Levent Ağaoğlu –Fatih doğumluyum, evladı Fatihan’ım. İstanbul’da aile tarihini geriye sardığımızda Edirne, Üsküp, Yakova, Kosova. Burada çok önemli bir bilgi verdiniz. Ebu Hanife-Edirne bağlantısını siz düşünmüşsünüz. Çok teşekkür ederim, burada ifade ettiniz. Ebu Hanife ile bağlandırdığınızda konu Mecelle’ye Ahmet Cevdet Paşa’ya geliyor, şimdi biz bir de kavramlar açısından baktığımızda medeniyet, medeni hukuk işte mecelle…
Günay Özdemir – Öncesinde Fatih’in fıkhi anlamda düzenlemeleri de var.
Biraz önce hocamın söylediği merkezi devlet sistemi kurarken, bir sistem kuruluşu var ve fıkhi anlamında İslami değerlere göre bir fıkıh sistemi kurmuş.
Levent Ağaoğlu –Sayın valim, o kavramlar üzerinden gittiniz, son derece katkıda bulundunuz. Bizim Ahmet Cevdet Paşa’nın mecellesi; İstanbul Konstantinopolis, Andrianopolis gibi kavramlar üzerinden gittiğimizde polisler bizde, yani bugün Adrian dediğimiz Adriyatik bunların hepsi bizde, demek ki biz bunları hanefi hukukuyla meshettik. Şimdi sıkıntı nerede, biz bir harita çizelim diyoruz ki Misaki Milli bir de hanefiliğin haritası var. Ben bugün Hindistan’a gittiğimde Hanefiyle karşılaşıyorum. Pakistan, Bangladeş çok geniş bir coğrafyası var. Mezhebi meşrebi bizimle bir olan insanlar. Burada insanlar Fatih Sultan Mehmet döneminde biz geri düştük diyorlar, ama bence bu konular ordan değil de, Yavuz döneminde ki Mısır fethinden sonra geldi. Bakıyoruz bizim bilgi kaynağımız Doğu’dan geliyordu. Türkistan’dan geliyordu, Horasan, Harakani, Semerkant.
Günay Özdemir – Ahmet Yesevi
Levent Ağaoğlu –Hepsi Horasan’dan geliyorlardı. Daha sonra da Mısır üzerinden gelen melanet –Mısır’ı fethettik ama Mısır’da bizi fethetti– ondan sonra batıdan geldi. Ama Bulgaristan’dan olsun, Rusya’dan olsun 19. Yüzyılda ki Türk düşünürleri bunu tekrar ayağa kaldırdı. Ben bu duyguyu çok önemsiyorum, Yalçın Bey’le de üzerinde çalışıyoruz. Justinyanus’un biz şehirlerle alalım artık, evet siz çok güzel Edirne’yi canlandırdınız o anlamda fikriyat olarak. O zaman İtalya’daki Hanefi hukuku İstanbul’daki Ahmet Cevdet Paşa’nın mecelle hukuku. Bize onun adını Roma Hukuku diye itelemişler, bizden çıkmış nasıl biz rumu bizden çıkardık.. Ben Rumum yani..
Yalçın Koçak – Rumi diyecen, ben Rumiyim doğru laf.
Levent Ağaoğlu –Yani bizden çıkarmışız. Sahibi biziz, bizim bu tekrar bu işi yakalamamız gerekiyor. İstanbul hukukunda da bunun adı Roma Hukuku diye söyledikleri şey İstanbul Hukukudur. İstanbul’da ilk kez Justiyanus Türkçesi Kanuni demek olan Justiyanus tarafından yazılmıştır. Ondan sonra 1500 yıl sonra da Ahmet Cevdet Paşa tarafından hanefi hukukuna göre düzenlenmiştir. Bunun tekrar canlanmasını talep ediyorum. İkincisi de benim şahsi aile tarihimle ilgili. Sayın valim, Edirne Ayşekadın semtindeki 114 numaralı o ev, eskiden rahmetli dedem tarafından Üsküp’ten İstanbul’a geldiğinde otel olarak işletilmiş ve bu ev tekrar kütüphaneye falan çevrilebilirse, Edirne valiliği tarafından kamulaştırılıp…
Günay Özdemir – Kimin o bina?
Levent Ağaoğlu –Bilemiyorum şu an Cemal Funda orada. 1937’de Ayşekadın 114 numara fotoğrafı da var sayın valim bu bir mülkiyet konusu değil, işte biz tarihi yazdığımızda I. Murat –Edirne’nin fatihi I. Murat– benim anne dede soyum, Kosova Meydan Muharebesi’nde Sultan Murat’ın yanında kılıç sallayan bir soy. O açıdan bunun nişanesine çok memnun olurum.
Yalçın Koçak – Senin dayılarından bir tanesi de öyle bir adamdı.
Levent Ağaoğlu –Namık Kemal Funda İstanbul’da Doğru Yol Partisi’nde siyasetçiydi.
Günay Özdemir – Evet, şimdi biliyorsunuz Edirne’den Darul Hadis olarak yapılan ve hadis anlamında yapılan o dönemin en önemli muhaddislerinin ders verdiği ve hadisinde gerçekten önemsendiği, I. Murat tarafından yapılan bir yerimizde var. Baktığınız zaman biraz hızlı geçtik belki ama Edirne’yi çok daha ayrıntılı anlatmamız gerekirdi. Belki sadece onun üzerinde dursak iyi olurdu. Ben özellikle bu medeniyetin nereden geldiğini, İslam medeniyetiyle bağlantısını kurmak için biraz geriden aldım. Edirne’yi anlattığımız zaman Edirne’deki Darul Hadis, Darul Kura, sağlık, teknoloji yeni tabiriyle o dönemde yapılan inovasyonlar neler? Bunlar üzerinde şu an ciddi çalışmalarımız var. Mesela şu anda Gebze Üniversitesi, Karaca Üniversitesi bunlar üzerinde çalışıyor. Fatih Sultan Mehmet hazretleri Gebze’de vefat ettiği için bunlar sahiplenmişler ve üzerinde çalışıyorlar. Fatih Sultan Mehmet’in yaptığı inovasyonlar var ve biz şu an hepsiyle beraber böyle bir medeniyetin tüm unsurlarını ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. İlber Hocamın bir sözü vardır, ondan da bahsedeyim, İlber hocam der ki; “Osmanlı İmparatorluğu’na 3. Roma İmparatorluğu’dur“ der, belki duymuşsunuzdur. Temel olarak İslami değerler alınmış, diğer bilgi birikimi ve hukuki olarak da o şekillerle beraber böyle bir medeniyet oluşturulmuştur.
Yalçın Koçak – Maalesef üzülerek söylüyorum, arkadaşlarımızda bilsin, Edirne ilk defa fakih bir vali gördü. Fıkıhın ne olduğunu öbür valilere sorsak… Bir de gönül meselesi var bu işe gönül koymak lazım. Bu arkadaşımız gönlünü koyunca taş yerinden oynuyor.
Mesleğim ihracat olduğu için 33 ülkede iş gereği bulundum. Hong Kong’da beş yıl kaldım. Bulunduğum Şişecam küresel şirketinde hep ihracat satışta yer aldım ön saflarda idim,
Fâtih, Mutemet Sokak, 1961. Hafızamdaki çocukluğum ve ellerimle tuttuğum umut balonları. Küçük Bey’in Payitahttayım Fâtih’te Mutemet Sokak Evlâd-ı Fâtihân Büyük Atalar Küçük çocuk Kütüklerde Levent Yüreklerde…
Türk ürünlerini satmak tarzında hep büyüdüğüm semt olan Fatih’ten edindiğim bu ruhla hareket ettim. Fatih’in verdiği bir ruh ta insanlarla kaynaşmak olduğundan doğduğum yer olan Fatih’teki bu ruhla hareket ettim hep. Fatih’in Bosna‘da bir fermanı var, din ayrımı yapılmayacak tarzında Katolik veya Müslüman tarzında hep onu hissettim, Çin’de de bunu hissettim, Avrupa’da da. Dört kıtada bulundum hepsinde bunu hissettim. İnsanları sevmek ve ülkene hizmet etmek anlamında.
All Over The World Traveller’s Talks:1 All over the World 1987-2019 EASTERN EUROPE Traveller’s Talk: Romania Traveller’s Talk: Bulgaria Traveller’s Talk: Eastern Europe. Hungary Traveller’s Talk: Eastern Europe. Slovakia Traveller’s Talk:…
Bugün mesleğimde 40.yılım. 1983 yılında Mecidiyeköy’de başladım. Başlayışım tesadüf neticesidir. Boğaziçi Üniversitesi’nde master yapıyordum İngilizce öğrenmek için Boğaziçi Üniversitesi’nin mastır bölümüne kaydolmuştum, akademisyen olmak istiyordum. Bir gün okulun bahçesinde arkadaşımla karşılaştım. Arkadaşım, “Levent şöyle bir iş var” deyince tamam dedim başlayış o başlayış, 40 yıl boyunca devam ettim. Akademisyen olmadığıma da sevindim aslında. Dünyayı gezdim böyle bir odada kalmadım sadece. 2012 yılında SGK üzerinde emekli oldum, emekliliğim kağıt üzerinde, faaliyetlerime etkinliklerime her şekilde devam ediyorum danışmanlık tarzında, yazarlık tarzında etkinliklerime devam ediyorum, enerjik olmayı seven bir insanım.
Bilgelik artı liderlik kavramını önemsiyorum, bilge liderlik anlamında. Düşünüş tarzımda üçgenlerle düşünüyorum sürekli olarak, çünkü bir çizgi olduğu zaman orada karşılıklı gidiş geliş vardır sadece bir çizgidir, lineer diyelim ama üçgen olduğu zaman açılar vardır, farklı bakış açıları vardır bunu çok değerli buluyorum.
Şu şekilde formüle ettim; bilgelik liderlik dış dünya. Bu ikisinin de besleyeni liderliği de bilgeliği de besleyeni dış dünyadır. Dış dünyadaki ayak izinizdir, hani diyorlar ya şimdi karbon ayak izi.
Kişinin kendisinin ayak izi bizzat orada bulunacak. Geçen hafta Balıkesir’e gittim orada iki tane konferans verdim. Göz beyinden kuvvetli, orada gördüklerimden etkilendim.
O anlamda bu üçgenlerle hareket ediyorum. İş hayatında bakış açıları çok fazla rekabet bazlı. Biz hepimiz bir insanız onun için paylaşım çok çok önemli, rekabeti ben geri plana itiyorum. Dayanışma yardımlaşma iş süreçlerinde birlikte olmak, mesela İtalya’nın modeli vardı bir üretim aşamalarında diyelim bir ürün üretiyorsunuz, bu üretim içerisinde on tane aşama var, Türkiye’de bunu hepsini kendimiz yaparız, kurarız bir fabrika bütün aşamaları kendimiz yaparız birbirimize rakip oluyoruz.
İtalyan bunu nasıl yapıyor, Roma İmparatorluğu’ndan gelen bir model var. Üretimi bölmüşler belli bir bölgede diyelim ki hamderiden bitmişderi imal edeceksiniz bunun için de farklı aşamalar var. Üreticiler hepsi bunun farklı bir kısmında uzmanlaşıyor yani üreticiler birbirlerinin tedarikçisi haline geliyor rakibi haline gelmiyor yaptıkları işte mükemmelleşmiş oluyorlar birbirlerine rakip olmamış oluyorlar bakın bu bilgeliktir.
Hakikaten benim kafamda olan bir model bilgelik, bize yabancı olan bir düşünce tarzı değil mesela biz şimdi inovasyon diyoruz yabancı bir kelime Türkçe değil. Latinceden gelme bu kelime bizim değil ki. Yazılı ilk belgemiz olan taşa yazılmış olan Bilge Tonyukuk yazıtında ise bilgelik bir unvandır. Bilgelik olmadan inovasyon olmaz. Daha çok bu konuşulmadı herkes diyor ki inovasyon nasıl yapılır, evet bilgelikle yapılır inovasyon ama daha bu cümle kurulmadı.
O açıdan biz kendimiz olmalıyız, kendi kavramlarımızla gitmeliyiz. İş hayatında da işletmecilikte de kullanılan kavramlar hepsi yabancı kavramlar Amerikan kavramları Fransız bile değil Fransızca devlet yönetiminde kullanılıyormuş o zamanlar.
Bu kavramlarda biz kendimize dönmemiz düşünmemiz lazım, o zaman kendi yolumuzu çizmiş olacağız bizim bir yolumuz var dünyada başka hiçbir millet yok Asya’nın bir ucundan Küçük Asya Anadolu’ya 8000 km yol gelsin bunun getirdiği müthiş bir zenginlik bir birikim var.
İşte yardımlaşmayı hani biz imece deriz iş hayatında rekabeti biraz geriye çekip yardımlaşmayı bilgelikle öne çıkarmak benim bileceğim danışmanlık bu tarzdadır. Bilgelik liderliktir aslında dış dünya bazında hepsi birleşmiş oluyor.
İhracattan şairliğe ve yazarlığa geçiş sürecinde önemli olan ise göz. O sizde varsa eğer. İhracatçılık benim mesleğimdi sevdiğim bir meslekti çünkü insanlarla bir arada olmayı seviyordum o da size başarıyı getiriyor, açık sözlü oluyorsunuz çünkü. Bir de ihracatta şu vardı “One Man Show”. Siz diyemezsiniz ki müşteriyle konuştuğunuz zaman “ya ben işte Ahmet’e sorayım Ayşe’ye sorayım Mehmet’e sorayım Fatma’yı sorayım” yok. Sizin tek başına bir özelliğiniz olacak; Temsil. O zaman çok bilgili olmanız lazım müşteri size sağdan soldan ortadan her taraftan SORULAR soracak, onları siz anında yanıtlamanız gerekecek, komple olmanızın önemi bu şekilde, o açıdan bu mesleği sevdim ben.
Çünkü benim için hayatta iki tane değer var bilgi ve sevgi. O ikisi çok çok önemli kavramlar benim için.
Şairliğe geçişimle ilgili olarak, ben ilk şiirimi Hong Kong’da yazdım 1997 yılında. 2022 yılında yayınladığım şiir kitabıma Levendname adımı verdim, burada büyük Asya destanı tarzında, çünkü 1997 yılında ben Hong Kong’daydım beş yıl kaldım orada kaldığım dönemden geliştirdim. Anneannem şairdi mezar taşında gördüm dedeme yazdığı şiiri Merkezefendi mezarlığında anneannem Feleknaz Funda, dedem daha önceden vefat etmiş onu gördüm. Sallandım köküm oydu annemde de o şairlik vardı, demek ki kişi kendi köklerine çekiyor. O gelmiş beni bulmuş. Kuşaklarla yürüyor. Tabii ki annemden ve anneannemden geliyor buna da çok mutlu oldum ve tabii şairlik kişiye çok özgün bir şey çok özel sübjektif kendinizi ortaya koyuyorsunuz. Fakat kendimde en beğendiğim özelliğim odur tamam araştırmacı bir kişiliğim var, fakat şairlik başka bir şey yani sanatın etkileme gücü çok daha fazla oluyor.
Selimiye ve Üç Nehir (Şiir) Levent Ağaoğlu – 14/11/20230 Şiir: Levent Ağaoğlu (Şair) Seslendirme: Gönül Dilek (Şair)
En tercih ettiğim özelliğim aslında tamam meslek olarak ihracatçı idim ama geçiş tarzı da şu şekilde demek benim özümde varmış şairlik, gözlemlerim göz. Gözünüz görüyor. Halkla birlikte olmayı çok seviyorum çünkü o size enerji veriyor mesela sürekli toplu taşıma ile gider gelirim orada halk size enerji veriyor insanlar size enerji veriyor bunlar da neticede dizelere dönüşüyor.
Mesela sabah arkadaşım aradı güney Afrika’ya ihracat konusunda kendisiyle görüşme yaptım. Konferanslar veriyorum. Benim bir internet sitem var booksonturkey.com oraya yazılar yazıyorum. Yazdığım kitaplar var. İki senedir siteme yazılar yazıyorum içine 2000 tane yazı koydum internet sitemin, Türkçe ve İngilizce çünkü bizim İngilizce dilinde tanıtımımız yok, dünyanın dili bu. Türkçeyi çok önemsiyorum ama başka bir konu. Bizim de bir dünya dili haline gelmemiz lazım, site üzerinde Ekitap projesi başlatacağım.
Şair, yazar Levent Ağaoğlu, Beylikdüzü ve Atatürk Havalimanı bölgesindeki fuar merkezlerinin ulaşım zorluğu nedeniyle yerli ve yabancı ziyaretçiler için cazibesini kaybettiğini özellikle kültür, sanat, teknoloji, turizm konulu fuarların Tarihi Yarımada sınırları içindeki Yenikapı’da açılması gerektiğini söyledi.
Türkiye’de kağıt çok zamlandı çok pahalandı kitaplar 200 TL falan değil mi o zaman şöyle düşündüm mesela şu kitabı yazmışım ben “Kıbrıs Dünyanın Merkezidir” yazdığım zaman Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözü var “Kıbrıs’a dikkat ediniz”. İşte vizyon bu şimdi ben bunu İngilizce olarak yayınlayıp “The Center of the World is Cyprus” diye yazsam burada da böyle dünyayı Kıbrıs’ta bir araya getirici cümleler tespitler yapsam bu dünyanın ilgisini çekecektir diye düşünüyorum çünkü neticede Kıbrıs Akdeniz’de bir ada dünyanın merkezi Akdeniz. Akdeniz zaten dünyanın ortası demek mana itibarıyla İngilizce kitaplar konusunda Ekitaplar konusunda Hintli bir dostumla Hintler ve editoryal konularda kuvvetliler. Kitaplar hem Türkçe olacak hem İngilizce olacak, hem de bunun maliyeti düşük olacağı için kağıt yok çünkü ortada, ulaşılabilirliği de daha fazla olacak. Bana bir dostum “bak eğer burada yoksan -cep telefonunu kastediyor- sen yoksun” dedi. “Cepte eğer yoksan kendini varsayma” dedi.
Benim Hong Kong’ta bulunduğum 1997 yılı çok enteresan, dünyada internetin başlangıç tarihidir, 35 yıl geçmiş. Bakın çok enteresan bir anımı söyleyeceğim size iyi ki aklıma geldi sene 1998 Ali Baba’nın kurucusu olan Jack Ma‘nın bir konferansına dinleyici olarak katıldım ben böyle konferansları toplantıları severim ne oluyor ne bitiyor dış dünyada dedim, hani üçgenlerden bir tanesi. Böyle kısa boylu bir adamcağız Çinli konferans veriyor. AliBaba da daha o zaman AliBaba değil yani bir startup, tanınmışlık olarak daha yeni seviyelerde. Amerikalılar Alibaba’yı borsaya enjekte etmişler, daha ilk dönem 1997’de dünyada internet başlıyor.
Konferansta konuşmaya başladı hem de oturanlar da Ericcson ve Nokia, o zamanki dev firmalar, şu anki iPhone ve Apple’ın pozisyonundalar. Ayakta konuşuyor, siz dedi köpek balıklarısınız dedi, arkada da sunum var, ekranda karidesler hareketli bir şekilde akıyorlar.
Bakın dedi “biz Çinliler denizin dibindeki karidesler gibiyizdir sizin gibi köpek balıkları değiliz biz” dedi. “Biz çok küçüğüz ama bizim küçüklüğümüz ve aramızdaki iletişim çok büyük bir güç yaratır” dedi ve noktayı koydu.
Şimdi siz dönün bakın geriye 25 yıl geriye gidin o adam Startup idi dünyanın bir numarası oldu, nerede Ericcson nerede Nokia, şimdi artık çok pasif konumdalar
Dergiler Made in Turkey Deri’s Avrasya Dosyası Turan Yeni Deniz Sebilürreşad Türksoy ile İpek yolu Rumeli’nin sesi Turkish Time Dünya Gündemi Hamle Dergisi Yesevi…
Ben orada neyi gördüm vizyon bu işte. Vizyon nedir kişiseldir adamda liderlik var bilgelik var ikisi de var demek ki dış dünya. İşte çok önemli bir hatıra.
Geçenlerde Balıkesir’e gittim orada Anadolu Lisesi’nde öğrencilerine Tonyukuk üzerine konferans verdim. İlk yazarımız Tonyukuk üzerine. Orada gençleri gördüğümde onlarla soru sorarak konuştum çok hoşuma gitti çok aktifler canlılar yani ümitlendim yani Z kuşağı tarzında etiketleniyorlar Z kusağı ne demek Z son, Z’den sonra harf yok, insan yok yani o söylemi kabul etmiyorum ama ayrıştırıcı bir söylem XYZ kuşağı, bunlar ne böyle. Gençlere, benim kendi yaşantımdan çıkartarak söyleyebileceğim mücadele, cesaret, vizyon, hayal. Bunların peşinden gitmek sürekli dinamik ve canlı olmak.
Prof Dr Mübeccel Kıray, 1923-2007 1975 sonbaharında Şişli Siyasal’a başladım ve o dönemde okul sağ-sol çatışmaları nedeniyle kapalıydı, daha sonra açıldı ve en kalabalık dersler…
Levendname şiirlerin ana temalarından bir tanesi de İstanbul tarihi yarımadasını dizeleştiren şiirlerdir. Şair, Roma ve Osmanlı dönemine referanslar vererek özellikle tarihi yarımada Fatih üzerinde…
Yani yılgınlık tarzında bir şey söz konusu değil. Mesela gençler yurtdışına gidiyorlar benim kızım da yurtdışında çalışıyor, yurt dışına giden gençleri eleştirmiyorum onlar da orada bizi temsil edecekler farklı bir yaşantıları olacak dış dünyaya çok açık olsunlar izlesinler ne oluyor ne bitiyor. Tabii yeni meslekler gelişiyor yeni gelişen meslekler var ama şöyle bir handikap var hani söyledim ya uzman. Artık bütün meslekler uzman en dipte uzman o zaman geneli göremiyorsunuz bir labirentin içerisindeyseniz kaybolabilirsiniz kaybolmasınlar, geneli görsünler, dünyada ne oluyor ne bitiyor tarzında ve iki tane yabancı dil muhakkak lazım. Ben 40 yaşındaydım özel ders aldım Hong Kong’da Çince öğrendim konuştum önemli olan konuşmak değil mi, siz konuşuyorsunuz ne karşındaki insanlarla iletişim kurabiliyorsunuz. Bir de dillerini Türkçeyi çok önemsesinler yabancı kelimeleri atsınlar.
Düşünür, Yazar, Şair Levent Ağaoğlu Evlad-ı Fatihan ana babanın evladı olarak Fatih’te, Vakıf Gureba’da doğdu (1958), “Payidar ol evladım.” diyen büyüklerinin ellerini öperek Mutemet…
İstanbul Şiirleri, Levendname Levent Ağaoğlu – 28/05/20240 Levendname şiirlerin ana temalarından bir tanesi de İstanbul tarihi yarımadasını dizeleştiren şiirlerdir. Şair, Roma ve Osmanlı dönemine referanslar vererek özellikle tarihi…
Bu özentiye Türkiye 1982 yılında girdi rahmetli Turgut Özal benim idolüm olan kişidir mesleğimin babası odur Türkiye’de ihracatçılığı başlatan kişi odur fakat yabancı kelimeler kullanma konusuna çok yoğunlaştı. Ama bunun öncesi de var yani Türkler Fransızca kelimeler kullandılar Almanca pek kullanılmadı ama daha sonra İngilizce yabancı kelimeler. İsimlere bakın Türklerin tarihte aldığı isimlere bakın son dönemde bu değişti artık çocuklara Türkçe isimler veriliyor ama Arapça Farsça hatta Çince isimler veriliyordu bu hoş değil. Dil kişinin kimliğidir Balıkesir’de gençlere onu anlattım. İngiltere dünya lideri nasıl olmuştu dille olmuştur dilini dünya dili yapmıştır, Türkçeyi tahtından indirerek yapmıştır bunu.
İkincisi de düşünce bakın işte masanın üzerinde kitaplar bugün İngilizler dünyayı kendi kurguladıkları düşüncelerle yönetiyorlar Kapitalizm İngiliz düşüncesidir sistemidir futbol bir İngiliz sistemidir yani yönetim ve eğlence hepsi düşünce ile dünyaya hakim olmuşlar. Bizler de dilimiz ve düşüncemizin hakimiyetinin önünü açmalıyız diye düşünüyorum.
**************************************** SES KAYITLARI /SES DOSYALARI ASAM SORU YORUMLARIM EĞİTİM İHSAN FAZLIOĞLU KENDİMLE KONUŞMALAR Afrika ve Asya Bizans ve Roma Cumhuriyet Dil Türkçe ve Düşünce Ekonomi İhracat Kuzey Güney Diyaloğu Rusya Türkiye Kavramı Türkler …
Benim yaşım 65 enerjimi yitirmedim 1958 doğumluyum bu enerji ile sürekli dolaşıyorum bana yarın öbür gün “atla Güney Afrika’ya git orada ihracat yap” dediklerinde atlayıp giderim.
Kendimle Konuşmalar- Afrika ve Asya Afrika ve Asya Kıtaları3. Audio 2022-08-05.ogg Afrika ve Asya Kıtaları. AUDIO-2022-05-08.m4a Afrika ve Asya Kıtaları2. AUDIO-2022-05-08.m4a Afrika kıtasına ihracat performansımız 2022-05-22.m4a Kendimle Konuşmalar- Dil…
Gençlerimiz, ülke ve dünyayı takip etsinler kendi bağımsız fikirlerini geliştirsinler yani akıl yürütmek. Bize yaratıcı akıl vermiş Türk yaratılan demektir aslında. Türkler bunu kavramışlar ilahiyatı kavramışlar düşünsünler. Kendileri olsunlar, dil anlamında düşünce anlamında yaptıkları anlamında bir de kimliklerinde gurur duysunlar..
Ülkeyi ve dünyayı iyi takip etsinler kendi bağımsız fikirlerini geliştirsinler, akıl yürütsünler, bize yaratıcı akıl vermiş. Evet o akılı kullansınlar. Aslında yaratılmış demektir Türk, ilahi bir kavram neticede. Sürekli düşünsünler ve kendileri olsunlar, işte dil anlamında, düşünce anlamında, yaptıkları anlamında. Bir de kimliklerine gurup duysunlar.
Bu anlamda Vizyon çok önemli bakın yabancı bir kelime kullandım değil mi bunları aslında çıkartmamız lazım. Ufuk var onun yer ufkumuzu geniş tutmak anlamında, dünyaya açık olmaları anlamında.
12 Bilge Türk ve iz bırakan eserleri / Levent Ağaoğlu Bilge Liderlerimiz Atatürk, Tonyukuk ve istikbalimiz – Gençlerimiz / Levent AĞAOĞLU Atatürk, Halk ve 101. yıl
KİM DAHA UZUN YAŞIYOR? Kitap kurtlarına iyi bir haberimiz var. Günde 30 dakika kitap okuyan insanlar hiç okumayanlardan iki yıl daha uzun yaşıyor. Kitap okuyanlar…
Bütün insanlığa ziraatı, sanatı ilk öğreten Türk milletidir. Mustafa Kemal Atatürk – 27 Ocak 1931. Atatürk’ün CHP İzmir Vilayet Kongresi’nde yaptığı konuşmadan…
Arkadaşlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara mağlup olmaya ve binnetice terk-i mevki etmeye mecburdurlar. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu da böyle son bulmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, muhafaza-i mevcudiyet etmişler, kuvvetlenmişler, bizim milletimizde böyle fatihler tarafından diyar diyar gezdirilmiş ve kendi anayurdunda çalışamamış olmasından dolayı bir gün onlara mağlup olmuştur. Bu tarihin her devrinde asıl olan gerçektir ,hiç değişmez. Mesela Fransızlar, Kanada’da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi girmiştir. Bu kılıçla saban mücadelesinde nihayet muzaffer olan sabandır ve Kanada’ya sahip olmuştur. Efendiler kılıç kullanan kol yorulur, nihayet kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkum olur. Lakin saban kullanan kol, gün geçtikçe daha ziyade kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa malik ve sahip olur. İşte bu nedenle köylü milletin efendisidir. Mustafa Kemal Atatürk17 Şubat 1923 İzmir İktisat Kongresi’ni Açış Söylevi
Türklerin en eski geçim kaynaklarındandır tarım ve hayvancılık. Türkistan vahalarından Hazar kıyılarına kadar alan arazilerde Türkler tarım yapmışlardır. Bunun delili ise ana tarımsal ürünler ile ilgili terimlerin Türkçe oluşlarından anlaşılmaktadır. Ayrıca Türkler özellikle küçükbaş hayvan türlerini besleyerek giyim ve beslenme kaynaklarını bu şekilde oluşturmuşlardı.
Türkler için toprak, hem tarım yapabilecekleri hem de hayvan sürelerini otlatıp besleyebilecekleri ana bir geçim kaynağıdır. Denizlerle toprak karşılaştırıldığında Türklerin tercihi daima toprak yönünde olmuştur.
Günümüzde ise acı bir gerçek olarak Türkler yılda 25 milyar $’a yakın tarımsal girdi ve ürün ithal etmektedirler. Anadolu’daki verimli topraklar ekilip biçilmemektedir. Ülkemizde siyaset adamlarında devlet adamı kimliği bulunmadığı için topraklar ve vatandaşlıklar yabancılara satılmakta ve o topraklarda yaşayan kendi insanlarımız ekip biçmeme konusunda teşvik edilmektedirler.
Sebebi siyaset adamlarının partizanca yaklaşımlarıdır. Ürünler ekilmektense partizan siyaset adamlarının öncülüğünde gemilerle ithalatlar yapılmakta ve buralardan tekelci bir yapı oluşturulmaktadır.
Türkiye 2023 yılında 5 milyar $ hububat ithal ederken, tarımsal ürünler dış ticaretinde verdiğimiz fazla sadece 5 milyar $ civarındadır.
Hollanda ise 50 milyar $ civarında bir dış ticaret fazlası elde etmektedir sadece tarımsal ürünlerden. Bu, vatandaşın kul seviyesine indirilerek cüzi bir maaşla üretimden çekilmesi ve oyunun satın alınması operasyonudur. Verimli ovalar da imara açılmış arsa statüsündedir.
Darbeler tarım ve hayvancılıktan kopma konusunda tetikleyici olmuşlardır. Dünya Bankası projeleri çerçevesinde özellikle hayvancılıktan çıkış yaşanmıştır.
Türkiye’de et fiyatları Avrupa birliği ülkelerindeki fiyatların %100 üzerindedir ve AB ülkeleri tarıma sübvansiyon verirken, Türkiye vermemek konusunda övünmekte ve direnmektedir. Tarım ürünlerini üretmekten ise, ithalat yolu ile kıt döviz kaynaklarının hoyratça tüketilerek çiftçi halkın fakirleştirilmesi ve partizan zenginliklerin türetilmesi tercih edilmektedir.
Hazar-Türk tezi gerçekten çok önemli. Karadeniz’de ticaret maksatlı Yunan ve Yahudi kolonileri bulunmasına karşın, Hazar’da Derbent ve benzeri koloniler çok az sayıda. https://www.booksonturkey.com/karadeniz-ve-hazar-denizinde-yunan-ve-yahudi-kolonileri/ Fakat buna karşın…
2023 YILI TARIMSAL ÜRÜN İTHALATIMIZ (500 Milyon Dolar’dan fazla kalemler)
GTİP
BİN DOLAR
TARIM
24.054.770
10
Hububat
5.075.074
15
Hayvansal, bitkisel veya mikrobiyal yağlar ve sıvı yağlar ve bunların parçalanma ürünleri; hazırlanmış yenilebilir yağlar; . . .
3.215.509
12
Yağlı tohumlar ve yağlı meyveler; çeşitli tahıllar, tohumlar ve meyveler; endüstriyel veya tıbbi . . .
2.990.011
23
Gıda endüstrilerinden kaynaklanan artıklar ve atıklar; hazır hayvan yemleri
2.662.282
7
Yenilebilir sebzeler ve bazı kök ve yumrular
1.266.184
8
Yenilebilir meyve ve kuruyemişler; turunçgillerin veya kavunların kabukları
1.263.125
1
Canlı hayvanlar
1.195.977
24
Tütün ve işlenmiş tütün ikameleri; nikotin içersin veya içermesin ürünler, . . .
922.998
21
Çeşitli yenilebilir preparatlar
887.884
22
İçecekler, içkiler ve sirke
878.699
18
Kakao ve kakao preparatları
854.549
9
Kahve, çay, maté ve baharatlar
620.242
Tarımda Dış Ticaret Fazlası
Product group: Agriculture
Sources: ITC calculations based on UN COMTRADE and ITC statistics.
Unit : US Dollar thousand
Partners
Balance in value in 2023
Brazil
132.385.216
Netherlands
43.354.340
Australia
28.067.178
Canada
23.931.019
Argentina
23.724.103
Thailand
23.708.650
New Zealand
21.409.720
Indonesia
21.337.576
Poland
20.700.080
India
17.316.606
Ukraine
15.046.656
Spain
14.969.815
Russian Federation
12.753.401
Ecuador
12.623.719
Belgium
11.393.842
Chile
11.207.468
Mexico
8.456.432
Paraguay
7.304.632
Türkiye
6.871.807
Kaynak: TradeMap
Tarımda dış ticaret fazlası veren ülkeler listesinde ilk 5 sırada yer alması gereken Türkiye ancak 19.sırada kendisine yer bulabilmiştir. Siyaset adamlarının ülkemizin potansiyellerini nasıl kendi şahsi menfaatleri için yok ettiğinin en önemli ve kritik bir göstergesidir bu sıralama.
Kars Gravyeri’nin Hikayesi
Kars gravyerinin ünü, Türkiye sınırlarını aşıp Hong Kong’a kadar ulaşıyor. Ona bu şöhreti kazandıranlar 2.400 rakımlı merkez köylerden biri olan Boğatepe’nin girişimcileri. Nesillerdir peynircilik, genel anlamda tarım ve hayvancılıkla geçinen köyün bugün ihracat yapar hale gelmesinin arkasında aslında tam bir trajedi yatıyor. 1999’da meydana gelen bir trafik kazası hem köyün hem de yıllar önce oradan ayrılıp İstanbul’a ticaret yapmaya giden işadamı İlhan Koçulu’nun kaderini değiştiriyor.
İlhan Koçulu bugün peynirin, özellikle de Kars Gravyeri’nin tutkunu olan isimlerin yakından tanıdığı biri. Başkanlığını yaptığı Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği’ni kurarak önemli çevrelerin dikkatini çekti. Sabancı Vakfı tarafından “Fark Yaratan” seçildi. Avrupa Birliği ve UNDP’den birçok kez destek aldı. Köydeki kadınlara eğitim aldırarak bugün aralarından ihracatçıların çıkmasını sağladı.
Jean üretiminden peynire
İlhan Koçulu, dört nesildir peynir yapan bir aileden geliyor. Mandra kültürü genlerine işlemiş demek yanlış olmaz. 59 yaşındaki işadamı İzmir’de sosyal bilimler eğitimi almış. 1990’da İstanbul’a peynir satmaya gelen Koçulu ticarete atılarak Merter’de Jean üretimine başlıyor. Bianca markasıyla ihracat da yapan Koçulu, hayatını değiştiren olayı, “Her hafta bir TIR ihracatım vardı. Ta ki 1999’da köyümden bir trafik kazası haberi gelene kadar. O kazada ağabeyimle birlikte köyümüzden 23 kişiyi kaybettik” diye anlatıyor. Cenaze ve yas süresince 52 gün Boğatepe’de kalan Koçulu, bu süreçte köyünün bıraktığından çok farklı olduğunu görüyor. Bunu da şöyle dile getiriyor: “Çocukluğumda köyde 10 bin hayvan vardı. Oysa gittiğimde herkes göçmüştü ve sadece 450 inek kalmıştı.
Binalar yıkılmak üzere, harabeydi. Oysa gençliğimde köyün 6-7 futbol, 2 de voleybol takımı vardı, Kars’ın bütün kupalarını toplar gelirdik. Cenazede gördüm ki hizmet edecek genç kalmamış. O kazada 7 evin kapısına kilit vuruldu. Bu manzara beni çok etkiledi. Kafamda sorularla İstanbul’a döndüm.”
‘İşçileri gönderdim’
İlhan Koçulu, bu olaydan sonra İstanbul’daki işlerine odaklanmak yerine Boğatepe’de hayatı nasıl canlandırabileceğini düşündüğünü söylüyor. “Bunun için tek yol yüzlerce yıldır yaptıkları işi, yani hayvancılığı, peynirciliği onlara hatırlatmaktı” diyor. Bu düşündüğünü bizzat hayata geçirmek için de ani bir kararla fabrikayı kapatıyor, işçileri bir günde çıkarıyor ve Boğatepe’ye dönüyor.
Koçulu’nun Boğatepe’de başlattığı sistemle 1600 rakımın üzerinde 10 köy seçiliyor. Alçaktaki köylerde yem üretimi için tarım, yüksekteki köylerde de hayvancılık yapılmasına karar veriliyor. Koçulu, bir yandan da ailesinin geçimini sağlamak için ölen ağabeyinin işlettiği peynir atölyesini yeniden canlandırıyor. Bölgede tarımla ilgili yerel yöneticilerle de görüşüp destekler alıyor, uzmanlara konuyu danışıyor. Sıkıntının ekilen buğday tohumunda olduğunu tespit ediyor: “Ziraat köylülere buğday tohumu veriyor ancak Konya’dan gelen tohumlar Kars şartlarında yeşeremeden donuyorlardı. Köylü hasat yapamamış, borcunu ödeyememiş ve dolayısıyla tarımı da hayvancılığı da bırakmış zamanla. Biz önce yerel tohumları bulmak için bölgeyi dolaştık. Bölgeye has Kavılca buğdayının tohumlarını bulduk. Çatal siyez de denilen bu tür çok dayanıklı. Bu tohumu çoğalttık. Şu anda 700 ton üretim var, 13 ile tohum dağıttım. Köy okulunda kadın-erkek herkesi toplayıp bu tohumları üretirlerse köyde yeniden ekmek kokacağını anlattık.”
‘Kaynana ve gelinlerle dernek kurduk’
Tarım ve hayvancılığın, Kars Gravyeri üretiminin geri geldiği Boğatepe’de şu anda 105 hane var. Yedi adet ruhsatlı mandıra çalışıyor. Üretilen peynirler gün ortası olmadan tükeniyor. Bunun dışında buğday, tereyağı, bal, erişte, yabani otlar, bulgur gibi ürünler de atölyelerde üretilip satılıyor. İlhan Koçulu, yakalanan başarılardan sonra 20 ailenin köye döndüğünü söylüyor. Bu başarıda ona göre köydeki kadınların büyük payı var. “Erkekler bir süre sonra sizden para desteği bekliyor ama kadınlar sonuç odaklı, gelişime inanıyorlar” diyor.
Bu nedenle Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği’nin çimentosunda köydeki kaynana ve gelinlerin harcının bulunduğunu söylüyor. Diyor ki, “Dernek kurulurken 45 kadın 9 da erkek vardı. Bu işi yaparsa kadınlar yapacaktı. Kadınları eğittik, çamaşır makinesi dağıttık. 23 kadın girişimci ülke çapında fark yarattı. UNDP’den destek aldık. Şimdi sistemi başka köylere de yaymaya çalışıyoruz.”
Köy evleri turizme açıldı
Boğatepe Türkiye ve diğer ülkelerden bu yılın ilk üç ayında 7 bin kişi tarafından ziyaret edildi. Bunda İlhan Koçulu’nun hayata geçirdiği “Dayanışmacı turizm” projesinin payı büyük. Proje, uluslararası ödüllere sahip. Fransa’da Tamadi adındaki dernekle işbirliğinde yürütülüyor. Üç yıldır Tamadi’nin yönetim kurulunda olduklarını söyleyen Koçulu, yerel yönetimlerin de 27 ülkede yürütülen bu projede yer aldığını vurguluyor. Projeyle Boğatepe’ye 8 günlük programla turistler geliyor. 14 kişilik gruplar inek de sağıyor, erişte de kesiyor. Bunun için kişi başı 1.000 euro ödüyorlar. Yemekler köylülerin evinde yeniliyor. Yaz aylarında da öğrenci grupları geliyor köye. Tarlada ve ahırlarda çalışıyorlar.
Osmanlılar 19.yüzyılda meşrutiyet döneminde çift meclisli sistem uygulamışlar mıdır
volume_up
Evet, Osmanlılar 19. yüzyılda meşrutiyet döneminde çift meclisli bir sistem uygulamışlardır. Bu sistem, 23 Aralık 1876’da ilan edilen Kanun-ı Esasi ile kurulmuştur.
Çift meclisli sistemin unsurları:
Meclis-i Mebusan: Halk tarafından seçilen üyelerden oluşan, yasama yetkisine sahip meclis.
Ayan Meclisi: Padişah tarafından atanan üyelerden oluşan, Meclis-i Mebusan’ın kararlarını inceleyen ve onaylayan meclis.
Bu sistemin bazı önemli özellikleri:
Padişah, Meclis-i Mebusan’ı feshetme ve Ayan Meclisi’ni dağıtma yetkisine sahipti.
Meclis-i Mebusan, bütçeyi onaylama ve vergileri düzenleme yetkisine sahipti.
Ayan Meclisi, Meclis-i Mebusan’ın kararlarını reddetme veya geri gönderme yetkisine sahipti.
Çift meclisli sistemin Osmanlı İmparatorluğu’na etkileri:
Bu sistem, Osmanlı İmparatorluğu’nda modernleşmenin ve demokratikleşmenin önünü açmıştır.
Meclis-i Mebusan, halkın sesini duyurma ve yönetime katılma imkanı sağlamıştır.
Ayan Meclisi, Meclis-i Mebusan’ın kararlarının dengeli ve sağduyulu olmasını sağlamıştır.
Ancak, çift meclisli sistemin bazı eksiklikleri de vardı:
Padişah, Meclis-i Mebusan’ı feshetme ve Ayan Meclisi’ni dağıtma yetkisini kullanarak sistemi manipüle edebilirdi.
Meclis-i Mebusan’ın üyeleri, Osmanlı toplumunun tüm kesimlerini temsil etmiyordu.
Ayan Meclisi’nin üyeleri, padişaha bağlı oldukları için Meclis-i Mebusan’ın kararlarına bağımsız bir şekilde yaklaşamıyorlardı.
Sonuç olarak:
Osmanlılar 19. yüzyılda meşrutiyet döneminde uyguladıkları çift meclisli sistem, imparatorluk tarihinde önemli bir adımdır. Bu sistem, modernleşmenin ve demokratikleşmenin önünü açmış ve halkın siyasi katılımını sağlamıştır.
Ancak, sistemin bazı eksiklikleri de vardı ve padişahın yetkileri nedeniyle tam anlamıyla demokratik bir sistem olarak kabul edilemezdi.
Türk Devletlerinde Çift Meclisli Sistem
Türkler çift meclisi sistemi tarih boyunca hangi devletlerde uygulamışlardır
Tarih boyunca birçok Türk devleti, yönetim sisteminde çift meclisli yapıdan faydalanmıştır. Bu meclisler, farklı grupların temsiliyetini sağlayarak ve yasama sürecine çeşitli bakış açıları katarak önemli bir rol oynamıştır.
Bazı önemli örnekler:
Göktürk Kağanlığı: 6. yüzyılda kurulan Göktürk Kağanlığı’nda, Toygun ve Kağan olmak üzere iki meclis bulunmaktaydı. Toygun, soylular ve halk tarafından seçilen üyelerden oluşurken, Kağan ise hükümdarın başkanlığında devlet işlerini yönetirdi.
Karahanlı Devleti: 10. yüzyılda Orta Asya’da kurulan Karahanlı Devleti’nde de benzer bir sistem uygulanmıştır. Bu sistemde, Uç Beyleri Kurultayı ve Divan-ı Melik olmak üzere iki meclis bulunmaktaydı. Uç Beyleri Kurultayı, önemli siyasi ve askeri konularda karar verirken, Divan-ı Melik ise idari ve mali işleri yürütmekteydi.
Selçuklu Devleti: 11. yüzyılda Anadolu’da kurulan Selçuklu Devleti’nde de Divan-ı Melik ve Vezirler Kurultayı olmak üzere iki meclis bulunmaktaydı. Divan-ı Melik, idari ve mali işleri yönetirken, Vezirler Kurultayı ise önemli siyasi ve askeri konularda karar verirdi.
Osmanlı İmparatorluğu: 13. yüzyılda kurulan Osmanlı İmparatorluğu’nda da Divan-ı Hümayun ve Padişah Divanı olmak üzere iki meclis bulunmaktaydı. Divan-ı Hümayun, vezirler ve diğer yüksek devlet adamlarından oluşan bir kurul olup, idari ve mali işleri yönetirdi. Padişah Divanı ise padişahın başkanlığında toplanır ve önemli siyasi ve askeri konularda karar verirdi.
Bunların dışında:
İlhanlı Devleti: 13. yüzyılda kurulmuştur ve Divan-ı Melik ve Kurultay olmak üzere iki meclis bulunmaktaydı.
Kırım Hanlığı: 15. yüzyılda kurulmuştur ve Divan-ı Han ve Hanlar Kurultayı olmak üzere iki meclis bulunmaktaydı.
Buhara Emirliği: 16. yüzyılda kurulmuştur ve Divan-ı Beğ ve Ulema Kurultayı olmak üzere iki meclis bulunmaktaydı.
Görüldüğü gibi, Türkler tarih boyunca farklı şekillerde de olsa çift meclisli sistemi oldukça yaygın bir şekilde kullanmışlardır. Bu sistem, Türk devletlerinin yönetiminde önemli bir rol oynamış ve siyasi istikrarın sağlanmasına katkıda bulunmuştur.
Çift Meclisli Ülkeler Listesi
Çift meclisli bir sisteme sahip, yani yasama organlarının iki farklı meclisden oluştuğu birçok ülke var. Bu meclisler genellikle farklı yetkilere ve temsil biçimlerine sahiptir.
Federal Yapılı Ülkeler:
Arjantin: Temsilciler Meclisi ve Senato
Avustralya: Temsilciler Meclisi ve Senato
Avusturya: Ulusal Konsey ve Federal Konsey
Belçika: Temsilciler Meclisi ve Senato
Bosna Hersek: Temsilciler Meclisi ve Halklar Meclisi
Brezilya: Temsilciler Meclisi ve Federal Senato
Kanada: Avam Kamarası ve Senato
Almanya: Bundestag (Federal Meclis) ve Bundesrat (Federal Konsey)
Hindistan: Lok Sabha (Halk Meclisi) ve Rajya Sabha (Devletler Meclisi)
Malezya: Temsilciler Meclisi ve Senato
Meksika: Temsilciler Meclisi ve Senato
Nepal: Temsilciler Meclisi ve Ulusal Meclis
Pakistan: Ulusal Meclis ve Senato
Rusya: Devlet Duması ve Federasyon Konseyi
İsviçre: Ulusal Konsey ve Eyaletler Konseyi
Nijerya: Temsilciler Meclisi ve Senato
Amerika Birleşik Devletleri: Temsilciler Meclisi ve Senato
Üniter Yapılı Ülkeler:
Birleşik Krallık: Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası
Japonya: Temsilciler Meclisi ve Danışmanlar Meclisi
İtalya: Temsilciler Meclisi ve Senato
Fransa: Ulusal Meclis ve Senato
İrlanda: Dáil Éireann (İrlanda Temsilciler Meclisi) ve Seanad Éireann (İrlanda Senatosu)
Çekya: Temsilciler Meclisi ve Senato
Romanya: Temsilciler Meclisi ve Senato
Diğer:
Yeni Zelanda: Temsilciler Meclisi ve Yasama Konseyi
Güney Afrika: Ulusal Meclis ve Ulusal Eyaletler Konseyi
Suudi Arabistan: Şura Konseyi
Birleşik Arap Emirlikleri: Federal Ulusal Konsey
Bu listede yer alan ülkeler sadece birkaç örnektir. Dünyada 190’dan fazla ülke var ve bunlardan yaklaşık 50’si çift meclisli bir sisteme sahip.
Çift meclisli sistemlerin işleyişi ve meclislerin sahip olduğu yetkiler ülkeden ülkeye değişiklik gösterebilir.
Özel Saint Benoit Fransız Lisesi: Beyoğlu’nda bulunan lise, 1860 yılında kurulmuştur. Fransız Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına göre eğitim vermektedir. https://www.sb.k12.tr/
Saint-Joseph Fransız Lisesi: Kadıköy’de bulunan lise, 1875 yılında kurulmuştur. Hem Fransız hem de Türk Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına göre eğitim vermektedir. https://sj.k12.tr/
Özel Saint Michel Fransız Lisesi: Şişli’de bulunan lise, 1880 yılında kurulmuştur. Fransız Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına göre eğitim vermektedir. https://sm.k12.tr/
Notre Dame de Sion Kız Lisesi: Kadıköy’de bulunan lise, 1863 yılında kurulmuştur. Fransız Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına göre eğitim vermektedir. https://www.nds.k12.tr/tr
Saint Esprit Kız Lisesi: Beyoğlu’nda bulunan lise, 1872 yılında kurulmuştur. Fransız Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına göre eğitim vermektedir. https://www.sp.k12.tr/
Özel Saint Pulchérie Fransız İlkokulu ve Ortaokulu: Beyoğlu’nda bulunan okul, 1881 yılında kurulmuştur. Fransız Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına göre eğitim vermektedir. https://www.sp.k12.tr/
Özel Saint Pulchérie Fransız İlkokulu ve Ortaokulu, İstanbul
Ankara:
Charles de Gaulle Fransız Lisesi: Çankaya’da bulunan lise, 1954 yılında kurulmuştur. Fransız Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına göre eğitim vermektedir. https://www.ifturquie.org/
Saint Joseph Fransız Lisesi: Alsancak’ta bulunan lise, 1859 yılında kurulmuştur. Fransız Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına göre eğitim vermektedir. https://www.izmirsj.k12.tr/
Bu listede yer alan okullar Milli Eğitim Bakanlığı tarafından tanınan ve denetlenen okullardır. Türkiye’de bu listede yer almayan başka Saint okulları da bulunmaktadır.
Her ne kadar Amerika’daki yatırımın karlılığı 2020’de 30 milyon dolar, 2021’de 60 milyon dolar ve 2022’de lojistik krizinin katkılarıyla 120 milyon dolar civarında olsa da, Ciner Grubunun da müsaadesiyle Şişecam’ın, bu yatırımı daha fazla büyütmemesini ve yatırım önceliklerini yeniden gözden geçirmesini tercih ederim.
Çünkü “Türkiye’nin sorunları nasıl çözülür” sorusuna, Türkiye’deki herkes ittifakla, katma değerli ürün üreterek, cevabını verir.
Fakat hayret edilecek bir müsamahayla hiç kimse ŞİŞECAM’dan böyle bir talepte bulunmuyor.
Şişecam’ın Alman ve İtalyan makinaları satın alarak yine Alman ve İtalyan arabalarına cam üretmesiyle, bu üretimlerden yüksek oranlarda para kazanamayacağı kesindir. İsterse bu alandaki fabrika sayısını iki misline çıkarsın oran yine yükselmez.
Standart ürünler olan düz cam ve ambalaj ürünlerinin de bir sınırı var.
Geriye cam ev eşyası kalıyor.
Şişecam’ın bu alandaki finansal başarıları pazar hâkimiyetinden kaynaklanıyor yoksa Şişecam’ın tasarım ve inovasyon yeteneği çok yüksek değil.
Sonunda, küçük veya büyük farketmez, şirketlerimiz her zaman dediğim noktaya savruluyor: Sadece “gelişmiş ülkelerin terk ettiği sektörlerde” bir varlık gösterebiliyorlar.
Böyle olunca da hem Ciner hem de Şişecam, çaresiz bir şekilde, batılıların artık girmek istemedikleri madencilik işinde büyümeye çalışıyorlar.
Peki, piyasa değeri 4,5 milyar dolar olan bir şirketin yurt dışında madencilik alanında 5 milyar dolarlık bir yatırım yapması doğru bir karar mı?
Eğer bu şirketin arkasında T. İş Bankası’nın “gücü” olmazsa bu yatırımın yapılması mümkün olabilir mi?
Türkiye’nin bugüne kadar rüyasında bile göremediği beş milyar dolarlık bu yatırım, acaba yurtiçinde katma değerli ürün üretimi alanına aktarılamaz mı?
Acaba telefonlarda kullanılan dokunmatik ekranlar veya bilgisayar ve televizyon ekranları üretilemez mi?
Acaba her yıl milyonlarca televizyon ekranı ithal eden KOÇ ve VESTEL grupları da bu üretim sürecine ortak olamaz mı?
Acaba KOÇ ve VESTEL bu yatırımdan cesaret alıp chip tasarlama işine daha yoğun bir şekilde giremezler mi?
Acaba tüketici elektroniği konusunda Türkiye’nin sınıf atlama imkân ve ihtimali tekrar ortaya çıkamaz mı?
Acaba T. İş Bankası, şahsi PR’ını her şeyin önüne koyan, performansı göstergelerini muğlaklaştırmak için bilanço birleştirmelerine kafa yoran yöneticiler yerine sorduğum bu sorulara cevap arayan yönetimler oluştursa daha doğru olmaz mı?
Şişecam bir bakıma herkesin olduğu için bu sorulara ve tavsiyelere herkes kendi özgün cevabını verebilir.
Türk Silahlı kuvvetleri tabiri 1960 darbesi tarafından sözlüğümüze girmiş bir tabirdir. İngilizceden tercümedir Türkçe bir kelime değildir. TSK ifadesi olarak Türk ordusunun yerine geçirilen bu tabirden Türk ordusu tabirine geri dönülmelidir.
Ordu millet tanımı İstanbul’un tarihi yarımadadaki üç ana caddesine yansımış durumdadır Topkapı’dan Aksaray’a kadar giden cadde millet caddesi ve paralelinde Vatan caddesi birleşerek Ordu Caddesi olarak Sultanahmet’e doğru devam etmektedir.
Batı tabiri olan Silahlı Kuvvetler (Armed Forces) ile Türk tabiri olan Ordu-Millet farkı, darbeci Batı’nın hesaplarını şaşırtmaktadır.
Amerikalılar, Millet kavramını pek severler.
Millet’in aynı zamanda Ordu olabileceğini ise hiç düşünemediler.
Kast sistemi İngilizler eli ile Hind’den başlayarak, İran(mollalar) Mısır (ordu) ve Türkiye’de (bürokrasi, aydın) ihya mı edildi?
Onlarınki Silahlı Kuvvetler (Armed Forces)
Bizimki Ordu-Millet
Arada dağlar var..
Ordu: armed forces silahlı kuvvetler
Paşa :general
Ordu-Millet tabirinin İngilizcesi yok ama. Ne yapacağız şimdi?
Ordu dili : Urduca..
millet caddesi
ordu caddesi
vatan caddesi
oğuzhan caddesi
kızılelma caddesi
akdeniz caddesi
akşemsettin caddesi
1826 yılında yeniçeri ocağının kapatılmasından sonra Davutpaşa Tophane Rami Kasımpaşa Maçka kışlaların yapımı başlamıştır yanılmıyorsam ordu son hazırlıklarını Rami kışlasında tamamladıktan sonra Rumeli seferine buradan çıkardı
Ordular! İlk Hedefiniz Akdeniz’dir İleri!
Tarihten gelen atalarımızı Oğuz Kağan’la başlayarak bu dünya devleti ideali, bütün kuvvetler işte burada var, gök, hava, kara, deniz hepsi burada var, bu destanda müthiş karakter var zaten.
Azerbaycan Türklerinin kimliklerinde 1937 yılına kadar Türk yazıyordu. Latin alfabesi kullanıyorlardı. Stalin bütün Türk cumhuriyetlerinde olduğu gibi kiril alfabesine geçirdi. Kimliklerden Türk sözcüğü yerine uydurma Azeri sözcüğü kondu. Binlerce ziyali (aydin) katledildi. Bugün hala bilerek veya bilmeden Azerbaycan Türklerine Azeri denilmektedir.ki Azerbaycan Türkleri bu durumdan oldukça rahatsızdır. Ünlü sanatçı Azerin bir programda Sunucu Okan Bayülgen’nin Azeri demesine tepki göstermişti. Türkler dil grublamasina göre Oğuz, Karluk ve Kipcak ana grublamasina göre adlandırılmaktadır. Anadolu Türkleri gibi Oğuz grubundan olan Azerbaycan Türklerine Azeri yerine Oğuz denmesini öneriyorum.
Elbette biz genel Türk adını aldığımız için diğer Türk cumhuriyetlerinde yaşayan Türkler için ya boy adı, Kırgızlarda olduğu gibi yada Özbek Türklerinde olduğu gibi Özbek han’nin adı kullanılıyor. Türkmen adı ise Oğuzlara Avrupalıların verdiği ad. Kazak adı ise 16.yuzyilda ortaya çıkmış Kipcak Türklerinin bir kısmını kapsamistir. Tatar, Oryat, Buryat, Kumuk Avar gibi boy adları ise 1500 yıldır bilinen isimler. Ama Azeri ismi Stalin tarafından uydurulmuş ve kimliklere işlenmiştir. En önemli sebeb ise Türkiye ile ilgiyi uzaklaştırmak için yapılmış aynı zamanda tüm dünyada Türkistan diye bilinen coğrafyaya Orta Asya deyip 5 cumhuriyete ve 5 ayrı kimliğe bölmüşlerdir. Çin Doğu Türkistan Cumhuriyetini 1945 de yiktiktan sonra Sincian diye uydurma bir isim koymuşlardır. Türk devletleri teşkilatı önemlidir. İsmail gaspiralinin mücadelesini verdiği dilde, fikirde iş’de birliği sağlamaya çalışmalı, öncelikle ortak alfabe ile baslanilmalidir diye düşünüyorum.
Stalin’in getirdiği Orta Asya tabiri yerine Türkistan ve boy adları yerine Türk tabirinin kullanılarak, 1937 öncesi döneme geri dönülmelidir. Bu coğrafyaya Türklerin coğrafyası olarak Türkistan adı verildiğine göre, Tonyukuk Yazıtındaki (MS 720) Türk tabiri esastır.