Home Blog Page 16

Atatürk’ün Bilim/İlim hakkındaki sözleri

Bilim

Bir toplumun, zamanla kökleşmiş, örf, adet, duygu ve algılamaları önemlidir.

Toplumun bu vasıfları ve huyları, içinde bulunduğumuz yüzyıl medeniyetinin gereklerini kolaylıkla ve çabucak kabule uygun olmadığı takdirde; ilk anda akla gelen yol, tedbirli bir şekilde, okul ve diğer vasıtalarla Bilim ve teknik alanında ilerleyerek fikirlerin aydınlatılmasına çalışmak ve zamanla amaca ulaşmak.

Yalnız bu metoda bağlı kalarak başarılı olmak isteyenler ya başarıyı yakalamakta çok geç kalmışlar ya da hiç başarılı olamayarak, bunu kabullenmek durumunda kalmışlardır.

Oysa milletler için zamanın beklemeye tahammülü yoktur. Mustafa Kemal Atatürk – 1928

Bilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişmesini idrak etmek ve ilerlemelerini zamanında takip etmek şarttır.

Bin, iki bin, binlerce sene evvelki Bilim ve fen lisanının çizdiği düsturları, şu kadar bin sene sonra bugün aynen tatbike kalkışmak elbette Bilim ve fennin içinde bulunmak değildir. Mustafa Kemal Atatürk – 22 Eylül 1924

Bir milletin felaket içinde kalması, yok olma tehlikesine maruz kalışı, mutlaka toplumsal, ahlaki bir hastalığa tutulması neticesidir.

Milletin hakiki kurtuluşunda başarıyı temin için, mutlaka milletin toplumsal noksanlarını idrak etmek ve hastalığı esasından Bilimsel bir surette tedavi çarelerine girişmek lazımdır.

Tedavi ancak Bilimsel bir şekilde olursa işe yarar. Mustafa Kemal Atatürk – 1922

Bu kadın meselesinde cesur olalım. Vesveseyi bırakalım. Açılsınlar onların zihinlerini ciddi Bilim ve sanatla bezeyelim.

Namusu, Bilimsel ve sağlıklı bir şekilde izah edelim. Şeref ve haysiyet sahibi olmalarına birinci derecede önem verelim.

Sonra şahsi ilişkiye gelince, tabiat ve ahlakımıza uygun bir eş arayalım ve onunla evliliğimizi açık ve kati kararlaştıralım.

Ona, riayette kusur edince, onun gereğini yapalım.

Kadın da böyle hareket etsin! Mustafa Kemal Atatürk – 6 Temmuz 1918

Modern Bilim milletlerarasıdır. Mustafa Kemal Atatürk – 30 Kasım 1930

Bu okulun tarihsel görevi oldukça büyüktür.

Hukuk memurları yetiştirmekten çok; bugünkü yönetim şeklimizin, inkılabın, Cumhuriyet’in esaslarını tespit ve bu esasları Bilimsel şekilde aydınlatabilecek “Cumhuriyet hukukçuları” yetiştirmek olacaktır.

Bu okuldan çıkacak hukukçular, Cumhuriyet ve Milliyet devrinin yeni söz sahibi kişileri olacaktır. Mustafa Kemal Atatürk – 1925

Taassup cehalete dayanır. Dolayısıyla taassubu olan cahildir.

Bilim, mutlaka cehalete yener. O halde halkı aydınlatmak lazımdır. Mustafa Kemal Atatürk – 17 Ocak 1923

Müspet Bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan, erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek, ana siyasamızın açık dileğidir. Mustafa Kemal Atatürk – 4 Şubat 1935

Tarih, insan topluluklarının, zaman ve mekan kaydıyla, gerçek olarak, hayatını, kültürünü tetkik ve nakleden bir Bilimdir.

Tarihin, insanlar için ne kadar mühim bir vazifeyi üzerine aldığı meydandadır.

Tarih, bu mühim vazifeyi yerine getirirken, yalnız, bugünün insanlarını aydınlatmak ve yol göstermekle kalmıyor, bundan sonra gelecek insanlara da faydalı bir eğitici oluyor. Mustafa Kemal Atatürk – 1930

Biz de, uygulanamayacak fikirleri, nazarî birtakım teferruatı yaldızlayarak, bir
kitap yazabilirdik; öyle yapmadık. Milletin maddî ve manevî yenileşme ve
gelişmesi yolunda yaptığımız işlerle, söz ve nazariyattan önce davranmayı tercih
ettik. Bununla beraber, “Egemenlik milletindir”, “Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nin haricinde hiçbir makam, millî mukadderata hâkim olamaz”, “Bütün
kanunların düzenlenmesinde, her nevi teşkilâtta, idarenin bütün teferruatında, genel
eğitimde, iktisadî işlerde, millî egemenlik esasları dahilinde hareket olunacaktır”,
“Saltanatın kaldırılması hakkındaki karar değişmez kuraldır” gibi bilinmesi lâzım
gelen mühim noktalar ve mahkemelerin düzeltileceği ve bütün kanunlarımızın
hukuk Biliminin ilerlemelerine göre yeni baştan düzenlenip tamamlanacağı, âşar
usulünün değiştirileceği, millî bankaların sermayesinin artırılacağı, muhtaç
olduğumuz demiryollarının yapımına, öğretim birliğine derhal girişileceği ve fiilî
askerlik hizmet süresinin indirileceği, memleketin bayındır hale getirileceğine
çalışılacağı vb. gibi önemli ve acele ihtiyaçlar prensiplerden hariç kalmamıştı.
1927 (Nutuk II, s. 719)

Düşmanlarımız, bizi dinin tesiri altında kalmış olmakla itham ediyor, duraklama
ve çökmemizi buna bağlıyorlar; bu hatadır! Bizim dinimiz, hiçbir vakit kadınların
erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah’ın emrettiği şey, erkek ve
kadının beraber olarak Bilim ve bilgiyi kazanmasıdır. Kadın ve erkek bu Bilim ve
bilgiyi aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla donanmak
mecburiyetindedir. İslâm ve Türk tarihi tetkik edilirse görülür ki, bugün kendimizi
bin türlü kayıtlarla bağlı zannettiğimiz şeyler yoktur. Türk sosyal hayatında
kadınlar, Bilim ve bilgi yönünden ve diğer hususlarda erkeklerden asla geri
kalmamışlardır; belki daha ileri gitmişlerdir. 1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 86)

Öyle istiyorum ki, Türk dili Bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve
her dalda yazı yazanlar, bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel,
ahenkli dilimizi kullansınlar. (Afetinan, Türk dili Dergisi, Sayı: 182, 1966, s. 91)

Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında ulusal birlik, iyi geçinme ve
çalışkanlık duygu ve kabiliyetlerinin olgunluğudur. Ulus varlığını ve yurt
erginliğini korumak için bütün yurttaşların canını ve her şeyini derhal ortaya
koymaya karar vermiş olmak, bir ulusun en yenilmez silâhı ve koruma vasıtasıdır.
Bu sebeple, Türk ulusunun idaresinde ve korunmasında ulusal birlik, ulusal duygu,
ulusal kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir. Yüksek ve inkılâpçı bir kültür
seviyesine varmak için, önümüzdeki yıllarda daha çok emek vereceğiz. Müspet
Bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde kabiliyeti
artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek, ana siyasamızın
açık dileğidir. 1935 (Atatürk’ün T.T.B.IV, s. 573)

Bunca asırlarda olduğu gibi, bugün de, milletlerin bilgisizliğinden ve
bağnazlığından istifade ederek binbir türlü siyasî ve şahsî maksat ve menfaat
temini için, dini âlet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların, içerde
ve dışarda varlığı, bizi bu konuda söz söylemekten, ne yazık ki, henüz uzak
bulundurmuyor. İnsanlıkta, din hakkındaki bilgi ve anlayış, her türlü hurafelerden
sıyrılarak gerçek Bilim ve fen ışıklarıyla arınmış ve mükemmel oluncaya kadar, din
oyunu aktörlerine, her yerde tesadüf olunacaktır. 1927 (Nutuk II, s. 708)

İlim

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en önemli meselelerden biri, kadın ve erkek arasında kanuni ve toplumsal tam eşitliği temin etmektir.

Kadınlarımız, bağımsızlık savaşı sırasında cesaret ve fedakarlığın en üstün vasıflarını sergilediler. Eğitim almaya ve öğrenmeye çok istekliler ve hatta bazıları şimdiden ilim ve edebiyat sahalarında muvaffakiyetler kazanıyor.

Kadınlar da artık Anadolu’nun her tarafında pek çok sanayi müesseselerinde çalışıyor. Kadının zorla köşeye çekilmesinin aile yaşamını mahvettiği yerde hiçbir ilerleme mümkün değildir.

Mustafa Kemal Atatürk – 23 Ocak 1923

Bugün Rize’den ayrıldığım sırada Rize ve Atina müftülerinin temsil ettiği bir hoca heyeti, bütün memleket ve civar halkı önünde kapattırılan medreselerin açılmasını dilekçeyle talep ettiler.

Dilekçeyi okuduktan sonra çok kızdım. Yüksek ve şiddetli bir sesle kendilerini azarladım ve memleketin, milletin şimdiye kadar felaketi sebeplerinin kendileri olduğuna işaret ettim.

Bütün halk ve mektep talebesi “bravo!” sesleri ve heyecanlı alkışlarla karşıladılar.

Buna karşılık, Rize’deki liseyi canlandırmak elzemdir. Mektep binası ve eğitim aletleri yoktur. Hocaları çok olan bu muhitte ilim ve irfan teşkilatımızın süratle faaliyete başlaması pek lüzumludur.

Burada Osman Ağa’nın oğlu İsmail Bey, yirmi bin liralık bir mektep binası yapmak üzere imiş. Bunu taltif ederek, işin hızlandırılması ve hemen eğitim aletleri göndermek ve fazla alaka göstermek suretiyle, halkın taassuba karşı gösterdiği fiili tezahüre karşılık vermek icap eder.

Mustafa Kemal Atatürk – 18 Eylül 1924

Memleketin kaynaklarının genişliği, halkın emek ve kabiliyeti ve ordularının süngüleri barış vaktinde de her türlü neticeleri elde edecektir.

Üç buçuk sene süren bu mücadeleden sonra ilim bakımından, maarif bakımından, iktisadiyat bakımından mücadelelerimize devam edeceğiz ve eminim ki, bunda da muvaffak olacağız.

Fabrikacı olacağız. Sanatkar olacağız. Bundan sonra zihniyetimizi hep buna hasredelim.

Mustafa Kemal Atatürk – 17 Ekim 1922

Dahil olacağımız barış ve sükun devresinde işler süngü ile halledilmeyecektir.

Bu işler fikirle, ilimle, vatan ve milliyet hislerinin tecellisiyle olacaktır.

Mustafa Kemal Atatürk – 22 Ocak 1923

Efendiler, dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, başarı için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, sapkınlıktır.

Yalnız, ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişmesini idrak etmek ve ilerlemelerini zamanında takip etmek şarttır.

Bin, iki bin, binlerce sene evvelki ilim ve fen lisanının çizdiği düsturları, şu kadar bin sene sonra bugün aynen tatbike kalkışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir.

Mustafa Kemal Atatürk – 22 Eylül 1924

Erzurum deprem felaketzedeleri çocuklarına hediye ettiğiniz kitaplar dolayısıyla çok teşekkür ederim. Memleketin ilim ve irfanı için bu vesile ile gösterdiğiniz alakayı kıymetli buldum.

İlim ve irfan ile donanmış bir kavim her nevi felakete, tabiattan gelse bile, çare bulabileceğine işaret olan bu nevi bağışınız bütün milletçe takdire değer manadadır.

Mustafa Kemal Atatürk – 8 Ekim 1924

Biz medeniyetten, ilim ve fenden kuvvet alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka bir şey tanımayız.

Mustafa Kemal Atatürk – 31 Ağustos 1925

Tarih, vazifesini yaparken muhtaç olduğu bilgileri temin için hemen her ilim ve fenden istifade etmek mecburiyetindedir. Bilhassa, coğrafya ile daima yan yana yürür.

İnsan topluluğunun dünya yüzünde hangi mevkii işgal ettiği, bu mevkiin vaziyeti, yeryüzü şekilleri, iklimi, denize yakın veya uzak olması, toprağı, nehirleri, bitki ve hayvan yetiştirme kabiliyeti ile o topluluğun tarihi arasında sıkı bir münasebet vardır.

Aynı şekilde bir milletin, hangi milletlerle iktisadi toplumsal, siyasi münasebetlerde bulunduğunu bilmek lazımdır.

Bütün bunları coğ­rafya öğretir.

Mustafa Kemal Atatürk – 1930

Tabiatın esrar dolu sinesine her gün daha çok girmekte olan insan zekası, realiteye kavuşmak için çalışanları tatmin edecek ve insanlık tarihini aydınlatacak ilimler bulmuş ve tespit etmiştir.

Tarih bakımından arkeoloji ve antropoloji, bu ilimlerin ba­şında gelir.

Tarih, bu ilimlerin bulup meydana çıkardığı belgelere dayandıkça temelli olur. Tarihi bu belgelere dayanan milletlerdir ki, kendi aslını bulur ve tanır.

İşte, bizim tarihimiz, Türk tarihi, bu ilim belgelerine dayanır. Onun içindir ki, bizim tarih belgelerimizin her parçası, klasik sayılan kültür eserlerinin de anasıdır.

Mustafa Kemal Atatürk – Ocak 1936

Türk Tarihi, Türk ırkını ancak müspet ilim belgeleriyle bulur. Türk dili bunlardan en önemlisidir.

Mustafa Kemal Atatürk – 24 Ağustos 1936

Biz cahil dediğimiz vakit mutlaka mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğim ilim, hakikati bilmektir.

Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okuma bilmeyenlerden de, bilhassa sizlerin içinizde görüldüğü gibi, hakikati gören hakiki alimler çıkar.

Mustafa Kemal Atatürk – 18 Mart 1923

Süngü ile, silâhla, kanla elde ettiğimiz zaferden sonra, kültür, ilim, fen, ekonomi
gibi alanlarda zafer kazanmak için çalışacağız. Milleti refah ve mutluluğa
götürecek bu alanlarda güvenle, başarıyla yürüyebilmek ise, yalnız bir şarta
bağlıdır. Bu şart bulunmazsa o alanlarda başarımız imkânsızdır. Bu şart şudur:
Milletin, doğrudan doğruya kendi egemenliğine kendisinin sahip olmasıdır!
1923 (Atatürk’ün S.D.II, s.135)

1 Kasım 1922 günü, Osmanlı Saltanatı’nın kaldırılmasına dair önergeleri görüşmek
üzere toplanan Anayasa, Şeriye ve Adalet Komisyonlarının ortak toplantısında söylemiştir:
Egemenlik ve saltanat, hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır diye
görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla
alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin egemenlik ve saltanatına el
koymuşlardı; bu zorla el koyuşlarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de,
Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını,
isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu
olan, millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız?
meselesi değildir. Mesele, zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden
ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi
tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde
ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.
1922 (Nutuk II, s. 691)

Medeniyetin ne olduğunu başka başka tarif edenler vardır. Bence medeniyeti,
kültürden ayırmak güçtür ve lüzumsuzdur. Bu görüşümü izah için kültür ne
demektir tarif edeyim : Bir insan cemiyetinin a- Devlet hayatında, b- Fikir
hayatında yani ilimde, içtimaiyatta ve güzel sanatlarda, c- İktisadî hayatta yani
ziraatte, sanatta, ticarette kara, deniz ve havaya ait ulaşım işlerinde yapabildiği
şeylerin bileşkesidir. Bir milletin medeniyeti denildiği zaman, kültür namı altında
saydığımız üç nevi faaliyet bileşkesinden hariç ve başka bir şey olamayacağını
zannederim. Şüphesiz her insan cemiyetinin kültürü, yani medeniyet derecesi bir
olamaz. Bu farklar, devlet, fikir, iktisadî hayatların her birinde ayrı ayrı göze
çarptığı gibi bu fark, üçünün bileşkesi üzerinde de görünür. Mühim olan bileşkeler
üzerindeki farktır. Yüksek bir kültür, onun sahibi olan millette kalmaz, diğer
milletlerde de tesirini gösterir, büyük kıtalara şamil olur. Belki bu itibarla olacak,
bazı milletler yüksek ve kapsamlı kültüre, medeniyet diyorlar. Avrupa medeniyeti,
şimdiki çağ medeniyeti gibi.
1930 (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 267)

Medeniyet yolunda muvaffakiyet, yenileşmeye bağlıdır. Sosyal hayatta, iktisadî
hayatta, ilim ve fen sahasında muvaffak olmak için yegâne gelişme ve ilerleme
yolu budur. Hayat ve yaşayışa hâkim olan hükümlerin zaman ile değişme, gelişme
ve yenileşmesi zarurîdir. Medeniyetin icatları, fennin harikaları, cihanı
değişiklikten değişikliğe sürüklediği bir devirde asırlık köhne zihniyetlerle, maziye
düşkünlükle mevcudiyetin muhafazası mümkün değildir. Medeniyetten
bahsederken şunu da kesinlikle söylemeliyim ki, medeniyetin esası, ilerleme ve
kuvvetin temeli aile hayatındadır. Bu hayatta fenalık, muhakkak sosyal, iktisadî,
siyasî güçsüzlüğe sebep olur. Aileyi teşkil eden kadın ve erkek unsurların tabiî
haklarına malik olmaları, aile vazifelerini yürütmeye yetenekli bulunmaları
lâzımdır.
1924 (Atatürk’ün B.N., s. 85)

Vatan artık bayındır hale getirilme istiyor, zenginlik ve refah istiyor! İlim ve
bilgi, yüksek medeniyet, hür fikir ve hür zihniyet istiyor! Şeref, namus,
bağımsızlık, öz varlık, vatanın bu isteklerini tam olarak ve hızla yerine getirmek
için esaslı ve ciddî bir şekilde çalışmayı emreder.
1924 (Atatürk’ün S.D.II, s. 180)

Türk İnkılâbı nedir? Bu inkılâp, kelimenin ilk anda işaret ettiği ihtilâl
mânasından başka, ondan daha geniş bir değişikliği ifade etmektedir. Bugünkü
Devletimizin şekli, asırlardan beri gelen eski şekilleri ortadan kaldıran en gelişmiş
tarz olmuştur. Milletin, varlığını devam ettirmesi için fertleri arasında düşündüğü
müşterek bağ, asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet, dinî
ve mezhebî bağlantı yerine Türk milliyeti bağıyla fertlerini toplamıştır. Millet,
uluslararası umumî mücadele sahasında hayat sebebi ve kuvvet sebebi olacak ilim
ve vasıtanın ancak çağdaş medeniyette bulunabileceğini, bir değişmez gerçek
olarak prensip saymıştır. Netice olarak, millet saydığım değişiklik ve inkılâpların
tabiî ve zarurî icabı olarak umumî idaresinin ve bütün kanunlarının, ancak dünyevî
ihtiyaçlardan mülhem ve ihtiyacın değişme ve gelişmesiyle sürekli olarak değişme
ve gelişmesi esas olan dünyevî bir zihniyeti, hayatı boyunca devam edecek bir
idare saymıştır. Büyük milletimizin hayatının seyrinde vücuda getirdiği bu
değişiklikler, herhangi bir ihtilâlden çok fazla, çok yüksek olan en muazzam
inkılâplardandır. Çok milletlerin kurtuluş ve yükselme mücadelesinde şahlandıkları
görülmüştür. Fakat bu şahlanma, Türk milletinin şuurlu şahlanmasına benzemez.
1925 (M.E.İ.S.D. I, s. 28)

Kültürel ve sosyal alanda başardığımız işler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal
çehresini, kesin çizgileriyle ortaya çıkarmıştır. Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz dili,
ar, ilimsel müzik ve teknik kurumlarıyla kadını erkeği her hakta eşit, modern Türk
toplumu bu son yılların eseridir. Türk ulusu, ancak varlığını derin ve sağlam kültür
sınırları ile çevreledikten sonradır ki, onun yüksek kapasitesi ve erdemi, uluslar
arasında tanılır. Türk ulusuna doğal rengini veren bu devrimlerden her biri, çok
geniş tarihsel devirlerin öğünebileceği büyük işlerden sayılsa yeridir.
1935 (Atatürk’ün S.D.I, s. 366)

Devlet memurları, bütün milletin kıyafetlerini düzeltecektir. İlim, sıhhat
açısından pratik olmak itibariyle her görüş noktasından tecrübe edilmiş medenî
kıyafet giyilecektir. Bunda, tereddüde yer yoktur. Asırlarca devam eden gafletin acı
derslerini tekrarlamaya takat yoktur. Biz, medenî insan olduğumuzu ispat ve
gösterme için gerekeni yapmakta asla tereddüt etmeyeceğiz.
1925 (Mustafa Selim İmece, Atatürk’ün fi.D.K. ve İ.S., s.61)

Kadınlarımızın her millette olduğu gibi, bizim milletimiz için de ne kadar
yüksek ehemmiyeti olduğunu söylemeğe lüzum yoktur. Bizim milletimizde kadın,
eskiden bu ehemmiyeti, hakikaten en yüksek derecede kazanmıştır. Büyük
atalarımız ve onların anaları, tarihin, olayların tanıklığıyla sabittir ki, cidden
yüksek faziletler göstermişlerdir. Burada birçok noktalardan sayabileceğimiz o
faziletlerin en büyüğü ve en ehemmiyetlisi, kıymetli evlâtlar yetiştirmeleriydi.
Hakikaten, Türk milletinin bütün cihanda, yalnız Asya’da değil Avrupa’da dahi
büyük ezici kudret göstermiş olması, çok parlak hareketler yapmış bulunması, hep
öyle kıymetli anaların faziletli evlâtlar yetiştirmesi ve daha beşikten çocuklarının
ruhuna mertlik ve fazilet telkin etmesi sayesinde idi. Şunu söylemek istiyorum ki,
kadınlarımızın umumî vazifelerde üzerlerine düşen hisselerden başka kendileri için
en ehemmiyetli, en hayırlı, en faziletli bir vazifeleri de iyi anne olmaktır. Zaman
ilerledikçe, ilim geliştikçe, medeniyet dev adımlarıyla yürüdükçe, hayatın, asrın
bugünkü gereklerine göre evlât yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Anaların,
bugünkü evlâtlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün
anaları için, gerekli özellikler taşıyan evlât yetiştirmek, evlâtlarını bugünkü hayat
için faal bir uzuv haline koymak, pek çok yüksek özelliği şahıslarında taşımalarına
bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız, hattâ erkeklerden daha çok aydın, daha çok
feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer hakikaten milletin anası
olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar. 1928 (Atatürk’ün S.D. II, s. 151-152)

Bir toplum, cinsinden yalnız birinin yeni gerekleri edinmesiyle yetinirse, o
toplum yarıdan fazla güçsüzlük içinde kalır. Bir millet ilerlemek ve medenîleşmek
isterse, bilhassa bu noktayı esas olarak kabul etmek mecburiyetindedir. Bizim
toplumumuzun başarı gösterememesinin sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz
ilgisizlik ve kusurdan doğmaktır. İnsanlar dünyaya alnında yazılı olduğu kadar
yaşamak için gelmişlerdir. Yaşamak demek, faaliyet demektir. Bu sebeple bir
toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer organı işlemezse o toplum felç
olmuştur. Bir toplumun, hayatta çalışması ve muvaffak olması için çalışmanın ve
muvaffak olabilmenin bağlı olduğu bütün sebep ve şartları benimsemesi gerekir.
Bundan ötürü bizim toplumumuz için ilim ve fen gerekli ise bunları aynı derecede
hem erkek hem de kadınlarımızın edinmeleri lâzımdır. Malûmdur ki, her safhada
olduğu gibi sosyal hayatta dahi iş bölümü vardır. Bu umumî iş bölümü arasında
kadınlar, kendilerine ait olan vazifeleri yapacakları gibi aynı zamanda sosyal
topluluğun refahı, saadeti için gerekli gündelik çalışmaya da dahil olacaklardır.
Kadının ev vazifeleri, en ufak ve ehemmiyetsiz vazifesidir.
Kadının en büyük vazifesi, analıktır. İlk terbiye verilen yerin ana kucağı olduğu
düşünülürse bu vazifenin ehemmiyeti lâyıkıyla anlaşılır. Milletimiz, kuvvetli bir
millet olmaya karar vermiştir. Bugünün gereklerinden biri de, kadınlarımızın her
hususta yükselmelerini temindir. Bu sebeple kadınlarımız da okumuş ve bilgi
sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün tahsil derecelerinden geçeceklerdir.
Sonra, kadınlar sosyal hayatta erkeklerle beraber yürüyerek birbirinin yardımcısı ve
koruyucusu olacaklardır. 1923 (Atatürk’ün S.D. II, s. 85-86)

Bu kadın meselesinde cesur olalım. Vesveseyi bırakalım, Açılsınlar, onların
beyinlerini ciddî ilim ve fen ile süsleyelim. İffeti, fenni sağlıklı şekilde izah edelim.
Şeref ve haysiyet sahibi olmalarına birinci derecede önem verelim.
1918 (Afetinan, M.Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, s. 45

Biz cahil dediğimiz vakit mutlaka mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz.
Kastettiğimiz ilim, gerçeği bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller
çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de gerçeği gören hakikî âlimler çıkar.
1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 132)

İlim tercüme ile olmaz, tetkikle olur. 1932 (Melâhat Özgü, Sümerbank Dergisi, Cilt : 3, Sayı : 29, 1963, s. 167)

İş bölümü, maddî işlerde olduğu gibi fikrî, siyasî, idarî işlerde de çoğalmıştır.
Meselâ ilim, her biri bir mevzu ve usule sahip bir çok kısımlara ayrıldı. Bir adamın
bir ilmi tamamen kavramasına imkân kalmadı.
1930 (Afetinan, M.B. ve M.K.Atatürk’ün El Yazıları, s. 519 – 520)

Dünyada herşey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet
için en hakikî yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında kılavuz aramak
gaflettir, bilgisizliktir, doğru yoldan sapmaktır. Yalnız, ilmin ve fennin yaşadığımız
her dakikadaki safhalarının gelişmesini kavramak ve ilerlemelerini zamanında
izlemek şarttır. Bin, iki bin, binlerce sene evvelki ilim ve fen dilinin çizdiği
kuralları, şu kadar bin sene sonra bugün, aynen uygulamaya kalkışmak, elbette ilim
ve fennin içinde bulunmak değildir.
1924 (Atatürk’ün M.A.D., s. 19; M.E.İ.S.D.I, s. 21)

Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve
kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.
1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 275)

Başlarında kıymetli Maarif Vekilimiz bulunun Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil
Kurumu’nun, her gün yeni hakikat ufukları açan, ciddî ve devamlı çalışmalarını
takdirde yâd etmek isterim. Bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin,
karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründeki analıklarını,
reddolunamaz ilmî belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk milleti için değil ve
fakat bütün ilim âlemi için, dikkat ve ilgi çeken, kutsal bir vazife yapmakta
olduklarını emniyetle söyleyebilirim. Bu ulusal kurumların az zaman içinde, ulusal
akademiler halini almasını temenni ederim. Bunun için, çalışkan tarih ve dil
âlimlerimizin, dünya ilim âlemince tanınacak, orjinal eserlerini görmekle bahtiyar
olmanızı dilerim.
1936 (Atatürk’ün S.D.I, s. 373)

Tabiatta, bilirsiniz ki, hiçbir şey yok olmaz. Ne bir ses, ne bir söz, ne bir
hareket.. Olduğu çağ ne kadar eski veya yeni olursa olsun, bütün bu oluşlar,
oldukları anda gibi tabiat içindedir. Bu dalgalanmada, zaman ve mesafe mefhumu
yoktur. Bugün dünyanın herhangi bir köşesinde söylenen sözü veya akis yapan
hareketleri, yine dünyanın herhangi bir köşesinde aynı anda işitmek, dinlemek,
zaptetmek mümkün olduğunu görüyoruz. Yarın, bizi saran tabian unsurları içinde,
binlerce ve binlerce sene evvel söylenmiş sözleri, olduğu gibi toplayıp tespit etmek
imkânına elbette varılacaktır. Tabiatın, bugün için esrar dolu sinesine gireceği
muhakkak görülen insan zekâsı, beklenilen hakikatleri ortaya koyacaktır. Yine bu
insan zekâsıdır ki, beklediğimiz neticeyi elde etmemiş olmakla beraber, bugünkü
araştırıcı zekâları tatmin edecek ve tarihi aydınlatacak yeni metotlar ve ilimler
bulmuştur.
İşte arkeoloji ve antropoloji, o ilimlerin başında gelir. Tarih, bu son ilimlerin
bulduğu belgelere dayandıkça temelli olur. Tarihi bu belgelere dayanan milletlerdir
ki, kendi aslını bulur ve tanır. İşte bizim tarihimiz, Türk tarihi, bu ilim belgelerine
dayanır. Yeter ki bugünün aydın gençliği, bu belgeleri vasıtasız tanısın ve tanıtsın.
1936 (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 232 -233)

Aydınlar, gidecekleri muhitlerde başlı başına bir âlem yaratabilirler.
Memleketin yalnız bir yerinde değil, beş on yerinde birer ilim merkezi, ışık
merkezi, kültür merkezi yapmalıyız, millet bahtiyar olsun!
1923 (İsmail Arar, Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı, s. 33)

Klâsik etimoloji*’nin karışık görüşleri karşısında bizim teorimiz ve analiz
metodumuz çok basit görünüyor. Fakat hakikat, ezelî ve ebedî hakikat, basittedir.
Teorimizi bir dil kanunu olarak ilim âlemine tanıttığımız gün, Türklük için şanlı bir
zafer günü olacaktır.
(İbrahim Necmi Dilmen, Çığır Mecmuası, sayı: 74-75, 1939, s. 11; Mahmut Atillâ Aykut, T.D.K. Yıllık 1944, s. 63)

Söz konusu tabirler, uluslararası ilim sahasında kolaylıkla ilerlememize
mânidir! Fen terimleri o suretle yapılmalı ki, mânaları ancak istenilen şeyi ifade
edebilsin.
(Akil Muhtar Özden, Atatürk’e ait Bilinmeyen Hatıralar, Yeni Mecmua, Sayı : 21, 1939)

Edebiyat denildiği zaman şu anlaşılır: Söz ve mânayı, yani insan dimağında yer
eden, her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları
dinleyenleri veya okuyanları, çok alâkalı kılacak surette söylemek ve yazmak
sanatı. Bunun içindir ki, edebiyat, ister nesir halinde olsun, ister nazım şeklinde
olsun, tıpkı resim gibi, heykeltraşlık gibi bilhassa musiki gibi, güzel sanatlardan
sayıla gelmektedir.
Beşeriyette, en müspet ilim ve en ince teknik esaslarına dayanan hayatla ve
kanla karşılaşmak, kendileri için alında yazılı olan askerlik gibi yüksek bir idealist
meslek dahi, kendini içinde bulunduğu topluma anlatabilmek ve bu büyük insanlık
ve kahramanlık yolculuğunu hazırlayabilmek için, uyandırıcı, hedeflendirici,
yürütücü ve nihayet fedakâr ve kahraman yapıcı vasıtayı, edebiyatta bulur. Bu
itibarla, edebiyatın her insan cemiyeti ve bu cemiyetin hal ve istikbalini koruyan ve
koruyacak olan her teşekkül için, en esaslı terbiye vasıtalarından biri olduğu,
kolaylıkla anlaşılır.
Bunun içindir ki Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı, edebiyat öğretiminde
şu noktalara, bilhassa ehemmiyet ve kıymet vermelidir:
a) Türk çocuğunun kafasını, fıtrî yaradılışındaki dikkat ve itinaya göre oluşturmak.
Bu, Cumhuriyetin sıhhî düzeni ile alâkadar olan vekâlete de yönelen bir vazifedir.
b) Güzel muhafaza edilen Türk kafa ve zekâlarını açmak, yaymak, genişletmek.
Bu, bilhassa Kültür Bakanlığı’nın vazifesidir. Bununla birlikte olarak, istidatlı Türk
çocuk kafalarına müspet ilim ve maddî teknik mefhumlarını, yalnız nazarî olarak
değil, aynı zamanda pratik vasıtalar ile de yerleştirmek.
c) Bir taraftan da, Türk kafalarındaki kabiliyetleri, Türk karakterindeki
sağlamlıkları, Türk duygularındaki yükseklik ve genişlikleri, kendilerini hiç
zorlamadan, tabiî bir tarzda ve olduğu gibi ifadeye onları alıştırmak.
Bunlar yapılınca, netice şu olacaktır: Türk çocuğu konuşurken, onun ifade ve
anlatış tarzı, Türk çocuğu yazarken, onun ifade üslûbu, kendisini dinleyenleri, onun
yürüdüğü yola götürebilecek bu kabiliyeti sayesinde, Türk çocuğu kendisini
dinleyen veya yazısını okuyanları, peşine takarak yüksek Türk ülküsüne
iletebilecek, ulaştırabilecektir. Bu edebiyat telâkkisi, böyle bir edebiyat öğretimi
sayesindedir ki, edebiyat anlamından anlaşılan gayeye varmak mümkün olabilir.
1937 (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 272-273)

Muhterem Efendiler, sizi günlerce işgal eden uzun ve ayrıntılı söylevim, en
nihayet mazi olmuş bir devrin hikâyesidir. Bunda, milletim için ve müstakbel
evlâtlarımız için dikkat ve uyanıklığı davet edebilecek bazı noktalar belirtebilmiş
isem, kendimi bahtiyar sayacağım.
Efendiler, bu söylevimle millî hayatı sona ermiş farz edilen büyük bir milletin
bağımsızlığını nasıl kazandığını ve ilim ve fennin en son esaslarına dayalı millî ve
çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye çalıştım. Bugün ulaştığımız netice,
asırlardan beri çekilen millî felâketlerin doğurduğu uyanıklığın ve bu aziz vatanın
her köşesini sulayan kanların karşılığıdır. Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet
ediyorum.
1927 (Nutuk II, s. 897)

Bir “Aydınlatma Heyeti” oluşturarak Anadolu’yu dolaşmaya karar veren İstanbul
Üniversitesi Talebe Birliği’nin telgrafına cevabı :
Heyetinizin oluşmasını memnuniyetle karşıladım. Memleketin aydın
gençliğinin bağnazlık ve gericiliğe karşı mücadelesindeki yüksek vazifesini idrak
ile teşebbüs sahasına geçmesi, takdire değerdir. Düzenleyeceğiniz heyetlerin
memleket dahilinde seyahati, en büyük ilim ocağına, memleketimizi yakından
tetkik fırsatını da vereceğinden ayrıca faydalıdır.
1925 (Atatürk’ün S.D.V.,s.154)

Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin
aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler uygulamaya geçtiği vakit, Türk
milleti yükselecektir.
(Afetinan, Atatürk’ün B.N.M., s.37)

Yurttaşlarım!
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk
kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bundaki
muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak
kararlı bir şekilde yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz.
Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.
Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine
çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî
kültürümüzü çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.
Bunun için bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre
değil, asrımızın sürat ve hareket kavramına göre düşünülmelidir. Geçen zamana
nispetle daha çok çalışacağız. Daha az zamanda daha büyük işler başaracağız.
Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk milletinin karakteri
yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti millî
birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü Türk milletinin
yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu
meşale müspet ilimdir.

1933 (Hakimiyeti Milliye gazetesi, 30. 10. 1933; Atatürk’ün S.D.II, s. 272)

Hz. Muhammed’i, yüksek kişiliğine yaraşır şekilde belirtemeyen bir eser hakkında
söylemiştir:
Muhammed’i bana, cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine
kapılan bu gibi cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla
kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir
derviş, Uhud Muharebesi’nde en büyük bir komutanın yapabileceği bir plânı nasıl
düşünür ve tatbik edebilir? Tarih, gerçekleri değiştiren bir sanat değil, belirten bir
ilim olmalıdır. Bu küçük harpte bile askerî dehâsı kadar siyasî görüşüyle de
yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim
tarih çalışmamıza katılamazlar. Muhammed, bu harp sonunda çevresindekilerin
direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip düşmanı
takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık
görülemezdi.
1930 (Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, Cilt : 9, Sayı: 100, 1945, s. 3)

Allahın emri çok çalışmaktır. İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz
de onlardan ziyade çalışmaya mecburuz. Çalışmak demek, boşuna yorulmak,
terlemek değildir. Zamanın icaplarına göre ilim ve fen ve her türlü medeniyet
buluşlarından azamî derecede istifade etmek zorunludur. Hepimiz itirafa mecburuz
ki, bu husustaki hatalarımız çok büyüktür.
1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 92)

Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir
kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz.
1922 (Atatürk’ün S.D.II, s. 66-67)

Hutbe demek halka hitap etmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin mânası
budur. Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve mânalar
çıkarılmamalıdır. Halkı, genel durumdan haberdar etmek son derecede
ehemmiyetlidir. Çünkü her şey açık söylendiği zaman halkın beyni çalışma halinde
bulunacak, iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun
veya bunun arkasından gitmeyecektir. Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir dilde
olması ve onların da bugünkü gerek ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve
Padişah namını taşıyan müstebitlerin arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek
içindi. Hutbeden maksat, ahalinin aydınlanması ve doğru yolun gösterilmesidir;
başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hattâ bin sene evvelki hutbeleri okumak, insanları
bilgisizlik ve gaflet içinde bırakmak demektir. Hutbe okuyanların herhalde halkın
kullandığı dille görüşmesi gereklidir. Geçen sene Millet Meclisi’nde söylediğim bir
nutukta demiştim ki “Minberler, halkın beyinleri, vicdanları için bir verim kaynağı,
bir nur kaynağı olmuştur”. Böyle olabilmek için minberlerden aksedecek sözlerin
bilinmesi ve anlaşılması, fen ve ilim gerçeklerine uygun olması lâzımdır. Hutbe
okuyanların, siyasî durumu, toplumsal ve medenî durumu her gün takip etmeleri
zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış öğretilmiş olur. Bundan ötürü
hutbeler tamamen Türkçe ve zamanın gereklerine uygun olmalıdır ve olacaktır.
1923 (Atatürk’ün S.D. II, s. 95-96)

Kuran’ın tercüme edilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye tercüme
ediliyor. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir
verdim. Halk, tekrarlanmakta bulunan bir şey mevcut olduğunu ve din işleriyle
ilgili kimselerin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka bir işleri olmadığını
bilsinler.
1930 (Atatürk’ün S.D. III, s. 85; Ayın Tarihi, N: 73, 1930)

Her şeyden evvel şunu, en basit bir dinî gerçek olarak bilelim ki, bizim
dinimizde bir özel sınıf yoktur. Ruhbaniyeti reddeden bu din, inhisarı kabul etmez.
Meselâ din âlimleri; mutlaka aydınlatmak vazifesi bu bilginlere ait olmadıktan
başka dinimiz de bunu kat’iyetle meneder. O halde biz diyemeyiz ki, bizde bir özel
sınıf vardır; diğerleri dinen aydınlatmak hakkından mahrumdur. Böyle düşünürsek
kabahat bizde, bizim bilgisizliğimizdedir. Hoca olmak için yani dinî gerçekleri
halka öğretmek için, mutlaka ilmî kıyafet şart değildir. Bizim yüce dinimiz, her
Müslüman erkek ve kadına araştırmayı farz kılıyor ve her Müslüman, bu dine
bağlananları aydınlatmakla vazifelidir.
Bir fikri daha düzeltmek isterim. Milletimizin içinde gerçek din âlimleri,
âlimlerimiz içinde milletimizin gerçekten iftihar edebileceği din bilginlerimiz
vardır. Fakat bunlara mukabil, ilmî kıyafet altında ilim gerçeğinden uzak, gereği
kadar okuyup öğrenmemiş, ilim yolunda yeteri kadar ilerleyememiş hoca kıyafetli
cahiller de vardır. Bunların ikisini birbirine karıştırmamalıyız.
1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 144)

Cumhuriyet Hükûmeti’mizin bir Diyanet İşleri Başkanlığı makamı vardır. Bu
makama bağlı müftü, hatip, imam gibi görevli birçok memurları bulunmaktadır. Bu
vazifeli kişilerin ilimleri, faziletleri derecesi malûmdur. Ancak burada* vazifeli
olmayan birçok insanlar da görüyorum ki, aynı kıyafeti giymekte devam
etmektedirler. Bu gibiler içinde çok cahil, hatta okuma yazması olmayanlara
tesadüf ettim. Bilhassa bu gibi bilgisizler, bazı yerlerde halkın mümessilleri imiş
gibi onların önüne düşüyorlar. Halkla doğrudan doğruya temasa âdeta bir mâni
teşkil etmek sevdasında bulunuyorlar. Bu gibilere sormak istiyorum: “Bu vaziyet
ve yetkiyi kimden, nereden almışlardır?” Millete hatırlatmak isterim ki, bu
lâubaliliğe müsaade etmek asla doğru değildir. Herhalde yetki sahibi olmayan bu
gibi kişilerin, görevli olan kimselerle aynı kıyafeti taşımalarındaki mahzur
bakımından hükûmetin dikkatini çekeceğim.
1923 (Atatürk’ün S.D.II, S. 215-216)

Tekkeler mutlaka kapanmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti, her şubede doğru yolu
gösterecek kudrete sahiptir. Hiçbirimiz tekkelerin uyarmasına muhtaç değiliz. Biz
medeniyetten, ilim ve fenden kuvvet alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka bir şey
tanımayız. Doğru yoldan sapmışların gayesi, halkı kendinden geçmiş ve abdal
yapmaktır. Halbuki halkımız, abdal ve kendinden geçmiş olmamaya karar
vermiştir. Bunlar basit bir iş görünür; fakat ehemmiyeti vardır. Biz dünya ailesi
içinde medenîyiz. Her görüş noktasından medeniyetin gereklerini tatbik edeceğiz.
1925 (Mustafa Selim İmece, Atatürk’ün fi.D.K. ve İ.S.s.68)

Bundan sonra pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zafer süngü zaferleri
değil, ekonomi ve ilim ve kültür zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar
kazandığı zaferler, memleketimizi gerçek kurtuluşa yöneltmiş sayılamaz. Bu
zaferler, ancak gelecek zaferimiz için kıymetli bir zemin hazırlamıştır. Askerî
zaferlerimizle gururlanmayalım. Yeni ilim ve ekonomi zaferlerine hazırlanalım.
1923 (Atatürk’ün S.D. II, s. 72)

El emeği kâfi değildir. Makinelerden istifade etmek lâzımdır. Asırlardan beri
kullanmakta olduğumuz sabanları bir tarafa bırakacağız. Çağın ilerlemesinin
gerektirdiği bütün ziraî âlet ve araçları memlekete getireceğiz. İnsan kuvvetini
makine ile telâfi etmek mecburiyetindeyiz. Fakat, yalnız çalışmak, yalnız lâzım
olan ziraî âlet ve araçları elde etmek kâfi değildir. Çalışmanın yolunu da bilmek
lâzımdır; bunun için de ilim lâzımdır, fen lâzımdır, irfan lâzımdır. Bundan ötürü
çiftçilerimizi, bu görüş noktasından yetiştirmek icap eder. Bu yoldan gideceğiz.
1923 (Gazi ve İnkılâp, Mahmut Soydan, Milliyet gazetesi, 4-5. 2. 1930)

Köylülerimiz, köy çocukları denilebilir ki bütün hayatlarını tarlada, meralarda
hareket ve beden çalışması içinde geçirirler. Fakat gereken şekilde, ilim ve fen
kurallarına göre olmadığı için gayenin istediği netice beklenemez. Türk ırkında
mazinin uğursuz, olumsuz, mânasız izleri kalmıştır. Tarihlerde dünya hâkimi olmuş
koskoca Türk milletine bugünkü neslimiz mirasçı olduğu zamanda, bu koca milleti
biraz zayıf, biraz hasta, biraz cılız bulmuştur. Efendiler, gürbüz, yavuz evlâtlar
isterim! 1926 (Atatürk’ün S.D.II, s. 245)

Harp, muharebe, nihayet meydan muharebesi, yalnız karşı karşıya gelen iki
ordunun çarpışması değildir; milletlerin çarpışmasıdır. Meydan muharebesi,
milletlerin bütün mevcudiyetleriyle, ilim ve teknik sahasındaki seviyeleriyle,
ahlâklarıyla, kültürleriyle, özetle bütün maddî ve manevî kudret ve faziletleriyle ve
her türlü vasıtalarıyla çarpıştığı bir imtihan sahasıdır. Bu sahada, çarpışan
milletlerin gerçek kuvvet ve kıymetleri ölçülür. Netice yalnız maddî güçlerin değil,
bütün kuvvetlerin, bilhassa ahlâkî ve kültürel kuvvetin üstünlüğünü görünür hale
getirir. Bu sebeple meydan muharebesinde yenilen taraf milletçe ve memleketçe,
bütün maddî ve manevî varlığıyla mağlûp edilmiş sayılır. Böyle bir akıbetin ne
kadar feci olabileceğini tahmin edersiniz. Yok oluş, yalnız savaş alanında bulunan
orduya münhasır kalmaz. Asıl, ordunun mensup olduğu millet feci akıbetlere uğrar.
Tarih, başlarındaki tacidarların, haris politikacıların birtakım hayalî emellerle,
vasıtası durumuna düşen müstevli orduların, müstevli milletlerin uğradığı bu nevi
feci akıbetlerle doludur.
1924 (Atatürk’ün S.D.II, s. 178)

Asker ocağı, teşkilâtıyla, millet ve hükûmetin itimadına sahip, ilim ve ahlâkça
yüksek, fedakârlık fikirleri ve özellikleri ile belirgin, vazife aşkıyla dolu subay
kurullarından teşekkül eden talim heyetleriyle, milletin yetişmiş gençlerini yalnız
askerlik açısından değil bilgi açısından da eğiten ve yetiştiren bir mektep, bir
terbiye ocağıdır. Bu ocakta vatandaşlar, eşitliği öğrenirler; cesaret ve teşebbüs
fikirlerini geliştirirler. Bu ocakta bütün vatandaşlar, hep aynı toprağın evlâdı
olduklarını en iyi duyarlar. Bütün vatandaşların millet ve memlekete faydalı ve
yararlı olmak lüzumu, orada en iyi anlaşılır. Vatandaşlar, milletin kıymetli, kudretli
ve yüksek medeniyetli olabilmek için yegâne koruyucunun ordu olduğunu ve yine
milleti dünya karşısında hürmete lâyık bir mevkide tutan yegâne vasıtanın ordu
bulunduğunu en iyi ordu içinde öğrenir. Japonya, ancak çarlıkta Ruslara karşı
kazandığı zaferle medeniyetini Avrupalılara tasdik ettirebilmişti. Bağımsızlık
zaferimiz olmasaydı milletimizin maddî ve bilhassa manevî mevcudiyeti, bugün
tarihe karışmış olacaktı.
Bir milletin yükselmesi için ilim, sanat, fikrî ve iktisadî ilerlemeler ne derecede
mühim ise, ordu da bu ehemmiyete paralel ehemmiyette tanınmalıdır. Mazide nice
yüksek medeniyetler görülmüştür ki, muhafaza ve müdafaasında kusur edildiği
için, istilâlar altında çiğnenmiş ve yıkılmıştır. Bir yenilgiden sonra, ordunun kıymet
ve lüzumu kolay anlaşılır. Mağlubiyetten ders alan böyle bir millet, dört elle
orduya sarılır. Fakat ordunun ehemmiyetini anlamak için mağlûbiyet tecrübesi
geçirmeyi beklememelidir. Bir millet için takdire değer olan şudur ki, galibiyetten
sonra hiç gurur göstermeyerek ve düşmanı önemsiz görmeyerek ordusunun
mükemmeliyetine çalışır ve çocuklarını, askerlik vazifesini fedakârlıkla
yapabilecek yüksek his ve kabiliyette yetiştirir.
1930 (Afetinan, M.B. ve M.K. Atatürk’ün El Yazıları, s. 122-123)

Manevî kuvvetler, bilhassa ilim ve iman ile yüksek bir şekilde gelişir.
1922 (Atatürk’ün S.D.I, s. 223)

Ben, manevî miras olarak hiçbir nass-ı katı’*, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve
kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım, ilim ve akıldır.Benden
sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü müşkülât önünde, belki
gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi
rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle dönüyor, milletlerin,
cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir
dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin
gelişimini inkâr etmek olur. Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve
başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu
temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî
mirasçılarım olurlar.
(İsmet Giritli, Kemalist Devrim ve İdeolojisi, s. 13)

Ben o adamım ki ordunun memleketi, milleti muhakkak bir neticeye
götürebileceği noktalarda emir veririm. Fakat ilim ve bilhassa sosyal ilim sahasına
dahil işlerde ben emir vermem. Bu alanda, isterim ki bana bilginler doğru yolu
göstersinler. Onun için, siz kendi ilminize, kültürünüze güveniyorsanız, bana
söyleyiniz. Sosyal ilmin güzel yönlerini gösteriniz, ben takip edeyim.
1923 (Ahmet Cevat Emre, İki Neslin Tarihi, s. 316)

Kaynaklar:

https://www.ataturkanlatiyor.com/search.php?search=ilim&sozler=on&sene=0000

https://pasinler13martorta.meb.k12.tr/meb_iys_dosyalar/25/12/712717/dosyalar/2018_11/16090608_atatYrkYn_fikir_ve_dYYYnceleri-converted.pdf

 

 

Pusulamız Beş Renk

Türk Musevileri

Selcuk arkadaşımız şöyle bir soru sormuş. “Hangi devlette daha çok Hazar Türkü var Romanya Moldova veya başka yerler mi , tabi göç ettiler galiba Fransa ABD ye” Bu konu hakkında bayağı delilleri ile nerelere gittiğine dair bulgular var. Mesela Cengiz Özakıncı bu konu hakkında bayağı araştırmalar yapmıştır. Ondan önce şunu demek isterim. Hani ha bire ortada dolaşan bir söylem var ve bu söylem.

Özellikle İbrani toplumu tarafından ha bire ortaya atılıp duruluyor. Ve 13 cü kabile diye İbraniler’in kayıp bir kabilesinden bahsediliyor. Ama bana göre ortada kayıp bir İbrani kabilesi falan yok. Adamlar resmen başkalarının topraklarında gözleri var. Ve özellikle Güney doğu Anadolu toprakları ve buraları ile bağdaştırma derdinde oldukları için bu sözde kayıp kabileyi o yüzden ortaya atıyorlar bunu. Geleyim lafı fazla uzatmadan Hazar Türkleri nerede. Olayı Hazar Türk tarihini incelemeden cevaplamak yanlış olur.

Neden derseniz Hazar ilk kurulduğunda resmi bir dini olmayan devlet olarak kuruldu. Fakat kurucu Türklerin ata dini Gök tanrı inancı idi ve yaratıcı tek olana ulaşmak için ise şamanik ritüelleri uyguluyorlar idi. Zamanla devlet yayıldı ve büyüdü. Özellikle Doğru Roma ki sözde çakma ismi Bizans ve Yahudi Hahamlara göre Hazar devletinin Türk olduğu kayıtlar altına da alındı. Gelelim esas bu toplumda Türkler nerelere gitti. Evet Selcuk bey kardeşim. Senin dediğin her tarafa gitti bu toplumlar.

Olayın retiğü, akışı şöyle. Hazar Kaanı İslamiyet de doğduktan sonra üç büyük dine mensup din adamlarını sarayına çağırttı. Ve kendilerine dinleri anlamalarını söyledi. Neticede Musevilik dininin hepsinde de önce olduğunu öğrenince Musevilik dinini kabul ettiğini halkına deklere etti. Fakat halkını bu inanca inanması için zorlamadı. Herkesi dininde özgür bıraktı. Laikliğin ilk örneği. Sonrasında ise ülkenin belli bir bölgesi Hristiyan toplumu ile gerek coğrafi baskı gerekse diğer ilişkiler ile yakınlaşmada bulundu. Diğer bir bölümü keza aynı şekilde Müslüman toplumu ile.

Geriye kalan kısmı ise Kaanının etkisi ile Museviliği seçti. Bir kısmı da geleneksel gök tanrı inancına devam etti. Sonrasında ise devlet her devlette olduğu gibi yıkılışa uğradığında İslamiyete meyilli bir kısım topluluk Doğu Anadolu üzerinden aşağı inip Selçuklu yu oluşturdu. Diğer toplum ise Hristiyanlık ile daha çok Güney doğu Avrupaya yönelip buranın coğrafi ve insan alt yapısını oluşturdu. Ve geriye kalan kısmı yani Museviler. İşte en gizemli kısmı ise bu.

Museviler ile bir kısmı Polonya bölgesine yöneldi. Bunların bir kısmı ise yine Avrupa’nın Güney batı kısmından gelen ve Endülüs kıyımına uğrayanlar ise birleşip diğer toplumu oluşturdu. Zamanla Amerika kıtasına göçler başladığında Avrupa’da pek kabul görmeyen bu toplum Amerika’ya göç etti. Cengiz Özakıncı’nın araştırmaları ve bulguları burada çok önemli. Kimileri tarafından pek önemsenmese da yaptığı araştırmada Amerikan nüfus idaresini taradığı soy isim dağarcığında ki zaten biraz da insanları şüpheye iten kısım bu fakat bence tam tersi.

Soy adı Türkçe olan yaklaşık Amerika’da 2 milyon 200 bin e yakın insan var. Yani Kendini İbrani sanan Hazar Türk Musevisi. Buna rağmen yine de itiraz edenler var. Aynen şöyle diyenler. “Yahu artık toplumlar öylesine kaynaştı ki Turk mü kaldı” dan tutun da “Yahu onaşr bir şekilde bu soy adları almıştır ve ırksal belirmede bu bir belge delil oluşturmaz diyenler mi? İşte Türk olanı kabullendirmek işte bu kader zor. Ama aralarından biri soy adı Turk olan bir genetik doktoru. Adam internetten ilan veriyor ve soy adı sadece Turk olanlar genetik kökenini araştırıp buraya mesaj göndersin diye.

Yaklaşık 100 bin kişi buna cevap veriyor ve tamamı da Türk toplumunun yoğun yaşadığı Hazar havzası bölgesinden çıkıyor. Yani neticede şu anda

“AMERİKA’DA KENDİNİ YAHUDİ LOBİSİ SANAN MİLYONLARCA HAZAR TÜRK MUSEVİSİ VAR”

Gelelim esas mevzuya. Bence aslında örtbas olmasa açıkça ortaya çıkacak da, maalesef adamlarda muazzam para gücü var. Ve bilgiyi satın alıp dahi maniple edebiliyorlar adamlar. Ne demek mi istiyorum. 1 ci ve 2 ci dünya savaşını çıkartan ve finanse eden sermaye sahipleri sizler sanıyor musunuz kendi ırkından olanları katlettirdi. Hitler bu sermaye tarafından finanse edilen bir yapılanmanın başında idi ve adam kendi köyünü yok etmesi kendi kökenini gizlemek için idi.

Çünkü İbrani bağı olan çakma bir Alman olduğu ortaya çıkacak idi. Ve yaptığı soykırımın ise İbraniler’e değil de İbraniler’ içine giren ve onları bozduğu söylenen sonradan bu topluma kaynayan Hazar Türk Musevileri ve diğer Musevi cemaate yapılan soy kırım idi. Ve bu sayede İbrani cemaate girenlerden arındırılacak idi bu cemaat. İşte bu aşamada size diyeceğim son söz

“BU DEDİKLERİMİN HİÇ BİRİNE İNANMIYOR OLABİLİRSİNİZ VE EVET İNANMAYIN. VE KALKIN GİDİN ARAŞTIRIN. ÖLEN KİŞİLERİN KAFATASI BİLGİLERİ, TIBBİ BİLGİLERİ VE GENETİK KAYITLARI. HALA ULAŞILABİLİR HEM DE. GİDİN LÜTFEN ARAŞTIRIN. ÇÜNKÜ ALMANYA TÜM BU GERÇEĞİ NET OLARAK BİLİYOR VE YAYINLAMIYOR TÜM DÜNYAYA.”

Ayrıca İbrani toplumu sanılan toplumun nereden baksanız %90 yakını Hazar Türk MUSEVİSİ. Ve bunun en büyük dayanağı Atatürk ve Türk tarih tezi. Atatürk 1930 larda Fransa dan göçen Türk Musevi cemaati olan Amikal cemaatine bir konferans verildi. Bu konferansın ana hatları, Türk devletine katılan bu cemaatin Türk toplumuna kaynaşması.

Biliyorsunuz Atatürk her Türk Kaanı gibi dine dayalı bir devlet istemedi. Sebebi bence çok haklı bir gerekçe. Kimseye ruhunun derinliklerinde bir dini zorlayamazsın. İşte bu sebeple bu Musevi Türk cemaatine Türk ulusuna kaynaşması için Türkçeyi kabullenip herkes gibi konuşmasını ve dinlerinde ise istedikleri gibi yaşamakta herkes gibi özgür olduğunu söylemiştir. Geleyim esas konuya, o konferansta özelikle söylenen şu idi. Şu anda İbrani olarak görünen toplumun çoğunun aslında Hazar Türk MUSEVİSİ olduğu. Acaba haksız mı idi ulu önder Atatürk. Bir düşünün derim?

Kıymetli bir Hazar Türkleri araştırmacısından alıntıdır…

 

Eski Türklerde Zaman

Eski_Turklerde_Zaman_Algisi (2)

Türk Dünyası Yazıları

 

Türk Dünyası Mitolojik Simgeleri…

Varlığın Dört Unsuru: toprak, su, hava ve ateş Aşağıdaki veriler ışığında Türk Mitolojik Simgeleri, Türkistan ülkelerinde mi (Azerbaycan ve İran dahil) yoksa Türkiye’de mi halk…

Türk Dünyası ve Deniz

Hamit Naci Mavi Vatan Vakfı başkanı Cem Gürdeniz’in öncülüğünde Hasköy Rahmi Koç müzesi bünyesinde yer alan Fenerbahçe vapuru Alt Salonu’nda Türk dünyası konusunda önemli…

Türk Dünyası İçin Denizlerin Önemi ve Stratejik Bilinci

Türk Dünyası ve Deniz hakkındaki slaytımızı buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

BRICS ve Türk Dünyası

📅 9 Eylül Pazartesi 🇹🇷 Ankara saatiyle 21.00 🇦🇿 Bakü vaktiyle 22.00 🔽 Konuklar: Şair-Düşünür Levent Ağaoğlu, Uluslararası İlişkiler ve Dış politika Uzmanı Nejmeddin Özdemir Anahtar Kelimeler: Çok Kıtalılık….

Denizcilik Stratejileri: Arktik Okyanusu ve Türk Dünyasına sunduğu fırsatlar

                                    Anahtar Kelimeler: Arktik Okyanusu. Arktik Çağ….

Türk Dünyası Denizcilik Vizyonu: Beş Denize ve Okyanuslara Çıkış Yolları

Türkiye Akdeniz ve Karadeniz’e kendi sınırları coğrafyası üzerinden çıkabilirken Hazar denizine çıkış ise Gürcistan, Azerbaycan, İran üzerinden olmaktadır. Basra Körfezi’ne çıkış ise Türkiye,…

Türk Dünyası Limanları /Turkey and Turkestan Sea/River Ports

    Azerbaycan  Kıbrıs Greece Moldova Russia Turkey Uzbek Kırgız Kazakistan Kuzey Rusya’nın Limanları Tübitak – Kutup Ansiklopedisi Rusya Kuzey Denizi Güzergahındaki Bir Limanı…

MGTV ile Türk Dünyası

  📅 9 Eylül Pazartesi 🇹🇷 Ankara saatiyle 21.00 🇦🇿 Bakü vaktiyle 22.00 🔽 Konuklar: Şair-Düşünür Levent Ağaoğlu, Uluslararası İlişkiler ve Dış politika Uzmanı Nejmeddin Özdemir   Konuklar: Türkiye-Azerbaycan Stratejik…

Türkistan/Türk Dünyası İlham Projeleri

Türkistan Bilgelerinden Seçme Sözler Levent Ağaoğlu – 03/06/20240 HAREZMİ Ebu Abdullah Muhammed El-Horezmi (780-850): Harezmlidir (Özbekistan). Bağdat’ta çalışmıştır. Cebiri sistemleştirmiş ve isimlendirmiştir. Arap ve Batı dünyasında küresel geometri…

Türk Dünyası Olimpiyatları 

Dünyada bir çok ülkeler bölgesel oyunlara aktif olarak katılmaktadırlar Akdeniz Olimpiyatları örneğinde olduğu gibi. Türk dünyası ülkeleri arasında bölgesel olimpiyatların düzenlenmesi durumunda ortak dil…

Türk Dünyasının Bilim Adamları dizisi, Bakü Mektubu

Doç. Dr. Aybeniz Rahimova    08.02.2024 Yazmaların Paşa`sını kaybetmenin dayanılamaz acısı  03.04.2023 Bugünün modasıyla değil doğuştan milli olmak  31.01.2023 Pir-i Kalenderim,Hocam….BABAM  04.04.2022 Şair,tezkireci,eğitimci,bilgin…  19.03.2022 `Gam çekme,bulursun şeref-i vuslatı ey dil…  09.03.2022 İlk tradejimizin yazarı da Şuşa`lıydı…  01.03.2022 “Ki ben…

Türk Dünyası’na Türk aydınlarının desteği

Cumhuriyet kurumlarının Türkçülük anlayışı etrafında teşkilâtlandırılması konusundaki Türk Ocakları, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve benzeri kurumlar bu konudaki düşünsel altyapı Rusya’dan ve…

Türk Medyasının Türk Dünyasından Haberi var mı?

https://www.youtube.com/live/MBmTTHgGSwI?si=Qa2vs7MdPXFDGo0V

Demokrasi Kalitesi Sıralamasında ilk 20 ve Türk Dünyası

Ülkelerin Demokrasi Kalitesine Göre Sıralaması İLK 20 1 Danimarka . Çalışan Demokrasi 2 Norveç . Çalışan Demokrasi 3 Finlandiya . Çalışan Demokrasi 4 İsveç ….

Türk Dünyası Haritası

By Bilge Tonyukuk Enstitüsü zaman: Temmuz 04, 2020

MGTV ile Türk Dünyası: Büyük Akdeniz Birliği, Türk Medyası

LEVENT AĞAOĞLU’NDAN TÜRK DÜNYASINA BÜYÜK AKDENİZ BİRLİĞİ (BAB) ÇAĞRISI! https://www.youtube.com/live/id87xNqt-nU?si=ylCjF1SBiA1r5V23 TÜRK MEDYASININ TÜRK DÜNYASINDAN HABERİ VAR MI? https://www.youtube.com/watch?v=MBmTTHgGSwI&ab_channel=MGTVT%C3%BCrkD%C3%BCnyas%C4%B1n%C4%B1nSesi

Türk Dünyası Kültür Atlası, Ahmet Yeşiltepe

Sibel Kandilli @sibelkandilli Yılın en önemli yayıncılık faaliyetlerinden biri @otukennesriyat ’tan geldi. Türk Dünyası Kültür Atlası, hem minikler hem de büyükler için dolu dolu bir atlas olmuş….

Türkiye ve Türk Dünyası, İlber Ortaylı

https://www.youtube.com/watch?v=Tk-Y5rkGT3c Türkiye Cumhuriyeti’nin Yüz Yıllık Tarihi /Dakika 37:25 – 1:11:56 https://www.youtube.com/watch?v=1zwfsO3edI0 Türkiye ve Türk Dünyası.  https://www.youtube.com/watch?v=HhiWne54f0c&t=1286s https://www.youtube.com/watch?v=1-ow1mPvABg   İlber Ortaylı: “Türk Dünyası Doğu ve Batı’nın Sentezidir” | ASYA’DA DEVLET BİRİKİMİ ÇALIŞTAYI Ulusal…

Türk dünyasından Türküler, İrfan Gürdal

Türk dünyasından Türküler, İrfan Gürdal YENİ ŞAFAK PAZAR EKİ Türk dünyası bir kıvılcım bekliyor İrfan Gürdal Sibirya’dan Altaylar’a, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya yaptığı yolculuklarda Türk dünyasından birçok türkü derledi….

Dünya Türklüğü

  Türkiyat araştırmaları geleneğinin teşekkülünde üstlendikleri öncü rolleriyle Finliler ve Macarlar, özel bir konuma sahiptirler. Harva’da başlayıp, Castren, Kellgren, Snellman ve Mannerheim ile devam eden bu…

Türk Alfabesi ve Konuşulan Türkçe

Türk Alfabesinin tek tipleştirilmesi çözüm olamaz. Önemli olan konuşulan Türkçe konusunda Türk ülkelerinin birbirlerini anlaması ve sözlüklerinin kaynaştırılarak ortak bir sözlük üretilmesidir. Kaşgarlı Mahmut’un…

Ege Medeniyetinin Kökenindeki Türk ve Asya Referansları, Mustafa Kemal Atatürk

Atatürk’ün 1 Temmuz 1932 tarihinde metnini kendi hazırladığı ve Hasan Cemil Çambel tarafından anlatılan “Ege Medeniyeti’nin Kökenine Genel Bir Bakış” Konferansında söz konusu medeniyet…

Türk ve Deniz, Levent Ağaoğlu

Türk ve deniz konulu programda, Levent Ağaoğlu, Türklerin denizle olan ilişkisini, tarihsel ve kültürel bağlarını ele alıyor. Denizlerin Türk kültürü üzerindeki etkisi, iç denizlerin…

Türkistan Yazıları

1991 yılından sonra bağımsızlıklarını kazanan Türkistan Cumhuriyetleri çeyrek asra yaklaşan bir zaman süreci içerisinde, kuruluş zamanının ruhuna uygun bir şekilde kendilerini derleyip toparlamasını bilmişlerdir….

Türk Müziğinin Asya Kökleri, Haluk Berkmen

Asya Türklerinin dobra ve ağız kopuzu var. Biz bu müziği unuttuk. Varsa yoksa piyano ve keman. Batı müziğini ben de severim ama Türk müziğine hayranım. Türk müziğinde 400 makam var. Biz bunları da unuttuk.

Düngür, şamanlarda ibadetin bir parçası olan bir tür tef veya davula verilen isimdir. transa geçmek için kullanılır ki bunu belli bir ritimde yapmak gerekir. Dünyanın kalp atışına uygun olarak yani 2 hertz değerinde bir ritim yakalanırsa şamanın iyileştirici gücünü kullanabildiğine inanılır.

Sakhaların zengin bir sözlü halk edebiyatı, folklor dansları ve atalarından miras kalan musiki gelenekleri vardır. Birçok telli saz İskitler (Sakhalar) tarafından geliştirilmiş ve batıya mal olmuştur. Bu müzik aletleri ufak farklarla Dombra, Kopuz, Cura, Saz, Çöğür, Tambura ve Tar adlarını almıştır. Ağız Kopuzu ise Sakhaların en kolay çalınan müzik aleti olup, Komus olarak bilinir. Bu alet üflemeli veya telli olmayıp, ağıza yerleştirilir ve parmakla titreştirilip nefesle çalınır. Bu aletten çıkan sesler dört nala koşan bir atın çıkardığı nal seslerini andırır.

Alttaki resimde telli dombra’yı ve ağız kopuz’unu görüyoruz.

Ağız kopuzunda rezonans kutusu görevini ağzın içi görmektedir. Komus için Türkmenler
Gopuz, Başkurtlar Kubız, Ukraynalılar Drımba, Almanlar Maultrommel demişlerdir. İngilizce
Jaw Harp, Jew’s Harp veya Mouth Harp da denmektedir.

Titreşen bir su yüzeyinde de duran dalgalar oluşur. Altta ortadaki resimde dairesel bir kabın yüzeyindeki suda oluşmuş duran dalgaların simetrik görüntüsü bulunuyor. Bu görüntülerle titreşen bir telde oluşan duran dalgalar arasında yakın ilişki var. Titreşen her telin bir ‘temel titreşim frekansı’ vardır. Temel titreşim frekansının katlarına ‘harmonikler’ denir. Harmonikler duran dalgalardır. Titreşen bir telde oluşan duran dalgaları altta sağda görüyoruz. Türkçede ‘harmoni’ denince, kulağa hoş gelen uyumlu sesler akla gelir.

Demek ki uyumlu olan, simetrik (bakışıklı) sesler ve görüntüler insanlarda güzel duygular uyandırmakta zevk vermektedir. Nedeni de insanların bakışık olan her oluşumda estetik bir özellik buldukları içindir. Bebekler dahi bakışıklı yüzlere gülümseyerek bakarlar. Bakışıklı görüntülerde ve seslerde harmoni ve uyum bulunur.

Bir müzik parçasında ne derece uyum ve harmoni varsa o derece kulağa hoş gelir. Klasik Türk müziğinde derin bir harmoni ve bakışıklık bulunduğundan, dinleyende huzur ve mutluluk duyguları uyandırır. Klasik Türk müziğindeki makamlar zihne değil, ruha hitap ederler. Türk müziğinde yüzlerce makam olsa da, bunlardan sadece 14 tanesi kullanılmıştır. Bakışıklı olmayan ve hatta kulağı tırmalayan sesler içeren klasik batı müziğinde dahi, kendine has bir harmoni ve güzellik bulunduğunu kabul etmek gerekir.

Mevlana sadece döneminde değil, halen bugün bile az rastlanan cinsten bir bilge kişi idi. Hem şiir hem müzik hem de dans içeren bir yaşam felsefesi benimsemiş olmasından öte, fiziksel dünyayı yorumlayan ve o dönemin bilimine göre oldukça ileri görüşleri de vardı. Onun yaşadığı dönemde dünyanın düz olduğuna inanılıyordu. Galile’den birkaç yüzyıl önce Mevlana şöyle dedi: “Dünyamız fezada yumurtanın akının içinde yüzen sarısı gibidir”. Böylece dünyanın hem küre gibi yuvarlak hem de hareketli olduğunu ifade etmiştir.

Zira yumurtanın sarısı akıcı bir sıvı olan yumurtanın akı içinde adeta yüzer. Dünya da güneş etrafında dönerken bir enerji alanı içinde yüzerek yol alır. 28 Ocak tarihli “Evrenin Oluşumu” başlıklı yazımda evrenin bütünsel bir enerji alanı içinde varlığını sürdürdüğünü söyledim. Mevlana’nın yumurta benzetmesi de, günümüzün bilimsel anlayışına ters düşmüyor. Dünya aynen bir yumurta gibi canlı bir varlıktır. Fakat günümüzün sömürücü yaklaşımı, dünyayı cansız bir gezegen olarak sömürülecek bir nesne olarak görüyor.

Sanat bir toplumun kültürünü ve dünya görüşünü yansıtır. Günümüzde doğanın ve yaşamın karmaşıklığı ile belirsizliği hem resim hem de müzik eserlerine yansımış durumdadır. Karmaşıklıktan beliren güzelliğe en ilginç örneklerden biri bakterilerle yapılan sanat eserleridir. Bakterileri besin içeren bir kaba koyduğunuzda hızla üreyerek kap üzerinde birtakım karmaşık şekiller oluştururlar. Değişik renkler üreten bakterilerle ilginç şekiller ve tablolar yapmak mümkündür. Bu açıdan bakterilerle sanat yapmak hem bilgi hem de sezgi gerektirir.

LA: Evrensel ritimi yakalamışız demek ki. Ne mutlu bizlere.

HB: Yakalamışız ama kaybettik.

LA: Tekrar yakalamaktan başka çaremiz yok.

HB: Evet. Asya kültürünü tanımamız şart.

LA: Asya çalgılarımız: TaKopuz. Dombra. Huqin. Ağız Kopuzu. Tar. Eksik olan var mı? Yaşadığımız coğrafyaları, zeminlerin sesini, nefesini makamlaştırmışız.

Yeni Türkiye İçindekiler ve Yayın Kataloğu

Yeni Türkiye İçindekiler 

Yeni Türkiye Yayın Kataloğu

 

Türk Dünyası Mitolojik Simgeleri…

Varlığın Dört Unsuru: toprak, su, hava ve ateş

Aşağıdaki veriler ışığında Türk Mitolojik Simgeleri, Türkistan ülkelerinde mi (Azerbaycan ve İran dahil) yoksa Türkiye’de mi halk tarafından benimsenmektedir?

12 Hayvanlı Takvim
5 Temel Renk
Ağaç: Hayat ağacı olarak kabul edilir. Evrenin ve hayatın birliği, büyüme ve sonsuzluğu simgeler.
Alp Er Tunga Destanı
Ateş: Işık, sıcaklık ve dönüşümü temsil eder. Kutsal bir güç olarak görülür.
Ay: Güneşin karşıtı olarak geceyi, gizemi ve kadınlığı temsil eder. Ay Ata olarak da bilinir.
Dağ: Gökyüzüne en yakın nokta olarak kabul edilir. Güç, dayanıklılık ve kutsallığı simgeler.
Dede Korkut
Ergenekon Destanı
Geyik
Gök Tengri: Türklerin en yüce tanrısıdır. Gökyüzü, evren ve düzenin temsilidir. Adalet ve merhametin kaynağı olarak görülür.
Güneş: Hayat veren, ısıtan ve aydınlatan güneş, bereket, güç ve yenilenmeyi simgeler. Kuyaş veya Koyaş olarak da bilinir.
Kurt
Kurt: Türk mitolojisinde kurdun, ataların ve hükümdarların atası olduğu inancı yaygındır. Güç, cesaret ve liderliği simgeler.
Kuş: Özellikle kartal, özgürlüğü, gökyüzü ile bağlantıyı ve ruhun yükselişini simgeler.
Manas Destanı
Nevruz
Oğuz Kağan
Su
Su Samuru
Su: Hayatın kaynağıdır. Temizlik, bereket ve yenilenmeyi simgeler.
Talay
Tengiz
Tengri
Tonyukuk
Töre
Tuğ/ra
Yılan: Hem olumlu hem de olumsuz anlamlar yüklenir. Bilgelik, dönüşüm ve şifa ile birlikte tehlike ve kötülüğü de temsil edebilir.

 

Çinliler 2024 yılını ejderha yılını büyük şenliklerle kutluyor. Her 12 yılda bir olduğu gibi. Çin’in simgesidir Ejderha.

Türk Mitolojisinin Önemli Sembolleri için kaynak yazarlar:

  1. Pertev Naili Boratav
  2. Bahaeddin Ögel
  3. Emel Esin
  4. Nuray Bilgili
  5. Ahmet Yeşiltepe
  6. Wolfarm Eberhard
  7. Yaşar Çoruhlu
  8. Jean Poul Roux

 

Türk Mitolojisi başlıklı kitaplar

 

Türk mitolojisinde en önemli ilk 10 simge

Türk mitolojisi, zengin bir sembol ve motif hazinesine sahiptir. Bu semboller, sadece mitolojik anlatılarda değil, aynı zamanda Türk kültürünün her alanında, sanat eserlerinden günlük hayata kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkar. Ancak “en önemli”yi belirlemek oldukça zordur, çünkü sembollerin önemi kültüre, döneme ve kişisel yorumlara göre değişiklik gösterebilir. Yine de Türk mitolojisinde sıklıkla karşımıza çıkan ve önemli anlamlar taşıyan bazı sembolleri sizler için derledim:

Türk Mitolojisinin Önemli Sembolleri

  1. Gök Tengri: Türklerin en yüce tanrısıdır. Gökyüzü, evren ve düzenin temsilidir. Adalet ve merhametin kaynağı olarak görülür.
  2. Kurt: Türk mitolojisinde kurdun, ataların ve hükümdarların atası olduğu inancı yaygındır. Güç, cesaret ve liderliği simgeler.
  3. Güneş: Hayat veren, ısıtan ve aydınlatan güneş, bereket, güç ve yenilenmeyi simgeler. Kuyaş veya Koyaş olarak da bilinir.
  4. Ay: Güneşin karşıtı olarak geceyi, gizemi ve kadınlığı temsil eder. Ay Ata olarak da bilinir.
  5. Su: Hayatın kaynağıdır. Temizlik, bereket ve yenilenmeyi simgeler.
  6. Ateş: Işık, sıcaklık ve dönüşümü temsil eder. Kutsal bir güç olarak görülür.
  7. Ağaç: Hayat ağacı olarak kabul edilir. Evrenin ve hayatın birliği, büyüme ve sonsuzluğu simgeler.
  8. Dağ: Gökyüzüne en yakın nokta olarak kabul edilir. Güç, dayanıklılık ve kutsallığı simgeler.
  9. Kuş: Özellikle kartal, özgürlüğü, gökyüzü ile bağlantıyı ve ruhun yükselişini simgeler.
  10. Yılan: Hem olumlu hem de olumsuz anlamlar yüklenir. Bilgelik, dönüşüm ve şifa ile birlikte tehlike ve kötülüğü de temsil edebilir.

Bu sembollerin anlamları, farklı kültürlerde ve dönemlerde değişiklik gösterse de, Türk mitolojisinde genel olarak aşağıdaki gibi yorumlanabilir:

  • Doğa ile uyum: Türk mitolojisi, doğa güçlerine büyük önem verir. Güneş, ay, su, ateş gibi doğal unsurlar kutsal kabul edilir ve insan hayatının ayrılmaz bir parçası olarak görülür.
  • Atalar kültü: Atalar, geçmişle gelecek arasındaki bağı sağlar ve toplumsal hafızanın korunmasında önemli bir rol oynar. Kurt gibi hayvanlar, ataların ve hükümdarların atası olarak kabul edilir.
  • Kozmolojik anlayış: Türkler, evreni gökyüzü, yer ve yeraltı olmak üzere üç katmanlı olarak düşünürler. Gök Tengri gibi tanrılar, bu kozmolojik düzenin koruyucuları olarak görülür.
  • Şamanizm: Şamanizm, Türk mitolojisinde önemli bir yer tutar. Şamanlar, ruhlar dünyası ile iletişim kurabilen ve hastalıkları tedavi edebilen kişiler olarak kabul edilir.

Unutulmamalıdır ki:

  • Bu liste sadece bir örnektir ve Türk mitolojisinde birçok başka sembol de bulunmaktadır.
  • Sembollerin anlamları, kültüre, döneme ve kişisel yorumlara göre değişiklik gösterebilir.
  • Mitolojideki semboller, sadece tarihsel ve kültürel bir öneme sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda günümüzde de sanat, edebiyat ve tasarım gibi alanlarda ilham kaynağı olmaya devam eder.

 

 

Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş 9 Cilt

I. cilt: Türklerde köy ve şehir hayatı (Göktürklerden Osmanlılara) —

II. cilt: Türklerde ziraat kültürü (Göktürklerden Osmanlılara) —

III. cilt: Türklerde ev kültürü (Göktürklerden Osmanlılara) —

IV. cilt: Türklerde yemek kültürü (Göktürklerden Osmanlılara) —

V. cilt: Türklerde giyecek ve süslenme (Göktürklerden Osmanlılara) —

VI. cilt: Türklerde tuğ ve bayrak (Hunlardan Osmanlılara) —

VII. cilt: Türklerde ordu, ordugâh ve otağ: Devlet, ordu ve aile disiplininin temelleri (Hunlardan Osmanlılara) —

VIII. cilt: Türklerde devlet ve ordu mehteri (Hunlardan Osmanlılara) —

IX. cilt: Türk halk musikisi aletleri (Uygur Devleti’nden Osmanlılara)

 

Dünya Türklüğü

 

Türkiyat araştırmaları geleneğinin teşekkülünde üstlendikleri öncü rolleriyle Finliler ve Macarlar, özel bir konuma sahiptirler.

Harva’da başlayıp, Castren, Kellgren, Snellman ve Mannerheim ile devam eden bu gelenek, uzun bir süre kesintiye uğramıştır. Ancak, çağdaş Finli Türkologlardan Atilla Jorma, memleketimizde Türk Dünyası ve Türkiyat alanında yapmış olduğu ve halen devam ettiği dil, tarih ve kültür çalışmalarıyla yeni bir ivme kazandırarak, Fin-Türkiyat geleneğinin yeniden kurulmasında müstesna bir isim olmuştur.