Home Blog Page 162

The Natural World

Thematic Series at BooksonTurkey

Please click https://www.booksonturkey.com/?s=At+booksonturkey

 

Yenikapı’da uluslararası fuar merkezi açılmalı

  
Turist Beylikdüzü’ne gidemez, Yenikapı’da uluslararası fuar merkezi açılmalı
Şair, yazar Levent Ağaoğlu, Beylikdüzü ve Atatürk Havalimanı bölgesindeki fuar merkezlerinin ulaşım zorluğu nedeniyle yerli ve yabancı ziyaretçiler için cazibesini kaybettiğini özellikle kültür, sanat, teknoloji, turizm konulu fuarların Tarihi Yarımada sınırları içindeki Yenikapı’da açılması gerektiğini söyledi.
Kültür Sanat
Giriş Tarihi : 04-01-2023 13:23
Turist Beylikdüzü'ne gidemez, Yenikapı'da uluslararası fuar merkezi açılmalı

Şair, yazar Levent Ağaoğlu, Beylikdüzü ve Atatürk Havalimanı bölgesindeki fuar merkezlerinin ulaşım zorluğu nedeniyle yerli ve yabancı ziyaretçiler için cazibesini kaybettiğini özellikle kültür, sanat, teknoloji, turizm konulu fuarların Tarihi Yarımada sınırları içindeki Yenikapı’da açılması gerektiğini söyledi.

Yenikapı için Hong Kong modelini öneren şair, yazar Levent Ağaoğlu, hayalindeki fuar merkezi hakkında şu bilgileri verdi:

“2000’li yılların başlarında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan İstanbul Metropoliten Tarihi Yarımada Planlaması’nda, Tarihi Yarımada’nın kültür, sanat, turizm merkezi olması kararlaştırılmıştı. Bu plan uygulanıyor ve Tarihi Yarımada sokaklarındaki değişim hissediliyor. Ancak bu planlamada Tarihi Yarımada’ya gelen milyonlarca yerli ve yabancı turistin etkileşime gireceği uluslararası standartlarda bir fuar merkezi yok.

Tarihi Yarımada sınırları içinde yer alan Yenikapı, uluslararası fuar merkezi için ideal bir yer. Miting ve toplanma alanı korunarak Hong Kong’daki gibi yeni bir fuar merkezi yapılmalı. Hong Kong fuar merkezinin konumu bizim Yenikapı’ya çok benziyor. Burada sadece kültür, sanat, teknoloji, turizm konulu fuarlar açılmalı. Deniz yolu, raylı sistemler, karayolu imkanları ve Tarihi Yarımada ile yürüme mesafesindeki bu lokasyon uluslararası bir fuar merkezi için mükemmel bir yerdir.

İstanbul’a gelen yerli ve yabancı bir turist bir kültür, sanat fuarı için Beylikdüzü’ne, Yenibosna’ya gidemez ama yürüyerek Yenikapı’ya gelir. En büyük hayallerimden biri milyonlarca ziyaretçi çekecek Yenikapı fuar merkezinin açılmasıdır. Böyle bir fuar merkezinin kültür, sanat dünyamıza maddi anlamda çok büyük katkıları olacaktır.”

Ağaoğlu, Beylikdüzü ve Atatürk Havalimanı bölgesindeki fuar merkezlerinde diğer sektörlere yönelik fuarların devam etmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Kaynak: (BYZHA) – Beyaz Haber Ajansı

Lozan ve Yalta

Türkiye’nin gündemine enjekte edilen Lozan’ın gizli maddeleri tartışmaları aslında İkinci Dünya Savaşından sonra dünyanın paylaşımının gerçekleştiği Yalta konferansının dengelerini gözden kaçırma maksatlıdır. İkinci Dünya Savaşından sonra Amerika, İngiltere ve Rusya devlet başkanları Kırım’ın Yalta limanında bir araya gelerek dünyayı paylaşmışlardı. Türkiye’de hiçbir zaman Yalta konferansının gizli maddeleri, hatta Yalta konferansı konuşulmamıştı.
Fakat Türkiye’deki siyaset de Lozan Anlaşması tarafından değil Yalta konferansı gerçekleri tarafından yönlendirilmektedir. ABD, İngiltere, Rusya ve ardından Çin, Türk siyasetinde son derece etkilidirler ve bunun dayanağı Yalta’daki paylaşım ve dengedir.
Türkiye’de, 3 + 1 gücün herbirinin masaları vardır.
İkinci Dünya Savaşından sonra Türkiye’de vuku bulan siyasal gelişmeler, örneğin çok partili siyasal hayat, Siyasal İslam gibi gelişmeler hep Yalta konferansının neticeleridir.

Her şey İNSAN için

Sözlü İhracat Tarihi
Traveller’s Talks 1987-2019
İhracat Yollarında 33 yılda 33 ülke.
Suriye, Fransa, Çin, Hong Kong, Tayvan, Hindistan, Pakistan, Kore, Japonya ve diğer ülkeler ile ilgili ihracat anılarım..

 

1987’de Suriye, Fransa ve Çin‘de ve covid öncesinde üç büyük medeniyet topraklarında idim; Hindistan, Mısır ve İran’da İhracat mesleğim gereği iş seyahat ve ülke gözlemlerimden ülkem adına çıkardığım, yegane netice;

Her şey İNSAN için

Buyrun; booksonturkey.com/travellers-tal

İngiliz Kumaşı, Amerikan Bezi, Nazilli Basma Kumaşı

Büyük tarihçilerimizden Halil İnalcık tarafından Türkiye Tekstil Tarihi isimli anıt eserde bir arşiv araştırması neticesinde hazırlanan bu eserde Türklerde tekstil tarihi en ince detayına kadar anlatılmaktadır. Türklerde tekstil dünya pazarlarında yüksek kaliteli ve nadiren bulunan ürünler olarak tanınmaktadır tanınmıştır. Geldiği bu seviye itibarıyla ilk olarak İngilizler tarafından Baltalimanı anlaşması ile serbest ticarete açılan ülkemizde ilk batırılan sektör de tekstil sektörü olmuştur, bu konuda öne çıkmış olan Bursa, Denizli, İzmir gibi şehirlerdeki fabrikalar İngiliz kumaşlarının ithalatı ile iflas noktalarına sürüklenmiştir.
Çünkü İngilizler Manchester’daki tekstil fabrikalarıyla sanayileşmeye ilk kez tekstil fabrikalarıyla başlamışlardı önce Hintlilerin elinden kumaş imalatını almışlar daha sonra da Osmanlı imparatorluğundaki tekstil üretimlerini batırma noktasını hedeflemişlerdir. Buna karşı gelen Cumhuriyet 1937 yılında açtığı Nazilli basma fabrikası ve Sümerbank tarafından açılan kırka yakın fabrikalar ile tekstil sektöründe Türkiye atağa kalkmış ve kendi halkını kendi giydiren bir ülke konumuna yeniden gelmiştir. Burada ikinci darbe Marshall Yardımı ile Amerika tarafından yapılmış devamında ise yine Amerika’dan ithal özelleştirme modası ve soygunu ile birlikte bütün bu fabrikalar kapatılmıştır.
Cumhuriyetin 100. yılı ile birlikte yeniden yerel kaynaklarımız ile dünya pazarlarını hedefleyen üretimleri yerelde yapmalıyız. Bu sadece tekstil sektörü için değil diğer tüm sektörler için de geçerlidir. Örneğin 1935 yılında kurulan Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları, ülkenin taşını toprağını düz cam, cam şişe ve cam bardak olarak dövize dönüştürmektedir ve bu büyümenin neticesinde içerdeki kaynaklarla gerçekleşen bu büyümenin neticesinde yurtdışında da 14 ülkede üretimler yapılmaktadır.
Cam sektöründe Türkiye Dünya lideri konumundadır dünya ekonomisinde 21. sırada bulunan Türkiye düzcam sektöründe ise dünyada beşinci sırada yer almaktadır. Burada önemli olan yerel kaynakların kullanılmasıdır. Türkiye, Cumhuriyetin100. yılı ile birlikte yeniden yerel kaynaklara yönelme durumundadır.
Amerikan Bezi: Marshall planı kapsamında Türkiye’ye ayni yardım olarak bol bol girmiş kumaş türü. …
1933-95 Sümerbank Grubu
Bakırköy Pamuklu Sanayii Müessesesi
Yünlü Sanayii Müessesesi Defterdar Fabrikası
Yünlü Sanayii Müessesesi Bünyan Fabrikası
Yünlü Sanayii Müessesesi Isparta Fabrikası
Yünlü Sanayii Müessesesi Hereke Fabrikası
Basma Sanayii Müessesesi Adana Fabrikası
Basma Sanayii Müessesesi Denizli İplik Fabrikası
Nazilli Basma Sanayii Müessesesi
Ereğli Pamuklu Sanayii Müessesesi
Adana Pamuklu Sanayii Müessesesi
Yünlü Sanayii Müessesesi
Merinos Yünlü Sanayii Müessesesi
Gemlik Suni İpek ve Viskos Mamulleri Sanayii Müessesesi
Kendir Sanayii Müessesesi
Bartın Ateş Tuğla Sanayii Müessesesi
Kütahya Seramik Sanayii Müessesesi
Alım ve Satım Müessesesi
Genel Müdürlüğü
Bergama Pamuk İpliği ve Dokuma Sanayii Müessesesi
Antalya Pamuklu Dokuma Sanayii Müessesesi
Bolu Suni Tahta Sanayii Müessesesi
Sümer Kayseri Bez Fabrikası
Beykoz deri ve kundura işletmesi
Van ayakkabı işletmesi
Sarıkamış ayakkabı işletmesi
Çanakkale suni deri işletmesi
Erzincan pamuklu sanayii işletmesi
Diyarbakır Halı sanayii işletmesi
Adıyaman pamuklu sanayii işletmesi
Malatya pamuklu sanayii işletmesi
Bursa Sagem
İzmir basma sanayii işletmesi
Bakırköy konfeksiyon sanayii işletmesi.

Türkiye Cumhuriyeti 1923-2023

Yüzüncü yılını kutlamakta olduğumuzu cumhuriyetimiz daha 20. yılı tamamlamadan 1942 yılında ikinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru başlatılan işbirliği çerçevesinde Amerika ile işbirliği çerçevesinde ardından NATO ortaklığı kapsamında batı ile ilişkiler geliştirilmiş fakat Avrupa birliği ile nihayetlendirilmemiştir. Görüldüğü üzere 80 yıldır batı ile geliştirilen ortaklık 1943 yılından itibaren büyük Orta Doğu politikası kıskacına alınmıştır.

Cumhuriyetimizin 100. yılı bu açıdan değerlendirildiğinde bir kırılma noktası tarih olarak ortaya çıkmaktadır. 100. yıldan itibaren cumhuriyetin kendi doktrinini gündeme getirerek batı ile ilgili girdiğimiz bağımlılık ilişkisini sorgulayıcı ve kendi özgün yolunu çizecek noktasında düşünmekteyim.

Daha henüz 100. yaşını kutlamakta olduğumuz Genç cumhuriyetin bu dönemi çalkantılar içerisinde darbeler içerisinde geçmiş ve iki kez anayasa yapılmış partiler kurulmuş kapatılmış ve gelinen nokta itibari ile Cumhuriyet döneminin en yüksek cari açığı ile 100. yıla girilmiştir. 100 yıllık cumhuriyetin ancak başlangıçtaki 20 yılında bağımsız bir politika izlenebilirmiş devamında ise ülke büyük Amerika’nın büyük Orta Doğu politikasına angaje olmuştur. 100. yılda da halen bu angajman devam etmektedir.

Yüzüncü yılda beklenen Türkiye kendi bağımsız doktrinine yeniden Cumhuriyetin kuruluşunda olduğu gibi kendi bağımsız doktrini yeniden ortaya koyabilsin ve iç dış politikalarını herhangi bir başka küresel gücün ipoteği altında olmayan kendi doktrini ile büyük Türkiye idealini gerçekleştirme yolunda ilerlemeye başlasın.

Büyük Türkiye’den kastımız yıllarca içerisinde bulunduğumuz kültür coğrafyalarımızdır. Merkezinde de Türkiye Cumhuriyeti yer almaktadır. Büyük Türkiye Avrupa Asya Birliği’nin kurucu unsuru olacaktır Avrasya kıtasındaki barış kurucumuzun idealleri çerçevesinde yurtta barış dünyada barış felsefesi çerçevesinde gerçekleştirilecektir.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra Yalta konferansında üç büyükler Avrupa İngiltere Rusya tarafından masada paylaşılan Türkiye bu paylaşım neticesinde Ülkemiz sürekli yalpalamış ve darbeler yoluyla tekrar büyük Orta Doğu dengesine oturtulmuştur.

Akılsızlaştırma ve Felsefesizleştirme

Dilimizde klişe olarak kullanılan bir kalıp da felsefe yapma.
Bilinmez ki felsefe akılın en büyük bir ürünüdür ve felsefe yaparak dünyalar fethedilmiştir. Fatihlerden büyük İskender’in hocası filozof Aristoteles‘tir. Kendisinden savaş sanatı dersleri alarak dünya tarihinde ilk kez Savaşı bir döğüş olmaktan çıkartmış, strateji haline dönüştürmüştür Aristoteles. Ve bu sayede İskender, Büyük İskender olmuş, Hindistan‘a kadar fetihler yapmıştı. Anadolu’nun idari düzenini de Büyük İskender meydana getirmişti.
Yine İngilizler dünyayı felsefe yaparak yönetmektedirler, bugün kapitalizm bir İngiliz felsefesidir ve tüm insanlığa hakim bir sistemdir. Gene felsefe yaparak dillerini dünyaya hakim kalmışlardır. Bizleri felsefesizleştirmenin yolunu ince yöntemlerle tespit etmişler ve ilerlemişlerdir.
Felsefe Türklerin zihninde boş bir uğraş olarak gözükmektedir, fakat bilmeyiz ki ikinci Aristoteles olarak anılan Farabi bir Türk’tür. Fakat Farabi‘yi esas alacak bir Türk Fatih çıkmamıştı, eğer çıkmış olsaydı şu an Türklerin toprakları, Ruslar ve Çinliler tarafından işgal altında bulundurulamazdı.
Türkiye’de felsefesizlik, Cumhuriyet yönetimine aksetmiş ve kurucu lider Atatürk’ün bütün çabalamalarını rağmen ölümü ile birlikte Cumhuriyet, 20.yılın ardından 1943 yılında bir Yeşil kuşak/ Siyasal İslam/ Büyük Orta Doğu Projesi’ne dönüştürülmüştür.
O halde aslolan felsefenin öncülüğü ve oyun kuruculuğudur.

 

 

İslam neden siyasallaştırıldı

Birinci Dünya Savaşı neticesinde İngiltere tarafından Osmanlı imparatorluğundan kopartılarak kendilerine devletler kurulan Arap ülkeleri ikinci Dünya Savaşından sonra ise ABD tarafından projelendirilen Büyük Orta Doğu ve Siyasal İslam doktrini kapsamına alınmışlardır.
İngiltere’nin hesabını hesabı buralardaki petrol kaynaklarına özellikle el koymak idi. ABD’nin hesabı ise çok daha stratejik bir hesap idi. Yalta konferansında dünyayı birlikte paylaştıkları Rusya’ya karşı İslami bir yeşil kuşak projesi kapsamında kullanmak, daha sonra ise 1972 yılında Nixon’ın ziyareti ile başlattığı Çine açılım politikasının neticesinde, Çin’e karşı aynen nüfus boyutundaki İslam’ı kullanmaktı.
Türkiye bu siyasallaşmada, dinin siyasallaşmasında merkez bir coğrafya ve ülke konumunda değerlendirilmiş, ABD kaynaklı darbelerden sonra Siyasal İslam sürekli büyütülmüştür.
Cumhuriyetin 100.yılı itibari ile gelinen noktada ise Amerikan darbelerine alet olan Türkiye kendi yön ve doktrini tekrar gözden geçirmek değerlendirmek konumundadır.
Atlantik ötesi bir gücün paravanı mı olmak, yoksa kendi doktrini ile içerisinde yer aldığı Avrupa ve Asya kıtalarını kendi liderliğinde birleştirmek mi. Türkiye devleti bu seçimi yapmak zorundadır.

Ahi Evran

24 Şubat 2017, Prof Dr Mahmut Arslan, Aydın Üniversitesi, Ahmet Yesevi Sempozyumu

  • Ben bu Ahi Evran konusunu kucağımda buldum. Benim uzmanlık alanım değil ama efsaneyle karışık biyografisini okurken bana birtakım ilhamlar verdi bu ilhamları sizinle paylaşacağım.
  • Ahi Evran Azerbaycan’ın Hoy kasabasında doğdu, daha sonra Maveranünnehir, Semerkant’ta, Buhara’da medresede okudu. Hocaları içinde çok önemli biri var, Fahrettin Razi, yani Farabi’yi İbn Sina’yı hocasından öğrendi. Daha sonra Maveranünnehir ve şehirlerini kasabalarını dolaştı. Burada rastladığı Ahmet Yesevi dervişlerinden tasavvuf terbiyesini öğrendi. Bu devirde biliyorsunuz bir Moğol problemi var, bir Moğol istilâsı var, baskısı var. Maveranünehir, Horasan boşalıyor ve kitleler halinde Anadoluya halkın sığındığını görüyoruz. Bunların içinde göçebeler var. Göçebe Türkmen aşiretleri var. Bunların içinde şehir halkı var. Ulema var umerra var sanatkar var. Ve bunlar Anadolu şehirlerine yerleşiyorlar. Ahi Evran da Kayseri’ye yerleşiyor. Kayseri’de çarşı pazar teşkil edip esnaf ve zanaatkarı örgütlüyor. Ve bir süre sonra Denizli‘ye geçiyor, Konya’ya geçiyor. Kırşehir’e, Ankara’ya gidip geliyor ve her gittiği yerde esnaf ve zanaatkarları bir araya getiriyor. Bir ticari ahlak, bir meslek ahlakı, çalışmanın emeğin önemi konusunda telkinlerde bulunuyor müridlerine ve bir süre sonra da bütün Anadolu şehir ve kasabalarına gitmelerini, orada çarşı pazar oluşturmalarını söylüyor.
  • Şimdi buradan ben şöyle bir sonuç çıkardım. Modern sosyoloji ve sosyal antropoloji diyor ki bir bölgede bir ülkede bir şehirde eğer çarşı pazar dili hangi dilse civardaki ayrı dinler, ayrı ırklar, ayrı kültürden insanlar bu çarşı pazardan alışverişi yaparlar ve o çarşı pazar dili o bölgede o ülkede o şehirde yayılır.
  • Ben buradan şunu çıkardım aslında bizim tarihimizin üç önemli mucizesi var ve bu mucizelerden birine bağladım Ahi Evranı. Bakınız bizim tarihimizin en önemli mucizelerinden biri Anadolu’nun Türkleşmesi olayıdır.
  • Ahi Evran’ın bu çarşı ve pazar yerlerinin oluşumunda bunları bütün Anadolu şehirlerine kasabalarına yayışında Türkçenin yaygın hale gelmesinde çok önemli bir fonksiyonu yerine getirdiğine düşünüyorum. Yani çarşı pazar dilinin ne kadar önemli olduğunu söylemek istiyorum.
  • Bakınız bu Anadolu, medeniyetlerin üst üste yığıldığı yazılı medeniyetlerin birbirini izlediği bir toprak parçası ve bugün Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni dolaşırsanız ne biçim medeniyetlerin gelip geçtiğini görürsünüz Anadolu’da.
  • Fakat bir süre sonra Anadolu’da Türkçenin hızla yayıldığını görüyoruz. Tarihte hiçbir şey hiçbir hadise yüzde yüz iyi ve yüzde yüz kötü değildir. Bakınız bu Moğol istilası, baskısı, Anadolu’da özellikle göçebe Türkmen aşiretlerinin dağların zirvelerine çekilmelerine sebep olmuş, fakat bu aşiretler Türkçeyi yaylalara götürmüşlerdir. Anadolu şehir Türkmeni kaçarak Anadolu’nun en ücra köşelerine Türkçenin girmesine yardım etmişlerdir.
  • Yani şunu söylemek istiyorum aslında Moğol meselesi bir nusubettir fakat Moğollar, Anadolu denilen kazanın içinde, bir kepçe olmuşlardır. Bakınız bu Anadolu’nun Türkleşmesi hadisesi bugün de pek anlaşılmış bir mesele değildir. Bu gerçekten bir mucize. Eğer bu Anadolu’nun Türkleşmesi hadisesi olmasaydı bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti de olmazdı.
  • Bu bakımdandır ki ben bu mucizeyi çok önemsiyorum. Ve bunun iki önemli faktörünü Ahi Evran’a bağlayarak çarşı pazar dili ve özellikle yaylak, kışlak göçen Türkmenlerin baskı sonucunda Toros’lara, Kaçkar’lara bu dağların karlı zirvelerine itilmelerinde buluyorum. Anadolu’nun ücra köşelerine Türkmenlerin itilmelerin de buluyorum. Yani bir musibet çok önemli sonuçlar doğurmuştur. Tarih böyle bir şeydir.
  • İkinci mucize bakınız bu Moğol istilasıyla birlikte Anadolu’ya şehir halkı da geldi. Semerkant’ın, Buhara’nın, Maveranünehir’in, Horasan’ın yapı ustaları geldi mimarları geldi bunların zaten bu topraktaki abidelerini biz bugün görüyoruz. Yapı ustaları bu mimarlar, bu yapı kalfaları Anadolu’da yeni bir malzeme buldular, taş ve gerçekten bugün Ahlat’ta, Erzurum’da, Sivas’ta, Kayseri’de, Konya’da, Divriği’de gördüğümüz eserleri yarattılar. Anadolu’nun taşını kaneviçe gibi dokudular. Bakınız bu da bir başka mucize bir büyük adam Fransız bir sanat tarihçisi Profesör Albert Gabriel ömrünü bu eserlerin araştırılmasına verdi, hemen hemen hepsinin rölövelerini çıkardı ve iki büyük cilt halinde fransızca kitap yazdı. Monuments Turc D’Anatolie, Anadolu’da Türk Abideleri bakınız bu eser son derece önemlidir. Bugüne kadar uluslararası sanat tarihi toplantılarında Türk sanatı dendiği zaman İslam sanatının bir versiyonu, Acem sanatının bir taklidi olarak niteleniyordu bakınız bu iki büyük ciltlik büyük boy eserden sonra bu tür uluslararası toplantılarda orijinal bir Türk sanatı olduğu kabul edilmeye başlandı.
  • Arkasından bu büyük adam Albert Gabriel Osmanlı sanatının peşine düştü. Bakınız bu Osmanlı mimarisi bizim bu topraklarda üçüncü mucize. Ve şunu düşündüm. Bu mucize nasıl ortaya çıktı. Bakınız şu İstanbul’daki camilere, İstanbul Konstantinopolis, yeryüzünün ilk Hristiyan şehridir, ilk, bu Ayasofya yeryüzünün ilk Hristiyan katedralidir. Bakınız Osmanlı mimarisi dediğimiz mimari, bu Hristiyan şehrini bir Türk İslam şehri haline getirdi.
  • Tarihimizin bir başka mucizesi, bu büyük adam Albert Gabriel bunun peşine düştü acaba bu Osmanlı sanatı nasıl oluştu?
  • Sonra düşündü dedi ki bunun oluştuğu yer olsa olsa bir yer olabilir. Neresi biliyor musunuz orası Bursa. Bursa’ya yerleşti. Bursa’daki tarihi eserlerin rölövelerini çıkardı. Çünkü ona göre Anadolu Selçuklu sanatından Osmanlı sanatına geçişin doğum yeri Bursa’ydı. Osmanlı mimarisinin rahmi Bursa’ydı. Ve bu araştırmanın sonunda yine koca bir eser ortaya çıktı. Une Capitale Turque Brousse yani bir Türk Payitahtı Bursa.
  • Şimdi bakınız bu büyük adam diyor ki Mimar Sinan antik Greglerden mermer işçiliğini aldı, çünkü tabii bu işçilik mermer şeklinde geliyor çünkü Gabriel’e göre antik grek bir mermer uygarlığıydı.  Antik Roma’dan Bizans üstünden gelen tuğla işçiliğidir. Çünkü Prof. Gabriel’e göre Antik Roma bir tuğla medeniyetiydi.
  • Dikkat ederseniz bizim yapılarda iki sıra taş iki sıra tuğla vardır. Onun gözünden kaçmamış ve üçüncü olarak Anadolu Selçuklu taş işçiliğini miras olarak aldı diyor.
  • Fakat Mimar Sinan taklide yeltenmedi, bütün bu geleneklere kendi ruhunu kattı, peki bu Mimar Sinan’ın ruhu da nasıl bir ruhtu? Öyle bir soru da akla gelebilir. Bakınız bu ruh ilk devletini ta Moğolistan bozkırlarında kuran, hep batıya hep batıya giderek Maveranünnehir üzerinden Ortadoğu’ya Anadolu’ya doluşan buradan da hızını alamayıp Tuna kıyılarında, Adriyatik sahillerinde, Viyana önlerinde görülen aksiyon halindeki bir milletin ruhu. Siz medeniyeti madde ve ruh diye ayıramazsınız.
  • Mimari, ruhun maddeye aksidir maddeye yansımasıdır.
  • Nitekim ünlü Avusturyalı sanat tarihçisi Prof. Joseph Strzygowski onun Almanca ünlü bir kitabı var, türkçe çevirileri de var. Diyorki Strzygowski “Ben diyor İstanbul’a gittiğim zaman Süleymaniye’ye hayran oldum. Süleymaniye’ye gün batımında uzaktan baktığım zaman şunu fark ettim. Ortada bir büyük kubbe onun etrafında küçük küçük kubbelerle Süleymaniye bir Otağ-ı Hümâyûn’a benziyordu.” Sanki diyor, yün, kıl ve keçe çadır, taşa, tuğlaya, mermere dönüşmüş gibiydi.
  • Zamanım sınırlı olduğu için sözlerimi bir anekdotla bitirmek istiyorum. Yurtdışından her dönüşümde kara yoluyla dönüşümde bu hissi yaşarım. Sofya’dan Edirne’ye doğru yola çıkarsınız. Bir süre yol aldıktan sonra ufuk çizgisinde önce Selimiye minaresinin alevi gözükür bir süre daha yol alırsınız 1’ci Şerefe ortaya çıkar 2’ci 3’cü öyle bir an gelir ki karşınıza dev bir kubbe dikilir ve adeta Selimiye dile gelir der ki “Ey yolcu veya ey yabancı bil ki bundan sonra bir başka kültür bir başka uygarlık başlamaktadır.”
  • Ben zaman zaman kendi kendime sorarım derim ki bu Trakya denilen bölgede milli mücadele olmadı acaba nasıl oldu da Trakya misak-ı milli sınırları içinde kaldı. Bakınız Selimiye Trakya’nın imzasıdır. Selimiye Trakya’nın tapusudur.
  • Bütün bu sözlerimle demek istiyorum ki Selimiye sadece Selimiye’den ibaret değildir. Selimiye, Ahmet Yesevi’nin Hacı Bektaş-i Veli’nin Hacı Bayram-ı Veli’nin, Ahi Evran’ın, Yunus’un Mevlana’nın taşa, tuğlaya, mermere aksetmiş ruhudur. Yetmez Abdülkadir Meragi’nin yetmez Itri Mustafa Efendi’nin taşa yansımış ruhudur.
  • Bakınız musiki, bir medeniyetin bir milletin ender, ulvi, en gizli, en mahrem yeridir. Selimiye aynı zamanda donmuş bir musikiden ibarettir, teşekkürler.

 

24 Oca 2024 Hemhâl Söyleşileri 19: Ahî Evran Günümüze Ne Söyler Süleyman TOPRAK