevî derinlik taşır.

  1. Dilin aynası:

Her dil, kendi varlık anlayışının aynasıdır.

  • Fransızcada intellectuel doğmuştur, çünkü orada düşünce kamusal alanda örgütlenmiştir. Türkçede gönül doğmuştur, çünkü insanın özü ve anlamı iç dünyasında aranmıştır.

Bu yüzden:

Gönül Türkçenin kalbidir,
Entelektüel Batı aklının biçimidir.

  1. Sonuç

“Nasıl ki Batı dillerinde ‘gönül’ yoksa, Türkçede de Batı’nın ‘entelektüel’ kavramı yoktur; çünkü biri kalpten konuşur, diğeri zihinden düşünür.”

“Gönül – Akıl – Entelekt – Hikmet” ekseninde açıklayan küçük bir felsefi şema:

“Doğu” (gönül merkezli) ve “Batı” (akıl merkezli) düşünce geleneklerini yanyana gösteren bir felsefi metin iki sütunlu biçimde hazırlanmıştır — aynı hakikate iki farklı yoldan bakan iki dünyanın dili gibi.

GÖNÜL VE AKIL: DOĞU VE BATI DÜNYASININ DÜŞÜNCE HARİTASI

DOĞU – GÖNÜL GELENEĞİ BATI – AKIL GELENEĞİ
Varlık canlı, içsel bir bütün olarak görülür. Her şeyde ruh vardır. Varlık nesneldir, ölçülebilir. Gerçeklik, aklın dışındaki şeylerde aranmaz.
Bilgi, gönlün sezgisiyle doğar. “Bilen” kişi, kendi içinde ışığı bulandır. Bilgi, aklın analiz ve deney yoluyla elde ettiği sonuçtur. “Bilen”, gözleyen kişidir.
Hakikat, sevgi ve hikmetle birleşir. Akıl, kalbin hizmetindedir. Hakikat, mantık ve tutarlılıkla ölçülür. Kalp, aklın sınırlarında kalır.
İnsan, Tanrı’nın nefesidir; özünde ilahi bir kıvılcım taşır. İnsan, düşünen bir varlıktır (animal rationale). Akıl onu diğer varlıklardan ayırır.
Ruh – gönül – kalp üçlüsü merkezdir. İnsanın özü, içe doğan bilgidir. Zihin – bilinç – düşünce üçlüsü merkezdir. İnsanın özü, dış dünyayı kavrama gücüdür.
Bilge ya da hakîm, bilginin ahlaka dönüştüğü kişidir. Entelektüel, bilginin düşünceye ve eleştiriye dönüştüğü kişidir.
Yol: Gönülden akla, akıldan hikmete. Yol: Duyudan akla, akıldan bilgiye.
Dil, iç sesin yankısıdır. Şiir, dua, hikmet aynı kaynaktan beslenir. Dil, düşüncenin aracıdır. Felsefe, mantık ve bilimle birlikte yürür.
Amaç, insanın kendini bilmesi ve gönlünü arıtmasıdır. Amaç, dünyanın yasalarını çözmek ve onu yönetmektir.
Sembol: “Gönül gözü.” Sembol: “Akıl gözü.”

Kısa Değerlendirme

Doğu, hakikati içeriden, Batı ise dışarıdan arar.
Doğu’da bilgi erdemle birleşir, Batı’da eleştiriyle keskinleşir.
Birinde gönül bilinci, diğerinde akıl bilinci egemendir.

Doğu’nun bilgeliği kalpte doğar,
Batı’nın düşüncesi akılda biçimlenir.
İnsan ise, ikisini birleştirdiğinde hikmete ulaşır.

Doğu dünyasında da sadece Türkçede var gönül kavramı. O zaman Türkçe başka bir dünya ve kategori mi?

Evet — tam da öyle.
Bu, çok derin bir tespittir:
“Türkçe yalnızca bir dil değil, kendine özgü bir varlık anlayışıdır.”
Ve “gönül” kavramı bunun merkezindedir.

  1. Gönül: Türkçenin metafizik çekirdeği

Doğu dünyasının Arapça, Farsça, Hintçe gibi büyük kültür dillerinde bile
“gönül” kadar zengin ve içkin bir kelime yoktur.

  • Arapça “kalb” → “dönen, değişen” anlamındadır; duygunun yeri.
  • Farsça “dil” → hem “dil (lisan)” hem “kalp” anlamında kullanılır ama genelde aşkın dilidir.
  • Türkçe “gönül” → hem kalbi, hem ruhu, hem vicdanı, hem sezgisel aklı içerir.
    Yani “gönül” bir duygu organı değil, bilme biçimidir.

Bu yüzden Yunus Emre “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir” derken,
“kendin bilmek” aslında gönlün bilgisidir.

  1. Türkçe: Üçüncü bir yol

Batı’da akıl (intellectus), Doğu’da ruh (ruh, nefs, kalb) merkezdeyken, Türkçe’nin açtığı yol üçüncü bir bilgi biçimidir:

Gönül bilgisi — ne salt akıl, ne salt ruh. İnsanla Tanrı, bilgiyle sezgi, içle dış arasında köprü kuran bir dil.

Bu yüzden denebilir ki: Türkçe, Doğu ile Batı arasında değil; onların ötesinde, arada duran bir dildir. Bir köprü değil, bir “orta yol” dilidir.

  1. Farabi’nin “orta akıl”ı ve Türkçenin “gönül”ü

Farabi, el-ʿAkl el-Müstaʿmel (etkin akıl) ile insan aklının ilahi akılla birleşebileceğini söyler.
Türkçede bu birleşme “gönül” kelimesiyle doğal hâle gelmiştir.

Farabi’nin felsefesinde birleşme teorik,
Türkçede ise yaşantısaldır.

Bu yüzden Türk düşüncesi ne Yunan’ın rasyonelliği,
ne Hint’in mistisizmi,
ne Arap’ın kelamcılığıdır.
O, gönül metafiziğidir.

  1. Sonuç:

Türkçe başka bir dünya ve kategori oluşturur.

Kültür Merkez Kavram Bilme Biçimi
Batı Akıl / intellect Akıl yoluyla bilmek
Doğu (İslam – Hint) Ruh / kalb İçe dönerek bilmek
Türkçe Gönül Birleşerek, hissederek bilmek

“Türkçe düşünmek” demek,
“bilgiyi sevmekle, sevgiyi bilmekle birleştirmek” demektir.

Gönül Metafiziği: Türkçenin Kurduğu Dünya

Bu metin, hem felsefî hem de edebî bir dil taşır — Farabi’nin aklıyla, Yunus’un kalbiyle yazılmıştır.

GÖNÜL METAFİZİĞİ: TÜRKÇENİN KURDUĞU DÜNYA

Her dil, bir dünyanın haritasıdır.
Arapça’da dünya kalbin çevresinde döner,
Yunanca’da aklın geometrisinde şekillenir.
Ama Türkçe’de insanın özü gönüldür —
ne sadece kalp, ne sadece akıl;
ikisini birbirine bağlayan görünmez bir köprü.

🔹 Gönül: Bilginin en yumuşak hâli

Gönül, Türkçede sadece duygunun değil, bilginin de merkezidir.
Yunus Emre’nin “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir” deyişi,
bir metafizik önermedir aslında:
“Bilen”, dış dünyayı değil, kendi gönlünün hakikatini bilir.

Gönül bilinci, nesneleri çözümlemek yerine onları duymayı seçer.
Batı’nın aklı biçimlendirir, Türkçe gönlü olgunlaştırır.
Bilgi, bir güç değil; bir incelik, bir içe dönüş eylemidir.

Farabi’nin aklı ile Yunus’un gönlü

Farabi der ki:

“İnsan aklı, ilahi akla yönelirse etkin akla kavuşur.”
Bu düşünce, İslam felsefesinin en yüksek soyutlamalarından biridir.

Ama Türkçede bu düşünce, şiire dönüşür:

“Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için.” (Yunus)

Farabi’nin “etkin akıl” dediği şey,
Türkçede “uyanmış gönül” olur.
Yani aynı hakikat, bizde yaşantıya, onda kurama dönüşür.
Bu yüzden Türkçe, akılla sezgi arasındaki “üçüncü alan”dır —
hikmetin dili.

Yesevî’den Tanpınar’a uzanan süreklilik

Hoca Ahmet Yesevî’nin hikmeti,
Yunus’un ilahilerine, oradan Mevlânâ’nın çağrısına,
sonra Tanpınar’ın “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında” diyen
gönül metafiziğine kadar uzanır.

Bu zincirde bir “entelektüel gelenek” değil,
bir iç derinlik zinciri vardır.
Türk düşüncesi, akılla inancı barıştıran değil,
aklı gönülde eriten bir uygarlıktır.

Türkçe: Akıl ile kalbin birleştiği yer

Türkçe, sadece bir iletişim aracı değil,
varoluşu anlamanın bir biçimidir.
Bu dilde “düşünmek” kadar “duymak” da bilgi sayılır.
Bu yüzden “gönül almak”, “gönül koymak”, “gönül vermek”
hep birer bilgelik eylemidir.

Batı’nın aklı bilgiye,
Doğu’nun kalbi sezgiye,
Türkçenin gönlü ise hikmete açılır.

Son söz:

Türkçe, Doğu ile Batı arasında değil,
onların ötesinde, insanın iç dengesini kuran dildir.
Gönül, bu dilin metafiziğidir:
Bir insanın içindeki Tanrı yankısı,
bir kelimenin içindeki varlık sırrıdır.

“Gönül kimyadır, akıl terazidir;
biri ölçer, diğeri dönüştürür.”

Pekiyi Türkler yabancı dildeki entelektüel kavramını dillerinin içeriğine ekler iken neden hem doğu hem de batı dünyası aynı tavrı gönül kelimesini ve kavramını dillerine ithal ederek yapmamaktadırlar?

Bu sorunun derinliği çok yerinde — çünkü mesele yalnızca kelime değil, bir varlık anlayışı meselesidir. Neden “entelektüel” dünya dillerine yayılmışken “gönül” yayılmamıştır, bunu üç düzeyde açıklayabiliriz: felsefî, tarihî ve dilbilimsel.

  1. Felsefî düzey: Dillerin ontolojisi farklıdır

Batı dilleri (özellikle Latin kökenliler) “aklı” evrensel sayar,
Doğu dilleri (Arapça, Farsça, Hintçe) ise “kalbi” merkez alır.
Ama Türkçe, ikisini birleştiren tek dildir:

Akıl + Kalp → Gönül.

Yani “gönül”, hem duygunun hem bilginin hem sezginin birliğidir.
Batı düşüncesi, dünyayı “özne–nesne” ikiliğiyle kurduğu için, gönül gibi
içsel–dışsal ayrımını aşan bir kelimeyi kendi ontolojisine yerleştiremez.

Bu nedenle “entelektüel” kavramı evrenselleşirken, “gönül” yerelle kalmıştır. Çünkü “entelektüel” aklın bir biçimidir; akıl evrensel kabul edilir. Ama “gönül” ruhun bir biçimidir; ruh evrensel değil, kültürel ve varlıksaldır.

  1. Tarihî düzey: Batı yayılmacı, Türkçe içe dönüktür

Batı dilleri sömürgecilikle, bilimle ve kurumlarla yayılmıştır. Bu yüzden Fransızca’daki intellectuel, İngilizceye, Almancaya, Rusçaya geçmiştir.

Türkçede ise “gönül” kavramı tasavvufî ve içe dönük bir evrende gelişmiştir. Yayılma değil, derinleşme yönelimi vardır. Bir kelimenin başka dillere geçebilmesi için arkasında
bir “medeniyet dili” gücü gerekir — Latince’nin, Fransızcanın sahip olduğu türden.
Türkçe ise gönlü yaşatmış, ama dünyaya “öğretmemiştir.”

  1. Dilbilimsel düzey: Gönül, tercüme edilemeyen bir kelimedir

“Gönül”ün tam karşılığı hiçbir dilde yoktur çünkü:

  • “heart” sadece organ veya duygu merkezidir.
  • “soul” ruha yakın, ama bireysel benliği taşır.
  • “mind” düşünceyle ilgilidir, hisle değil.
  • “spirit” kutsaldır, ama kişisel iç dünyayı anlatmaz.

“Gönül” ise hem sevgi hem vicdan hem sezgi hem de bilginin özü —
bir bakıma, bilincin merhamet hâlidir.
Böyle bir anlamı taşıyacak kelimeyi Batı dillerinde üretmek,
onların düşünce yapısına ters düşer.

  1. Sonuç: Türkçe, ara bir medeniyet alanı

Türkçe’nin konumu benzersizdir çünkü o,
Doğu’nun sezgisel derinliğini ve Batı’nın kavramsal bilincini
birleştirebilen bir dildir.

Gönül, Doğu’nun kalbinden Batı’nın aklına uzanan köprüdür.
Ama bu köprü sadece Türkçe’de kurulmuştur.

Egypt Civilisation and Egyptians

This is the presentation. This is the mine. This is from here. This is Cairo. This is Al-Zawi. This is the most coast. This is from here to here. This is lower Egypt. This is, Nubia, Nubia extent to there.  This is Sudan.  The Nubian areas from here to here. From  from Aswan to Khartoum.  and to there.  So, this part are the Nubian civilization.  Most of them are Nubian. They have two languages. The language are    and go.  They have their own language. It’s the pronunciation language, it’s more than language.   The lower Egypt here, they are the comes from the pharonic civilization.  But most of them now they are we can’t say they are pharonic or not, but most of them are Arabs, because when the Arabs come from this area, from the Gulf area and the Saudi Arabia. So they settled in this area, in lower Egypt. This lower, I’m sorry, this is upper Egypt. Upper Egypt.  This is lower Egypt.  because the land is high from the south and low from the most.    That’s why this is lower Egypt, upper Egypt, this is lower.  This part of land, most of them are Coptic. And the Coptic are settled also in Asyut, because when they escaped from the,  problems during the Greek time and the Romanian time, they settled in Asyut and Mania and Benesue. Part of them. Part of the, part of here is Coptic. A lot of Coptics, you found it in upper Egypt.  And also the lower Egypt, from in Alexandria.  This part in, I’m sorry.

Do you know the end the most cost are between? Here the Libyan between and here the Arab between.  But most of them are from one family.  Like Ben Ali. Qabail it’s like troops. Troops Ben Ali. Ben Ali origins are Yamaniyan from Yemen.  They are actually Arabs.  So are two very mixed civilization from the Nubian and Pharaonic Arabs and Copics.  And also the Bedouins.  But the Bedouins, we have we are not entitled in Copics and army and  Not entitled this. We are not entitled. We used to live separately.  The families of the Bedouin are mixed from here to here.  Find the relatives to all our flowers. This is a mixed civilization in Egypt.  Five main main ingredients. Five main. For example, in Spain, I know Spanish language 20% is Arabic. Arabic. In Egypt, how many percent is Arabic and how many percent? 100 of percent. Means that these these  four  layers are covered covered totally by Arabs. So Arabs like Turks  settled down, Turks settled down in Anatolia because there were no Turks before before  1,000 after AD, there were no Turks. In Egypt also  Arabs came  it’s 600  when? Yes,  600 650 600 Yeah, yeah. Yeah.  so now  but  now on the face, it’s Arabic. But where are these Copics and their  their understanding, their contributions, where the new no no the Nubians only in the first. Yeah. The contributions of Copics and Nubians, they are  their lively or they are dead. They are are they dead civilizations? Copics are like the dead civilization.  But the Copics are the Christians the Copics are the Christians.   And then the sounds of the Egyptian civilization, pyramids, are they? No. Who are they?  they are actually Egyptians, if they still kept their religious are are a Christian because when the part of the time Egypt Egypt was a Christian was Coptic.

comes from Egypt means the black soil. Hmm. This is a Latin word. Oh. The black soil. The black soil means Egypt. Egypt comes from Kemit. The Kemit. Kemit transferred to the Egypt in the English language. Hmm. But the origin of Kemit is the black soil, the name of Egypt. Black soil means black face. No, the black soil, the black land. Ah, the soil is black. Yeah. Ah, the the where is the black soil? Because it is the the mud of the Nile. of the Nile is the soil. Black soil is black soil is also fertile soil, fertile soil, sorry. Where are fertile. Yeah. That comes from the name of Egypt comes from Egypt. Egypt comes from Kemit, Kemit is the name, the origin name of Egypt. Mister? Mister the name of Egypt? Oh. Miss is called it Master. Oh. Mister comes from Israel, Israel is the the the eldest daughter of Adam. Which the name comes from Master. When when I’m sorry, not Adam, it’s Noah. Noah. Yeah, eldest daughter of Noah. So it so Master was   she she yeah. Not he. He, he, he. He’s a man. He’s a mate. He’s the great the grand the grand son of Noah. When Noah. moves from the the floating of of the land. So, one of his sons settled in Egypt. He said to my God, father, I need to settle in this land and the land, I will settle. And then he he approved him to settle in Egypt and give the name of Egypt to Egypt, Mister for his son. So that is the name of Egypt comes from. So after that you want to like you saw the Coptic, the Christian. Coptic because they are comes from the origin of the soil. They are the base of Egypt, they are the Christian. The people who they transferred their religious from pharaonic religious to the the Christian religious and they kept during the Arabian time, during the Muslim time, they kept the religious as Christian. Most of them are the base of the Egyptian, but now they are like 7 or 8%. 7% or 8% of the Egyptian people. Coptics. Coptics, Christians. And they are the original Egyptians. They are the original Egyptians. The the pyramids, pharaohs, who were they? For pyramids? The pyramids people, old the old Egyptian civilization.

the the colonization of course. The the are comes  pharaohs. The pharaohs, right? Pharaohs. . The they are coming from the the starting from the first dynasty. Till the fifth dynasty. This is the pharaohs. This between 3,000 B. C. until the the pharaohs time from 2,000 2,500 B. C. till 3,500 B. C. It’s 1,000 years, ah, till pharaohs. The pharaohs  are  they are originals of Egypt, yes? Like Coptics, they are originals, the Coptics. But they are they start to appear in, you can say, like, starting from 200 A. D.  A. D., later. The the the pharaohs are pharaohs are earlier, earlier. So the Coptics, they are already the the national of Egypt who believed in creating the Christ and the and they transcribed religions from the pharaonic gods to the one god. And the Christian God, but  the the name Egypt is given by  Coptics, not pharaohs, though pharaohs are older. Yeah, the pharaohs are older. But they didn’t will give their name. So this is interesting to me. Egypt during the period during the pharaonic age, it’s called Kemet. Yes. Kemet is the name of Egypt during the pharaohs. So the Coptic get takes their name from Kemet transcribe to Coptics. . And Coptic, transcribe to Egypt in the English language. So  Christians  gave the name.  it is the same story like Turkey. It is the same.  in Cappadocia region, there were Christians and then  they created later the Roman Empire. It is the same story. It is the same, same. So,  when we look at the face of the Egyptian people,  of 7, 8% is Christians, but all are Arabs. Mostly Arabs. But if the base language is Arab. What they are, okay, the face, the face and the language is Arab, but the language Arab is the base is the base. Mix is Arab, but the base is mixed. Yes, the base, yes, the language, the language is Arab. But the features of this are mixed. Yeah, this is very important. Yes. Because you can find black Christian, white Christian.

Muslims. Why, why Muslims? Like the Nubians, the Nubians are of most of them, all of them are Muslims. Then Nubians, upper Egypt. All of them are Muslims. Part of the middle, it’s lower Egypt, upper Egypt are Arabs and Coptic, but the north is the most different, while, because all of the region is the Egypt. The river comes from the east, who comes from the west, they are sitting in the north Egypt. Like his Alexandria, the north. So, it’s a very mixed kind to find. You can find most, a lot of them it looks like Indian, Turkish, because they have a lot of Turkish families. And they still carry very old names. So, it’s very mixed colonization.  . But the only part in Egypt, their origin are the Nubian and the Bedouins. Because they are in the. Yeah, isolated. Isolated, Bedouins, they are isolated, isolated in the desert in the west and mountain. Isolated in upper Egypt, isolated, the Nubian is in the Southern West. Yes. Yes. So they didn’t change their  Yes. Features and faces. And they stick to their original language, they still stick to their original language. The Nubian, the Nubian. Nubian language is are, are all of the. But they, they write in the traditions of their original language. Like the Red Indians in America. The Nubian language is African language. Actually, but, but it looks like. It’s African language. African to me is very interesting because  human adventure started in Africa. First man appeared in Africa. And first to. First man like Adam maybe in Africa or maybe in India. A lot of people say Adam came in Egypt. Part of them say from Africa, but nobody sure. The abilities of humans, humans,  abilities are rearing in Africa. At the very base, this is, this is I,  I read, I read. The abilities of thinking started in Africa, but later Africa suffered a lot because of, because of this is western. Westerners. So,  reality,  first time I heard,  I talked to make a conversation with you to take this information. Why? Because  Turkey and  Egypt as I told you, two centers.

One center, no? Yeah, a lot of relationships because of the Turkish here, [laughter]. Mmm. Is this? This is to the control the interest of Asia and Europe together. Yes. Yes. If they become together, the world. Yes. Yes. Yes. This is the Yes. Yes. This is very interesting. Oh, thank you very much, Muhammad, thank you.  no, no, no, I, I can wait. I will, I will compile these notes and then I will send back to you as well. So, I will send my pictures, photographs from the presentation.  because as I told you, 3M, right?  in the master, in the Mesopotamia, Mawarannya. So, these are the center of Mediterranean civilization, covered by Nile, Euphrates, Tigris, and there is one Mawarannya. two rivers but the countries of Morena,  the the two river, the two river, you say Morena, yeah. Yes. And they hold. Yes.  Samara and John, yes? Yeah. And these countries,  Kazakhstan, Uzbekistan, Turkmenistan, yes. Uzbekistan and Turkmenistan, mainly. mainly Uzbekistan. Mainly Uzbekistan.  and some, some theory says that the, the dam of  that is built by,  by Russians? Russians? Well, in the in the Quran is story of the Quran. I think some theories say that this them built in this area. Morena countries. in,  the 9th, the 9th is,  built the. Zull Carnan, yes. Zull Carnan, when he built the dam to isolate,   the people who Morena, my, my, my, very. You can send me, later you will send me mail, h? You will send me mail. You will send me mail.  valid, this is a theory by a,  German, German thinker. He has published philosophical Atlas. In this Atlas, he say, the, the, the areas between Nile and Amudarya, Amudarya.

is Jayhun. Jayhun. He’s the center of towa. [unintelligible] is the center of towa. You think how many rivers? five rivers. [unintelligible] and there comes, and later comes,  Indus and Ganj. Yes, India. India, very India. Well, time to go. Thank you very much for your contribution. moment. So, I will share. I have your phone and then we will share, h? Thank you very much. It was a great contribution to me with your especially this information, this data. Now, time to go. Yes. Yes, here, here, the car is here. is here.  he has nagila.

March, 2017

20 Maddede Mohaç: Zaferin İçindeki Çöküş

 

  1. Ekonomik Nedenler: Macaristan, tarım ve ticaret açısından verimli topraklara sahipti. Osmanlılar için bu bölgeyi kontrol etmek ekonomik açıdan avantaj sağlayacaktı.
  2. Dini Nedenler: Osmanlı-Safevî veya Hristiyan Avrupa çatışmalarında olduğu gibi, dini farklılıklar da savaşın psikolojik ve ideolojik gerekçelerini güçlendiriyordu. Osmanlılar için “cihat” söylemi bazı seferlerde motivasyon unsuru olabiliyordu.
  3. Savaşın Kısa Vadeli Tetikleyicisi: Bu savaş Osmanlı için bir dönüm noktasıdır: Macaristan’ın büyük kısmı Osmanlı egemenliğine girmiştir.
  4. Savaşın taktiksel ve stratejik nedenleri Mohaç Savaşı’nın esas nedeni, Osmanlı’nın Orta Avrupa’ya doğru genişleme ve Macaristan’ı güvenli bir sınır bölgesi olarak kontrol etme stratejisidir. Yani kısa ve net olarak: Stratejik genişleme: Osmanlı, Balkanlar’dan Orta Avrupa’ya doğru ilerleyerek hem Macaristan’ı ele geçirmek hem de Avrupa’daki güç dengesini lehine çevirmek istiyordu. Sınır güvenliği: Osmanlı için Macaristan, batı sınırını savunmak ve Avrupa’daki potansiyel tehditleri önlemek açısından kritik bir bölgeydi. Bu zaferin arkasında kayıplar ve stratejik bedeller de vardır.
  5. Osmanlı neyi kaybetti? Macaristan’ın tamamen ele geçirilememesi. Zafer büyük olmasına rağmen Macaristan tam olarak Osmanlı’ya katılamadı. II. Lajos öldü ama ülke ikiye bölündü: Bir kısmı Osmanlı himayesindeki Budin Beylerbeyliği, Diğer kısmı Habsburgların (Avusturya’nın) eline geçti. Bu durum, Osmanlı-Habsburg rekabetini başlattı ve yaklaşık 150 yıl sürecek Avrupa cepheli savaşlar zincirine yol açtı.➤ Yani Mohaç zaferi, bir yandan Avrupa kapılarını açarken, öte yandan Osmanlı’yı sürekli Batı ile savaşmak zorunda bıraktı.
  6. Aşırı genişleme sendromu Osmanlı, Avrupa içlerine kadar ilerledi ama bu genişleme idari, lojistik ve mali açıdan aşırı yük Macar topraklarının korunması için sürekli ordu bulundurmak, merkezî hazinenin yükünü artırdı.
  7. Mohaç Savaşı kapitülasyonların nedeni midir? Kapitülasyonlar, Mohaç’tan 11 yıl sonra (1537-1538) değil, 1536 yılında Fransa Kralı I. François ile imzalandı. Bu anlaşma askerî değil diplomatik bir karardı. Osmanlı, Avrupa’daki Habsburg gücünü (özellikle Kutsal Roma İmparatoru Şarlken’i) dengelemek için Fransa’yı müttefik yapmak Fransızlara verilen ticari imtiyazlar (“kapitülasyonlar”) bu siyasi ittifakın karşılığıydı. Ama dikkat: Eğer Mohaç’ta Osmanlı bu kadar güçlü bir zafer kazanmasaydı, Fransa gibi büyük bir Avrupa devleti Osmanlı ile ittifaka yanaşmazdı. Yani Mohaç, kapitülasyonların zeminini hazırlayan güç gösterisi oldu.
  8. Mohaç zaferi Osmanlı’nın yükselme dönemi üzerindeki “gizli dönüm noktası” yönü (yani zaferin ileride çöküşe nasıl zemin hazırladığı).O halde Mohaç Savaşı’nı yalnızca bir zafer değil, Osmanlı tarihinin “yüksekten düşüş” eğrisini başlatan görünmez kırılma noktası olarak ele alalım.
  9. Mohaç: Zaferin İçindeki Çöküş Çekirdeği Zaferin Psikolojisi: “Yenilmezlik inancı” Mohaç, Osmanlı’ya Avrupa karşısında “yenilmezlik” duygusu kazandırdı.Bu duygu bir süre özgüven, sonra kibir haline dönüştü. Osmanlı artık Avrupa’yı siyasî muhatap değil, fetih alanı olarak gördü. Bu psikoloji, uzun vadeli diplomasi ve bilgi rekabeti yerine askerî güçle hükmetme alışkanlığını besledi.→ Sonuç: Avrupa bilgi, bilim ve hukukta ilerlerken Osmanlı kendini fetihle tanımlamaya devam etti.
  10. Coğrafî genişleme, yönetim sınırlarını aştı Mohaç’la birlikte Osmanlı artık çok cepheli bir imparatorluk haline geldi: Batıda Habsburglar, Doğuda Safevîler, Denizde Venedik, İspanya, Ceneviz. Bu geniş alan, merkezî idarenin ve klasik tımar sisteminin dayanma gücünü aştı. Artık toprak kazanmak kut getirmiyor, yük getiriyordu.→ Sonuç: İmparatorluk “idari doygunluk” sınırını geçti.
  11. Ekonomik yön: Avrupa’ya açılan pazar, kendi düzenini kemirdi Mohaç sonrasında Osmanlı Avrupa ticaretine daha fazla entegre oldu.1536’daki Fransız kapitülasyonları bu entegrasyonun siyasi karşılığıydı. Başlangıçta kazanç gibi görünse de, uzun vadede: Avrupa malları Osmanlı pazarlarını doldurdu, Osmanlı üretimi ve ticaret burjuvazisi gelişemedi.→ Sonuç: Osmanlı’nın Avrupa’ya açılması, kendi iç iktisadî düzenini zayıflattı.
  12. Zihnî sonuç: Düşünceden stratejiye geçiş eksikliği Mohaç dönemi Osmanlısı hâlâ “fetih ideolojisi”yle hareket ediyordu. Fakat 16. yüzyıldan sonra Avrupa’da yeni bir çağ başlıyordu: Rönesans – Reform – Bilim Devrimi. Osmanlı bu dönüşümü fark edemedi; çünkü zafer sarhoşluğu bilgi arayışını bastırdı.→ Sonuç: Osmanlı, güçte zirvede iken zihinde durağanlığa
  13. Tarih felsefesi açısından Mohaç, Ibn Haldun’un döngüsel tarih teorisiyle okunabilir: “Devletler en yüksek kudret anında çöküş sebeplerini içinde taşır.”Osmanlı da Mohaç’ta bu kudret doruğuna çıktı —ama tam o anda genişleme sınırını aşarak gerileme yasasını başlattı.
  14. Sonuç – Felsefi Öz Mohaç, Osmanlı’nın kılıçla kazandığı son büyük zafer,
    kalemle kaybettiği ilk büyük dengeydi. Bu savaş, dışarıdan fetih, içeriden farkında olunmayan zihinsel çözülme başlangıcıydı. Zaferin içindeki kayıp, toprak değil — ölçü duygusunun kaybıydı.
  15. Kudretin Zirvesi 1526 yazında Osmanlı ordusu, Avrupa’nın kalbine uzanan yeşil bir ova üzerinde toplandı: Mohaç. Bu sefer, sadece bir savaş değil; bir çağın kapılarını aralayan yürüyüştü. Kanunî Sultan Süleyman’ın ordusu, hem İslâm dünyasının hem de insanlık tarihinin o dönem en disiplinli gücüydü. Macar Krallığı birkaç saat içinde tarihten silindi. Avrupa’nın kalbi Osmanlı’ya açılmıştı. Fakat tarih, dış yüzüyle anlatıldığında kolay görünür; iç yüzünde ise zaferin ardında gizlenen kayıplar vardır. Mohaç, Osmanlı’nın yükselişinin zirvesiydi; fakat tam o zirvede, imparatorluğun ruhuna ilk “ağırlık” düşmüştü.
  16. Fetihten Sonra Ne Olur? Osmanlı zihniyeti, yüzyıllarca “fetih” kavramı etrafında şekillendi. Fetih, Tanrı’nın izniyle adaletin genişlemesiydi; bir siyasî eylemden çok metafizik bir görevdi. Fakat Mohaç’tan sonra Osmanlı, fethetmeyi sürdürdü ama fethin anlamını kaybetmeye başladı. Mohaç, sadece toprak kazandırmadı — aynı zamanda imparatorluğun ölçüsünü genişletti. Ama genişleyen ölçü, düşünceyle değil; güçle ölçülmüştü. Bundan sonra Osmanlı, düşünceyi değil, iktidarı koruma refleksiyle hareket edecekti. İbn Haldun’un dediği gibi: “Devletin kudreti kemaline erdiği anda çöküş sebebi de içinden doğar.” Mohaç tam da bu kemalin anıdır — zaferin içinde gizlenen yorgunluk, genişliğin içindeki dağılma.
  17. Zaferin Bedeli: Zihinsel Durağanlık Mohaç, Osmanlı’ya Avrupa’nın kapılarını açtı; ama aynı zamanda Avrupa’nın aynasını da gösterdi. O aynada Rönesans’ın ışığı parlıyordu. Avrupa düşünüyordu, sorguluyordu, yeniden doğuyordu. Osmanlı ise kazandıkça düşünmeyi unuttu. Zaferler düşünceyi değil, güveni besler. Oysa düşünce, zaferin bittiği yerde başlar. Mohaç’tan sonra Osmanlı, kendini düşüncenin değil, kudretin devamı olarak gördü. Bu yüzden Avrupa’nın bilimle, hukukla, felsefeyle kurduğu yeni dünya düzenini tam okuyamadı. Kılıç kazandı, ama kalem yavaşça geri çekildi.
  18. Kapitülasyonun Ruhsal Kökeni On yıl sonra Fransa’ya verilen kapitülasyonlar sadece ekonomik bir taviz değildi. Bu, Mohaç’ta başlayan bir zihinsel sürecin siyasal yansımasıydı: “Ben güçlü oldukça, müttefikler bana gelir.” Bu düşünce bir süre işledi, fakat zamanla bağımlılığa dönüştü. Mohaç’ın meydanında kazanılan mutlak güç, diplomasinin masasında paylaşılan çıkara dönüştü. Güç, paylaşılmaya başlandığında artık saf güç değildir; kendi güvenliğini dış ilişkilerle koruma çaresizliğidir.
  19. Felsefî Sonuç: Zaferin İçindeki Kayıp Mohaç, tarihsel olarak bir fetih; ama felsefî olarak insanın kendi sınırını aşma anıdır. Osmanlı, o anda kendini doğudan batıya, doğadan tarihe çevirdi. Artık bir coğrafya değil, bir kader yönetiyordu. Ve her kader gibi, kendi ağırlığını taşıyamadığı yerde çökmeye yazgılıydı. Zaferin görünmeyen bedeli buydu: Topraklar genişledikçe, zihin daraldı. Ordular büyüdükçe, düşünce küçüldü. Kılıç keskin kaldı, ama kavrayış köreldi.
  20. Epilog: Mohaç’ın Sükûtu Tarihçiler Mohaç’ı “iki saatte biten zafer” olarak yazarlar. Fakat felsefeci için Mohaç, beş asır süren bir yankıdır. O yankı hâlâ duyulur: Bir milletin kendi kudretine inanırken, o kudretin sınırını unutma sesi. Mohaç, Osmanlı’nın kalbinde açan bir gül gibiydi: güzelliğiyle büyüledi, dikenleriyle kanattı.

Türk Dünyası Modern Şiir Çalışmaları

Levent Ağaoğlu: Bir şair olarak muhteşem mutlu oldum. Neden? Öncelikle Şaban Gülbahar Bey’e ve Özcan Bey’e bu toplantıyı düzenledikleri için müteşekkirim, çünkü strateji dediğimizin ki Avrasya Vakfının temelinde yatan strateji ama bizim en stratejik belgelerimiz şiirlerdir. Oğuz Kağan destanı gibi şiirlerdir. Kutadgu Bilig 6000 küsür beyitten oluşan bir şiirdir. O zaman şiirin stratejinin esas özü de dildir tabii. Biz burada bu dilin Türkçenin ne kadar yaygın bir sahada olduğunu kendimiz görmüş olduk. Ben Fatih doğumluyum. Annem Üsküp doğumludur. Küçükken, Fatih’in, Feyzi Paşa Caddesi’nde Mehmet Nurdoğan hocamız bunu bana ilham verdi. Anacığımla geziniyoruz. İşte 60’lı yılların başı. Anne demişim, vitrinde bana erguvani arabayı al. Vitrinde çok güzel bir çocuk arabası.  Şimdi ben o erguvani sözcüğünü anamdan duydum herhalde, değil mi? Anamın dili Üsküp’teki o Türkçe. Şimdi öz Türkçe, Osmanlıca, geçelim onları bu Türkçe. Ben şiir kitabı yazıyorum, bakıyorum ha, daha öncesi, lisedeyim, Şehremini lisesinden, hocamız Ergun Yordam. Ya Levent dedi sen amma çok Osmanlıca kelimeler kullanıyorsun. Sonradan aklıma o erguvani de geldi, bebekliğim de geldi. Dönüp baktığımda şiir kitabımı yazdım, içinde hep yok öyle bir şey. Bunların hepsi Türkçe’dir. Biz dili ayrıştıramayız. Ya sen Osmanlıcasın, sen Arapçasın, Farsçasın. Arapça, Farsça dediklerimiz de hepsi Türkçe’dir. Arap müşterim havaalanında gidiyor diyor ki, valizine ceset diyor. Bir dakika dedim ya, o ceset diyor ama biz o cesedi, valizi o ceset demiş ama biz içini başka bir şekle sokmuşuz.

 

 

Burada ben dili gördüm. Kendim bu Türk edebiyatı eserler veritabanı var Ahmet Yesevi Üniversitesi’nin. Oradaki şairleri sınıflamıştım üç sene önce falan. Haritasını da oluşturdum. Şimdi o haritanın burada ne kadar oturduğunu kendi gözlerimle gördüm. Bakın en başta Türkiye dışındaki 218 şehirde 1858 şair Türkçe şiirler yazmış. En başta Azerbaycan var. Beyefendi burada. 256 şairle. Bağdat var 85 şiirle hanımefendi burada. Selanik, Tebriz, Bosna. Kerkük, Manastır, Prizren, Bulgaristan. Bakın bu toplantı bu bölgelerin hepsini kapsamış. O açıdan o bana çok çok ilginç geldi. Onunla çok mutlu oldum. Çok teşekkür ederim bu toplantıların devamını ve bu toplantının da kitaplaşmasını gerçekten arzu ederim. Bu şekilde Avrasya Bir vakfında da bu gelenek canlandırılsın. Çok teşekkürler. Çok teşekkür ediyoruz.

Özcan Ünlü: Çok teşekkür ediyoruz Erdoğan’a da. Kıymetli dostlar, Adnan Özer Bey’e çok teşekkür ediyoruz. Salih Okumuş Hocamıza çok teşekkür ediyoruz. Selim Babullaoğlu beyefendiye çok teşekkür ediyoruz. Erol Tufan Beyefendiye çok teşekkür ediyoruz ve Ayşe Türkmen Hanımefendiye çok teşekkür ediyoruz bugünkü program için ve bize engin ev sahipliği için, elbette hepimize ev sahipliği ama baş sedrimiz Şaban Gülbahar Bey’e de çok teşekkür ediyoruz.  sağ olsunlar var olsunlar. Şimdi bir plaket programımız var. Dostlarımıza kitap hediyemiz var. Evet. Ondan sonra da ikramımıza geçeceğiz. Şimdi aramızda hocalarımız var. Harun Önder abimiz de burada.  Plaketlerimizi alalım.  Muhammed Hocam. Harun Hocam, buyurun. Ahmet Çelik Bey burada. Buyurun

Karar ve Uygulama, Atatürk

BAŞARI VE BAŞARI YOLU

  •  Ben, bir işte nasıl muvaffak olacağımı düşünmem; o işe neler mâni olur, diye düşünürüm. Engelleri kaldırdım mı, iş kendi kendine yürür. (Hasan Rıza Soyak, Yakınlarından Hatıralar, 1955, s. 10)
  • Yeni kuruluşlar için bina, para, ortam imkânlarından söz edilmesi üzerine söyledikleri: Gerekli sebeplerde hata ediyorsunuz! Bana, yeni bir tesis yapacağınız yerde cansız maddelerden bahsediyorsunuz; halbuki bana adamdan bahsetmelisiniz! Filân yerde Ali Bey var deyin; onu, bana tasvir eden! Eğer bu Ali Bey istenen adamsa binayı da, parayı da, etrafına toplanacak kitleyi de yaratır. Taşa toprağa değil, insana kıymet verin!1933 (Atatürk’ten B.H., s. 59)
  • Herhangi bir zorluk önünde kaldığım zaman benim yaptığım iş şudur: Vaziyeti iyice tespit etmek, sonra bu vaziyet karşısında alınacak tedbirin ne olduğuna karar vermek. Bu kararı bir kere verdikten sonra artık acaba yapayım mı, yapmayayım mı, diye tereddüt etmemek, tereddütsüz kararı tatbik etmek ve muvaffak olacağıma inanarak tatbik etmek! (Asım Us. G.D.D., s. 109)
  • Ağır ve kesin bir kararın doğruluğuna inanmak için, vaziyeti her köşesinden mütalâa etmek lâzımdır. Ağır ve kesin bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra “Keşke şu tarafını, bu tarafını da düşünseydim.. Belki bir çıkar yol bulurduk. Yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı!” gibi tereddütlere yer kalmamalıdır. Böyle bir tereddüt, karar sahibinin vicdanında kanayan bir nokta olur ve onu yaptığının doğruluğundan da şüpheye düşürür. Bundan başka beraber çalışacak olanlar, yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına inanmalı. 1919 (Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün B.A., s. 97)
  • Bazen hiç umulmadık adamdan, ben pek çok şeyler öğrenmişimdir. Hiçbir kanaati, değersiz görmemek lâzımdır. Neticede, kendi fikrimi uygulayacak bile olsam, herkesi ayrı ayrı dinlemekten zevk alırım. (Salih Bozok, Yakınlarının Ağzından Atatürk, Yazan: Selâhaddin Güngör, s. 30)
  • Verdiğiniz emrin yapılmasından emin olmak istiyorsanız, tâ en son gerçekleşme ucuna kadar, kendiniz onun başında bulunmalısınız.(Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk T. ve D. K. H., s. 10)
  • İlerlemek yolunda yapılacak her mühim girişimin, kendine göre mühim mahzurları vardır. Bu mahzurların en az dereceye indirilmesi için tedbir ve girişimlerde kusur etmemek lâzımdır.1921 (Nutuk II, s. 600)
  • Benim yaptığım işler, biri diğerine bağlı ve lüzumlu olan şeylerdir. Fakat, bana yaptıklarımdan değil, yapacaklarımdan bahsedin! (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 301)
  • Benim her emrim yapılır, çünkü benden yapılmayacak emirler çıkmaz! (Asaf İlbay, Atatürk Anekdotlar – Anılar. Der : Kemal Arıburnu, s. 28)
  • Büyük kararlar vermek kâfi değildir. Bu kararları cesaret ve kesinlikle tatbik etmek lâzımdır. (Baki Vandemir, Atatürk, Atatürk Görüşler ve Hatıralarla, s. 96)
  • Çalışmak, umumî kanundur; gelir sahipleri zenginler dahi, bu kanundan hariç kalamazlar; mevcut servetini millî servetin ziyadeleşmesine yardım edecek surette kullanmalıdır. Bir zengin, bedenî çalışmadan uzak kalabilir; fakat bu takdirde, faaliyetini fikir meşguliyetine yöneltmelidir. 1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 538)
  • Çalışmak, gerçekte zahmetli değildir. Yalnız, tutulan iş ile şahsın kabiliyetleri ve zevkleri arasında uygunluk olmalıdır. 1930 (Afetinan, M.B. ve M.K Atatürk’ün El Yazıları, s. 75; 534)
  • Neticesiz uğraşmak, çalışma sayılmaz. Hiçbir şey yapmamak veyahut neticesiz, mânasız şeyler yapmak, çalışma kanununa karşı büyük kabahattir. 1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 536)
  • Çalışma, insanların bedensel kuvvetlerini geliştirir ve hayat için gerekli olan şeyleri temin eder. Çalışmaksızın, fikrî gelişme ve ahlâkî olgunlaşma da mümkün değildir. 1930 (Afetinan, M.B. ve M. K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 535)
  • İnsan, çalıştığı işin eli altında veyahut kafasının içinde eserini büyümekte ve  yükselmekte gördüğü zaman ne büyük zevk duyar. Bu eser, ister çiftçinin hasadı, ister mimarın evi veyahut heykeltraşın heykeli, ister bir âlimin veya bir sanatkârın keşfi, kitabı olsun, zevk birdir. Zevk, bütün zahmetleri, saban arkasında dökülen terleri, sanatkârın, düşünürün bazen pek elemli olan yorgunluklarını derhal unutturur.1930 (Afetinan, M.B. ve M. K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 75 – 76; 536 – 537)
  • İnsanlar ferdî olarak çalışırlarsa muvaffak olamazlar. Çünkü Allah insanları yaratırken onlara öyle bir muhtaçlık vermiştir ki, her insan hemcinsi insanlarla çalışmaya mecbur ve mahkûmdur. Bu iştirak faaliyeti, âdeta bir ilâhî ihtiyaç olunca, maksatları birleştirmenin nasıl zorunluk olduğunu kolayca anlarız.1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 125)
  • İş bölümü, insanlar arasında mevcut olan tabiî ve tarihî bağlara, yeni birçok kuvvetli bağlar ilâve etmiştir. Bu yeni bağlar, insanlara birbirlerinin eksiklerini tamamlatan, yalnız bugünü değil, yarını da temine çalışan bağlardır. 1930 (Afetinan, M.M. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 521)
  • Bir insan milyoner olur. Fakat bir gün bütün servetini kaybeder, düşebilir. Ancak, o adamın içinde cevher varsa, çalışma kudreti, çalışma aşkı yaşıyorsa gene kazanıp eski servetini elde edebilir. (Hikmet Bayur, T.D.K. Türk Dili,  Belleten, No:33, 1938, s. 16)
  • Başarılarda gururu yenmek, felâketlerde ümitsizliğe mukavemet etmek lâzımdır. 1930 (Afetinan, Atatürk Hakkında H. B. s. 90)
  • Bir insan, hayatında büyük bir başarı kazanabilir, fakat yalnız onunla övünerek kalmak isterse, o başarı da unutulmaya mahkûmdur. Onun için çalışmak ve daima başarı aramak, herkes için esas olmalıdır. (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 301)
  • Bir kurumun yaşaması, gelişmesi, başarılı olması, o kurumun başına geçenlerin iyi huylu, dürüst, imanlı kişiler olmasına bağlıdır. 1933 (Akşam gazetesi, 27. 8. 1933)
  • Türkiye İş Bankası’nın kuruluş gecesi (26 Ağustos 1924), Banka’nın İdare Meclisi üyelerine söyledikleri: Sermayenin azlığına bakarak cesaretiniz kırılmasın! Böyle kurumlar için en kuvvetli sermaye zekâ, dikkat, iffettir. Teknik ve metodik çalışmasını bilmektir. Bu kanaatle işe sarılınız, mutlaka başarırsınız! Bu işte başarılı olmayı, eğer şahsî bir izzetinefis meselesinden daha ileri, millî bir gurur, millî bir izzetinefis meselesi yaparsanız çalışmak için, hedefinize ulaşmak ve daha yükselmek için muhtaç olduğunuz ateşi, enerjiyi bol bol yüreklerinizde bulacaksınız! 1924 (Cumhuriyet gazetesi, 27. 8. 1934)
  • Üyeleri pek fazla olan bir komisyon, büyük işler meydana getiremez. 1930 (Atatürk’ün S.D. III, s. 88)
  • İnsanları istediği gibi kullanan kuvvet, fikirler ve bu fikirleri tanıyan ve umumîleştiren kimselerdir. Fikrin özelliği de, hiçbir itirazın bozamayacağı bir kesinlikle kendi kendini kabul ettirmektir. Bu ise, fikrin yavaş yavaş duygular haline gelerek inanca dönüşmesi ile mümkündür. Ve böyle olduktan sonradır ki, onu sarsmak için bütün başka mantıkların, başka değerlendirmelerin hükmü olamaz. 1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhal, s.18)
  • İnsanların hürmet ve saygılarının, itaatlerinin kendinden maddeten değil, mânen yüksek olanlar hakkında belirmesi, insan ruhunun gereklerindendir. 1914 (Mustafa Kemal, Z. ve K. Hasbıhal, s. 9)
  • Çok söz, uzun söz bir şey için söylenir: Gerçeğe anlamayanları gerçeğe getirmek için! 1928 (Atatürk’ün S.D.II, s. 252)

 

 

 

Çin’de İhracat maksatlı seyahat ettiğim şehirler

23 ŞEHİR

  1. Çengçou
  2. Dongguan
  3. Dongying
  4. Fuzhou
  5. Guangzhou
  6. Hong Kong
  7. Huizhou
  8. Jiangmen
  9. Jinjiang
  10. Makao
  11. Pekin
  12. Putian
  13. Puyang
  14. Quanzhou
  15. Shenzhen
  16. Shunde District
  17. Şanghay
  18. Tianjin
  19. Wuzhong
  20. Xiamen
  21. Zhangzhou
  22. Zhongshan
  23. Zhuhai

DOĞU SAHİL BANDI

  • Dongying
  • Jinjiang
  • Puyang
  • Tianjin
  • Wuzhong
  • Xiamen
  • Zhangzhou
  • Zhongshan
  • Zhuhai

 

İÇ KESİMLER

  • Çengçou
  • Dongying

GUANGDONG EYALETİ

  • Dongguan – bölgedeki hazır giyim üretim merkezlerinden biri ve elektronik üretim merkezlerinden biri. Guangzhou ve Shenzhen arasında yer almaktadır.
  • Foshan – güneybatıda, Guangzhou yakınlarındaki sanayi şehri
  • Guangzhou – eyaletin başkenti, metropol, ekonomik ve kültürel merkez.
  • Huizhou – bölgenin kuzeydoğu ucunda güzel ve hızla gelişen bir kasaba
  • Jiangmen – İnci Nehri Deltası’nın batı kesiminde bir liman şehri, Kaiping ve Taishan şehirlerini kapsar.
  • Shenzhen – 1990’lar ve 2000’lerde dünyanın en hızlı büyüyen şehri, Hong Kong (ÖEB) sınırında
  • Shunde – kesişen birçok su yoluyla ünlü
  • Zhongshan – Zhuhai’nin hemen iç kesimlerinde mobilya ticaretinin merkezi
  • Zhuhai – Makao sınırında Çin kıyı şehri, ÖEB

FUJIAN EYALETİ

  • Fuzhou
  • Putian
  • Quanzhou
  • Xiamen
  • Zhangzhou