Home Blog Page 26

2000’li Yılların İlk Çeyrek Yüzyılı Biterken bir Kuşbakışı

Hasköy Haliç kıyısından Tarihi Yarımadası ile İstanbul

 

Çinli barutu buldu onunla uzun yüzyıllar boyunca sadece maytap çatapat yaptı. Batılı adam ise barutla silah icat etti.

Çinli buharla pilav ve balık pişirdi batılı adam buharı makinelerde kullandı sanayi çağını başlattı

Batılı adam petrolü keşfetti petrol ile ise petro doları icat edip dünyada şeytani bir düzen kurdu.

Kağıdı ilk bulan Türkler ise saltanat-hilafet hıyanet ve menfaatçılığına engel olamayıp matbaadan yüzlerce yıl boyunca mahrum kaldılar

On binlerce yıl önce buzul çağının sona ermesi insanlık serüven ve macerasında Göbeklitepe ile başlayan yeni bir uygarlık düzenini yaratmıştı. Ardından 15. yüzyılda Batı’nın yeni dünyaları keşfederek talan etmesi neticesinde getirdikleri ve bu keşifler neticesinde İpek Yolu’nun önemini yitirmesi nedeniyle Batı beş yüzyıl süreyle bir çevrim yakaladı.

2023 itibarıyla Harvard ekonomisti Jeffrey Sachs’ın öngörüsü gerçek olmuş ve küresel gelir dağılımında Asya, Batı’nın önüne geçmiştir, bu kez de Kuzey Buz Denizi’nde eriyen buzullar da çevrimin Çin ve Rusya ağırlıklı olarak Pasifik ve Arktik okyanusları bağlamında doğuya kaymasını 2050’li yıllardan itibaren tetiklemeye başlayacaktır.

Amerikalıların 5 Kasım 2024 seçimlerinin ardından 49/51 bıçak sırtı dengesinin ötesinde 47,5/51 bir performans ile Trump’a yeniden başkanlığı kazandırması neticesinde, Amerika’da artan fakirliğin sözde Demokratlar nezdinde daha da artması nedeniyle Amerika artık kendi içine dönecektir.

Bu içeri dönüşte dünya jandarması imajı artık silikleşmeye başlayacak ve artacak iç kavgalar neticesinde Amerika’nın heybetli Şeriflerine daha çok iş düşecektir.

Bu arada, 1949’da Amerikalı stratejist George Kennan, Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki mücadelenin sonucunun silahlarımıza ve askerlerimize değil, hangi toplumun daha büyük ruhsal canlılığa sahip olduğuna bağlı olacağını söylemişti. ABD toplumu, Sovyetler Birliği’ninkinden çok daha dinamikti. ABD gelişti ve Sovyetler Birliği çöktü. Çinliler, birinci önceliğin güçlü bir ekonomi ve güçlü bir toplum sağlamak olduğunu biliyorlar; bu yüzden halklarını büyük ölçüde eğitiyorlar ve ekonomilerini büyütüyorlar, böylece ikinci bir Sovyetler Birliği olmayacaklar.

Ruhsal canlılığını kaybeden Batı’nın, hegemonya ve sömürü düzeni dışında insanlığa sunabileceği bir model olmadığından, çözüm bu kez doğudan özellikle de Hind kıtasına ulaşmak isterken Amerika kıtasını bulan ve kıtanın hem kuzeyini hem de güneyini talan eden Batılıların sunamadığı insanlık çözümünü bu kez Hind Medeniyeti önümüze serecektir.

Eriyen buzullar ve bir buçuk milyar nüfus ile demokrasiyi yaşatan ve bağımsızlığında üç çeyrek asrı deviren zengin medeniyet birikimi ile Hindistan Batı’nın çöküşünün tetikleyicileri olacaklardır.

Köyde muhtarı bile komünist dikta partisine seçtiren, Çin Seddinin inşası ile kendini dış dünyadan soyutlayan Çin ve serf düzenini halen devam ettiren Rusya’ya bu payeleri vermek mümkün değildir.

Türkiye ise Amerikan tezlerinin yılmaz bekçiliğini 80 yıldır fütursuzca devam ettirmenin ağır bedellerini ödemeye devam etmenin neticesinde Hindistan nezdindeki dildaşlık temeline dayalı avantaj yerine mezhepler ve tarikatlar kaosu olan dinciliği tercih ederek Hindistan ile olan ilişkilerini soğutmuş ve göz göre göre Hindistan‘ın yanından uzaklaştırmıştır.

Hind Okyanusunda kaçan balıklar ise büyük olmaktadır maalesef.

Dünyanın ilk Hindoloğu olan ve 1000’li yıllarda Türklerin Birûni ile keşfettikleri, 500 sayfalık bir eser ile kitaplaştıkları Hindistan’ı, Batılıların ise 500 yıl sonra dahi 1500’lü yıllarda hala keşfetme peşinde olmaları tarihsel gerçeğine karşılık bu aymazlık ve köksüzlük de kayda değerdir.

Youtube Videoları: İnsanlığın Anahtarı TÜRKİYE ve İnsanlık İçin DÜNYA

Lütfen linki tıklayın

https://www.booksonturkey.com/youtube-videos-by-levent-agaoglubooksonturkey/

 

İNSANLIĞIN ANAHTARI TÜRKİYE

· İSTANBUL
· ŞİİRLER
· KIBRIS
· ROMA İMPARATORLUĞU
· BİLGE TONYUKUK
· TURKS&TURKEY
· TÜRKİYE
· BOOKSONTURKEY
· KEMAL ATATÜRK
· TÜRK DİLİ
· LEVENT AĞAOĞLU
· TÜRKİYE TARİHİ
· TÜRKİSTAN

İNSANLIK İÇİN DÜNYA

· SEYAHATÇİLERİN KONUŞMALARI
· AFRİKA
· RUSYA
· ULUSLARARASI DÜNYA GÜNLERİ
· AKDENİZ
· AVRASYA
· YAZILIM
· HİNDİSTAN
· RUSYA-UKRAYNA SAVAŞI
· SUDAN
· KUZEY DÜNYA
· AKDENİZ
· HİNDİSTAN DÜNYA
· İŞ
· DÜŞÜNCE & FELSEFE
· DİN
· ÇİN
· EĞİTİM
· SİNEMA
· GIDA & TARIM
· YENİLİK
· KOSOVA
· BALKANLAR
· D8

 

Deniz Kenarında İSTANBUL DÜNYA BAŞKENTİ Fotoğraflarım 1975 /ISTANBUL WORLD CAPITAL by the Sea Black&White Photographs 1975tos

İstanbul, ülkesi Türkiye gibi 3 tarafı denizlerle çevrilidir ve gene aynı benzerlikle bir yarımadadır.

Fotoğrafların yansıttığı dünyayı ve izlenimlerimizi altyazılı olarak aktarmaya çalışıyorum.

İstanbul’un çekirdeği olan İstanbul’un Fatih semtinde doğdum ve Fatih, etrafı tamamen Haliç ve Marmara Denizi’nden kalelerle çevrili tarihi yarımadadır. Tüm ünlü semtler Fatih’te dağılmıştır. Fatih bölgesinde sahip olduğunuz hisler çok eşsiz ve özeldir ve bölgedeyseniz, sadece dünyanın merkezi ile değil, dünyanın merkezi olduğunu hissedersiniz, çünkü Konstantin’den sonra Roma imparatorluğu kuruldu. 395 ve 1453’te Türk Osmanlı İmparatorluğu’nun tamamı İstanbul’un Fatih ilçesinden kontrol edildi.

1974 yılında siyah beyaz fotoğraflar için bir Rus Zorki fotoğraf makinesi aldım ve turist rehberliği kursuna dâhil olduğum için önce Fatih’ten yola çıktım, ardından Ege bölgesindeki Batı tarihi antik mekânlarına geçtim. 45 yıl önce eski şehir Fatih’in yol ve sokaklarından yola çıkarak sıradan insanların, yaşlıların, gençlerin, çocukların ve şehrin o bölgesindeki tarihi yapıların ve ahşap binaların fotoğraflarını çektim.

Bunlar düz siyah beyaz fotoğraflardır ve bize tarihi Yarımada’nın geçmişini göstermesi açısından anlamlıdır.

************************************

Istanbul, like its country Turkey, is surrounded by seas on 3 sides and is a peninsula with the same similarity.

I try to convey the world reflected by the photographs and our impressions with subtitles.
I was born in the Fatih neighbourhood of Istanbul, which is the core of Istanbul, and Fatih is a historical peninsula surrounded by castles from the Golden Horn and the Marmara Sea. All famous neighbourhoods are scattered in Fatih. The feelings you have in Fatih district are very unique and special and if you are in the district, you feel that it is the centre of the world, not only with the centre of the world, because after Constantine the Roman empire was founded. In 395 and 1453 the entire Turkish Ottoman Empire was controlled from the Fatih district of Istanbul.

In 1974 I bought a Russian Zorki camera for black and white photographs and as I was involved in a tourist guide course, I set off first from Fatih and then to the Western historical ancient sites in the Aegean region. 45 years ago I set off from the roads and streets of the old city of Fatih and took photographs of ordinary people, old people, young people, children and the historical buildings and wooden buildings in that part of the city.
These are plain black and white photographs and are meaningful in showing us the history of the historical peninsula.

 

     Galata Tower. Istanbul. 1975

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Eminonu Seaside Friday, January 24, 1975

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

Classic Istanbul City Line Ferries. Karakoy in the back. Galata (Genoese) Tower. Bank Signs. Sheraton Hotel, Technical University Taşkışla building. 17 year old high school teenager. Visions of the future. The point where the Bosphorus flows into the Golden Horn. Eminonu Seaside Friday, January 24, 1975

Klasik İstanbul Şehir Hat Vapurları. Arkada Karaköy. Galata (Ceneviz) Kulesi. Banka Tabelaları. Sheraton Oteli, Teknik Üniversite Taşkışla binası. 17 yaşında Liseli bir genç. Geleceği düşleyen bakışlar. Boğaz’ın Haliç’e aktığı nokta. Eminönü Deniz kenarı. 24 Ocak 1975, Cuma.

Galata Tower. Istanbul. 1975. Eminonu Seaside Friday, January 24, 1975

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

 

Sarayburnu in the Sea of Marmara in 1975

 

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

Boats waiting in line to enter the Bosphorus off Sarayburnu in the Sea of Marmara and fishing boats around them. Different worlds. Some people’s worlds are iron-packed ships, some are wooden boats. Different aspirations and preoccupations of catching fish from the seabed and transporting the cargo over the sea. Medar-ı Maişet Motoru is the name of Sait Faik’s first novel. Sarayburnu, 24 January 1975 Friday, By the Sea

Marmara Denizinde Sarayburnu açıklarında Boğaza giriş için sıra bekleyen tekneler ve civarlarında balıkçı tekneleri. Farklı dünyalar. Kiminin dünyası demir yığını gemiler, kimininki ahşap sandallar. Deniz üstünden yükünü yerine ulaştırmak ile deniz dibinden balık yakalamanın farklı özlemleri, meşgaleleri. Sait Faik’in ilk romanının adıdır Medar-ı Maişet Motoru. Sarayburnu, 24 Ocak 1975 Cuma, Deniz kenarı

Sarayburnu January 24, 1975 by the Sea, Istanbul

 

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

Coastal road winding along the walls, fishing boats are on the way to sell the fish they caught in the sea, while the ships are waiting in line to enter the Bosphorus at anchor. One of the favorites of the time, the assembly industry Dodge pickup truck is parked on the beach sidewalk. Sarayburnu January 24, 1975 by the Sea

Sahilyolu surları dolanan yol, denizde de balıkçı teknesi yakaladığı balıkları satma yolunda, gemiler ise demirlemiş Boğaz’a girmek için sıra beklemekteler. Zamanın favorilerinden montaj sanayii Dodge kamyonet sahil kaldırımında park etmiş. Sarayburnu 24 Ocak 1975 deniz kenarı

Castle bottom coastal road Sarayburnu, January 1975 Istanbul

 

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

Castle bottom coastal road in front of the boat shooting locations, a wooden mansion behind and a ruined view from the city walls. The priceless images that bring the ancient times to the present. Timeless beauty. People walking alone. A worried and thoughtful young man preparing for university exams, with a tag with his name on his wrist. Sarayburnu, 24 January 1975 Friday, By the Sea

Surdibi sahilyolunun önünde kayık çekim yerleri, arkada ahşap bir konak ve surlardan yıkık dökük bir manzaralar. Eski zamanları günümüze taşıyan görüntülerin paha biçilemezliği. Eskimeyen güzellik. Tektük yürüyen insanlar. Üniversite sınavlarına hazırlanan kaygılı ve düşünceli bir genç, bileğinde isminin yazılı olduğu künyesi ile. Sarayburnu 24 Ocak 1975 Deniz Kenarı

Continents meeting coast to coast in Istanbul. Sarayburnu January 1975

 

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

Scramble of the waves crashing on the rocks interspersed with the sea for highway construction at the foot of the coastal walls. Lonely people walking on the beach. The building on the far right ahead is the Haydarpaşa Train Station, and the buildings on the left are the Haydarpaşa harbor silos. Landscapes stretching from the shores of Europe to the shores of Asia. Continents meeting coast to coast. Eurasia. The Train Station is no longer in use, the coastal road built in the mid-1950s and the sea connection of the walls has disappeared. Sarayburnu January 24, 1975 By the Sea

Sahil surlarının dibinde karayolu yapımı için denize serpiştirilmiş kayalara çarpan dalgaların hercümerci. Sahilde yürüyen tektük insanlar. İlerde en sağdaki bina Haydarpaşa Tren Garı, sol taraftaki binalar ise Haydarpaşa limanı siloları. Avrupa kıyılarından Asya kıyılarına uzanan manzaralar. Kıyıdan kıyıdan buluşan kıtalar. Avrasya. Tren Garı artık kullanılmıyor, 1950’li yılların ortalarında inşa edilen sahil yolu ile surların deniz bağlantısı ortadan kalkmış. Sarayburnu 24 Ocak 1975 Cuma. Deniz Kenarı

Enjoying the weekend in Istanbul in 1975

 

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

Enjoying the weekend at the tiny seaside house of a tradesman who works throughout the week, including Saturdays. He had been an imposing person who carried the burden of a family that started in Plovdiv, Bulgaria and immigrated to Istanbul at the age of 12. He was in love with his job, family and Beşiktaş football team, which he is a fan of. Happy smiling facial expression with gliding mustache. On the table is an imported Kent cigarette and a local matchbox. The coastal town of Kumburgaz, 50 km west of Istanbul. Ethernite roof, sun-dried towels. Reading the Newspaper.

Haftaboyu cumartesi günü dahil çalışan bir esnafın deniz kıyısındaki evinde haftasonu keyfi. Filibe’de başlayan 12 yaşında ailece İstanbula göçeden bir ailenin de yükünü omuzlarında taşımış bir heybetli insan. İşine, ailesine ve taraftarı olduğu Beşiktaş futbol takımına sevdalı. Kaytan bıyıkları ile mutlu gülümseyen bir yüz ifadesi. Masada ithal Kent sigarası ve yerli bir kibrit. İstanbul’un 50 km batısında Kumburgaz sahil kasabası. Eternit çatı, güneşle kurutulan havlular. Gazete okurken.

Sarayburnu, Istanbul. 1975

 

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

Traditional Istanbul Innercity Ships. 1975

From the Galata Bridge, January 4, 1975

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

Classic City Line ferries waiting for passengers in Eminönü. They wait their turn, accompanied by city teas and coffees in their rows of seats, what stories, my life novels are housed in a riot of sounds at Istanbul’s classics of veteran, coal-fired steamboats. Haydarpaşa, Kadıköy, Eminönü, Üsküdar, Adalar, Beşiktaş, Bosphorus piers come and go all day long. World views on the terraces of the first place, the second place, and the windows. From the Galata Bridge, January 4, 1975

Eminönü’nde yolcu bekleyen klasik Şehir Hattı vapurları. Sıralarını bekler, içlerindeki oturma sıralarında şehir çay ve kahveleri eşliğinde, sesler cümbüşünde ne hikayeleri, hayatım romanları barındırırlar İstanbul’un klasikleri emektar, kömürlü vapurlar. Haydarpaşa, Kadıköy, Eminönü, Üsküdar, Adalar, Beşiktaş, Boğaz iskeleleri gün boyu gider gelirler. Birinci mevki, İkinci Mevki teraslarında, pencerelerinde dünya manzaraları. Galata Köprüsü 4 Ocak 1975

Roman Hippodrome Square. Sultanahmet. Istanbul. 1975

 

Hippodrome January 24, 1975

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

Historical areas of Istanbul, such as Sultanahmet, are known for their charming and narrow cobblestone streets lined with historic buildings and landmarks. These streets often lead to iconic sites like the Hagia Sophia, Blue Mosque, and Topkapi Palace. Walking through these areas provides a sense of the city’s rich history and cultural heritage. Keep in mind that conditions can change, so it’s a good idea to check recent travel updates or guides for the latest information.

 

Zindan Han (Inn) Eminönü, Istanbul. 1975

 

Zindan Han (Inn) Main Gate Eminönü Saturday, January 4, 1975

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

At the door of the Zindan Inn, rosary in hand, sitting in his saddlebag and resting, dreaming of the future, a porter with his eyes on the horizon, his son next to him with a timid look. Zindan Han (Inn) Main Gate Eminönü Saturday, January 4, 1975

Zindan Hanın kapısında elde tespih, heybesinde oturarak dinlenen geleceği hayal eden, gözleri ufuklarda hamal, yanında ürkek bakışlar içinde oğlu. Zindan Han Ana Kapısı. Eminönü. 4 Ocak 1975 Cumartesi.

Dreams on Water. Istanbul. 1975

 

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

Eminonu Seaside January 4, 1975

Dreams at the bottom of the sea, truths on the surface. Life buoys on the City Lines Ferry. Under the famous Galata Bridge, which is lively at night with the eyes of the day. The vagrants’ free dormitory. The entrance gate of the Golden Horn. You are unique Istanbul. Who is Kocatas, what is it? Eminonu Seaside January 4, 1975

Denizin dibinde hayaller, sathında hakikatler. Şehir Hatları Vapurunda can simitleri. Gündüz gözüyle, geceleri şenlenen meşhur Galata Köprü altı. Berduşların beleş yatakhanesi. Haliç’in giriş kapısı. Yeganesin İstanbul. Kocataş kim imiş, ne imiş acaba? Eminönü Deniz Kenarı. 4 Ocak 1975

Bosphorus Fishermen. Istanbul. 1975

 

Fishermen under Galata Bridge.
The Lower Part of the Galata Bridge Facing the Golden Horn 4 January 1975

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

 Istanbul. New Rome. 1975

Roman Times, Bozdoğan. Istanbul. 1975

 

Bozdogan Arch 21 December 1974

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

Tarihi yarımadanın göbeğinde MS 373 de bitirilen 1650 yıl öteden Valens Roma Su Kemeri. Yürüyen hemşehriler, Dodge dolmuş ve belediye otobüsü kareyi süslüyor. Soğuk bir kış günü ve dalları yalnız, yapraksız mahzun ağaçlar. Bozdogan Kemeri 21 Aralık 1974

Valens Roman Aqueduct from 1650 years away, completed in 373 AD, in the heart of the historical peninsula. Walking citizens, Dodge minibus and city bus decorate the square. It’s a cold winter’s day and its branches are lonely, leafless gloomy trees. Bozdogan Arch 21 December 1974

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

American dolmuş on the roads and political slogans for the upcoming election on the walls and floors in the traffic around Bozdoğan Kemeri. The beginning years of armed political polarizations will turn into bloody conflicts. Saraçhane Underground Passage. Istanbul Justice Party Senator Candidate Faik Türün Slogan October 11, 1975 Saturday. 

Bozdoğan Kemeri civarı trafiğinde yollarda Amerikan dolmuşları ve yerlerde, duvarlarda yaklaşan seçim için siyasi sloganlar. Silahlı siyasi kamplaşmaların başlangıç yılları kanlı çatışmalara dönüşecek. Saraçhane Yeraltı Geçidi İstanbul Adalet Partisi Senatör Adayı Faik Türün Sloganı 11 Ekim 1975 Cumartesi.

Istanbul Memorial. Çemberlitaş. 1975

Cemberlitas Photographer

© Copyright photo by Levent Ağaoğlu

A 17-year-old boy from Istanbul posing for the Street Photographer leaning against a historical building. Plastic flowers. The walls of Istanbul, the Turkish flag on the backdrop. Long hair style of the 1970s. Cemberlitas Photographer

Tarihi bir yapıya yaslanmış Sokak Fotoğrafçısında poz veren 17 yaşında bir İstanbul delikanlısı. Plastik çiçekler. Fon perdesinde İstanbul surları, Türk bayrağı. 1970’li yılların uzun saç stili. Çemberlitaş Fotoğrafçısı

Sandals. Bosphorus. Eminönü-Fatih. 1975

 

 

 

 

 

Türkler ve Su Seyahatnamesi&Su Ekosistemi

Aşağıdaki linki tıklayıp sunum görsellerine ulaşabilirsiniz.

Link: Türkler ve Su Seyahatnamesi Sunum

 

                         Kiş (Su Samuru) 

Büyük Türk Düşünürü Prof Dr Dursun Yıldırım’ı kaybettik. 27 Ekim 2024

Dursun Yıldırım – Biyografya
https://www.biyografya.com/biyografi/8116

***********************

Dursun Yıldırım <[email protected]>
27 Ağu 2023 Paz 13:36
Alıcı: ben

aziz kardeşim, doğru yoldasınız, kendimiz olmaya, bu yolda uğraş verenlerin yolundan gitmeye ihtiyacımız var. selamlar

erol (güngör) abilere ihtiyacımız var. onu erken ölsün diye bürokrasiye boğdular, TÜRKLÜK YOLUNDA düşüncelerinin TAMAMIN YAZMASINI ENGELLEMEYE ÇALIŞTILAR. bürokrasiye mahkum ederek bir ölçüde başarı sağladılar. ama yine de epey şey yazdı arkaya bıraktı. eksiklikleri tamamlamak arkada kalan Türkçü düşünürlerin görevi olsa diye düşünüyorum.

bir milletin düşünürleri yok ise gideceği istikameti bulamaz. ORDUSUNDA İYİ YETİŞMİŞ KURMAYLARI YOK İSE O TOPLUMUN, O DEVLETİN TARİHTE BEKASI, İSTİKLALİ OLMAZ. OLMAMIŞTIR.BAŞARILAR, SELAMLAR,DY

*****************************

Dursun Yıldırım <[email protected]>
26 Eki 2023 Per 15:57
Alıcı: ben

levent bey kardeşim, size tavsiye edebileceğim fazla şey aklıma gelmiyor.

Son yazım, türkdamı adlı dergide, 2bsayısında yayınlandı. belki sizi ilgilendirecektir, sanırım.

selam ve sevgilerimle,dy

********************

Dursun Yıldırım <[email protected]>
27 Eki 2023 09:06
Alıcı: ben

LEVENT BEY ,SİZİN BİLGELİK VE BİLGİ İLE İLGİLENMENİZ GÜZEL.TÜRK DÜŞÜNCE /TEFEKKÜR HAYATI YENİ EROL GÜNGÖRLERE MUHTAÇ, ÖZELLİKLE ŞU KARANLIĞIN ÇÖKTÜĞÜ GÜNLERDE.KOLAYLIKLAR DİLERİM. SELAMLAR, dy

********************

Dursun Yıldırım <[email protected]>
24 Haz 2023 Cmt 18:29
Alıcı: ben

LEVENT BEY KARDEŞİM,

Konu üzerinde yayınlanmış bir tekke cöngü çalışmam var. Bosna Cöngü adıyla TKAE TARAFINDAN YAYINLANMIŞTI. Ama, ŞU ANDA YAŞADIĞIM SAĞLIK SORUNLARI NEDENİYLE BAKACAK DURUMDA DEĞİLİM. HANGİ TEKKELERDEN NEREDEN NEREYE DOLANDI HATIRLAMIYORUM. BOSNA cöngü çalışmayı Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’den veya kütüphaneden edinip bakmak gerek. evet, orada tekke adı zannediyorum var. eski yazı cönk metni ve çeviri yazısı metinler kitapta yer almaktadır. Kusura bakmayınız, iki yıla yakın bir zamandır. ne hafızam, ne sağlığım konu ile ilgilenecek durumda değil, yardımcı ancak bu şekilde olduğum için kusuruma bakmayınız.

Balkanlar ile G.Ü. HACIBEKTAŞ ARAŞTIRMA MERKEZİ’ye sorabilirsiniz. Balkanlarda bektaşi tekkeleri üzerinde araştırmalar yapmışlardı. size bunun dışında yardım edemediğim için üzgünüm. Elimde nüsha olsaydı seve seve gönderirdim ama maalesef yok. ÇALIŞMALARINIZDA MUVAFFAKİYETLER DİLERİM,

Selamlarımla,dy,

**************************
Dursun Yıldırım <[email protected]>
1 Tem 2023 Cmt 18:12
Alıcı: ben

sizin de bayramınız kutlu, çalışmalarınız yerini bulsun dilerim. Selam ve sevgiler, dy

*************************
Levent ağaoğlu <[email protected]>
25 Ağu Paz 22:05
Alıcı: ben

Levent bey kardeşim, makale bir kişiye bile yararlı olmuş ise beni mutlu eder.

Ben, Bilge Tonyukuk diye okunan adın, onun kam olduğunu kağanlık töreni idare ettiğini ve elbisesinin ak/boz renkte olduğunu düşünüyorum. “Aka” unvanı da büyük, ağabey kabul edildiğine işaret etmektedir. Dolayısıyla bu adı belirttiğim şekilde okumanın, anlam olarak “tonu ak aka” olması icap ettiğini tasarlıyorum ve böyle okumanın doğru olacağı kanısındayım. Prof Dursun Yıldırım

BENİM BU KANIYA VARMAMIN TEMEL NEDENİ KAYNAK METİNLERDE O TÜR KİŞİLERDEN BİLİCİ, TAM BİLİCİ GİBİ NE DERSE YAPILIR GİBİ ÖZELLİKLERİ, BİLİNMEZDEN HABER VERMELERİ, KEHANETTE BULUNMA VASIFLARINA VURGU YAPILIOYOR OLMASIDIR. BU ANLAYIŞIN sumer yol İLE ortadoğu halklarına, ibrahim kavmine intikal ettiğini düşünüyorum. kagan, hakan, haham, kam kan arasında köklü bir ilişki üzerinde durulması sorunu epeyce aydınlığa kavuşturur.

KOLAY GELSİN, SELAMLAR,DY

Levent AĞAOĞLU <[email protected]>, 4 May 2023 Per, 21:09 tarihinde şunu yazdı:

Dursun Yıldırım Hocam,

TürkDam dergisinde yayınlanan makalenizdeki bilge kavramı konusundaki değerlendirmeniz, bu konularla sürekli zihnim meşgul olduğumdan bana büyük zenginlik katmıştır.

Müteşekkirim değerli Büyüğüm.

En Derin Hürmetlerimle,
Levent Ağaoğlu

***********************************

Dursun YILDIRIM <[email protected]>
26 Ara 2016 Pzt 20:57
Alıcı: ben

Levent Bey kardeşim,

dediğiniz gibi, bir bilge tonyukuk monografisi bugüne dek en önemli eksigimiz. Evet, yazıtları hakkında filolojik bağlamda değerli çalışmalar var. Ancak, henüz tarih bağlamında monografisi henüz görünmüyor. Bunun için türk ve çin filolojilerine tarihi gelişim ve değişimlerine aynı zamanda hakim tarihçiler yetiştiremeyişimiz üzerinde düşünülecek bir husustur.

Hedefi olmayanların yarattığı tablolar yaşatıldıklarımızdan ibarettir.

Umarım ve dilerim böyle elemanları yetiştirmeyi ihtiyaç duyacaklar ortaya çıkar ve onlar bu ve buna benzer nice sorunlara çözüm arayıp bulacak ekipleri yetiştirme zihniyetine sahipler birgün ortaya çıkar, türk milletinin yüzünü güldürür, geçmişi öğrenip geleceği inşa etmeyi amaç edinir bir kuşak yetişir.

Gayretinize ne desem azdır. Ben artik emekliyim, sizlere alkış tutuyorum. selam ve sevgilerimle, dy
—
Prof. Dr. Dursun YILDIRIM
Hacettepe Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi
Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
06532 Beytepe ANKARA
İş Tel: 2976796-2978100

*************************

“Türk Benggü Taş Bitigi Yazitlarda Yeni Okuma Önerileri /New Reading Suggestions in
Turkish Benggü Taş Bitigi Inscriptions”
Prof. Dr. Dursun YILDIRIM

01a5e19e-9aca-4065-89d9-5641194fdaf0-dergi-dizgi-2-sayi (4)

“Bilge Tonyukuk Benggü Taş Bitigi” ve Türk edebi yaratıcılığında Yeri
Dursun YILDIRIM

 

Türkistan SuYolları Müziği /Turkestan Waterways Song

Videoyu izlemek için lütfen Linki Tıklayın

Please click the link to listen the song

 

https://www.youtube.com/clip/UgkxH6ycL4sxA2iZzpLHadtdSqpskmVhDB31

Türkistan ve İç Asya’nın sessizlikteki gür sesi hep aynı demek ki.

Sümer’de de izleri var.

 

The loud voice of Turkestan and Inner Asia in silence is always the same, then.

There are traces of it in Sumer too.

 

 

Kendi Sözleriyle Atatürk’ün Tarih Tezi (1908-1938)

1908

Daha hürriyetin ilan edilmediği günlerde (1908) Selanik’te arkadaşlarına bu konudaki düşüncelerini açıklamıştı. Bir gün arkadaşlarıyla felsefe ve tarih konusunda görüş alışverişinde bulunuyordu.

Konu dönüp dolaşmış Osmanlı tarihine gelmişti. Genç Mustafa Kemal, bu konuda bilindik tezlere yer veren bir eser üzerinde çalışan arkadaşı Hakkı Baha’yı dinledikten sonra şunları söylemişti:

“Sen daima Osmanlılık bakımından uğraşıyordun. Eserin bu yolda iyi, muvaffak yürüyor, inkar edilemez. Fakat bu kabuktan ayrılır da etrafına bakarsan iş değişir. Bir defa çık şu çerçeveden, ondan sonra yazmaya başla. O zaman bambaşka bir kainattan ses verdiğine sen de inanacaksın

‘Cihangirane bir devlet çıkardık bir aşiretten’ mısraı, sadece bir Osmanlı fantezisisdir. Evet cihangirhane bir devlet çıkmasına çıkmıştır. Fakat sadece kırk kadarlık bir aşiretin elli altmış atlısından çıkmamıştır. Bunu Türk milleti çıkarmıştır. Osmanlılardan önce Selçuklular vardı. Onlar da bir “Türksüz ülkeyi” istila etmemişlerdir. Batı ve Güney bölgelerinde daha nice müstakil Türk devletleri vardı. Yalnız Alparslan’ın elli altmış binlik bir ordusu Anadolu’da on beş milyon olabilmek için kaç asır hep darp yüzü görmeden müreffeh yaşamalı idi. Bunu hesap etmek. Alparslan Konya’ya geldiği zaman yaban ellerine gelmedi. İrdeleri sarsılmış Türk devletlerini geçerek perakendelenmiş bir halde yaşayan Türk camiaları arasına girdi. Erzurum’dan İskenderun’un güneyine, Sinop’tan Antalya’ya, Pasinler’den İznik’e kadar olan mıntıkalarda Türkler vardı. Selçuklular bunları topladı. Ancak üç yüz yıl kadar tutabildi. İdresizlik yine perakendeliği doğurdu. Osmancık, dirayet ve siyaseti ile yine on­lara dayanarak onlardan bir devlet kurdu. Türk devletlerinin birbiri arkasından batıp kuruluşunu bu ana cevherde aramalıdır.

“Bu cevher ki, ta Hititlere kadar, belki daha eskiye kadar dayanır. Bu keyfiyeti, memelik-i mahsure (Osmanlı ülkesi) dediğimiz yerde göremeyiz. Cihanın muhtelif yerlerinde de böyledir. İşte sen Orta Asya’da, uzak doğu menşelerinden başlayıp bugüne kadar açılan geliş yolları üzerinde çalışmalısın. Osmanlı, batıdaki en son devlet adıdır.

Türk kimdir? Menşeleri nedir? Nerelere gitmişlerdir? Ne yapmışlardır? Nasıl medeniyetler meydana getirmişlerdir? Önce bunu tesis etmeli. Sonra içtimai ve psikolojik durumları araştırmalı. Türk yalnız kılıç devşirmemiştir. Cihangirlikle berber, en yüksek derecede bir takım medeniyetlerde dağıtmıştır. Biz ilk önce bir, “Türkler Tarihine” muhtacız. Bundan sonra yer yer kurdukları devletlerin tarihleri gelmelidir.

Hakkı, bir de bunu tecrübe et. Biliyorum, evet çok paraya, çok zamana ve gayrete vebestedir (bağlıdır). Yeter ki başlanmış olsun. Zarar yok, çığır açılmış olur. . . ” Mustafa Kemal. 1908. Kaynak: Aka Gündüz’ün anlatımı. Salahaddin Güngör, “Salih Bozok’un Ölümü Münasebetiyle Bazı Hatıralar”, Yeni Mecmua, Sene, 3, C.6, Sayfa: 106, 8 Mayıs 1941, s. 6; Oğuz Akay, Benim Sofram Bu, İstanbul 2006, s. 37-39

1915

“Tam manasiyle Ruslar gibi karaya tıkıldık. Ruslar çökmeye mahkûmdurlar, çünkü Boğazları kapayarak onları Karadeniz’e tıkadım. Bu suretle müttefiklerinden ayrı düşürdüm. Fakat biz de aynı sebep dolayısiyle yıkılmaya mahkûmuz. Gerçekten biz; Akdeniz, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu sahillerine yerleşmiş bulunuyoruz. Fakat herhangi bir okyanusa çıkmayı göze alamayız. Deniz kuvvetlerine malik olmayan bir kara devleti olmak itibariyle biz, yarım adamızı, kara kuvvetlerini hiçbir tehdide uğramaksızın istediği sahile getirebilen deniz kuvvetlerine karşı müdafaaya asla muktedir olamayacağız.” 23 Eylül 1915. Mustafa Kemal’in, – Almanya’nın İstanbul Elçiliği görevlilerinden- Dr. Ernest Jackh’ın çadırında kabulü ve söyledikleri. Çanakkale Savaşları.

1919

Atatürk’ün, 1908 gibi çok erken bir tarihte Türklerin uzak tarihinden söz etmesi, Anadolu eski çağına gönderme yaparak Hititleri hatırlatması, Orta Asya ile Anadolu eski çağı arasında tarihsel bir ilişki kurduğuna ve Eski Anadolu’da Türk izleri aradığına işarettir.

“ Türk milleti! Sen Anadolu denilen yurda sonradan gelme değil, ilk yerleşip medeniyet kuranların çocuklarısın. ”

“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği, bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine yüksek sahne oldu. Bu sahne EN AZ YEDİ BİN SENELİK Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı, onların oğlu oldu. Bu gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu. Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.” Türk’ün Tarifi (Hikmet Bayur’un verdiği vesika), Millet Dergisi, Sayı: 116, 1948, s. 10-11)

Milletimiz, ufak bir aşiretten anavatanda müstakil bir devlet tesis ettikten başka batı âlemine, düşman içine girdi ve orada çok büyük müşkülât içinde bir imparatorluk vücuda getirdi. Ve bunu, bu imparatorluğu altı yüz seneden beri tam bir heybet ve azametle devam ettirdi. Buna muvaffak olan bir millet, elbette yüksek siyasî ve idarî niteliklere sahiptir. Böyle bir vaziyet yalnız kılıç kuvvetiyle vücuda gelemezdi. Cihanın malûmudur ki, Osmanlı Devleti pek geniş olan ülkesinde bir  hududundan diğer hududuna ordusunu fevkalâde süratle ve tamamen donatılmış olarak naklederdi. Ve bu orduyu aylarca ve belki de senelerce iyi besler ve idare ederdi. Böyle bir hareket yalnız ordu teşkilâtının değil, bütün idarî şubelerin fevkalâde mükemmeliyetini ve kendilerinin kabiliyetli olduğunu gösterir. 1919 (Nutuk III, s. 1182-1183)

Türk milleti, bin yıldan fazla bir zamandır bu topraklarda yaşama hakkına sahiptir. Bu eskiye ait kalıntılarla tespit edilmiştir. Osmanlı Devleti’ne gelince, bu devlet yedi asırdır yaşamaktadır ve muhteşem mazisi ve tarihiyle övünebilir. Biz, kudreti ve haşmeti bütün dünyada, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında tanınan bir milletiz. Cengâverlerimiz ve ticaret gemilerimiz okyanusları aşmışlar ve bayrağımızı Hindistan’a kadar götürmüşlerdir. Kabiliyetlerimiz, bir zamanlar sahip olduğumuz ve bütün dünyaca bilinen hâkimiyetimizle ispat edilmiştir. Fakat son yüzyıl boyunca Avrupa kuvvetlerinin hükûmet merkezimizdeki entrikaları ve bu entrikaların neticesinde bağımsızlığımıza müdahaleleri, iktisadî hayatımızı  engelledikleri kayıtlar, yüzyıllarca bir arada kardeşçe yaşadığımız Müslüman olmayan unsurlarla aramızda ektikleri ihtilâf tohumları ve bu durumlara ilâveten hükûmetlerimizin zayıflığı ve bunun neticesi olan kötü idare, çağdaş seviyede gelişme ve refah yolunda ilerlememize engel teşkil etti. Bugün içinde bulunduğumuz acı durum, hiçbir zaman bizim esastan ehliyetsizliğimizi veya çağdaş medeniyete uyamadığımızı ifade etmez. Bu, tamamen yukarıda sayılan birbirine zıt sebepler yüzünden hasıl olmuştur. 1919 (Atatürk’ün T.T.B.IV, s. 83-84)

“Türk milleti, bin yıldan fazla bir zamandır bu topraklarda yaşama hakkına sahiptir. Bu eskiye ait kalıntılarla tespit edilmiştir. Osmanlı Devleti’ne gelince, bu devlet yedi asırdır yaşamaktadır ve muhteşem mazisi ve tarihiyle övünebilir. Biz, kudreti ve haşmeti bütün dünyada, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında tanınan bir milletiz. Cengâverlerimiz ve ticaret gemilerimiz okyanusları aşmışlar ve bayrağımızı Hindistan’a kadar götürmüşlerdir. Kabiliyetlerimiz, bir zamanlar sahip olduğumuz ve bütün dünyaca bilinen hâkimiyetimizle ispat edilmiştir. “ Mustafa Kemal Atatürk. 1919 Atatürk’ün T.T.B.IV, s. 83-84

1922

“Efendiler, bu dünyada en az yüz milyondan fazla nüfustan oluşan bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında bir derinliği vardır. En açık ve en katı ve en maddi delili tarihe dayanarak beyan edebiliriz ki, Türkler on beş yüzyıl önce Asya’nın göbeğinde muazzam devletler kurmuş ve insanlığın her türlü yeteneklerine beşiklik etmiş bir unsurdur. Elçilerini Çin’e gönderen ve Bizans’ın elçilerini kabul eden bu Türk devleti ecdadımız olan Türk milletinin oluşturduğu bir devlettir.” 1 Kasım 1922. TBMM. ATATÜRK’ÜN Söylev ve Demeçleri, Cilt: I, s.261-262; S.MEYDAN, AKL-I KEMAL, s.318.

Türkler, on beş asır evvel Asya’nın göbeğinde muazzam devletler teşkil etmiş ve insanlığın her türlü kabiliyetlerine belirti olmuş birer unsurdur. Sefirlerini Çin’e gönderen ve Bizans’ın sefirlerini kabul eden bir Türk devleti, ecdadımız olan Türk  milletinin teşkil eylediği bir devlet idi. 1922 (Atatürk’ün S.D. I, . 262)

1923

“… Haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası olamaz. Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleketiniz sizlerindir, Türklerindir. Bu memleket tarihte Türktü, halde Türktür ve sonsuza kadar Türk olarak yaşayacaktır. Gerçi bu güzel memleket kadim yüzyıllardan beri çok kere istilalara uğramıştı. Aslında ve en başında Türk ve Turani olan bu ülkeleri İraniler zapt etmişlerdir. Sonra (ülke) bu İranileri yenen İskender’in eline düşmüştü. Onun ölümüyle mülkü taksim edildiği vakit Adana Kıtası da Silifkelilerde kalmıştı. Bir aralık buraya Mısırlılar yerleşmiş, sonra Romalılar istila etmiş, sonra Şarki (Doğu) Roma, yani Bizanslıların eline geçmiş, daha sonra Araplar Bizanslıları kovmuşlar. En nihayet Asya’nın göbeğinden tamamen Türk soyundan ırktaşları buraya gelerek memleketi asıl ve eski hayatına yeniden kavuşturdular. Memleket nihayet asıl sahiplerinin elinde kaldı. Ermenilerin vesairenin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir.” 16 Mart 1923. Adana. ATATÜRK’ÜN Söylev ve Demeçleri, Cilt: II, s.130; S.MEYDAN, AKL-I KEMAL, s.316-317.

1924

“En hakiki mürşit ilimdir, fendir. Milletimiz derin ve köklü bir geçmişe sahiptir. Milletimizin yarattığı uygarlıkları düşünürsek, bu düşünce bizi altı yüz yıllık Osmanlı Türklüğünden Selçuk Türklerine, ondan önce de bu devirler gibi değerli büyük Türk devirlerine götürür.” 1924 Eylül’ünde Samsun’da öğretmenlerle yaptığı toplantı.

1930

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Bugünkü Türk milleti siyasi ve toplumsal camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat geçmişin baskı dönemleri ürünü olan bu yanlış adlandırmalar, birkaç düşman aleti mürteci beyinsizden başka hiçbir millet ferdi üzerinde elemden başka bir etki bırakmamıştır. Çünkü bu millet fertleri de genel Türk camiası gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlaka, hukuka dayanmaktadır. Bugün Anadolu’da yaşayan ve kendilerine Kürtlük, Çerkezlik, Lazlık ve Boşnaklık fikri propaganda edilmiş olan ‘millet fertleri’ bu vatandaş ve millettaşlarımız da aslında genel Türk camiası gibi aynı ortak geçmişe, tarihe sahiptirler.

Türk Tarih Tezi’nin ortaya koyduğu bu görüşler, böylece Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların aynı millet olduğunu da ispatlamış bulunmaktadır. Türk milletini, Kürt, Çerkez, hatta Laz veya Boşnak olarak adlandırmak geçmişin baskı dönemlerinin ürünü yanlış adlandırmalardır. Aslında bunların hepsi ‘genel Türk topluluğu gibi’ aynı geçmişe, tarihe, ahlaka ve hukuka sahiptirler. Türk Tarih Tezi bu gerçeği ortaya koymuştur. Türklerin Anayurdu Orta Asya’dır ve en az 7000 yıldan beri Türkler buralardan yayılarak Anadolu’ya gelip yerleşmişlerdir. Bugün yapılan yeni kazılar, ilmi veriler Anadolu’ya yerleşen medeniyetlerin özellikle Etilerin (Hititlerin) MÖ 4000 yılına kadar uzanan bir kültür ve medeniyete sahip olduklarını göstermektedir.” 1930. “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler Kitabı. Prof. Afet İNAN, Medeni Bilgiler ve Atatürk’ün El Yazıları, Ankara, 1969, s.376-378; Sinan MEYDAN, AKL-I KEMAL, s.314-315.

Ona kısım 3. sınıf öğrencisi Cahit Günsel de şunları aktarmaktadır:
“Dersimiz tarih idi ve öğretmenimiz Abdullah Bey bize ders veriyordu, Gazi sınıfımıza girerek verilen tarih dersini dinledikten sonra bize dönerek:
-Dünyada denizcilikle uğraşan en eski ulus hangisi idi? diye bir soru sordu.
Birçoğumuz:
-Fenikeliler, diye yanıtladık.
Gazi öğretmenimize dönerek:
-Bana bir Ona Asya haritası ile bir de çomak getirin. dedi.
Ona Asya haritası getirildi ve yazı tahtası üzerine asıldı ve Gazi bize döndü ve elindeki çubuğu Orta Asya’nın büyük bir gölünü işaretleyerek sordu:
-Bu gölün adı nedir?
-Baykal Gölü diye bağırdık.
-Bu gölün suyu tatlı mı yoksa tuzlu mu? söyleyin bakalım.
-Tuzlu göldür, diye yanıtladık.
-O halde tuzlu su olduğuna göre bu göl neyin kalıntısıdır?
-Denizin.
-Bu gölün yerinde eskiden büyük bir deniz olduğuna ve bu denizin etrafında Türkler yaşamış olduğuna göre dünyada en eski denizci ulus Türk ulusudur çocuklar. Bunu böyle bilin.  ATATÜRK Edirne Muallim Mektebi’ni Ziyaret (24 Aralık 1930)

“Türk ırkının kültür yurdu Orta Asya’dır. İlkçağlardan beri yüksek bir ziraat hayatına sahip olan, madeni kullanan bu topluluk sonradan Orta Asya’dan doğuya, güneye, batıya, Hazar Denizi’nin kuzey ve güneyine yayıldı. Bu yayılma neticesinde Türk dili ve kültürü de yayıldı. Gittiği yerlerde yabancı dillere ve kültürlere tesir ettiği gibi onlardan etkiler de aldı.” 1930. Prof. Afet İnan, “Atatürk’ün Tarih Tezi”, Belleten III, 10, (1939), s.245-246.

“Türklerin anayurdu Orta Asya’dır” Ağustos 1930. Yalova’da Afet İnan’ın sorduğu tarihle ilgili bir soruya verdiği yanıt. Ergün SARI, Atatürk’le Konuşmalar, İstanbul, 1981, s.184.

Atatürk, 1930 yılının Ağustos ayında Yalova’da Afetinan’ın sorduğu tarih hakkındaki bir soruya verdiği yanıtta Türklerin uygarlığa katkılarını tüm açıklığıyla ortaya koymuş ve sözlerini: “Türklerin anayurdu Orta Asya yaylasıdır.” cümlesiyle bitirmiştir. Afetinan, Ağustos 1930. “Atatürk’ün Tarih Tezi”, Belletenin, 10, (1939), s.197

1931

“… Türklük hakkındaki görüş doğrudan doğruya Türk aydınlarının kendi kendini bilmemesinden ve başka uluslarda şu veya bu nedenlerle üstünlük varsayarak kendini onlardan aşağı görüp nefsine güvenini yitirmesindendir. Artık bu yanlış görüşe son vermek, Türklüğümüzü bütün asalet ve necabeti ile tanıtmak gerekmektedir, dedim ve ondan beri inandığım bu gerçeğe bütün Türklerin inanmasını, bununla övünüp kendine güvenmesini ülkü bildim.” 14 Eylül 1931 Dolmabahçe Sarayı

Memleketimizin hemen her tarafında emsalsiz defineler halinde yatmakta olan eski medeniyet eserlerinin, ilerde tarafımızdan meydana çıkarılarak ilmî bir surette muhafaza ve tasnifleri ve geçen devirlerin sürekli ihmali yüzünden pek harap bir hale gelmiş olan âbidelerin muhafazaları için müze müdürlüklerinde ve kazı işlerinde kullanılmak üzere arkeoloji uzmanlarına kesin lüzum vardır. Bunun için Maarifçe dışarıya tahsile gönderilecek talebeden bir kısmının bu şubeye ayrılması uygun olacağı fikrindeyim. 1931 (Mehmet Önder, Atatürk ve Müzeler, Halkevleri Dergisi I, Özel Sayı, 29 X. 1966, s. 13)

Büyük devletler kuran ecdadımız, büyük ve geniş medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, incelemek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.  Mustafa Kemal Atatürk – 1931

1932

Tarih yürüdü. Bundan sonra Türk İmparatorluğu, batı medeniyetine karşı kendisini Türk silâhlarıyla değil, daha ziyade batı devletlerini birbirine düşürmek suretiyle müdafaa etti ki bu devletlerin siyaseti de İstanbul’a ve Boğazlara talip olmak isteğiyle birleşiyordu. Avrupalılar bize “Avrupa’nın hasta adamı” adını verdiler ve her tarafta birçok miras davacıları türedi. En sonra batı devletlerinin arasında Büyük Harp çıktı. Biz de, Küçük Asya’da ticarî menfaatler arayan merkezî Avrupa devletlerinin yakın doğu ihtiraslarıyla bu harbe sürüklendik. 1932 (General Sherrill, Atatürk Nezdinde Bir Yıl Elçilik, Çev: Ahmet Ekrem, 1935, s. 88-89)

“Mesela Ege medeniyeti, Küçük Asya’da yerleşen ve gelişen Eti medeniyeti, Tuna yalılarından Akalarımızla akıp gelen İskit medeniyeti, Mezopotamya’da büyük mihrakını kuran Sumer medeniyeti ve Delta’da başlayarak Nil’in çağlayanlarına yükseldikten sonra oradan çağlayanlar gibi Akdeniz sahillerini aşan, Ege havzasına da dalgalarını temas ettiren Mısır medeniyeti, bütün bu medeniyetlerin hepsi, bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır.

Zincirin iki ucu ise halkalarının dövüldüğü Altay’ın demir ocaklarındadır. Şu halde bu medeniyetler o ocaktan gelen feyz ateşini birbirine nakletmiş ve her biri diğeri üzerinde etkili olmuş bir bütün halinde incelenmelidir. Bu saydığım eski medeniyetlerdir ki bugünkü medeniyetin güneşleri olmuşlardır. Biz bu güneşi tutuşturan adamların çocuklarıyız. (Alkışlar) ”Mustafa Kemal ATATÜRK. Ege Medeniyetinin Kökenine Genel Bir Bakış. 1 Temmuz 1932. ABE. Cilt 25. Kaynak Yayınları.https://www.booksonturkey.com/ataturkun-turk-tarih-tezi-ve-sumer-yazi-medeniyeti/

Batı medeniyeti, Asya kıtasındaki insan denizinin bu birbirini kovalayan dalgaları önüne bir büyük set kurdu ve bu set en sonra Bizans İmparatorluğu şeklinde meydana çıktı. Bu imparatorlukla atalarımız dövüşmeye başladılar. Zafer tam pençemize girerken bu sefer batıdan gelen başka bir dalga -Haçlılar- Anadolu’ya saldırarak kat’i zaferimizi, yani büyük harp mükâfatı ve geniş imparatorluk sembolü olan İstanbul’u almamızı tam iki yüz sene -1453 senesinde kadar- geri bıraktı. ATATÜRK. 1932 (General Sherrill, Atatürk Nezdinde Bir Yıl Elçilik, Çev: Ahmet Ekrem, 1935, s. 88-89)

1933

Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük
medenî kabiliyeti, bundan sonraki gelişimiyle geleceğin yüksek medeniyet ufkunda
yeni bir güneş gibi doğacaktır.
Türk milleti!
Ebediyete akıp giden her on senede bu büyük millet bayramını daha büyük
şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.
Ne mutlu Türküm diyene!
1933 (Hakimiyeti Milliye gazetesi, 30. 10. 1933; Atatürk’ün S.D.II, s. 272)

1934

Bizim Türk milletimiz, eski ve şerefli bir millettir. Zaten Orta Asya’nın Altay yaylasında yetiştiği için kartalın meziyetlerini daha gençliğinde kazanmıştır; tâ uzakları görür, hızlı bir uçuşu vardır ve bu ruhu barındıracak kadar kuvvetli bir beden sahibidir. Zaten maddî olsun, dimağı olsun hiçbir sıkıcı hudut içinde durmaz yaradılışta olduğundan yüksek anayurdunun, dünyadan uzak vaziyetine karşı isyan etmiştir. İşte o zaman bu ilk Türkler, başlarını alarak dünyanın hem doğusuna hem batısına yayıldılar. Yılmaz atalarımızın bütün bu ilk akınlarıyla bugünün Türk milleti olan bizler pek ziyade alâkadarız.

Ancak, en büyük alâkamız onların Çin büyük duvarını paralayarak o vakte kadar korunabilmiş Çin medeniyetinin tâ yüreğine sokulmalarına yahut kuzey-batıya doğru dönerek geniş İskandinavya sahasına girmelerine ait olmadığı gibi, tarihin Attilâ dediği büyük bir Türk kumandasında Orta Avrupa’ya akın etmesine veya kardeş milletlerin bu gibi istilâ hareketlerine de bağlanamaz. Biz, tabiî olarak ve başlıca o grupla alâkadarız ki tam batı istikametinde yakın doğuya doğru gelerek, bugün Sümer medeniyeti, Hitit medeniyeti denilen medeniyetlerle Anadolu’nun başlıca tarihten önceki medeniyetlerini kurmuşlardır.

Batı medeniyeti, Asya kıtasındaki insan denizinin bu birbirini kovalayan dalgaları önüne bir büyük set kurdu ve bu set en sonra Bizans İmparatorluğu şeklinde meydana çıktı. Bu imparatorlukla atalarımız dövüşmeye başladılar. Zafer tam pençemize girerken bu sefer batıdan gelen başka bir dalga – Haçlılar- Anadolu’ya saldırarak kat’i zaferimizi, yani büyük harp mükâfatı ve geniş imparatorluk sembolü olan İstanbul’u almamızı tam iki yüz sene -1453 senesinde kadar- geri bıraktı.

Biz Türkler, her çağda doğunun kılıcının keskin ağzı idik. Lâkin gitgide birçok levanten unsurlar biz galiplere karıştıklarından, Osmanlı İmparatorluğu denilen o milletler karması ortaya çıktı. Bu Osmanlı İmparatorluğu, memleketteki Türk unsurunu Avrupa içlerine karayel (kuzey-batı) istikametinde iki büyük met dalgası halinde kullanmakla istifade etti. Kanunî Süleyman zamanında, aradaki bütün Balkanlarla ötelerini zapt ederek Viyana kapılarına dayandı. Türklerin bu istikamette ikinci dalgalanışı Dördüncü Mehmet zamanındadır ki, o da aynı derece cengâverane ve zaferlidir.

Osmanlı  İmparatorluğu, biz kahraman Türkler nedeniyle bir büyük devlet oldu ve dinimiz olan İslâmiyet üzerine büyük bir ruhanî teşkilât yapıldı. İşte bu devlet ile ruhanî teşkilât çok kuvvetli bir müessese halinde İstanbul’da birleştiler. Orada kahraman Türk, saray entrikalarına ve ruhanî teşkilâtın nüfuzuna mağlûp oldu ki, bu iki müessese tahakküm merkezlerinden tâ uzakları ve Avrupa, Anadolu ve Kuzey Afrika’daki mıntıkaları idare ediyorlardı.

İşte birinci büyük tablomuz burada bitiyor. Bu tablo Türkler tarafından boyanmış ve süslenmiş iken bu cengâverler şimdi saray entrikalarından bunalarak arka zemine atılmışlardı.

Bundan sonra Türk ırkı, kadınlarını, erkeklerin yapmaya mecbur olduğu askerlik vazifesi dahil, bütün hizmetlere ortak ederse, Etilerde, İskitlerde, Amazonlarda olduğu gibi, kendi ırkından başkalarının hiçbir yardımına muhtaç olmaksızın büyük milli ülkülerine başlı başına ve bağımsız olarak yürümek kabiliyetini kazanabilir. Mustafa Kemal Atatürk – 1934. (Perihan Naci Eldeniz T.T.K. Belleten, Cilt : XX, Sayı : 80, 1956, s.741)

1936

Tabiatta, bilirsiniz ki, hiçbir şey yok olmaz. Ne bir ses, ne bir söz, ne bir hareket.. Olduğu çağ ne kadar eski veya yeni olursa olsun, bütün bu oluşlar, oldukları anda gibi tabiat içindedir. Bu dalgalanmada, zaman ve mesafe mefhumu yoktur. Bugün dünyanın herhangi bir köşesinde söylenen sözü veya akis yapan hareketleri, yine dünyanın herhangi bir köşesinde aynı anda işitmek, dinlemek, zapt etmek mümkün olduğunu görüyoruz. Yarın, bizi saran tabian unsurları içinde, binlerce ve binlerce sene evvel söylenmiş sözleri, olduğu gibi toplayıp tespit etmek imkânına elbette varılacaktır. Tabiatın, bugün için esrar dolu sinesine gireceği muhakkak görülen insan zekâsı, beklenilen hakikatleri ortaya koyacaktır. Yine bu insan zekâsıdır ki, beklediğimiz neticeyi elde etmemiş olmakla beraber, bugünkü araştırıcı zekâları tatmin edecek ve tarihi aydınlatacak yeni metotlar ve ilimler bulmuştur.

İşte arkeoloji ve antropoloji, o ilimlerin başında gelir. Tarih, bu son ilimlerin bulduğu belgelere dayandıkça temelli olur. Tarihi bu belgelere dayanan milletlerdir ki, kendi aslını bulur ve tanır. İşte bizim tarihimiz, Türk tarihi, bu ilim belgelerine dayanır. Yeter ki bugünün aydın gençliği, bu belgeleri vasıtasız tanısın ve tanıtsın. 1936 (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 232 -233)

1937

“Atatürk tarafından yazdırılmış bir nottan: Yazı: Bunda insan zekâsının inkâr kabul etmez gerçeğini görmemek mümkün değildir. Yazı, bu Türk kelimesi şu anlamı işaret eder: Her şey, özellikle bir şey! O da, insan zekâsının, düşüncesinin, kafasındaki geniş parlaklığın, o zekâ parlaklığının bütün buluş ve görüşlerinin, yapışlarının ifadesine yarayan bir şeydir. Şimdi dünya âlimleri yazıdan bahsettikleri zaman bununla Gerek, Lâtin, Finike ve benzerleri harflerini ve bunlarla yazılmış olan çok eski eserleri kastederler. Bu kasıt şüphesiz doğrudur; ancak, sayılan türlü isimlerden evvel, isimli veya isimsiz yazılar yok mudur?

Sümer’in, Hati’nin, Mısır’ın, onlardan daha çok eski olduğu bugün bilinen ve görülen Uygur’un, Maya’nın yazıları, tarihsel diye kaleleştirilen tarih çerçevesi dışında bırakabilir mi? Bu yazılarla Orhon yazıları, dar kafalı tarihçilerin yaratmaya çalıştıkları yüksek kale bedenlerini onların kafalarına yıkmak için birer kale ve ayakta duran pek canlı kuvvet ve kudret ifade eden birer yazı abideleri değil midir?” 1937 (Cevat Abbas Gürer, Yeni Sabah, 9.2.1941)

******************************************************************

1938

VASİYET

“Türk tezi olgunlaştı, onun üzerinde yürümek, durmadan çalışmak gerekir. Bazı inançsızlıklar olabilir. Bunlar yol kesenlere benzer, onlara aldırmayınız” 1938 sonları.

*******************************************************************

AKTARILAN SÖZLERİ

Atatürk: “Dünyada Türk’e yurtluk etmemiş bir anakara yoktur.” diyerek Türk yurdunun sınırlarını çizerken, bugünkü Türklerin, eski yurtlarında hak iddia etmek gibi bir düşüncelerinin olmadığını da: “ Bugünkü Türk ulusu varlığı için bugünkü yurdundan memnundur.” şeklinde ifade etmiştir. Atatürk’ün bu sözleri, Türk Tarih Tezi’nin “yayılmacı” ve “ırkçı” amaçlar taşımadığını göstermesi bakımından çok önemlidir. Atatürk ve Türklerin Saklı Tarihi. Yazarı: Sinan Meydan ss.194

“… Türk ulusu Asya’nın batısında ve Avrupa’nın doğusunda olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyla ayrılmış dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar. Onun adına ‘Türk eli’ derler. Türk yurdu çok daha büyüktü. Yakın ve uzak çağlar düşünülürse Türk’e yurtluk et m em iş bir anakara (kıta) yoktur. Bütün yeryüzünde Asya, Avrupa, Afrika, Türk atalarına yurt olmuştur. Bu gerçekleri yeni tarih belgeleri göstermektedir. Fakat bugünkü Türk ulusu varlığı için bugünkü yurdundan memnundur: Çünkü Türk derin ve ünlü geçmişinin, büyük ve güçlü atalarının kutsal katkılarını bu yurtta da koruyabileceğine, o katkıları şimdiye değin olduğundan çok daha fazla zenginleştirebileceğine inanmaktadır… ”A. Afetinan, Medeni Bilgiler ve Atatürk’ün El Yazıları, Ankara 1969, s.14 (sadeleştirilmiş metin)

“Bu memleket (Anadolu) dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği, bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine yüksek sahne oldu. Bu sahne en az yedi bin yıllık Türk beşiğidir…” ATATÜRK. Cemal KUTAY, Atatürk Olmasaydı, İstanbul, 1993, s.102-103.

“Türk milleti! Sen Anadolu denilen yurda sonradan gelme değil, ilk yerleşip medeniyet kuranların çocuklarısın.” Prof. Dr. Utkan KOCATÜRK, Atatürk ve Türk Devrim Kronolojisi (1918-1938), Ankara, 1973, s.168.

Asya Türk Hun İmparatorluğu’nun kuruluş tarihi Çin’de imparatorluk kuruluş tarihi ile başlar. Çin’in, M.E 13. asra ait vesikaları bunu böyle kaydeder. Ancak, bu büyük Türk İmparatorluğu’nun bizce malûm olabilen imparatoru Teoman’dır.

Teoman, M.E. 13. asır başında yaşamış büyük bir kahramandır. Çinliler, bu kahramanın Çin’de imparatorluk kurmuş olan büyük Türk kumandanlarının neslinden geldiğini iddia ederler. Teoman’ın oğlu Türk İmparatoru Mete de meşhurdur. O, doğuda Kadırgan dağlarından batıda Hazer denizine kadar, kuzeyde Sibirya’dan güneyde Himalaya eteklerine kadar geniş hudutlar içinde büyük Türk İmparatorluğu’nu teşkil etmiş yüksek bir Türk Hakanı’dır. Mete, Çin İmparatoru ordularını büyük meydan muharebelerinde mağlup etmiş, Çin İmparatoru’nu sığındığı kalede kuşatmış, ancak karısının şefaati ile fakat kendisine vergi vererek, tâbiiyetini de kabul eyleyerek serbest bırakmış bir Türk İmparatorudur. Bence Mete çok büyüktür. Bütün Türk tarihinde Oğuz efsanesinin atf ve isnat olunabileceği adam odur. Fakat düşünülürse Teoman, elbetteki ondan da büyüktür.

Çünkü her şeyi hazırlayan odur. İskender, “Büyük” lâkabı ile anılırdı. Fakat hakikatte ondan büyük olan Filip’tir. Çünkü İskender’in muvaffakiyeti için lâzım olan siyasî ve askerî vasıtaları hazırlayan odur. Eyüpoğullarından Selâhattin, Haçlılardan Kudüs’ü kurtarmış olmakla tanınmış büyük bir Türk’tür. Fakat ondan daha büyük olan bizzat Selâhattin’i ve onun muvaffak ordularını ve vasıtalarını hazırladıktan sonra ölen büyük Türk Nurettin’dir. Beşer tarihinde silinmez satırlarla mevcudiyetini yazdırmış olan odur. (Kâzım Özalp, Özalp, Atatürk’ü Anlatıyor, Milliyet gazetesi, 22. 11. 1969)

“Türk tarihinin inkâr edilmiş unutturulmuş simasını ve mahiyetini bütün gerçekleriyle meydana çıkarmak, Türk tarihini bin bir milletin tarihini bilen, yaşayan sokak politikacısının oyuncağı olmaktan kurtarmak…” TBMM. Prof. Dr. Halil İNALCIK, Atatürk ve Demokratik Türkiye, İstanbul, 2007, Kırmızı Yayınları, s.140.

“Türkiye (…) mevcut tarih kitaplarının değil, tarihin gerçek gereklerini izleyecektir. Gerçekten mevcut tarihlerin kaydettiği olaylar, ulusların gerçek düşünceleri, hareketleri değildir”. Ahmet KÖKLÜGİLLER, Atatürk’ün İlkeleri ve Düşünceleri, İstanbul, 2005, 8.Baskı, s.159.

“Bizim Türk milletimiz eski ve şerefli bir millettir. Zaten Orta Asya’nın Altay yaylasında yetiştiği için kartalın meziyetlerini daha baştan kazanmıştır. Çok uzakları görür, hızlı uçar ve ruhunu barındıracak kadar güçlü bir beni vardır. İster maddi bakımdan, ister düşünce bakımından olsun sıkıcı sıkıntılar içinde kalamaz. Nitekim Altay Yaylası’ndaki anayurdun dört bir yana uzaklığına da isyan etmiştir. İşte bu isyan sonucu Türkler doğuya ve batıya yayılmaya başlamışlardır.” Charles N. SCHERRİLL, Bir ABD Büyükelçisinin Hatıraları, Mustafa Kemal II, İstanbul, 1999, s.73.

“Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Bugünkü Türk milleti, siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri, propoganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsûlü olan bu yanlış tevsimler (aldandırmalar) birkaç düşman aleti, mürteci beyinsizden mada hiçbir millet ferdi üzerinde teellüm den (elem ) başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek mazi, tarihe, ahlaka, hukuka dayanmaktadır. Bugün Anadolu’da yaşayan ve kendilerine Kürtlük, Çerkezlik, Lazlık ve Boşnaklık fikri propaganda edilmiş olan ‘millet efradı’ bu vatandaş ve milletdaşlarımız da aslında umum Türk camiası gibi aynı ortak maziye tarihe sahiptirler.

Türk Tarih Tezi’nin ortaya koyduğu bu görüşler, böylece Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların aynı millet olduğunu da ispatlamış bulunmaktadır. Türk milletini Kürt, Çerkez,  hatta Laz veya Boşnak olarak adlandırmak geçmişin istibdat devirlerinin mahsûlü, yanlış adlandırmalardır. Aslında bunları hepsi, umum Türk topluluğu gibi aynı geçmişe, tarihe, ahlaka ve hukuka sahiptirler. Türk Tarih Tezi bu gerçeği ortaya koymuştur. Türklerin Anayurdu Orta Asya’dır. Ve en az 7000 yıldan beri Türkler buralardan yayılarak Anadolu’ya gelip yerleşmişlerdir. Bugün yapılan yeni kazılar, ilmi veriler Anadolu’ya yerleşen medeniyetlerin, hususiyle Etilerin MÖ. 4000 yılına kadar uzanan bir kültür ve medeniyete sahip olduklarını göstermektedir. ” Mustafa Kemal ATATÜRK. Afetinan, Medeni Bilgiler ve Atatürk’ün El Yazıları, Ankara 1969, s.376-378

‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. ’

“ Yeni dünya ufuklarına açacağınız yeni tarih görüşünde dikkatli olunuz. Şöyle böyle bir yapıt ortaya çıkararak sonradan üzülmektense, hiç yapıt vermemek yetersizliğini açıklamak ilk yapılacak şeydir”

“Herhangi bir tarihi elinize aldığınız zaman onun gerçeğe uygun olup olmadığına güven duymak için dayandığı kaynak ve belgeleri araştırın. Bizim şimdiye kadar doğru milli tarihe sahip olmayışımızın sebebi tarihimizin hakiki okuyucularının belgelerine dayanmaktan ziyade ya birtakım meddahların veya birtakım kendini beğenmişlerin hakikat ve mantıktan uzak sözlerinden başka kaynak bulmamak bedbahtlığıdır.” Utkan Kocatürk, “Atatürk’te Gençlik Kavramı ve Atatürkçü Gençliğin Nitelikleri”, Atatürk Araştırma Dergisi, C.ll, Sayı: 4, Ankara 1985,s.l63.

Atatürk’ün, Behçet Kemal Çağlar’ın “Çoban” piyesinin temsilinden sonra Halkevi’nin Şark salonunda kabul ettiği oyunculara hitaben söyledikleri, onun Eski Anadolu tarihine ve Hititlere bakışını göstermesi bakımından önemlidir:

“Dikkat ederseniz, her millet tarihinde kendi toprağının tarihine önemli bir yer ayırır. Şu Hacı Bayram avlusundaki Eti kabartmalarının önünde onları seyreden insanlara bakınız. Sanki o kabartmaları canlanmış zannedersiniz. Ogüst zamanında yapılan nüfus sayım cetvellerine göre Anadolu nüfusu şimdikinden kalabalık. Bunlar ne oldu? Tehcir mi etti? Dilimizdeki en mahrem kelimeler Eti dilindekilerin aynıdır. Halkapınar’lı Ömer’in Yunanlılarla münasebeti, Mevlana’nın Farslılarla münasebeti kadardır. Her ikisi de zamanlarının kültür dillerini kullanmışlar, fakat kendi milli hislerini ifade etmişlerdir. Ege uygarlığı, bizim uygarlığımızdır. Hayır efendiler, bu vatan bize 4000 aslandan yadigar kalmamışlar. Asırlar boyunca milyonların emeğiyle kurulmuştur. Edebiyatımız, tiyatromuz, hissimiz hep bu ilkeden hareket etmelidir ” Münir Hayri Egeli’den Nakleden Niyazi Ahmet Banoğlu, “Nükte, Fıkra ve Çizgilerle Atatürk” İkinci Kitap, Yeni Türk Tarih Dünyası özel Sayısı, İstanbul 1941, s.35

“Ecdadımız büyük imparatorluklar kurmuş, uygarlıklar yaratmış. Bizim görevimiz bunları aramak, incelemek, kendi milletimize ve dünyaya tanıtmaktı.” ATATÜRK. Nihat Dinçer, “Atatürk’ün Milli Eğitimle İlgili Görüşleri’’, İstanbul Üniversitesi iktisat Fakültesi 1981 Yılı Sosyoloji Konferansları, Atatürk özel Sayısı, İstanbul 1981, s. 10.

Büyük devletler kuran ecdadımız, büyük ve kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. ATATÜRK (Afetinan, Atatürk Hakkında H. B. , s.297)

ŞİİRLERİNDEN

Nehirlerdir Türkün şaşmaz yol mühendisleri
Her nehir Türk’ü bilir her nehri
Tuna’nın da kıyısından gitti eski Türk
Geçti eski Türk Tuna’yı da yararak
Kaç defa, hangi defa?
Sormayınız nafile.
Bilmez tarih bile.

ATATÜRK, Tuna Şiiri

Asya’nın ortasında Oğuz oğulları
Avrupa’nın Alplerinde Oğuz torunları
Doğudan çıkan biz, batıda yine biz

Nerede olsa, ne olsa kendimizi biliriz.
Hep insanlar kendilerini bilseler,
Bilinir o zaman ki hep biziz.

Türk sadece bir milletin adı değil,
Türk bütün adamların birliğidir.

Ey birbirine diş bileyen yığınlar,
Ey yığın yığın insan gafletleri
Yırtılmış gözlerdeki gafletten perde,
Dünya o zaman görecek hakikat nerede?

ATATÜRK, Oğuz Oğulları Şiiri

 

Türkiye Coğrafyası dışındaki Su Kenarlarında (deniz, nehir, göl) Türkler

Türk Devletlerinin Başkentleri ve Su kenarları

 

Atatürk Türk Tarih Tezi Literatürü

2+4+63+43+15: 127

Türk Tarihinin Ana Hatları 1930

Türk Tarihinin Ana Hatları-Methal 1931

Tarih Ders Kitapları (4)

  1. “Tarih I, Tarihten Evvelki Zamanlar ve Eski Zamanlar” Maarif Vekaleti Devlet Matbaası, İstanbul 1931;
  2. “Tarih II, Orta Zamanlar ”, Maarif Vekaleti Devlet Matbaası, İstanbul, 1931;
  3. “Tarih III, Yeni ve Yakın Zamanlarda Osmanlı Türk Tarihi”, Maarif Vekaleti Devlet Matbaası, İstanbul, 1931;
  4. “Tarih IV, Türkiye Cumhuriyeti”, Maarif Vekaleti Devlet Matbaası, İstanbul, 1931.

I. Seri müsveddeler (1932) (Bu seri kısmen baskı, kısmen teksir halindedir) (63)

1 . A. Süheyl (Ünver), Selçuk tababeti, Büyük Selçuk İmparatorluğu ve Orta zamanda Anadolu Türk Devletleri tababeti tarihi XI – XIV. asırlar, 43 s. baskı.

2. Şevket Aziz (Kansu), Avrupanm başka mıntıkalarında tarihten evvelki devirlerde yaşayan kavimlerin menşelerine dair antropoloji, filoloji ve lengüistik tetkikleri, 16 s. baskı.

3. Galip Ata (Ataç), Stımerlerde hekimlik, Eski Mısır’da hekimlik, işkillerde hekimlik, 53 s. baskı.

4. Halil Etem (Eldem), Anadolu Selçukları devrinde mimari ve tezyini sanatlar, 22 s. baskı.

5. Sadri Maksudi (Arsal), İskitler – Sakalar, Asya Hunları, Tüeçiler, Avrupa Hunları, 61 s. baskı.

6. Esat, Ermeniler, 18 s. baskı.

7. A. Süheyl (Ünver), Türklerde resim, tezhip ve minyatür tarihi (Orta Asya kısmı), 38 s. baskı.

8. Ali Haydar Emir (Alpagut) ve Fevzi (Kurdoğlu), Türklerin deniz harp sanatına hizmetleri, 21 s. baskı.

9. Ahmet Ağaoğlu, Etrüsk medeniyeti ve bunların Roma medeniyeti üzerine tesiri, 24 s. baskı.

10. İhsan Abidin, Ali Riza, Hamdi ve Cevat Rüştü, Ziraat ve hayvancılık, 35 s. baskı.

11. Ahmet Cevat (Emre), I, Türklerin yazıyı icat etmekle medeniyete hizmetleri II, Alfabenin de menşei Sumer Türklerinin yazısıdır, 18 s. baskı.

12. İbnülemin Mahmut Kemal (İnal), Türklerin Arap harflerini tanzim ve ihya etmek suretiyle ilme ve medeniyete hizmetleri, 16 s. baskı.

13. Sedat (Eldem), Osmanlı Türk mimarisi, II s. baskı.

14. Hüseyin Namık (Orkun), r. Avarlar, 2. Peçenekler, 5. Kumanlar, 123 s. teksir.

15. Ali Rifat (Çağatay), Musiki, 8 s. baskı.

16. Yusuf Ziya (özer), Mısır, 32 s. baskı.

17. Reşat, Halıcılık, 25 s. baskı.

18. Selim Sırrı (Tarcan), Türklerde beden idmanları, 6 s. baskı.

19. Saim Ali (Dilemre), Evrazyada Türkçenin lengistik vaziyeti, 8 s. baskı.

20. Muzaffer, Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa ile ticari münasebetleri, 16 s. baskı.

21. İbrahim Hakkı (Akyol), Türklerin ziraat ve hayvancılık sahasındaki tesirleri ve hizmetleri, 22 s. baskı.

22. Reşit Galip ve Mehmet Saffet (Engin), Anadolu-Eti İmparatorluğu devrine kadar.
41 s. baskı.

23. Hâmit Sadi (Selen), Türklerin coğrafya ilmine hizmetleri, 15 s. baskı.

24. M. Niyazi (Erenbilge), Eski zamanlarda Türklerin coğrafyaya hizmetleri, 15 s. baskı.

25. Osman Şevki (Uludağ), Tababet – Ormanlılar devri, 12 s. baskı.

26. Mahmut Ragıp Köscmihalzade, Türk musikisi tarihi, 28 s. baskı.

27. Hâmit Zübeyr (Koşay), Bulgar Türklerinin eski tarihi, 11 s. teksir.

28. Neşet Ömer (îrdelp), Orta zamanda Türklerin tıbba hizmetleri, 12 s. baskı.

29. Naci Paşa (Eldeniz), Büyük İskender – Dara, 91 s. teksir.

30. Nafi Atuf (Kansu), İlk Kültür izleri ve nakil vasıtaları, 18 s. baskı.

31 . Ali Yar, Fatin (Gökmen), Kerim ve Hüsnü Hâmit, Türklerin riyaziyatın terakkisine hizmetleri, 17 s. teksir.

32. Ahmet Refik (Altınay), Osman oğulları, 20 s. teksir.

33. Nizamettin Ali, Türklerde sanayi, tarihden evvel ve tarihten sonra, 15 s. teksir.

34. İsmail Hakkı İzmirli, I-Türk İslâm filozofları, II-Müslüman Türk hukuku ve dini, 48 s. teksir.

35. Şemsettin (Günaltay), Müslümanlığın çıktığı ve yayıldığı zamanlarda Orta Asya’nın umumi vaziyeti, 89 s. baskı.

36. Mustafa Şekip (Tunç), Çin felsefesinin kaynakları, 31 s. teksir.

37. Ferit, Eski İranlılarda Felsefe, 7 s. teksir.

38. Orhan Sadettin, Felsefe, 19 s. teksir..

39. Hilmi Ömer, Çindeki dinler, 9 s. teksir.

40. A. Nevzat Ayaş, Hindistan’da Türk düşüncesi, 27 s. teksir.

41. Hilmi Ziya (Ülken), Türk kozmogenisi, Türk mitolojisi, Türk hikmeti ve teknik tefekkür, 53 s. teksir.

42. Mes’ut Cemil (Tel), Medeniyet tarihinde musiki âletleri, 7 s. teksir.

43. Ahmet Hâmit (Ongunsu), Amerika, 16 s. teksir.

44. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beyliklerinin Kara ve Akkoyunlu devletlerinin kuruluşları ve siyasi hayatları ile bunlar zamanındaki devlet teşkilâtı, fikir hareketleri ve iktisadi hayat, 106 s. baskı.

45/1. Âfet (İnan), Yusuf Hikmet (Bayur), Hindistan, coğrafi malûmat, 15 s. teksir.

42/2. Âfet (İnan), Yusuf Hikmet (Bayur), Hindistan, ırklar, 19 s. teksir.

45/3. Âfet (inan), Yusuf Hikmet (Bayur), Hindistan, Hindistan’da ilk medeniyet (Sint medeniyeti), 6 s. teksir.

45/4. Âfet (inan), Yusuf Hikmet (Bayur), Hindistan, Hindistan’da müslüman Türkler (Gürkant devletinin teşekkülüne kadar), 185 s. teksir.

46. İhsan (Sungu), Türklerin terbiyeye hizmetleri, 35 s. baskı.

47. Hasan Âli (Yücel) ve Abdülkadir (İnan ?), Türk edebiyatı, 11 s. teksir.

48. Ragıp Hulûsi (özdem), Türk medeniyet ve dilinin macar medeniyet ve dili üzerine tesiri, 9 s. teksir.

49. Celâl Esat (Arseven), Türklerde mimari, 16 s. teksir.

50. Hasan Cemil (Çambel), Ege medeniyeti, 18 s. baskı.

51. Mükrimin Halil (Yınanç), Musul ve Elcezirede Oğuz Türkleri, 24 s. teksir.

52. Yusuf (Akçura), Osmanlı devletinin kuruluşu ve bu vakıaya dair başlıca menbalar, 14 s. baskı.

53. Mehmet Fuat (Köprülüzade), Samanoğulları 874- 1005, 22 s. ve 1 şecere, teksir.

54. Reşat Nuri (Güntekin), Dil ve edebiyat, Tanzimattan bugüne kadar, 10 s. Teksir

55. Behçet (Gücer ?), İtalya, 20 s. teksir.

56. Hasan Sabri, Boyacılık tarihinde Türkler, 6 s. teksir.

57. Mustafa Zühtü, Sümmer medeniyeti mali hayatı, 92 s. baskı.

58. Reşit Saffet (Atabinen), Avrupa’da eski Türkler, 49 s. baskı.

59. Ali Rifat (Çağatay), Eski Yunan musikisi, 10 s. teksir.

60. Selim Nüzhet (Gerçek), Türklerde tiyatro, 14 s. teksir.

61. İsmail Hikmet (Ertaylan), Çağatay edebiyatı, 7 s. teksir.

62. Mehmet Vehbi ve Hakkı Nezihi, Türklerin yaşadıkları ilk muhit ve bu muhitin mal yetiştirme noktasından tetkiki, 19 s. teksir.

63. Ali Canip (Yöntem), Anadoluda muhtelif çığırda edebi tezahürler ve inkişafları, 7 s. teksir.

II. Seri müsveddeler (1934) (43)

1. Ahmet Refik (Altınay), Osmanoğulları, 67 s.

2. Şevket Aziz (Kansu), Avrupada neolitik çağ brakisefalleri, 28 s.

3. Ahmet Refik (Altınay), Devşirme usulü, 11 s.

4. Hüsnü Hâmit, Türklerin riyaziyatın terakkisine hizmetleri, 29 s.

4/a. Hüsnü Hâmit, İslâm riyaziyatında Türklerin mevkii, 29 s.

5. Sedat (Eldem), Osmanlı Türk mimarisi. 30 s.

6. Ali Rifat Çağatay, Musiki, 27 s.

6/a. Ali Rifat Çağatay, İlk müsveddeye karşı yapılan tenkidlere cevap, 23 s.

7. Arif Müfit (Mansel), İranın tarih ve arkeolojisi (En eski zamanlardan Sasanilerin sukutuna kadar), 96 s.

8. Hasan Sabri, Boyacılık tarihinde Türkler, 10 s.

8/a. Hasan Sabri, Boyacılık tarihinde Türkler, 11 s.

9. Hilmi Ömer (Budda), Çinlilerin dini, 23 s.

10. Galip Ata (Ataç), Hintlilerin hekimliğe hizmetleri, 16 s.

11. Ahmet Süheyl (Ünver), Selçuklularda ve Ormanlılarda resim, tezhip ve minyatür, 32 s.

12. İbrahim Hakkı (Akyol), Orta veya Içasyanın fizikî coğrafyasına bir nazar, 40 s.

13. Ahmet Ağaoğlu, 1500 ile 1900 arasında İran, 52 s.

13/a. Ahmet Ağaoğlu, İran İnkılâbı, 28 s.

14. Yusuf Ziya (özer), Mısır dili, 36 s.

15. Salih Murat (Uzdilck), Riyaziye tarihi, 37 s.

16. Osman Şevki (Uludağ), Osmanlı tababeti, 66 s.

17. Yusuf Hikmet (Bayur), Teni Türkiye devletinin haricî siyaseti, 162 s.

18. Nevzat Ayaş, Hindistanda Türk düşüncesi : Budacılığı hazırlıyan âmiller, Budacılık, 28 s.

19. Sadrı Maksudî (Arsal), Orta Asya Türk devletleri, 50 s.

20. M. Niyazi (Erenbilge), Eski Mısır’da, lyonya’da, Yunanistan’da, Roma’da ve Orta zamanda coğrafya, 31 s.

21. Ali Haydar Emir (Alpagut) ve Fevzi (Kurdoğlu), Türklerin deniz harp san’atine hizmetleri II, Kürek devri, 34 S.

22. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kuruluşundan onbeşinci asrın ilk yarısına kadar Osmanlı İmparatorluğu teşkilâtı, 97 s.

23. Şemsettin (Günaltay), Suriye ve Palestin, 52 s.

24. Nizamettin Âli, Türklerde sanayi, 50 s.

25. Ahmet Cevat (Emre), Türkçe ve Hint-Avrupa dilleri, 108 s.

26. İsmail Hakkı (İzmirli), Müslüman Türk feylesofları, 119 s.

27. Nafi Atuf (Kansu), Türklerin terbiyeye hizmetleri, 16 s.

28. Celâl Esat (Arseven), Türklerde mimari (Eti ve Selçuk mimarileri), 13 s.

29. Esat, Berlin kongresine kadar Ermenilerin vaziyeti, 24 s.

30. Mes’ut Cemil (Tel), Medeniyet tarihinde musiki âletleri ve Türkler, 4 s.

31. Hasan Cemil (Çambel), Ege medeniyeti, 43 s.

32. Hilmi Ziya (Olken), Türk mistisizmini tetkike giriş, 56 s.

33. M. Şemsettin (Giinaltay), Mezopotamya – Sumerler, Akatlar, Cutiler, Amürüler,
Kassitler, Asurlular, Mittaniler, İkinci Babil İmparatorluğu, 208 s.

34. Hasan Âli (Yücel) ve Abdülkadir (İnan), Türk edebiyatı, 15 s.

35. Yusuf Akçura, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma devri, 176 s.

36. İbrahim Hakkı (Akyol), Türklerin ziraat ve hayvancılık sahasındaki tesirleri ve hizmetleri, 28 s.

37. Hâmit Zübeyr (Koşay), Macarların eski tarihi, 27 s.

38. Mükrimin Halil (Yınanç), Anadolu’nun fethi, 88 s.

39. Reşit Galip ve Mehmet Saffet (Engin), Etiler, 150 s. resimli.

40. Hâmit Sadi (Selen), Türklerde haritacılık ve Coğrafya, 47 s. resimli.

41. M. Fuat Köprülüzade, Anadolu’da Türk dili ve edebiyatının tekâmülüne bir bakış
86 s.

42. A. Riza, Hamdi, 1. Abidin, Türklerde ziraat ve hayvancılık, 24 s.

43. Kâmil, Türklerde spor, 38 s.

III. Seri müsveddeler (1936) (15)

1. Cevat Rüştü, Türklerin ziraate hizmetleri ve Osmanlılar devri, 16 s.

2. İ. Hakkı (İzmirli), Müslüman Türk hukuku, 45 s.

3. Yusuf Hikmet Bayur, Gürgâniğ devleti, 127 s.

4. Şükrü Akkaya, Etrüsk kültürü, ve Roma kültürüne tesiri, 33 s.

5. Fatin Gökmen, 1. Türk takvimi veyeni meydana çıkarılan en eski bir hey’etin esasları, 2. Bu hey’etin 20.000 sene evvel tesis edilmiş olduğu, 3. Bu hey’ete sahip olan kadîm milletin bugünkü Türklere ecdad olması lâzım geldiği hakkında tez, 44 s.

6. Şemsettin Günaltay, İbraniler, 62 s.

7. M. Saffet Engin, Eti medeniyeti, 55 s.

8. M. Ragıp Kösemihal, Türk halk müziklerinin, kökleri meselesi, 62 s.

9. Nuri, Türklerin deri sanayiine yaptıkları hizmetler, 15 s.

10. İhsan Abİdin Akıncı, Riza Erten, Hamdi Dikmen, Şarkta ziraatın inkişaf tarihi ve âmilleri, 20 s.

11. Ziya Karamürsel, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan ondokuzuncu asrın yarısına kadar malî tarihe bir bakış, 213 s.

11. Osman Şevki Uludağ, Osmanlı tababeti III, 100 s.

13. M. Niyazi Erenbilge, Osmanlı Türklerinde coğrafya, 12 s.

14. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı İmparatorluğu teşkilâtı, İkinci kısım, 1453 den 7575 senesine kadar, 94 s.

15. İsmail Hakkı İzmirli, Müslüman Türk filozofları, 9 s.

Kaynak: Atatürk’ün Büyük Bir Tarih Yazdırma Teşebbüsü: TÜRK TARİHİNİN ANA HATLARI 

Doğu ve Batı Arasında: Levent Ağaoğlu ile Türkiye-Çin İlişkilerine Bakış

Ağaoğlu’nun tecrübeleri, sadece ticari ve ekonomik perspektiflerle sınırlı kalmıyor; aynı zamanda Çin ve Türkiye arasındaki kültürel etkileşimlerin önemine de vurgu yapıyor

Ağaoğlu’nun tecrübeleri, sadece ticari ve ekonomik perspektiflerle sınırlı kalmıyor; aynı zamanda Çin ve Türkiye arasındaki kültürel etkileşimlerin önemine de vurgu yapıyor. Çin’in kadim kültüründen, Türkiye’nin bu kültürle nasıl daha fazla temas kurabileceğine, iki ülkenin ortak tarihsel bağlantılarına kadar geniş bir yelpazede sorularımıza yanıt veriyor.

Levent Ağaoğlu’nun kişisel deneyimlerinden ve stratejik analizlerinden faydalanarak, Türkiye-Çin ilişkilerinin arka planını ve olası geleceğini keşfetmeye davet ediyoruz. (Hayati Esen)

Levent Ağaoğlu

Türkiye ve Çin arasındaki diplomatik ilişkiler nasıl bir evrim geçirdi? Siz daha önce Çin’de bulundunuz, günümüz ile o dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok güzel bir soru. Öncelikle şunu söylemek lazım: Çin’de çok güçlü bir devlet aklı var. Bunu kendi gözlemlerimden de biliyorum, yaşadıklarımı da sizinle paylaşacağım. Bizde ne kadar var, bu da ayrı bir soru. Çin ile Osmanlı ve Türk devlet aklının nasıl farklılıklar gösterdiğini birkaç örnek üzerinden anlatmak isterim.

Bir örnek vereyim: 2 Temmuz 1997’de Hong Kong’un 100 yıllık kira sözleşmesi bitti ve İngiltere Çin’e devretti. Ancak biten şey neydi? Hong Kong aslında üç farklı bölgeden oluşuyor. Burada Türk kamuoyuna pek mal olmamış bir bilgi var: Çin sınırında “New Territories” adında bir bölge var ve İngilizler orayı kiralamıştı. 97’de kira süresi dolunca sadece bu bölgeyi değil, aynı zamanda Hong Kong Adası’nı da devrettiler. Oysa Hong Kong Adası İngilizlerin malıydı. Büyük güçler arasındaki dengeler böyle işliyor; İngiltere o dönemde Çin’i yanına çekti.

Biz de buna benzer bir olayı Abdülhamid döneminde Kıbrıs Adası’yla yaşadık. 1878’de İngilizlere Kıbrıs’ı kiraladık, ama ortada bir yazılı sözleşme ya da belirli bir süre yoktu. İngilizler daha sonra 1. Dünya Savaşı sırasında Kıbrıs’ı işgal etti. Bu iki olay arasındaki fark devlet akıllarındaki farklılıktan kaynaklanıyor.

Çin’in bu tür stratejik hamlelerini düşündüğümüzde, Türkiye ile Çin arasındaki ilişkilerde geçmişle bugün arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?

Evet, çok ilginç bir gelişme süreci var. 1998 yılında Türkiye’nin dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem, Çin’e bir açılım yaptı ve Şanghay’da bir konsolosluk açıldı. Bu, ilişkilerin yeniden başlaması için önemli bir adım oldu. Çin, Türkiye’ye karşı özellikle ticaret açısından oldukça olumlu bir yaklaşım sergiliyor. Çin, Türkiye’ye yatırım yapma eğiliminde, özellikle elektrikli otomobiller ve benzeri sektörlerde. Bunun sebebi, Türkiye’nin Gümrük Birliği anlaşmalarından faydalanarak Çin ürünlerini Avrupa’ya gümrüksüz bir şekilde sokabilmesi. Ben merak ediyorum; Avrupa bu konuda ne zaman bir tavır alacak?

Son 20 yılda Çin-Türkiye ilişkilerinin gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İlişkiler artarak devam ediyor, ancak önemli bir ticaret dengesizliği var. Biz Çin’e 3 milyar dolarlık ihracat yaparken, onlar bize 30 milyar dolarlık ürün satıyorlar. Bu ciddi bir dengesizlik. Bizim masaya oturup “Kardeşim, sen bana 30 satıyorsan, ben de sana satmalıyım” diyerek bu durumu çözmemiz gerekiyor. Çin bu konuda güçlü bir oyuncu ve ticarette bize karşı çok avantajlı durumda.

Çin’le Türkiye arasındaki ticarette ciddi bir dengesizlik olduğunu söylediniz. Türkiye, Çin’e çok daha az ihracat yaparken, Çin’in Türkiye’ye yaptığı ihracat çok daha fazla. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Evet, durum tam da bu. Biz Çin’e 3 milyar dolarlık ihracat yapıyoruz, onlar bize 30 milyar dolarlık mal satıyor. Bu çok ciddi bir fark. Sormak gerekiyor, neden biz daha fazlasını satamıyoruz? Sorun aslında burada. Sürekli bizden 10 kat fazla satıyorlar ve bu fark giderek büyüyor. Bu durum Türkiye’deki sanayiye büyük bir zarar veriyor. Çin’in bize sattığı ürünler sanayimizi adeta bitiriyor.

Peki, Çin bizim açımızdan fırsatlar sunuyor mu? Ticari olarak Türkiye’nin Çin’de şansı var mı?

Evet, Çin bizim için aslında büyük bir fırsat olabilir. Ben Çin’de 4,5 yıl kaldım ve orada çeşitli ürünler sattım. Örneğin, Türkiye’den kaliteli cam bardaklar sattık, çünkü Çinliler bu kalitede bir ürün bulamıyordu. Bizim bardaklar daha kaliteli olduğu için tercih edildiler. Ayrıca kimyasal maddeler de sattık; mesela Çin’de krom madeni olmadığı için bunu da aldılar. Yani, fırsatlar var. Ancak bizim ihracatımızın çok büyük bir kısmı ithal girdilere bağlı. Halbuki yerli üretime dayalı ürünler geliştirip satmamız gerekiyor.

Çin’de fuarlara katılmanın Türkiye için önemli olduğunu söylediniz. Bu fuarlar konusunda ne düşünüyorsunuz?

Hong Kong’da dünyanın en büyük fuarlarından biri var. Ben Türkiye’den bu fuara katılan kimseyi görmedim. Fuarda birçok uluslararası şirket var, ancak biz orada yeterince temsil edilmiyoruz. Oysa Türkiye’nin de büyük fuar organizasyonlarına katılması gerekiyor. Bizim de güçlü sanayi ürünlerimiz var, ama yeterince değerlendirmiyoruz. İstanbul’da büyük fuarlar düzenlenecek alanlar bile yeterince kullanılmıyor.

Türkiye’nin Çin’e yönelik bir ticaret politikası olmadığını mı düşünüyorsunuz?

Evet, öyle düşünüyorum. 1998’den bu yana 26 yıl geçti ama hâlâ ortada etkili bir Çin politikası yok. Çin bize 10 kat fazla mal satıyor. Biz neden aynı ölçekte satamıyoruz? Sanayi kapasitemiz var, ama ticarette başarılı olamıyoruz. Çin, bizimle işbirliği yapmak istiyor, hatta fabrikalar kurmak istiyor. Ancak bizim Çin’e gidip orada yatırım yapmak gibi bir düşüncemiz yok. Halbuki bu mümkün, Çinliler akılcı insanlar.

Peki neden Türkiye’de yatırım yapmıyorlar?

Çinliler Türkiye’de yatırım yapmaya başlıyorlar, ancak biz onların pazarına girmekte yetersiz kalıyoruz. Biz Çin’de fabrika kurmayı düşünmüyoruz, oysa Çin’e gidip orada yatırım yapabiliriz. Bu işbirliğinden her iki taraf da fayda görebilir. Çinliler neden yatırım yapmasınlar? Onlar akılcı insanlar, ticarette fırsatları çok iyi değerlendiriyorlar. Ben orada iş yaptım, kaliteli ürün sattım, aldılar. Yani, fırsatlar var ama biz bunları yeterince kullanmıyoruz.

Türkiye’nin Çin’e yönelik yatırımlarının sınırlı olmasının sebebi sermaye eksikliği mi?

Evet, belki de sermaye eksikliği bu konuda bir sorun olabilir. Ancak asıl mesele kültürel ve zihinsel engeller. Biz Çinlilere karşı önyargılar taşıyoruz. “Onlar farklı yemekler yiyor, böcek yiyor” gibi yanlış düşünceler var. Oysa Çin’de farklı yemek kültürleri var ve bizim de yiyebileceğimiz çok güzel yemekler bulmak mümkün. Çin’e giden Türkler bazen yanlarında yiyecek götürüyorlar ve adaptasyon sorunu yaşıyorlar. Ancak bu kültürel önyargıları aşıp Çin pazarına daha fazla odaklanmamız gerekiyor.

Çin’le ilişkilerde sadece kültürel engeller mi var, yoksa siyasi engeller de etkili mi?

Çin’le ilişkilerde siyasi engeller de olabilir. Çin, İran’la yakın ilişkiler kuruyor ve bizi Amerika’ya yakın bir ülke olarak gördükleri için biraz mesafeli duruyorlar. Ancak yine de siyasi engellerin tamamen aşılabileceğine inanıyorum. Asıl önemli olan bizim ticari açıdan aktif olmamız ve Çin’le işbirliği yaparak sanayi kapasitemizi artırmamız.

Levent Ağaoğlu

Çin’le Türkiye arasında yatırım görüşmeleri devam ediyorsa, karşılıklı adımlar atmak gerekiyor değil mi? Mesela Çinli yatırımcılar buraya gelmek istiyor, ama biz de oraya gidip yatırım yapmalıyız. Bu konuda siyasi engeller var mı sizce?

Eğer siyasi bir engel olsaydı, Çinliler buraya gelemezlerdi. Yani sonuç olarak böyle bir engelin olduğunu düşünmüyorum. Zaten Çinlilerle iş yaptığınızda her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesaplarlar. Kağıt üstünde maliyeti, süreyi net bir şekilde çıkarırlar ve çok hızlı çalışırlar. Bunu övmek için söylemiyorum, gerçeği anlatıyorum. Bizim de hızlı olduğumuz ticaret alanlarında, Çinlilerle iş yapılabilir. Özellikle Hong Kong ve Tayvan’daki insanlar 24 saat boyunca ticaret düşünüyor. Yani ticareti ve parayı çok seven, hızlı çalışan bir toplulukla karşı karşıyayız.

Peki, Türkiye ve Çin arasında teknoloji transferi mümkün mü? Neden Türkiye Çin’den teknoloji transferi konusunda daha aktif olamıyor?

Aslında bu mümkün, ama bizim tarafımızda yeterince istek yok. Mesela Tayvan’dan teknoloji transferi için bazı görüşmeler yaptık. Mühendisler çok ciddiydi, ancak Türkiye’de bu konuda ilgisizlik vardı. İlgisizlikten kastım, işin kamusal boyutu. Kamudaki yetkililer, kişisel çıkarlarla daha fazla ilgileniyor gibi gözüküyor. Yani teknoloji transferi mümkün, ama ilgisizlik ve kamusal çıkarlar bu süreçleri engelliyor.

Son dönemde Türkiye-Çin ilişkilerinde bazı gelişmeler var. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Çin ziyareti ve Türkiye’nin BRICS’e üye olma süreci ilişkileri nasıl etkiler?

Evet, Türkiye BRICS’e üye olacak ve bu önemli bir adım. Bazıları BRICS’i eleştiriyor, ama dünya bu yöne doğru ilerliyor. BRICS, Asya, Afrika ve Güney Amerika’yı bir araya getiren bir blok ve Türkiye’nin bu sürece katılması stratejik olarak önemli. Türkiye’nin bu bloğa katılması, Avrupa ile olan ilişkilerini de etkilemez. Türkiye hala bir Avrupa ülkesi ve demokratik bir ülke. BRICS ülkelerinde Hindistan ve Brezilya gibi demokrasiler var. Dolayısıyla bu süreç Türkiye’nin demokratik yapısını olumsuz etkilemez, aksine olumlu yönde etkileyebilir.

Türkiye’nin BRICS’e katılması Batı tarafından desteklenir mi sizce?

Kesinlikle. Türkiye’nin BRICS’e katılması, Batı bloğu için de stratejik açıdan faydalı olabilir. Türkiye, NATO müttefiği olduğu için BRICS’te yer alması Batı’yı da güçlendirecektir. Türkiye’nin BRICS üyeliği, Batı’nın çıkarlarına zarar vermez, aksine uzun vadede Batı için de olumlu olabilir.

Türkiye’nin demokratik yapısının güçlü olmadığını düşünüyor musunuz? Özellikle Çin gibi ülkelerle yakın ilişkiler kurmak Türkiye’nin demokrasisine zarar verebilir mi?

Hayır, bu ilişkiler Türkiye’nin demokrasisini olumsuz etkilemez. Çin’in siyasi sistemi farklı olabilir, ancak Türkiye köklü bir demokratik yapıya sahip. Çin’in demokrasi modeli “köy demokrasisi” diye adlandırılır. Örneğin, bir köyde seçim yapıldığında, sandıktan kim çıkarsa çıksın, Komünist Parti’nin belirlediği kişi seçilir. Türkiye’de ise demokrasi çok daha derinlere kök salmış durumda. Bizim demokrasimiz, 1850’lerdeki muhtarlık seçimleriyle başladı ve bugüne kadar gelişti. Yani Çin’in modeline benzer bir yapıya dönmemiz mümkün değil.

Levent Ağaoğlu

Türkiye ve Çin arasında kültürel bir etkileşim de mümkün mü? Mesela Türkiye’de Çin kültürü, sinema ve edebiyat açısından pek bilinmiyor. Sizin bu konuda gözlemleriniz neler?

Çin kültürü çok köklü ve derin bir geçmişe sahip. Orada bulunduğum süre boyunca bu konuda çeşitli çalışmalar yaptım. Mesela Çin’de kullanılan bazı müzik aletleri Türklerden gitme, ya da bizim sanatlarımızdan bazıları Çin’e geçmiş olabilir. Ebru sanatı gibi şeyler Asya’dan gelmiş olabilir. Dolayısıyla, sanat ve kültür alanında büyük bir etkileşim potansiyeli var. Türkiye’de Çin kültürü pek bilinmiyor, ama bu iki ülke arasında sanatsal ve kültürel anlamda çok fazla benzerlik var.

Türkiye’de Çin kültürüyle ilgili daha fazla çalışma yapılmalı mı? Özellikle sinema, edebiyat gibi alanlarda?

Evet, kesinlikle daha fazla çalışma yapılmalı. Türkiye’de Japon kültürü üzerine çalışmalar ve çeviriler var, ama Çin kültürü üzerine pek bir şey yok. Asya edebiyatı ve sanatında büyük bir incelik var ve bizim bu dünyaya daha fazla ilgi göstermemiz gerekiyor. Çin’in tiyatro sanatı, felsefesi gibi konularda çok şey öğrenebiliriz. Türkiye’de sinoloji (Çin bilimleri) üzerine yeterince çalışma yapılmadı. Halbuki kültürel etkileşimler, iki ülke arasındaki ilişkilerin diğer alanlarına da olumlu yansıyabilir.

Çin’in Türkiye’de Konfüçyüs Enstitüsü var, peki biz neden Çin’de benzer bir Türk enstitüsü kurmuyoruz?

İşte bu karşılıklılık ilkesi dediğimiz şey. Çin, Türkiye’de Konfüçyüs Enstitüsü kuruyor, ama biz Çin’de benzer bir Türk enstitüsü kuramıyoruz. Mesela, Çin’de “Tonyukuk Enstitüsü” gibi bir yer kurulabilseydi, Türk tarihini ve kültürünü tanıtmak açısından çok önemli olurdu. Ancak bu tür girişimler yeterince desteklenmiyor. Halbuki Çin’de tarihimizle ilgili çok derin bağlar var. Mesela, Tonyukuk Çin topraklarında yaşamış bir Türk başbakanıdır ve tarihte büyük bir stratejisttir. Biz bu tarihi mirasımızı daha fazla gündeme getirmeliyiz.


Levent Ağaoğlu Kimdir

Şair-Düşünür. 1983 yılından başlayarak ihracat profesyoneli olarak çalıştı. 33 ülkeye ihracat için gitti. Levent Ağaoğlu, 1997-2001 yılları arasında Hong Kong’da yaşadı; yaklaşan Büyük Asya Yüzyılı’nın ayak seslerini duydu hep.

İsmail Gaspıralı’nın “Dil’de, Fikir’de; İş’te Birlik” idealinin peşinde koşarak Türk Evi, Düşünce ve İş Ocağı kitap serileri üzerinde çalışıyor; mütefekkir ve müteşebbis gözlem ve birikimlerini https://www.booksonturkey.com/ sitesinde yayınlıyor