Anayasa’mızın temel kavramları (devlet, vatan, millet, bayrak) Oğuz Kağan ve Bilge Tonyukuk tarafından 1000 yıllık bir süreçte bilgelik temelinde yazılmıştır.
Felsefe ile hayat kurulmaz. Bu, felsefeyi doğuran felsefenin annesi olan bilgelikle karıştırılmasından ileri geliyor. Bilgelik hayata ilişkin eşsiz reçeteler sunar insana. Bilgeliğin din ile yakın bir bağlantısı vardır çünkü bilgelik dinde olduğu gibi önemli ölçüde duygulara dayanır. Felsefede duygu yoktur. Felsefe sadece ve sadece akla dayanır, akıl işidir. akılla yürütülür. Aklın hayatta yeri var mıdır, tabii ki vardır ama salt akılla hayat kuramazsınız.
Yokolmağı istemiyormusun,
iyi şeylerden evlâdın olsun;
iyiliklerin bükülmüş ipliğidir, kalan,
odur dünyaya direk olanların canı.
Şu akıp giden kum seline bak,
ne durması var, ne dinmesi,
bir dünya, birdenbire nasıl bozulur, bak.
XVII
“Her gün bir yerden göçmek ne iyi..
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle berâber gitti, cancağızım.
Nice söz varsa, düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım”
(Mevlânâ Celâleddîn Rumî/Bkz: Abdülbâki Gölpınarh, 296. – 297. syflr.)
“Kime Hakikatten haber gelirse,
onda beşeriyetten eser dahî kalmaz.
Tâ yücelerden yer altına dek her tarafı sebepler kaplasa,
onun sebeplere yönelmeğe meyli kalmaz artık.
Kim varlığını darmadağın eder, benliğinden kurtulursa,
Hakikatin ta kendisinden ona bir nazar gelir ulaşır”
(Mevlânâ: “Fîhi Mâ – Fîh ve Mecalis-i Seba’dan Seçmeler”’, 269. s.)
91
“İlim ilim bilmektir ilim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin ya nice okumaktır
Okumaktan manâ ne kişi Hakkı bilmektir
Çün okudun bilmezsin ha bir kuru ekmektir
Okudum bildim deme çok ta’at kıldım deme
Eri Hak bilmezisen abes yere yelmektir.
Dört kitabın manâsı bellidir bir elifte
Sen elif dersin hoca manâsı ne demektir
Yunus Emre der hoca gerekse var bin hacca
Hepsinden iyice bir gönüle girmektir”
(Yunus Emre)
Dünya bir avrettir karı yoldan koyar niceleri
Sürün gitsin ol Ayyâr’ı onu sevmek ardır bize
Dünya harâmdır hâslara lâkin helâldir hamlara
Bu dünyayı dost tutmayız ol dünya murdardır bize”
(Yunus Emre/bkz: “Yunus Emre Divânı”ndan/Akçağ, Ankara, 1991)
“Ârifler, önüne ön olmayandan bahsetmişler; Hay huyun beline vurmuşlar; Ortadan ikiye bölüp atmışlar. Şöyle sürdürür sözlerini pîri âriflerin: ‘Kime haber ulaşırsa hakîkatten, Eser bile kalmaz onda beşerlilikten.’ Sebepler kaplasa tâ yücelerden yeraltına dek her yönü yöreyi, Kalmaz onun sebeplere yönelmeğe eğilimi. Kim varlığını darmaduman eder de olur benliğinden, Artık umursuz bırakmaz bir bakıştır gelir ona hakîkatın ta kendisinden.”
Mevlânâ[2]
Aralarında ince ayırımlar bulunmakla, birlikte, ârifi, hakim ile bilgeyi burada kullanışlılık (Fr pratique) kaygısıyla kısaca aynı anlamda kavrıyoruz. Nedir bu kişinin ayırıcı özelliği? Mevlânâ’nın bildirdiği üzre, ötekilerden farklı olarak “önünde ön” olmaması; “hay huy” selinde boğulmamasıdır. Gündelik gâilelerle becelleşen olağan kişinin, önünde zihince dengi olan beşer/ler kılavuz olarak yer alır. O, “hay huy” hâlinde düşünür, konuşur, eyler. Hakikat arkaplanından habersiz kimseye yaşadığı gerçeklik, ilintileri gelişigüzel, arızi gibi gelen olaylardan ibârettir. Görüp işittiklerinden ders ve ibret alarak, özellikle uzun vadede, yaşayabileceklerini kestiremez.
Burada askeri bir deyime başvurursak, strategique manâda düşünemez. Gününü gün eden olağan ‘zekâ adamı’,[3] tactique düşünüp eyleyen kimsedir. Bilgeyi, olağan zekâ adamlığından ayıran başta gelen etken, strategique düşünüp eyleyen ‘akıl insanı'[4]oluşudur. İşte bundan dolayı Aristoteles’e göre, bilge anlamında filosof, kanuna tâbi değil; zirâ kanunu o koyar, vazeder. Bilge, benimsediği ahlâk ilkelerine bağlanmak sûretiyle ‘hay huy’dan kurtulmuşluk anlamında ‘sıkıdüzen insanı’dır. ‘Haylı huylu yaşayış’ta ‘katlanarak düşünme’ sonucu keşfedilen kalıcı anlamlardan yoksun olunulur. Anlamlar, hep kayıcı, geçici, boğuk ve müphem kalırlar. Neyin nasıl olduğu tanınsa bile, nedeni anlaşılıp bilinmez. Algılardan idrâka; düzayak düşünmeden teemmüle, hele tefekküre asla geçilemez.
Üstün sezgili insan, kendini gerçekliğin binbir çeşit görünüş aynasında fâşetmekten sıkı sıkıya sakınan hakikatın perdelerini teker teker açar; ona nufuz etme cehdügayretini gösterir. Çünkü merak eder. ‘Merak’, ‘cezbe’dir. Aşık olunan hakikatın girdâbına kapılmaktır. Aşksa, maddiyât neviinden menfaat vadetmeyen bir menzile durmadan dinlenmeden kulac atmaktır. Böyle davranan, yaşayan kimsede karşı karşıya kaldığımız vaka, dikkatin olağanüstü derecelerde yoğunlaşmasıdır. Dikkatini dağıtmayan, sağa sola savurmayanın da bilinci pektir, sağlamdır. Başka bir söyleyişle, neyi neden ve niçin yaptığını sıkı sıkıya düşünüp taşınmış olmalıdır.
Neyi, neden ve niçin yaptığını bilen, her şeyden önce katlanarak düşünmek zorundadır. Katlanarak düşünmek, yâni teemmül, bilincin en belirgin göstergesidir. İşte, bilge, düşünceleri ile eylemleri üstüne katlanmağı âdet edinmiş, evvelemirde ‘öz ben’ini araştırmağa girişmiş kişidir. Öz beninin köşe bucaklarını, tekmil kıvrımları ile boğumlarını keşfede ede nihâyet ‘bendışı’na doğru merak dolu ‘göz’lerle hamle yapan insan ‘bilge‘dir. ‘Öz ben’ini keşfetmeden ‘bendışı’na yönelen, arkasında düşman kalelerini ele geçirmeksizin bırakarak Viyanayı fethetmeğe kalkan Merzifonlu Kara Mustafa Paşanın (1634 – 1683) askeri hatâsını kişisel düzlemde tekrarlar. ‘Bilge‘, hayat yolunda edindiği tecrübelerden ders çıkararak hayati hatâları askariye indirmeği başaran dâhi şahsiyettir.
Bilge (hakim, ârif, sufi.), bireyin gerek kendine dönük, gerek öteki birey toplulukları arasında gerekse kendini çevreleyen doğada daha anlamlı, uyumlu ömür sürmenin yolunu yordamını araştırır. Bu maksada yönelik olarak gündelik yaşama akışının dışına çıkmak zorundadır. Akıntıya kapılmış sürüklenen, durumu üstünde düşünemez. Ancak akıntıdan kendini kurtaracak ki, durumunu mütâlea edebilsin. Söz konusu tutuma ‘teorik tavır alış’ diyoruz. Başka bir anlatımla, insanın, içinde bulunduğu durumdan kendini sıyırarak oraya ‘kuşbakışı’ tavırla yeniden bakması, nazar atfetmesi ‘ teoria yapma’sı demektir. Buna işte, ‘bilgelik‘ adı verilir.
Kaynak: Kutadgu Bilig Türkçenin Felsefe-Bilim Sözlüğü. Mayıs 2013. ss.210-211
……………………………………
………..
“‘Hakikat’a türevi olan ‘gerçekliğ’in iki kapısından geçilerek girilir. Bunlardan biri gerçekliği ‘aşkın’, ötekiyse ona ‘içkin’dir. Bilge, her iki kapıdan da geçmesini beceren ‘üstün insan’dır. Aşkınlık kapısından geçerek ‘temâşa-tefekkür’ yetisini konuştururken, içkinlik yoluyla da ‘teemmül-tefekkür’e dalar. Teemmül-tefekkür yolundan yürüyerek ilâhî sesi bulgular, vicdan. İlâhî sesten hareketle bilge, terbiye-âdâp kurallarını ‘ilhamla’; resul ise ahlâk ilkelerini ‘vahiyle’ tespit ve tanzim eder. Bilge, şu durumda hakikatin aşkın ve içkin
vasıflarına bir arada vâkıf olma çeşidinden melekesi vardır.” Teoman Duralı, Türkçenin Felsefe-Bilim Sözlüğü, s. 211.
Türkiye’de Sosyal Teoride Din
Hikmetten doğansa felsefedir, felsefenin spekülatif olmayan metafizik temelli gidişi ise bize bilimi sunacaktır.19 Yukarıda tüm olgun kültürlerde rastlanan üç temel sacayağının
mevcut olduğuna temas etmiştik. Bunlar sırasıyla, zanaat, bilgelik ve dindir. Bilgelik burada aracı rolü oynar, zanaat, insanın yaşamak ve varolakalmak için, bedenî ve
nefsî gereksinimlerini temin etmek üzere çevresinde bulduğu doğal unsurları az yahut çok işleyerek kendisine yararlı hâle getirebilmesidir. Doğal unsurları kişinin hem kendisine hem
de yekdiğerine faydalı hâle getirilmesini tasarlamak ise bilgeliktir. Burası, bilgeliğin maddîliğe ve yarara dönük tarafıdır.
İnsanın bunun yanında bir arada olabilmek gibi zorunlu bir sorumluluğu vardır. Bu noktada kişi birey ve toplum varlığı olarak ilişkilerinin ağını dokumayı bilmelidir, yâni sâdece kendi varlığı için değil, yekdiğeri için de beslenme, üreme,
korunmayı talep edebilmelidir. Bu noktada da bilgelik, dine dayalı kültür-toplum-örf düzenini örgütleyici bir düşünce etkinliği olarak tebârüz eder. Felsefe söz konusu bilgelikten sâdır olabilmiş bir insan başarısıdır ve bilgeliğin kurumlaşmış
şekline tekabül eder, Aristoteles ile birlikte bilimin de neşet ettiğini ileri sürebiliriz. O hâlde tam burada felsefe-bilim etkinliğinin nefsî-ruhî ihtiyaçtan tebârüz eden bir tarafının
olduğunu görebilmek mümkündür, din ise insanın sâdece ruhî ihtiyaçlarına cevap üreten aşkın çerçevedir.
……………………………………..
“Ne içindeyim zamanın Ne de büsbütün dışında; Yekpâre, geniş bir ânın Parçalanmaz akışında”[i]
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, bu dörtlüğüyle, uzun uzadıya açıklamalar ile tariflerin beceremeyeceğince bilgeliğin aslını, esasını açık, seçik ve özlü bir biçimde ortaya koyduğu görülüyor Bkz: Ahmet Hamdi Tanpınar: “Bütün Şiirleri”, baskıya hazırlayan: İnci Enginün, 19.s.
Teknik anlamıyla felsefe-bilimin menşei olan ‘bilgelik‘, önemli oranda dinimsi, yânî efsâneyle ilgili uğraşılardan kaynaklanır.[iv] Böylelikle daha ileriki tarihlerde, kuzey Moğolistanda Orhun ırmağının yatağından çıkarılmış yazıtlarda, düpedüz dinî olanların yanında bilgeliğe ilişkin konuların da işlenmiş olduğu görülmektedir. Bunların en eskisi 581de Bugut tarafından ortaya koyulmuş olandır. Sonra, Göktürk veziri ve komutanı Bilge Tonyukuk’un 725’e tarihlenen 62 satırlık, Kül Tiğin’in 732’ye tarihlenen 72 satırlık ve nihâyet Bilge Kağan’ın 735’e tarihlenen 89 satırlık yazıtları Türk düşünce tarihinin ilk kayda değer düşünce verimleridir.
Hintli Şehzâde Siddharta Gautama’nın -nâmıdiger, Buddha, M.Ö. Beşinci yüzyılda vucuda getirmiş olduğu ve zamanla din boyutlarına erişmiş bulunan Burkancılık, kısmen kendi yerli inançları çerçevesinde yaşayan Türklere M.S. Beşinci yüzyılda vardığı tahmin olunmaktadır. Güney Çin’de Vey adıyla hâkimiyetlerini kuran Tabgaçlar (T’o-pa), 400’lerin ortalarında Burkancılığı devlet dinî olarak ilân etmişlerdir. Daha sonraları Çin hükümdarı 500lerin ikinci yarısında pâyıtahtı Çang-nan’da Türkler için bir Burkan tapınağı inşâa ettirmiştir.
Yine bu dönemlerde Hintten, Çinden ve Tibetten gelen bilge keşişlerin Türkler tarafından hüsnükabul görmüş oldukları bilinmektedir. Mezkûr devirde kaleme alınmış Bugut ile Bumin Kağan yazıtları da bu yeni inanç düzenini benimsemekte olan Türklerin o zamanki ruh hâletlerini yansıtmak bakımından ilgi çekicidirler. Sözünü ettiğimiz ruh hâletinde toplumca sıkıntısı çekilen bir ikiliğin izleri açıkca görülür. Soylular ile yetkililerin bir bölümü bu yeni inanç düzenini benimserken, halkın neredeyse salt çoğunluğu Göktanrıyı, yânî Tengriyi esas alan ata yâdigârı iytikâtlara inatla bağlı kalmıştır. Devleti yeniden ayakları üstünde doğrultmak niyetindeki Bilge Kağan, surlarla çevrili şehirler kurdurmuş ve bu arada Burkancılığa eğilim göstermiştir.
Burkan inancını benimsememiş kimi Uygur düşünürlerinin (Kao-chang yahut Turfan Uygurları), özellikle Onuncu ile Onbirinci yüzyıllarda ortaya koymuş oldukları gerek tercüme gerekse telîf eserlerle[xii] vucut verdikleri bilgelik geleneği, tüm Türk düşünce hayatını özden etkilemiştir. Bahsi geçen dönemdeki bilgelerin en dikkate değer olanlarından biri, Vapşı Bakşıdır.
Felsefe-bilimin ana yolu, yöntemi, dış (bîrûnî) tecrübe (gözlem) ile akıl yürütmeyse, bilgelikte henüz belli belirsiz safhadadırlar. Bundan dolayı bilge, iç tecrübeler ile sezgiyi yansıtmaktan âciz kalan kavramlarla elden geldiğince az iş görmeğe bakar. Nitekim bilgemiz Vapşı Bakşı da, varolanların, kişideki düşüncelerden, bunların da bilinc edimlerinden doğduğunu, bilinc edimlerininse, bölünmez, parçalanmaz, ezelî ve ebedî bilinç bütünlüğünün aşamaları olduklarını anlatabilmek için mecâzlarla dolu mesellere rağbet etmiştir.
Burkancı gelenekte yer alan Vapşı Bakşı gibi bilgeler ‘nom’lar[xvii] kaleme alırlarken, İslâm medeniyetindeki bilgelerimiz ‘divân-ı hikmet’leri yazmağa koyulmuşlardır. Nitekim, daha önce de bahsettiğimiz üzere, Türklük, tarih boyunca bir medeniyetten bir başkasına geçmekle kalmayıp medeniyetler câmiasının dahî birinden öbürüne geçmiştir. Türklük, İslâmdan önceki kısmen Göktürk ve nihâyet Uygur devirlerinde Doğu medeniyetleri câmiasına mensupken, Müslümanlaşmakla Batı medeniyetleri câmiasının üyesi olmuştur. Ne var ki olağanüstü biçim değişikliğine rağmen, kimliğini yitirmemiştir. Zirâ değişikliğin hızı, o denli tatlı, o kadar mutedil olmuştur ki, Türklük dediğimiz pâyândâ, taşıyıcı eksen kırılmamış, hep aynı kalmıştır. Bunu nitekim kimi ana gelenek doğrultularının sürüp gitmesinden açıkça görüyoruz. İşte bu ana gelenek doğrultularını bize Mehmet Kaplan, şöyle sıralamıştır: ‘Gâzîlik’, ‘velîlik’, ‘ahîlik’.
Türklüğün askerlik, savaşcılık cephesi İslâm medeniyeti devrinde nasıl ‘gâzîlik’ olarak görünüme çıkmışsa, bundan önceki medeniyet ortamında da öyle ‘alp’ tipiyle belirmiştir.[xviii] Aynı şekilde, öteki temâyüz etmiş vechesi olan ‘hikmet’te de (bilgelik) İslâmdışı yahut İslâmöncesi ile İslâm medeniyet devirleri arasındaki bütün farklara rağmen, belli bir süreklilik gözden kaçmıyor. Arap, İran gibi, öteki Müslüman toplumlarında seçkin yer tutan hikmet geleneğine Türkler, velîleri, sufîleri, ârifleri, erenleriyle katılmışlardır. İslâmda en mümtâz makam hikmete tahsis olunmuştur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîmin Bakara Suresinin 270. Âyetinin meâli, Abdullah Cevdet’e göre, “Allah, murad ettiğini feyz-i felsefeye mazhâr eder ve fuyuzât-ı felsefeye mazhâr edilen kimseye pek çok hayr verilmiştir.”[xix] şeklindeyken, Ismâîl Hakkı İzmirli’ye göre de şöyle olmalı: “Allah, dilediğine hikmet verir. Her kime hikmet verilirse, ona çok hayr da verilmiş olur….”[xx]
Nihâyet, “felsefe kumandandır; fünûn onun ordusudur… Kumandansız ordu için fevz ve selâmet yoktur. Gençleri felsefeyi zâi etmiş olan ümmet, ne büyük zâhiyâtdadır”[xxi]şeklinde bir hadîs rivâyet olunmuştur. Bunun sahîhlik ihtimâli pek zayıf olmakla birlikte, ‘Hikmet’in İslâm âleminde mâlik olduğu mevkii göstermesi bakımından ziyâdesiyle dikkat çekicidir. İslâmdan önceki ve onun dışındaki medeniyet dairelerinde dahî hikmet binâlarını inşâa etmiş Türkler, Müslüman olduktan sonra, İslâmda zâten pek ululanan söz konusu alanda neredeyse vecd hâlinde hizmet görmüşlerdir.
Kılıcıyla Gâzî’nin Dârulİslâma kattığı ülkelerde gönülleri fethedip devletin kurulmasına her bakımdan zemîni hazırlayanlar Hikmet erbâbı Velîler, Sufîler, Ârifler, Erenler olmuştur.[xxii] İslâmdan önceki ve onun dışındaki medeniyet dairelerinde Hikmet ehli Türkler, ‘Kam’, ‘Bilge‘[xxiii] ile ‘Goşt'[xxiv] lakaplarıyla anılmışlardır: Bunlar, İslâmî devirde olduğu üzre, toplumu derleyip toparlayan, yarınları düşünen, ileriye dönük tedbirler öneren, maddî ve manevî ihtiyâçları karşılayıp şifâ dağıtan ve nihâyet devletin kurulup yönetilmesinde bilfii1 görev üstlenen üstün kişilerdi.
Tarihte doğrudan doğruya ‘bilge‘ lakabıyla anılan hükümdârlarla bir Göktürkler ile Uygur Türklerinde, bir de, İlkçağ Çinlilerinde karşılaşılır. Aslında ‘hikmet binâları’na[xxv] vucut vermemiş, başka bir anlatışla, medeniyetin felsefîleşmişlik safhasına ulaşmamış toplumlarda devletin ömrü, birkaç yüzyılı aştığına tanık olunmamıştır. Türklüğün uzun geçmişi bulunan tarihiyse, medeniyet kurucusu ve taşıyıcısı bilgelere çok şey borçludur.
İşte bilge kağanlardan velilere, erenlere; yahut başka türlü söylersek, Vapşı Bakşı’dan, Hoca Ahmet Yesevî’den, Yusuf Has Hacip’ten yahut Alî Şîr Nevâî’den Hacı Bayram ile Hacı Bektaş Velî’lere yahut Yunus Emre’ye kesintisizce uzanan bir hatdan bahsetmek yanlış olmasa gerek. Mezkûr hatla aktarılan bir zihniyettir. İnsanı kavrayış, dünyaya bakış, hâl ile hareket tarzıdır. Bahsi geçen zihniyeti taşıyan hatdın esası dildir; burada söz konusu olansa, Türk dilidir.[xxvi]
İşte M.S. Altıncı yüzyıla değin gerisin geriye izleyebildiğimiz Türk yazı dilinde biçimlendiğini gördüğümüz bir bilgelik, bir hikmet edebiyatı, en sonunda Tanzîmattan, yânî Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibâren felsefe-bilime vucut verdi verecekken Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde millî kültür mirâsında ortaya çıkıvermiş olan korkunc ânî, şiddetli, derin, köklü, keskin kesinti, kopuş, nihâyet; biyoloji terminolojisiyle söylersek, bir mutasyon, hayırlara vesîle olabilecek sözünü ettiğimiz oluşumu akâmete uğratmıştır.
Giderek, tam anlamıyla milletleşmiş toplum ancak, insanlığa hayat iksîri olacak üstün kültür başarılarını ortaya koyabilir. İşte 1800lerin başında öncelikle ‘Osmanlılık'[xxvii] çerçevesindeki ‘Türklük’ böyle bir aşamadaydı. İki yüz yıl boyunca çekildiği istirâhat sırasında yediği yeğin ve can yakıcı darbelerle silkinip kendine gelen Türklük, “ben kimim?” sorusuna verebileceği birkaç cevap seçeneğine sâhipti. Zâten gerek bireysel gerekse toplumsal düzlemde kişilik kazanmışlığın ana göstergesi, “ben kimim?” sorusunu sorabilmek ve buna ne dediğini bilir tavırla, cevap getirebilmek yönünde yürüyen bir ‘felsefî bilinç’tir.
Ne olup olmadığını ve ne olabilip ne olamayacağını sezer hâlde, Osmanlı Türkü, 1800’lerden itibâren, ‘felsefi bilinc’ini ortaya çıkarmış, inşâa etmiş toplumlarla karşılaşmak üzre yola koyulmuş yahut koyulmak zorunda kalmıştır. Yola koyulurken sırtını Batı medeniyetleri câmiasından İslâm medeniyeti âlemine dayamış bulunuyor, Dâr-ul-İslâm’da ikâmet ediyordu. Dönüp dolaştığı illerden, iklîmlerden pek çok etkilenmiş, yüklü bir tecrübe dağarıyla donanmış durumdaydı.
Öncelikle İlkçağ Çin, Hint, İran medeniyetleri ile Bizans kültürü ve İslâm medeniyeti aracılığıyla Eskiçağ Ege medeniyetinin izlerini taşıyordu. Ama bütün bu izlerin, etkilerin kazınıp işlendiği tarihini boydan boya kateden hatdı da ihmâl etmemek gerek. ‘Sultan han’ın, ‘tarîkat ehli’ ile ‘ulema’nın ve ‘gâzî’nin selefleri ‘kağan’dan, ‘bilge‘den ve ‘alp’ten çıkıp gelen hat. İşte bu hatdın heyetimecmûu ‘tarih’tir.
Tarihinde olup bitmiş vakalar ve kurulmuş hukuk, zanaat, sanat ve devlet gibi geniş kuşatımlı teşkilâtlar üstünde düşünüp bunlardan geleceğe yönelik projectionlar yapabilen toplum, felsefî bilinc örneğini ortaya koyar. Böyle projectionları elbette toplumun gelişigüzel her bireyi yapamaz. Bunlar, ancak çok geniş ve derin düşünebilen vukûfu tam olan bilgeler, giderek filosof-bilimadamları başarır. Onların yetişmesine uygun ortamı sağlayan, Ahmet Rızâ beğin belirttiği üzre, ‘élitiste aristocrate monarchique’ düzenlerdir. 1859 – 1930 arasında yaşamış düşünürümüz Ahmet Rızâ beğ, bu çeşid ortamları şöyle vasıflandırır:
“Büyük hükümdârlar etrâfına aristokratları toplardı. Bunlar aynı zamanda memleketlerinin aydın tabakasını oluşturan kimselerdi. Bu tabaka, halkı idâre eder, ona örnek olur, hükümdâr ile halk arasında bir yetki halkası teşkîl ederler, ilkinin şiddetini yumuşatır, ötekilerinin isteklerini frenler, buhran zamanlarında onları takviye eder, yeniden mücâdele gücü verirlerdi. Konakları kâbiliyetlilerin sığınağı, misâfirperverliğin müşterek yuvası, geleneklerin ve milletin ahlâk kurallarının canlı arşivini teşkîl ederlerdi. Tarihin büyük olaylarında yararlı müdâhaleleri müşâhade edilmiş bulunan devletin bu kudretli pâyândâları, ne yazık ki yavaş yavaş yokoldular…”[xxviii]
Almanların, Kuzey Avrupanın soğuk, puslu ormanlarından çıkıp Avrupanın Ortaçağ Hırıstıyan ile Yeniçağ Aydınlanma medeniyetlerinde işgâl ettikleri mevki ile Türklerin, Orta Asyanın doğusundaki buzlu bozkırlarından kopup İslâm medeniyetine girip orada edindikleri orun andırışmaktadırlar. Her ikisi de benzer coğrafya, iklîm ve yaşama şartlarının sonucunda hâvî oldukları; tâze, bozulmamış, manevî ve maddî güc, tâkat ve heyecânla intisâb ettikleri yeni medeniyetlerinin koruyucusu ve taşıyıcısı kesilmişlerdir. Özellikle bu yüzden her ikisi de öteki din kardeşleri olan kültürler tarafından hep kıskanılmış, hiçbir zaman da dost ve hoş görülmemişlerdir.
Önceleri yeni girdikleri zihniyet ile fikir âleminde düşünce üreten adamlarının pek azı dar anlamda felsefe yapmıştır Almanlarda Albertus Magnus, Nicolaus Cusanus, Johannes Kepler; Türklerdeyse Uzlukoğlu Farabî, Ebu Mansur Maturidî, Hoca Ahmet Yesevî, Yusuf Has Hacip. Bunların çoğuysa, sufî ile ilahî vecdlerin ve heyecanların karıştığı, mezcolduğu hayat tecrübelerinden hareket eden bilgelerdir. Genellikle olaylar ile insanların doğru değerlendirilmesi yönündeki çabalardan neşed eden bir yaşama tavrı ile davranma tarzı olarak tarîf olunan ‘bilgelik‘, dakik araştırma düzeni ve bilgilerin örgün birliği demek olan ‘bilim’den[xxxi] pek farklıdır. Bugünkü şartlarımız çerçevesinde düşünsek bile bilgelik, yine de bilimden elde edilmiş sonuçların kaynaştırılmasından, harmanlanmasından çıkarılan bir bütünlüklü görünümden, resimden farklı, daha fazla bir yapı, bir düzenlemedir.
Zirâ bilgelik, kişisel varoluştan sökülüp ayırılamaz. ‘Zekîlik’, her ne denli olaylar ile insanların doğru değerlendirilmesi hüneri anlamına gelebilirse de, tamamıyla yarara yönelik olması, ‘bilgelik‘le örtüşmesini önler.[xxxii] İşte çoğunlukla yaşantılardan hareketle olaylar ile insanların doğru değerlendirilmesi çabalarından doğan bir yaşama uslubu ile davranma tarzı olup günübirlik yarar güdülerinin cezbesine ve akılla dizginlenmiş heyecânlara kapılmamak mahâreti şeklinde tesbît ve tescîl edilegelmiş ‘bilgelik‘, ilk defa M.Ö. Altıncı yüzyılda Batı medeniyetleri câmiasının Eskiçağ Ege medeniyeti çerçevesinde ilkin ‘felsefe’ye, onunla birlikte de ‘bilim’e, böylece de ‘felsefe-bilim’ dediğimiz öncesi, eşi, benzeri bulunmayan düşünceyi ve bilgiyi araştırma-üretme sistemliliğine yol açmıştır.
Felsefe-bilim çerçevesinde özellikle Onyedinci yüzyıldan itibâren vakıaların fizik açıdan Mekanistik nedensel yöntemle sistemlice ele alınmaları tavrı ağırlık kazandıkca, bilgece tutum ile yaşayış gerilemiştir. Bahsedilen yöntemle iş görülürken üstünde durulan yalnızca ‘duyu’lar yahut ‘duyu verileri’ olup bunların yol açtıkları yahut açabilecekleri ‘duygu’lar asla dikkate alınmazlar.
Görüldüğü gibi, doğadan devşirilen hammaddelerin bambaşka beşerî mamûllere dönüştürülme işlemleri ve bunların sonucu olması bakımından ‘heyetimecmûu’yla ‘kültür’, bir ‘doğadışı’, demekki ‘metafizik’ ortamdır. Öyleyse Mekanikci-Positivci dünyagörüşüne anaörneklik oluşturan ‘fıziğ’in kendisi bile ‘metafizik’,[xxxvii] yânî ‘inanç’larımızın, ‘fikir’lerimizin[xxxviii]çerçevesinde becerilen işlerdendir. Doğaya çıktığımızda bir ‘duyu verileri bombalanışı’yla karşı karşıya kalırız. ‘Dimâğ’ ‘akıl’ ile ‘zihin’ faaliyetlerimizle ürettiğimiz inanç ile fikir gibi, çerçevelerimize yerleştirdiğimiz bu duyu verilerinden gerçekliğe ilişkin tableaular elde ederiz. Çerçeveler, verilere nice uygun düşerlerse, onca geçer addedilirler.
Bütün bunlar, Sokrates’in ve bu arada Vapşı Bakşı ile Yunus Emre gibi, bilgelerin haklılıklarının derecesini yeniden gözümüzün önüne sermektedirler: ‘Ben’ ve ‘ben-gibiler’i sıkı sıkıya incelemeden, bu meseleyle alabildiğine uğraşmadan, doğrudan doğruya ‘bendışı’na uzanmak bizi onarılmaz yanlışlara sürükleyebilir. İşte Kant’ın da işe böyle koyulmuş olduğunu görüyoruz.
Yalnız, o, bunu felsefe-bilimden önceki yahut onun dışında kalmış bilgeler gibi dağınık biçimde yapmamıştır. En örnek alınacak yanıysa, farklı alanları birbirleriyle karıştırmamağa çaba harcamış olmasıdır.[xxxix] Bu cümleden olmak üzre, klasik mekaniğin yöntemiyle insan meselesine yönelmemiştir. Buna karşılık, başta mekanik kesim gelmek üzere, doğayı insanmerkezci ile insanbiçimci tutumla incelememiştir. Bunuysa, yine örnek bilim diye kabul olunan klasik mekanikten kazandığı duygusallıktan uzak kalmağı şart koşan, ayık, duru zihniyetle başarmıştır.
İnsan sorununun iki aslî cephesi vardır: ‘Ahlâk’ ile ‘sanat’. Birincisi, daha önce de belirtildiği üzre, insanın, hem kendisine hem de hemcinslerine yönelik ‘iyilik’ ülküsüne yaklaşmak çabası ile hak-ödev bağlantısı çerçevesinde kurduğu ilişkiler manzûmesini ve bunları belirleyen kurallar düzenini ifâde eder. İkincisi de, yarar kaygısından git gide uzaklaşıp ‘güzellik’ değerlendirişine elden geldiğince uygun ürün ortaya koymanın manâsını dışa vurmanın yolu yordamıdır.
‘İyilik’ ile ‘güzellik’, dış dünyadan öylesine kopuk ve ırak bir duyuş, düşünüş ve nihâyet değerlendiriştir ki, öteden beri bilgeler ile filosof-bilginler, bunları bir beşerüstü kudretin, insana ilhâm ettiğini tasavvur etmişlerdir. Bundan dolayı Mekanikci-Positivci anlayışı benimseyenler dışında kalan düşünürler, öncelikle ‘iyilik’ ülküsünü hep dinî-bâtınî kaynaktan çıkıp geldiği kabulünden hareket etınişlerdir. ‘İyilik’,’mükemmelliğ’in doruğudur. O ülküye göre kişiler kendilerini ayarlamışlardır. Belirli bir bilge, daha doğrusu filosof-bilgin ortaya çıkmadıkca, bahse konu ülkü, toplumu oluşturanların zihninde açıklık kazanmayıp muğlâk kalır.
‘Felsefe-bilim’in, kendisinden kaynaklandığı ‘bilgelik‘ pınarıyla bağlantısını hep diri tutan ‘ahlâk’tır. Bilgelik, daha önce defalarca belirtildiği üzre, canlıyı insan kılan bütün özelliklerin, en incelmiş tarzda ve manevî cihetlerde, demekki zaman ile mekân boyutları ile maddiyatın ötesinde değerlendirilip anlamlandırılmalarıdır. Öyleyse, bilgeliğin, felsefe-bilim sistemindeki devâmı, uzantısı ve hattâ temsilcisi ahlâk düzenidir. Bu, görüldüğü gibi, felsefe-bilimin başta gelen kurucu unsuru, yürütücüsü, kılavuzudur. Bir felsefe-bilim yapısının esâsını felsefe, onun da temel taşını ahlâk düzeni oluşturur. Şu hâlde böyle bir sistemin oluşturulmasına bilim duvarını örerek başlamak, binâyı tersinden inşâa etmeğe benzer. Hâlbuki tarihî, dolayısıyla da makûl diyebileceğimiz sıra, önce bilgelik, sonra felsefe, ardından bilim, en sonda da fen (technologie) şeklindedir.
x] ‘Ümmet’ teriminin anlam sınırlarını genişletip kendilerine vucut veren kültürlerin kendilerini açıkca göstermediği, henüz belirmediği medeniyetlere ‘ümmet’ dersek, bu durumda, İlkçağ Çinli, Hintli, İranlı, Türkistanlı v.s. bilgeler ile Eskiçağ Egeli filosof-bilginleri dahî ‘Ümmet’ çerçevesinde mütâlea etmemiz gerekir.
“Ne içindeyim zamanın Ne de büsbütün dışında; Yekpâre, geniş bir ânın Parçalanmaz akışında”[i]
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, bu dörtlüğüyle, uzun uzadıya açıklamalar ile tariflerin beceremeyeceğince bilgeliğin aslını, esasını açık, seçik ve özlü bir biçimde ortaya koyduğu görülüyor Bkz: Ahmet Hamdi Tanpınar: “Bütün Şiirleri”, baskıya hazırlayan: İnci Enginün, 19.s.
Teknik anlamıyla felsefe-bilimin menşei olan ‘bilgelik‘, önemli oranda dinimsi, yânî efsâneyle ilgili uğraşılardan kaynaklanır.[iv] Böylelikle daha ileriki tarihlerde, kuzey Moğolistanda Orhun ırmağının yatağından çıkarılmış yazıtlarda, düpedüz dinî olanların yanında bilgeliğe ilişkin konuların da işlenmiş olduğu görülmektedir. Bunların en eskisi 581de Bugut tarafından ortaya koyulmuş olandır. Sonra, Göktürk veziri ve komutanı Bilge Tonyukuk’un 725’e tarihlenen 62 satırlık, Kül Tiğin’in 732’ye tarihlenen 72 satırlık ve nihâyet Bilge Kağan’ın 735’e tarihlenen 89 satırlık yazıtları Türk düşünce tarihinin ilk kayda değer düşünce verimleridir.
Hintli Şehzâde Siddharta Gautama’nın -nâmıdiger, Buddha, M.Ö. Beşinci yüzyılda vucuda getirmiş olduğu ve zamanla din boyutlarına erişmiş bulunan Burkancılık, kısmen kendi yerli inançları çerçevesinde yaşayan Türklere M.S. Beşinci yüzyılda vardığı tahmin olunmaktadır. Güney Çin’de Vey adıyla hâkimiyetlerini kuran Tabgaçlar (T’o-pa), 400’lerin ortalarında Burkancılığı devlet dinî olarak ilân etmişlerdir. Daha sonraları Çin hükümdarı 500lerin ikinci yarısında pâyıtahtı Çang-nan’da Türkler için bir Burkan tapınağı inşâa ettirmiştir.
Yine bu dönemlerde Hintten, Çinden ve Tibetten gelen bilge keşişlerin Türkler tarafından hüsnükabul görmüş oldukları bilinmektedir. Mezkûr devirde kaleme alınmış Bugut ile Bumin Kağan yazıtları da bu yeni inanç düzenini benimsemekte olan Türklerin o zamanki ruh hâletlerini yansıtmak bakımından ilgi çekicidirler. Sözünü ettiğimiz ruh hâletinde toplumca sıkıntısı çekilen bir ikiliğin izleri açıkca görülür. Soylular ile yetkililerin bir bölümü bu yeni inanç düzenini benimserken, halkın neredeyse salt çoğunluğu Göktanrıyı, yânî Tengriyi esas alan ata yâdigârı iytikâtlara inatla bağlı kalmıştır. Devleti yeniden ayakları üstünde doğrultmak niyetindeki Bilge Kağan, surlarla çevrili şehirler kurdurmuş ve bu arada Burkancılığa eğilim göstermiştir.
Burkan inancını benimsememiş kimi Uygur düşünürlerinin (Kao-chang yahut Turfan Uygurları), özellikle Onuncu ile Onbirinci yüzyıllarda ortaya koymuş oldukları gerek tercüme gerekse telîf eserlerle[xii] vucut verdikleri bilgelik geleneği, tüm Türk düşünce hayatını özden etkilemiştir. Bahsi geçen dönemdeki bilgelerin en dikkate değer olanlarından biri, Vapşı Bakşıdır.
Felsefe-bilimin ana yolu, yöntemi, dış (bîrûnî) tecrübe (gözlem) ile akıl yürütmeyse, bilgelikte henüz belli belirsiz safhadadırlar. Bundan dolayı bilge, iç tecrübeler ile sezgiyi yansıtmaktan âciz kalan kavramlarla elden geldiğince az iş görmeğe bakar. Nitekim bilgemiz Vapşı Bakşı da, varolanların, kişideki düşüncelerden, bunların da bilinc edimlerinden doğduğunu, bilinc edimlerininse, bölünmez, parçalanmaz, ezelî ve ebedî bilinç bütünlüğünün aşamaları olduklarını anlatabilmek için mecâzlarla dolu mesellere rağbet etmiştir.
Burkancı gelenekte yer alan Vapşı Bakşı gibi bilgeler ‘nom’lar[xvii] kaleme alırlarken, İslâm medeniyetindeki bilgelerimiz ‘divân-ı hikmet’leri yazmağa koyulmuşlardır. Nitekim, daha önce de bahsettiğimiz üzere, Türklük, tarih boyunca bir medeniyetten bir başkasına geçmekle kalmayıp medeniyetler câmiasının dahî birinden öbürüne geçmiştir. Türklük, İslâmdan önceki kısmen Göktürk ve nihâyet Uygur devirlerinde Doğu medeniyetleri câmiasına mensupken, Müslümanlaşmakla Batı medeniyetleri câmiasının üyesi olmuştur. Ne var ki olağanüstü biçim değişikliğine rağmen, kimliğini yitirmemiştir. Zirâ değişikliğin hızı, o denli tatlı, o kadar mutedil olmuştur ki, Türklük dediğimiz pâyândâ, taşıyıcı eksen kırılmamış, hep aynı kalmıştır. Bunu nitekim kimi ana gelenek doğrultularının sürüp gitmesinden açıkça görüyoruz. İşte bu ana gelenek doğrultularını bize Mehmet Kaplan, şöyle sıralamıştır: ‘Gâzîlik’, ‘velîlik’, ‘ahîlik’.
Türklüğün askerlik, savaşcılık cephesi İslâm medeniyeti devrinde nasıl ‘gâzîlik’ olarak görünüme çıkmışsa, bundan önceki medeniyet ortamında da öyle ‘alp’ tipiyle belirmiştir.[xviii] Aynı şekilde, öteki temâyüz etmiş vechesi olan ‘hikmet’te de (bilgelik) İslâmdışı yahut İslâmöncesi ile İslâm medeniyet devirleri arasındaki bütün farklara rağmen, belli bir süreklilik gözden kaçmıyor. Arap, İran gibi, öteki Müslüman toplumlarında seçkin yer tutan hikmet geleneğine Türkler, velîleri, sufîleri, ârifleri, erenleriyle katılmışlardır. İslâmda en mümtâz makam hikmete tahsis olunmuştur.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîmin Bakara Suresinin 270. Âyetinin meâli, Abdullah Cevdet’e göre, “Allah, murad ettiğini feyz-i felsefeye mazhâr eder ve fuyuzât-ı felsefeye mazhâr edilen kimseye pek çok hayr verilmiştir.”[xix] şeklindeyken, Ismâîl Hakkı İzmirli’ye göre de şöyle olmalı: “Allah, dilediğine hikmet verir. Her kime hikmet verilirse, ona çok hayr da verilmiş olur….”[xx] Nihâyet, “felsefe kumandandır; fünûn onun ordusudur… Kumandansız ordu için fevz ve selâmet yoktur. Gençleri felsefeyi zâi etmiş olan ümmet, ne büyük zâhiyâtdadır”[xxi]şeklinde bir hadîs rivâyet olunmuştur. Bunun sahîhlik ihtimâli pek zayıf olmakla birlikte, ‘Hikmet’in İslâm âleminde mâlik olduğu mevkii göstermesi bakımından ziyâdesiyle dikkat çekicidir. İslâmdan önceki ve onun dışındaki medeniyet dairelerinde dahî hikmet binâlarını inşâa etmiş Türkler, Müslüman olduktan sonra, İslâmda zâten pek ululanan söz konusu alanda neredeyse vecd hâlinde hizmet görmüşlerdir.
Kılıcıyla Gâzî’nin Dârulİslâma kattığı ülkelerde gönülleri fethedip devletin kurulmasına her bakımdan zemîni hazırlayanlar Hikmet erbâbı Velîler, Sufîler, Ârifler, Erenler olmuştur.[xxii] İslâmdan önceki ve onun dışındaki medeniyet dairelerinde Hikmet ehli Türkler, ‘Kam’, ‘Bilge‘[xxiii] ile ‘Goşt'[xxiv] lakaplarıyla anılmışlardır: Bunlar, İslâmî devirde olduğu üzre, toplumu derleyip toparlayan, yarınları düşünen, ileriye dönük tedbirler öneren, maddî ve manevî ihtiyâçları karşılayıp şifâ dağıtan ve nihâyet devletin kurulup yönetilmesinde bilfii1 görev üstlenen üstün kişilerdi.
Tarihte doğrudan doğruya ‘bilge‘ lakabıyla anılan hükümdârlarla bir Göktürkler ile Uygur Türklerinde, bir de, İlkçağ Çinlilerinde karşılaşılır. Aslında ‘hikmet binâları’na[xxv] vucut vermemiş, başka bir anlatışla, medeniyetin felsefîleşmişlik safhasına ulaşmamış toplumlarda devletin ömrü, birkaç yüzyılı aştığına tanık olunmamıştır. Türklüğün uzun geçmişi bulunan tarihiyse, medeniyet kurucusu ve taşıyıcısı bilgelere çok şey borçludur.
İşte bilge kağanlardan velilere, erenlere; yahut başka türlü söylersek, Vapşı Bakşı’dan, Hoca Ahmet Yesevî’den, Yusuf Has Hacip’ten yahut Alî Şîr Nevâî’den Hacı Bayram ile Hacı Bektaş Velî’lere yahut Yunus Emre’ye kesintisizce uzanan bir hatdan bahsetmek yanlış olmasa gerek. Mezkûr hatla aktarılan bir zihniyettir. İnsanı kavrayış, dünyaya bakış, hâl ile hareket tarzıdır. Bahsi geçen zihniyeti taşıyan hatdın esası dildir; burada söz konusu olansa, Türk dilidir.[xxvi]
İşte M.S. Altıncı yüzyıla değin gerisin geriye izleyebildiğimiz Türk yazı dilinde biçimlendiğini gördüğümüz bir bilgelik, bir hikmet edebiyatı, en sonunda Tanzîmattan, yânî Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibâren felsefe-bilime vucut verdi verecekken Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde millî kültür mirâsında ortaya çıkıvermiş olan korkunc ânî, şiddetli, derin, köklü, keskin kesinti, kopuş, nihâyet; biyoloji terminolojisiyle söylersek, bir mutasyon, hayırlara vesîle olabilecek sözünü ettiğimiz oluşumu akâmete uğratmıştır.
Giderek, tam anlamıyla milletleşmiş toplum ancak, insanlığa hayat iksîri olacak üstün kültür başarılarını ortaya koyabilir. İşte 1800lerin başında öncelikle ‘Osmanlılık'[xxvii] çerçevesindeki ‘Türklük’ böyle bir aşamadaydı. İki yüz yıl boyunca çekildiği istirâhat sırasında yediği yeğin ve can yakıcı darbelerle silkinip kendine gelen Türklük, “ben kimim?” sorusuna verebileceği birkaç cevap seçeneğine sâhipti.
Zâten gerek bireysel gerekse toplumsal düzlemde kişilik kazanmışlığın ana göstergesi, “ben kimim?” sorusunu sorabilmek ve buna ne dediğini bilir tavırla, cevap getirebilmek yönünde yürüyen bir ‘felsefî bilinç’tir. Ne olup olmadığını ve ne olabilip ne olamayacağını sezer hâlde, Osmanlı Türkü, 1800’lerden itibâren, ‘felsefi bilinc’ini ortaya çıkarmış, inşâa etmiş toplumlarla karşılaşmak üzre yola koyulmuş yahut koyulmak zorunda kalmıştır. Yola koyulurken sırtını Batı medeniyetleri câmiasından İslâm medeniyeti âlemine dayamış bulunuyor, Dâr-ul-İslâm’da ikâmet ediyordu.
Dönüp dolaştığı illerden, iklîmlerden pek çok etkilenmiş, yüklü bir tecrübe dağarıyla donanmış durumdaydı. Öncelikle İlkçağ Çin, Hint, İran medeniyetleri ile Bizans kültürü ve İslâm medeniyeti aracılığıyla Eskiçağ Ege medeniyetinin izlerini taşıyordu. Ama bütün bu izlerin, etkilerin kazınıp işlendiği tarihini boydan boya kateden hatdı da ihmâl etmemek gerek. ‘Sultan han’ın, ‘tarîkat ehli’ ile ‘ulema’nın ve ‘gâzî’nin selefleri ‘kağan’dan, ‘bilge‘den ve ‘alp’ten çıkıp gelen hat. İşte bu hatdın heyetimecmûu ‘tarih’tir.
Tarihinde olup bitmiş vakalar ve kurulmuş hukuk, zanaat, sanat ve devlet gibi geniş kuşatımlı teşkilâtlar üstünde düşünüp bunlardan geleceğe yönelik projectionlar yapabilen toplum, felsefî bilinc örneğini ortaya koyar. Böyle projectionları elbette toplumun gelişigüzel her bireyi yapamaz. Bunlar, ancak çok geniş ve derin düşünebilen vukûfu tam olan bilgeler, giderek filosof-bilimadamları başarır. Onların yetişmesine uygun ortamı sağlayan, Ahmet Rızâ beğin belirttiği üzre, ‘élitiste aristocrate monarchique’ düzenlerdir.
1859 – 1930 arasında yaşamış düşünürümüz Ahmet Rızâ beğ, bu çeşid ortamları şöyle vasıflandırır: “Büyük hükümdârlar etrâfına aristokratları toplardı. Bunlar aynı zamanda memleketlerinin aydın tabakasını oluşturan kimselerdi. Bu tabaka, halkı idâre eder, ona örnek olur, hükümdâr ile halk arasında bir yetki halkası teşkîl ederler, ilkinin şiddetini yumuşatır, ötekilerinin isteklerini frenler, buhran zamanlarında onları takviye eder, yeniden mücâdele gücü verirlerdi. Konakları kâbiliyetlilerin sığınağı, misâfirperverliğin müşterek yuvası, geleneklerin ve milletin ahlâk kurallarının canlı arşivini teşkîl ederlerdi. Tarihin büyük olaylarında yararlı müdâhaleleri müşâhade edilmiş bulunan devletin bu kudretli pâyândâları, ne yazık ki yavaş yavaş yokoldular…”[xxviii]
Almanların, Kuzey Avrupanın soğuk, puslu ormanlarından çıkıp Avrupanın Ortaçağ Hırıstıyan ile Yeniçağ Aydınlanma medeniyetlerinde işgâl ettikleri mevki ile Türklerin, Orta Asyanın doğusundaki buzlu bozkırlarından kopup İslâm medeniyetine girip orada edindikleri orun andırışmaktadırlar. Her ikisi de benzer coğrafya, iklîm ve yaşama şartlarının sonucunda hâvî oldukları; tâze, bozulmamış, manevî ve maddî güc, tâkat ve heyecânla intisâb ettikleri yeni medeniyetlerinin koruyucusu ve taşıyıcısı kesilmişlerdir.
Özellikle bu yüzden her ikisi de öteki din kardeşleri olan kültürler tarafından hep kıskanılmış, hiçbir zaman da dost ve hoş görülmemişlerdir. Önceleri yeni girdikleri zihniyet ile fikir âleminde düşünce üreten adamlarının pek azı dar anlamda felsefe yapmıştır Almanlarda Albertus Magnus, Nicolaus Cusanus, Johannes Kepler; Türklerdeyse Uzlukoğlu Farabî, Ebu Mansur Maturidî, Hoca Ahmet Yesevî, Yusuf Has Hacip. Bunların çoğuysa, sufî ile ilahî vecdlerin ve heyecanların karıştığı, mezcolduğu hayat tecrübelerinden hareket eden bilgelerdir.
Genellikle olaylar ile insanların doğru değerlendirilmesi yönündeki çabalardan neşed eden bir yaşama tavrı ile davranma tarzı olarak tarîf olunan ‘bilgelik‘, dakik araştırma düzeni ve bilgilerin örgün birliği demek olan ‘bilim’den[xxxi] pek farklıdır. Bugünkü şartlarımız çerçevesinde düşünsek bile bilgelik, yine de bilimden elde edilmiş sonuçların kaynaştırılmasından, harmanlanmasından çıkarılan bir bütünlüklü görünümden, resimden farklı, daha fazla bir yapı, bir düzenlemedir. Zirâ bilgelik, kişisel varoluştan sökülüp ayırılamaz. ‘Zekîlik’, her ne denli olaylar ile insanların doğru değerlendirilmesi hüneri anlamına gelebilirse de, tamamıyla yarara yönelik olması, ‘bilgelik‘le örtüşmesini önler.[xxxii]
İşte çoğunlukla yaşantılardan hareketle olaylar ile insanların doğru değerlendirilmesi çabalarından doğan bir yaşama uslubu ile davranma tarzı olup günübirlik yarar güdülerinin cezbesine ve akılla dizginlenmiş heyecânlara kapılmamak mahâreti şeklinde tesbît ve tescîl edilegelnıiş ‘bilgelik‘, ilk defa M.Ö. Altıncı yüzyılda Batı medeniyetleri câmiasının Eskiçağ Ege medeniyeti çerçevesinde ilkin ‘felsefe’ye, onunla birlikte de ‘bilim’e, böylece de ‘felsefe-bilim’ dediğimiz öncesi, eşi, benzeri bulunmayan düşünceyi ve bilgiyi araştırma-üretme sistemliliğine yol açmıştır. Felsefe-bilim çerçevesinde özellikle Onyedinci yüzyıldan itibâren vakıaların fizik açıdan Mekanistik nedensel yöntemle sistemlice ele alınmaları tavrı ağırlık kazandıkca, bilgece tutum ile yaşayış gerilemiştir. Bahsedilen yöntemle iş görülürken üstünde durulan yalnızca ‘duyu’lar yahut ‘duyu verileri’ olup bunların yol açtıkları yahut açabilecekleri ‘duygu’lar asla dikkate alınmazlar.
Görüldüğü gibi, doğadan devşirilen hammaddelerin bambaşka beşerî mamûllere dönüştürülme işlemleri ve bunların sonucu olması bakımından ‘heyetimecmûu’yla ‘kültür’, bir ‘doğadışı’, demekki ‘metafizik’ ortamdır. Öyleyse Mekanikci-Positivci dünyagörüşüne anaörneklik oluşturan ‘fıziğ’in kendisi bile ‘metafizik’,[xxxvii] yânî ‘inanç’larımızın, ‘fikir’lerimizin[xxxviii]çerçevesinde becerilen işlerdendir. Doğaya çıktığımızda bir ‘duyu verileri bombalanışı’yla karşı karşıya kalırız. ‘Dimâğ’ ‘akıl’ ile ‘zihin’ faaliyetlerimizle ürettiğimiz inanç ile fikir gibi, çerçevelerimize yerleştirdiğimiz bu duyu verilerinden gerçekliğe ilişkin tableaular elde ederiz. Çerçeveler, verilere nice uygun düşerlerse, onca geçer addedilirler.
Bütün bunlar, Sokrates’in ve bu arada Vapşı Bakşı ile Yunus Emre gibi, bilgelerin haklılıklarının derecesini yeniden gözümüzün önüne sermektedirler: ‘Ben’ ve ‘ben-gibiler’i sıkı sıkıya incelemeden, bu meseleyle alabildiğine uğraşmadan, doğrudan doğruya ‘bendışı’na uzanmak bizi onarılmaz yanlışlara sürükleyebilir. İşte Kant’ın da işe böyle koyulmuş olduğunu görüyoruz. Yalnız, o, bunu felsefe-bilimden önceki yahut onun dışında kalmış bilgeler gibi dağınık biçimde yapmamıştır. En örnek alınacak yanıysa, farklı alanları birbirleriyle karıştırmamağa çaba harcamış olmasıdır.[xxxix] Bu cümleden olmak üzre, klasik mekaniğin yöntemiyle insan meselesine yönelmemiştir. Buna karşılık, başta mekanik kesim gelmek üzere, doğayı insanmerkezci ile insanbiçimci tutumla incelememiştir. Bunuysa, yine örnek bilim diye kabul olunan klasik mekanikten kazandığı duygusallıktan uzak kalmağı şart koşan, ayık, duru zihniyetle başarmıştır.
İnsan sorununun iki aslî cephesi vardır: ‘Ahlâk’ ile ‘sanat’. Birincisi, daha önce de belirtildiği üzre, insanın, hem kendisine hem de hemcinslerine yönelik ‘iyilik’ ülküsüne yaklaşmak çabası ile hak-ödev bağlantısı çerçevesinde kurduğu ilişkiler manzûmesini ve bunları belirleyen kurallar düzenini ifâde eder. İkincisi de, yarar kaygısından git gide uzaklaşıp ‘güzellik’ değerlendirişine elden geldiğince uygun ürün ortaya koymanın manâsını dışa vurmanın yolu yordamıdır. ‘İyilik’ ile ‘güzellik’, dış dünyadan öylesine kopuk ve ırak bir duyuş, düşünüş ve nihâyet değerlendiriştir ki, öteden beri bilgeler ile filosof-bilginler, bunları bir beşerüstü kudretin, insana ilhâm ettiğini tasavvur etmişlerdir.
Bundan dolayı Mekanikci-Positivci anlayışı benimseyenler dışında kalan düşünürler, öncelikle ‘iyilik’ ülküsünü hep dinî-bâtınî kaynaktan çıkıp geldiği kabulünden hareket etınişlerdir. ‘İyilik’,’mükemmelliğ’in doruğudur. O ülküye göre kişiler kendilerini ayarlamışlardır. Belirli bir bilge, daha doğrusu filosof-bilgin ortaya çıkmadıkca, bahse konu ülkü, toplumu oluşturanların zihninde açıklık kazanmayıp muğlâk kalır.
‘Felsefe-bilim’in, kendisinden kaynaklandığı ‘bilgelik‘ pınarıyla bağlantısını hep diri tutan ‘ahlâk’tır. Bilgelik, daha önce defalarca belirtildiği üzre, canlıyı insan kılan bütün özelliklerin, en incelmiş tarzda ve manevî cihetlerde, demekki zaman ile mekân boyutları ile maddiyatın ötesinde değerlendirilip anlamlandırılmalarıdır. Öyleyse, bilgeliğin, felsefe-bilim sistemindeki devâmı, uzantısı ve hattâ temsilcisi ahlâk düzenidir. Bu, görüldüğü gibi, felsefe-bilimin başta gelen kurucu unsuru, yürütücüsü, kılavuzudur. Bir felsefe-bilim yapısının esâsını felsefe, onun da temel taşını ahlâk düzeni oluşturur. Şu hâlde böyle bir sistemin oluşturulmasına bilim duvarını örerek başlamak, binâyı tersinden inşâa etmeğe benzer. Hâlbuki tarihî, dolayısıyla da makûl diyebileceğimiz sıra, önce bilgelik, sonra felsefe, ardından bilim, en sonda da fen (technologie) şeklindedir.
x] ‘Ümmet’ teriminin anlam sınırlarını genişletip kendilerine vucut veren kültürlerin kendilerini açıkca göstermediği, henüz belirmediği medeniyetlere ‘ümmet’ dersek, bu durumda, İlkçağ Çinli, Hintli, İranlı, Türkistanlı v.s. bilgeler ile Eskiçağ Egeli filosof-bilginleri dahî ‘Ümmet’ çerçevesinde mütâlea etmemiz gerekir.
“Bugün bilge diyoruz buna ama bütün sonradan görme tabirler gibi bu da zayıf bir kavramdır. Bilge, bilmekten geliyor. Bilmek herkese mahsustur. Yaşamak için bilmek zorundasınız. Bilmiyorsanız ayakta kalamazsınız, yaşayamazsınız. Bilerek, bilgini sınayarak, yoklayarak, bilginin üstüne katlanarak bir ifadede bulunmak hükümdür. İşte bu tür kişiler hakîmdirler, hüküm verme kabiliyetine sahip kişilerdir. Hakîm hüküm verme kabiliyetine sahip olan kişidir.” (Duralı, Teoman, 2022, 45.s.). https://zeytinburnu.istanbul/wp-content/uploads/2022/12/Durali-Konusmalar-BSK-tumu.pdf
“Tarımla, zanaatla ve toplumun korunmasıyla ilgili olarak değişik sanatlar ortaya çıkıyor. Bunların arasındaki bağlantıları, ilişkileri ayarlamak için hukuk denilen bir kurum ortaya çıkıyor. Orada da hakîm, hâkim oluyor. Yani hukuki hükümlerde bulunuyor. Medeniyetle birlikte efendim, üç temel kurum beliriyor: Siyaset, iktisat ve hukuk.
Bunların hepsinin demetlendiği kişi olan hakîme bugün bilge diyoruz. İyi ifade etmiyor bilge, yani bilmekle bitmiyor iş, hüküm vermek lazım. Tabii hüküm vermeniz için bilmeniz gerekir ama bilmek yetmiyor hüküm vermek için, hüküm vermek için çok akıllı olmak lazım. Hani bugünlerde moda bir laf var: Akil adamlar. Böyle boru değil akil olmak, her ortaya çıkan akil oluyor. Bu akil adamlar toplumu yöneten insanlardır.” (Duralı, Teoman, 2022, 73.s.). https://zeytinburnu.istanbul/wp-content/uploads/2022/12/Durali-Konusmalar-BSK-tumu.pdf
“Bunlar el emeği, kol gücüne dayanmayan insanlardır. Bunlar düşünen kişilerdir: Akil insanlar. Bunlara Arapçada hakîm, Türkçede bilge denilir. Hakîm daha doğru bir söz, çünkü yargılamak kökünden, “hakeme”den gelen bir sözdür. Yargılayan, yargılamak ne demektir? Akıl ürünü cümle ortaya koymaktır.
“İslam’dan önceki eski Türklerde toplumun önderliğine soyunan kişiler bilge olarak nitelenmektedirler, Bilge Kağan, Bilge Tonyukuk gibi. Bilgelerin bir danışma meclisi vardır. Bir araya gelirler, toplumun, devletin hayati meselelerini tartışırlar. Savaş kararları alırlar, göç kararı alırlar, nereye yerleşileceğine ilişkin kararlar alırlar. Bu danışma meclislerine toy adı verilir. Devletin oluşumuyla birlikte gelenekler zayıflar, yerini kanun alır.” (Duralı, Teoman, 2022, 533.s.). https://zeytinburnu.istanbul/wp-content/uploads/2022/12/Durali-Konusmalar-BSK-tumu.pdf
“Tasavvuf zaman ve mekândan kurtulmuştur, bu sebeple tasavvufla felsefe birbirine zıttırlar. Felsefe bilgeliğin evladı, bilgelik de tasavvufla iç içe olduğundan, felsefe hep tasavvufla, mistiklikle karıştırılır. Hiç alakası yoktur. İbn Arabî ve Pythagoras gibi hem mutasavvıf hem filozof olabilirsiniz.
İslam felsefesi tasavvuf ve din değildir, İslam medeniyetinin içinde ortaya çıkmış olan felsefe demektir. İbn Miskeveyh gibi dinle ilgisi olmayan adamlar da yer alır orada. Belki son derece dindardı ama felsefesi hiç bunu yansıtmıyordu. İslam felsefesi demek İslam dinine bağlı olma manasına gelmez, İslam medeniyeti çerçevesinde yer almış olan bir felsefe ve bilim sistemidir.
Filozof dine bağlı olabilir ya da olmayabilir ama hiçbir filozof doğrudan doğruya dinin bildirdiklerinin emrinde ve din doğrultusunda yürüyor değildir. Mesela İslami çerçevede sayabileceğimiz filozoflardan Farabî, yine de din doğrultusunda gitmiyor.
Her şeyden önce Farabî’nin belki dindar insanların gözünde şu günahı olabilir: Filozofu peygamberle aynı seviyede görüyor.” 31-32ss.
………………
“Aranızda konar göçer boylarda yaşamış insanlar varsa daha yakından bilirler. Ben bir süre bunu yakından izleme fırsatını buldum. Yörüklerde ve Doğu Anadolu Beritan aşiretinde doğrudan belirlenmiş özel mülkiyet yoktu. Orta Asya’da da elbisesi, donu, gömleği gibi ufak tefek şeyler kişinin kendisine ait ama bunun dışında ne var ne yoksa topluluğun malı durumundadır.
Kaldıkları çadırlarla, hayvanlarla ilgili görev bölümü var. Topluluğun belirlenmiş bir yönetici sınıfı da yoktur. Çok önemli anlarda, bunalım zamanında yahut karar aşamalarında bir araya gelen ve aralarında danıştıkları Bir ihtiyarlar, kocamışlar meclisi vardır. Bu, bütün oymak ve boylarda gördüğümüz evrensel bir özelliktir. İhtiyar; hür olan, karar verme aşamasındaki insan demektir. Hürle aynı kökten gelmektedir. Niye bazı insanlara ihtiyar denmiş? Yaşamış ve yaşarken tecrübe sahibi olmuştur. Her yaşayan tecrübe sahibi olur mu? Olur ama o tecrübelerden sonuç çıkaramaz. Bu çok önemli bir noktadır. İnsanlar arasında fark vardır, insanlar eşit değildirler. Her an söylendiği gibi eşitlik yoktur. Akıllısı, akılsızı, zekisi, geri zekâlısı vardır.
Akıllı insanın öncelikli özelliği yaşadıklarından sonuç çıkarmasıdır, derleyip toparlayıp bundan bir sonuca varmaktadır. Yaşadıklarımızdan derleyip toparlayarak sonuç çıkarmamıza hüküm, yargı diyoruz. Hüküm çıkaran, hüküm verebilen kişi hakîmdir. Bugün bilge diyoruz buna ama bütün sonradan görme tabirler gibi bu da zayıf bir kavramdır. Bilge, bilmekten geliyor. Bilmek herkese mahsustur. Yaşamak için bilmek zorundasınız. Bilmiyorsanız ayakta kalamazsınız, yaşayamazsınız. Bilerek, bilgini sınayarak, yoklayarak, bilginin üstüne katlanarak bir ifadede bulunmak hükümdür. İşte bu tür kişiler hakîmdirler, hüküm verme kabiliyetine sahip kişilerdir. Hakîm hüküm verme kabiliyetine sahip olan kişidir. Yargı da yarmaktan geliyor. Bir bütün olarak görünenin yarılarak yapısının ortaya çıkarılmasıdır, yargıda bir çeşit analiz, çözümleme var.
Hakîm iki olaya müdahale eder: Sağlık sorunlarına cevap götürebilir. Bu durumda bu hekimdir. Bireyler arası ilişkilerde sorunları çözmeye yönelik hükümler verir, bu durumda da hâkimdir, yargıçtır. Kandaş topluluklarda bu birbirinden farklı işlemler tek bir kişiye dayanır. Tek kişi öyle muazzam görünüyor ki olağanüstü birtakım yetiler atfediliyor ve bundan dolayı bu kişiler görmediğimiz güçlerle, ruhlarla bağlantılı kabul ediliyorlardı ve bunlara büyücü, rahip, şaman deniliyordu. Bu kişilerin toplumlarda hayat-memat üzerinde karar yetkileri vardı. Nereden biliyoruz? Çok yakın bir geçmişe değin bu topluluklar yaşamışlardır.
Ben Himalaya’nın güneyinde, Borneo’da ve Yeni Gine’de bu çeşit toplulukların içinde yaşadım. Son otuz yılda onlar silindi gitti.
Bir ihtimal belki Amazonlarda veya Sibirya’nın çok uzak köşelerinde hâlâ yaşıyor olabilir.”. 44-46ss.
……………..
“Tarımla, zanaatla ve toplumun korunmasıyla ilgili olarak değişik sanatlar ortaya çıkıyor. Bunların arasındaki bağlantıları, ilişkileri ayarlamak için hukuk denilen bir kurum ortaya çıkıyor. Orada da hakîm, hâkim oluyor. Yani hukuki hükümlerde bulunuyor. Medeniyetle birlikte efendim, üç temel kurum beliriyor: Siyaset, iktisat ve hukuk.
Bunların hepsinin demetlendiği kişi olan hakîme bugün bilge diyoruz. İyi ifade etmiyor bilge, yani bilmekle bitmiyor iş, hüküm vermek lazım. Tabii hüküm vermeniz için bilmeniz gerekir ama bilmek yetmiyor hüküm vermek için, hüküm vermek için çok akıllı olmak lazım. Hani bugünlerde moda bir laf var: Akil adamlar. Böyle boru değil akil olmak, her ortaya çıkan akil oluyor. Bu akil adamlar toplumu yöneten insanlardır. İşte Fû Hi bunun en görünen örneğidir ve ortaya bir görüş koyuyor. O görüş daha sonra, çok sonraları işlene, işlene öğretiye dönüşmüştür.” 73.s.
…………………….
“Doğu medeniyetleri camiasında bilgelik, -çok ilgi çekici bir nokta bu- dine dönüşmüştür. Bilgeliklerden dinler ortaya çıkmıştır. Batı’da, Yunan’da –ona daha gelemedik- bilgelikten felsefe ortaya çıkmıştır. Din bilgeliği taşır, bilgeliğin sırtına binmiştir. Felsefeyse annesine tümüyle yabancıdır. Artık bilgelikle ilişkisi olabilir. Bir filozof aynı zamanda bilge olabilir ama bahçıvan da, saatçi de olabilir, makina da imal edebilir. Organik bir bağı kalmamıştır felsefeyle bilgeliğin, çünkü bilgelik önemli ölçüde duyguya dayanır. Din tümüyle bir duygu işidir. Oysa felsefe duyguyu tümüyle dışlamıştır, duyguyla arasındaki bütün bağları kesmiştir. Salt akıl ürünü düşünceye dayalıdır. O düşünceye duyguyu sızdırmaz. Felsefenin işi budur.
Tamamıyla duyguyla düşünce ayırt edilmiştir, araya çelik bir duvar örülmüştür. Aklın işleyişini belirleyen kurallar, ilkeler ve yöntemler bize mantığı verir. Felsefenin esası mantıktır. Hayatta mantığın doğrudan bir yeri yoktur. Mantık sunidir, yapmacıktır.
Din yaşatan bir olaydır, hayattır. Bu anlamda dinde mantık yoktur. Felsefeyle din düşman denilir, hiç alakası yoktur. Elmayla armudu topluyorsunuz, hiç birbirine müdahalesi yoktur. Arada bir tek köprü vazifesini görebilecek olan alan ahlaktır ama felsefe ahlakı da akıl üzerine kurar. Yani ahlakta mantık esastır, bu bakımdan insanlar ahlaktan ziyade dinin getirdiği edeple iş görürler. Dinin de zaten bütün işi gücü edeptir. Mevlânâ, “Kur’an’ı bir baştan bir başa okudum, edepten başka bir şey bulamadım” der.
Şunu kastediyor: Doğanın yargılanmasına yer vermiyor Kur’an. Niye vermiyor? Çünkü zaten onu görüyorsun, önünde duruyor. Onu görüp de sen aklınla yorumlayıp yargılıyorsun doğayı, edebi görmüyorsun. Edebin unsurları yok karşımızda, yanımızda, tamamıyla soyut da değil, idealdirler. İyi, kötü, cesur, korkak, faziletli, namuslu, namussuz, şerefli, şerefsiz, vb. ideal kavramlardır. İşte, şeref, iyi budur diye armut ağacını, göğü, taşı gösterdiğimiz gibi gösteremeyiz. Bu taştır, zümrüttür, yakuttur, kömürdür, vb. gösterebiliyoruz, işaret ediyoruz.”. 77-78ss.
…………………………
“Sokrates de aynı şekilde kendisinden hiçbir şekilde kutsi bir kişi olarak bahsetmiyor. Çok ilgi çekici bir hususu sonuç olarak söyleyeyim: Doğu bilgeliklerinde, Budacılıkta Gautama Siddhartha, Konfüçyüs ya
da Lao Tzu peygamber değil, bilgedir. Bu bilgelikler dine dönüşmüştür, din hâline gelmişlerdir ve bu kişiler Tanrı mesabesine çıkarılmışlardır. Gautama Siddhartha’nın Tanrısı yoktu, Tanrı’dan bahsetmez ama zamanla kendisi Tanrı mesabesine çıkarılmıştır.
Batı’daki, yani Yunan’daki bilgelik dine dönüşmez, felsefe hâline gelir. Sami dünyasında din bağımsız olarak ortaya çıkar, Yahudilerin ve Arapların elinde din bir bilgelik olarak temayüz etmez.
Başlı başına bir kurum olarak çıkar ve insan elinden çıkmamıştır,
iddiası budur. Din hiçbir vakit sosyolojik bir hadise olarak kendini tarif etmemiştir Batı’da, teolojiktir, iddiası budur.” 128-129ss.
…………………….
“Felsefe-bilimin annesi bilgeliktir ama bilgelik kendiliğinden doğrudan doğruya doğal olarak felsefe-bilime yol açmış değildir.
Bilgeliklerle her kültür çevresinde karşılaşıyoruz. Bilgelikler dinlerden oluşmuştur, dinlerden dünyaya gelmişlerdir. O toplumun kendine mahsus dininden ortaya çıkıyor. Dinden farkı şu: Din müellifi belli olmayan bir olaydır. Yani kimin onu belirlediği belli değildir. İnsanların ilk ortaya çıkışından itibaren din olayıyla karşılaşıyoruz.” 209.s.
……………………………….
“En başta dedik ki, bütün toplumlarda bilgelikle karşılaşıyoruz ama kimi toplumlarda üstün bilgeliklerin yetiştirildiğini görüyoruz. Özellikle Avrasya’nın doğusunda kalan Çin, Hint ve İslam öncesi İranlılar büyük bilgelik gelenekleri ortaya çıkarmıştır. Bu büyük bilgelik gelenekleri -burası çok ilgi çekici bir şey- zamanla dinlere dönüşmüştür. Şintoluk, Hinduluk, Budacılık, Konfüçyüsçülük, Zerdüştlük/ Mecusilik belli başlı büyük bilgelik kollarıdır.
Bunların hepsi dine dönüşmüştür. Kimisi dinle ortaya çıkıyor, Mecusilik ve Hinduluk baştan itibaren bir dindir ama Budacılık, Konfüçyüsçülük, Taoculuk başlangıçta din değildir. Müellifleri, kurucuları bilgeydiler. Daha sonra bu bilgelikler dine dönüşmeye başlar, dinleşir. Dünya ötesi manevi güçlerin varlığı kabul edilir.
Özellikle Budacılıkta başlangıçta yoktu, dünyevidir başlangıçta, yani Gautama Sidarta onun kurucusu, yapıcısı, belirleyicisi olan kişi böyle bir iddiada bulunmaz.
Batıya geldiğimizde dinler bağımsız olarak ortaya çıkmışlardır. Özellikle Batı Asya’da Arap Yarımadası’nda Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık bağımsız olarak ortaya çıkıyorlar, bilgelik iddiasını taşımıyorlar. Yunan’da, Roma’da ve yine Batı Asya’da, Mısır’da, Kuzey Afrika’da gördüğümüz önceki çok Tanrılı dinler hiçbir zaman bilgelik değildirler, doğrudan doğruya din olarak gelmişlerdir. Avrasya’nın batısındaki bilgeliklerden Yunan bilgeliği felsefeye dönüşüvermiştir. En önemli büyük bilge Thales’dir. Felsefenin onunla başladığı doğru değildir ama felsefeye giden yolun başını teşkil eder. Neden? Çünkü belli bir görüşü, zanaatı genelleştirir. Felsefenin ve oradan doğan bilimin yapısını genelleme oluşturur.” 218.s.
…………………….
“Bilgelik değişe değişe, dönüşe dönüşe Sokrates’te bir kavram soruşturması, kavram araştırması durumuna gelmektedir.
Öğrencisi Eflatun felsefenin bütün şubelerini, bölümlerini karşımıza çıkarmaktadır ama henüz binayı inşa etmiyor. Eflatun’un kalburüstü, olağanüstü önemi buradadır. Batı dünyasında iki anayolun, mistikliğin ve felsefenin açıcısıdır. Talebesi Aristoteles felsefeyi bütün köşe bucağıyla inşa ediyor. İlk defa felsefe tarihte doğa ötesi güçleri veya gücü esasına, temeline almadan açıklama getirme çabasındadır. Eflatun’da bu tam anlamıyla yapılmamaktadır. Yani tümüyle felsefe inşasını din dışı bir zemine oturtmuyor.” 219.s.
……………………….
“Bilgeliğin annesi, bilgeliğin felsefe-bilimdeki tek uzantısı akıldır. Toplumların kendi edep kuralları vardır. Biz burada bir topluluğuz, kandaşız, babayız yahut kabileyiz.” 222.s.
……………………….
“TEOMAN DURALI- Şimdi bilgelik erdemdir iddiasını güden Sokrates’ti, Eflatun’du ve daha önceki bilgeler Tanrıcıydılar.
Esasta akıl o gün de, daha sonraki dönemlerde de dini bir terimdir. Erdemde de, fazilette de dini bir taraf vardır. Dini gündemde tuttuğunuz sürece alabildiğine serbestçe davranamıyorsunuz.
Bunu kaldırdığınız vakit serbestliğe kavuşuyorsunuz. Büyük İngiliz filozof Jung kendisi Tanrı’ya inanmıyor, tanrısız, tanrı tanımaz ama Tanrı’nın toplum için şart olduğunu öne sürüyor. Başka türlü diyor toplumu bir arada tutamayız.” 229.s.
………………………..
“TEOMAN DURALI- Ama o da ahlâka girer. Mesela Jean-Jacques Rousseau’nun -belirttiğiniz gibi- toplum sözleşmesi, o da ahlâka aittir. Edeple arasındaki farka gelince… Tekrar oraya geleceğim; biraz önce bir arkadaşımız sordu. Edep üzerinde konuşanlar edeplerine uygun yaşarlar. Bu kişilere bilge diyoruz. Ahlâk kuran filozof kurduğu ahlâka uygun yaşamak zorunda değildir. Rousseau deyince aklıma geldi.” 289.s.
………………………….
“Benzerleri şu anlamda var: Geçerken kazara felsefî birtakım ifadelerde bulunabilirsiniz. Bu dediğinizi felsefî kılmaz. Bu tuzağa felsefe tarihçileri çok sık düşmüşlerdir. Hint felsefesinden Çin felsefesine, Mezopotamya felsefesinden, şundan bundan bahsetmişlerdir. Hayır. Mükemmel bilgelik gelenekleri var, içlerinde yer yer felsefî unsurlar geçer ama kurumlaşmış değildir. Burada bir kurum inşa edilmiştir. Burada bahsetmedik ama bunu da ekleyeyim: Felsefe dinî olmayan ilk kurumdur.” 290.s.
…………………………………..
“Aristoteles’ten önce savaş sanatının büyük üstadı Çinli bilge Sun Tzu’dır. Mete ondan öğreniyor ve onu takip ediyor. Ordu kuruyor Mete, öncesinde ordu örgütlenmesi yok.”. 315.s.
………………..
“Böyle bir ayrım yok o topluluklarda, bunlar hep sonra ortaya çıkar. İşbölümüyle baş gösteren bir ayrım, çünkü bir sürü işkolu ortaya çıkıyor. Tarımla uğraşanlar var, bu tarımla uğraşanların alet edevatını şehirde imal edenler var. Demircisi var, marangozu var, ıvırı var, zıvırı var ve bu değişik işkolları değişik kökenden gelen insanların ilişkilerini ayarlayan bir meslek öbeği karşımıza çıkıyor. Bunlar el emeği, kol gücüne dayanmayan insanlardır. Bunlar düşünen kişilerdir: Akil insanlar. Bunlara Arapçada hakîm, Türkçede bilge denilir. Hakîm daha doğru bir söz, çünkü yargılamak kökünden, “hakeme”den gelen bir sözdür. Yargılayan, yargılamak ne demektir? Akıl ürünü cümle ortaya koymaktır.
Tamamıyla akla dayanan, yani duyguları işe karıştırmadan düşünen insanların işi. Bu hakîmler aynı zamanda kişiler arasında doğan anlaşmazlıkları gidermeye yönelik hâkimliğe de soyunurlar.
Hakîm aynı zamanda hâkimdir ve aynı zamanda tek tek bireylerin rahatsızlıklarını, hastalıklarını teşhis edip tedavi eden insanlardır, hekimlerdir ve nihayet siyaset olayını yürüten hüküm sahibidir, hüküm verirler.” 440.s.
…………………………
“Çok önemli bir nokta: Asya’daki bilgeliklerden dinler ortaya çıkmıştır.
Lao Tzu bir din önderi olmuştur. Peygamber diyemeyiz, çünkü Tanrısı yok. Peygamber Tanrı elçisidir. Batı’da bu var mıdır? Kısmen var. Hıristiyanlıkta da İsa düzayak bir peygamber değildir. Tanrı gibidir, onu da anlamıyorum, onu da size izah edemem.” 479.s.
………………………..
“Konfüçyüs’ten sonra Mo Ti adında büyük bir bilge gelir ve o da Çin’in devlet ve aile hukukunu belirler. Bir devletin üç sütunu vardır: Hukuk, -ahlâktan gelir- iktisat ve siyaset. Mo Ti özellikle hukuku belirler. Çin olağanüstü derecede sağlam bir hukuk devleti olarak yaşaya gelmiştir. Belki bu kadar uzun ömürlü olmasının hikmeti de buradadır. Çok sağlam bir hukuka dayalı olmasındadır.” 482-483ss.
……………………………
“TEOMAN DURALI- Felsefenin annesi bilgeliktir. Filosofía hikmeti sevme manasına geliyor. Eflatun hikmeti Tanrı’yı sevmek (theósfilía) manasında alıyor. Eflatun filosofía ve theósfilía’yı birleştiriyor ve bu dünyevi bilgelik anlamını aşıyor, ilahilik işin içine giriyor. Eflatun’un talebesi Aristoteles tamamıyla dinden koparır. Dine düşman, dine karşı değil, dinden bağımsız bir olay hâline getiriyor. Seküler, dünyevi, akla dayalı bir olay olarak ele alıyor. Sokrates’in ne dediğini bilmiyoruz, çünkü yazılı hiçbir şey yok. Sokrates adına ne deniliyorsa, Eflatun’da çıkmış. Eflatun kendi ağzıyla konuşmuyor, hep Sokrates’in, hocasının, ustasının ağzından konuşuyor. Bu da işte tasavvufi bir gelenektir, mistik bir olaydır. İslam’daki mistikliğe tasavvuf diyoruz. Benliği ortaya çıkarmayacaksın.” 509-510ss.
………………..
“Tibetlilerin tanrı hükümdarı Dalay Lama; lama bilge, dalay ise ulu deniz demektir. Talay dalay olmuştur, bütün değişiklik bu. Denizle çok fazla bağlantısı olmayan milletlerde deniz, göl, ırmak ayrımı açık değildir.” 519.s.
…………………..
“Göktürklere, Uygurlara değin Türkler Çin medeniyetindendiler. Mutlak anlamda değil, çok saptıkları noktalar var ama heyeti mecmuu Doğu medeniyetleri camiasından Çin medeniyetine mensuptular. Uygurlar Hint medeniyetine geçerler. Türk tarihinin en büyük devlet adamlarından biri Tonyukuk’tur. Kesif bir Budacılık akımı var, Budacılığa geçmek isteniyor. Tonyukuk Çin’de dünyaya gelip yetişmiş, orada öğrenim görmüş bir Göktürktür ve Bilge Kağan’ın veziriazamı olur. “Kesinlikle Budacılıkla Taoculuğa geçilmeyecek. Bunlar yatalak dinlerdir, bizi miskinliğe sevk eder.” 523.s.
……………………..
“Yani doğrudan doğruya falanca tarihte şu biçimde Türkler Eflatun’dan bu örneği almış ve uygulamışlardır dememizi mümkün kılacak herhangi bir belgemiz, delilimiz yoktur. Dolaylı olarak bundan söz edebiliriz. Eflatun’dan en fazla etkilenmiş büyük filozofumuz, belki de tek Türk filozofu Uzluk Oğlu Farabî’dir. Öncelikle devlet felsefesi babında Eflatun’dan çok etkilenmiştir. Farabî’den başka filozof değil ama iki büyük bilgemiz var. Türklerin bilgeleri İslam’dan önce ve İslam’dan hemen sonraki dönemde öncelikle devlete odaklanmışlardır. Tasavvufa kayan bilgelerimiz daha sonraki çağlardadır. Çünkü Türklüğün yüreğinde -öyle diyeyim devlet ve askerlik olmuştur.” 527.s.
……………………..
“En üstün us toplumların önderleri olan beylerdedir. En üst seviyedeki us beylerde ve boyların birliğini ifade eden budunun başındaki kişide tecelli etmektedir, bunun adı meliktir. “Melik”i bilge veya bilinç diye bugünkü Türkçeye tercüme edebiliriz. Meliğin tecellisi, tezahürü toplum idare sanatıdır ve buna en önemli, en büyük bilgelerimizden Yusuf Has Hacib “kutadgu bilig” demiş.
Kutadgu bilig, bilince ermenin getirdiği üstün saadettir, kut en üst seviyedeki kutsallıktır. En üst seviyedeki mukaddeslik, kutsallık devlettir. Bunun bilincini yaşayan kişi ise “kutadgu bilig”dir.
İslam’dan önceki eski Türklerde toplumun önderliğine soyunan kişiler bilge olarak nitelenmektedirler, Bilge Kağan, Bilge Tonyukuk gibi. Bilgelerin bir danışma meclisi vardır. Bir araya gelirler, toplumun, devletin hayati meselelerini tartışırlar. Savaş kararları alırlar, göç kararı alırlar, nereye yerleşileceğine ilişkin kararlar alırlar. Bu danışma meclislerine toy adı verilir. Devletin oluşumuyla birlikte gelenekler zayıflar, yerini kanun alır.” 533.s.
………………………………
“Türkler toyları toplayarak karar alırlar. Bizim iki çeşit zevzeğimiz var: 1. Kendimizi olağanüstü düşük görme gayretinde olan şebelekler var, 2. Olağanüstü yüce göstermeye, haddinden fazla göklere çıkarmaya eğilimli kişilerimiz var. Bu toyların, danışma meclislerinin demokrasiyle uzaktan yakından alakası yoktur. Çünkü bu iddiayı getirir bu kişiler, bizde demokrasi vardı, efendim meclis vardı derler. Evet meclistir ama bütün halk kitlesinin katıldığı bir meclis değildir.
Sadece ve sadece her toplumun, obanın, oymağın, boyun ve nihayet budunun bilgelerinin bir araya geldiği bir meclistir. Bu, Türklere mahsus değildir, hemen hemen bütün kadim toplumlarda karşılaştığımız bir manzaradır. Germenlerde, İbranilerde, Araplarda da vardır. Çinlilerde yoktur, çünkü Çinliler baştan itibaren son derece muhkem, müstebit, merkezi bir devlete sahiptirler. Türklerin devleti merkezidir ama muhkem değildir. Çok mütecanis, homojen değildir. Birçok parçadan meydana gelir. Konfederatif, ittifaklara dayalı bir yapısı vardır. Bu sebeple de çok kolay dağılabiliyor. Selçukluya değin Türk devletleri kısa ömürlü olmuşlardır. seksen, yüz, yüz elli, en babası iki yüz yıl civarında yaşadı, bunu aşmıyor. Gerek Büyük Selçuklularda, gerekse Anadolu Selçuklularında ilk kez uzun ömürlü bir devlet yapısını görüyoruz, tabii en uzun süreyi Türk devlet geleneğinin şahikasını oluşturan Osmanlı’da görüyoruz ki altı yüz küsur yıllık bir devlet yapısına sahiptir.” 534.s.
………………………………..
“TEOMAN DURALI- Kung Fu bir filozof değildi, bir bilgeydi. Strateji ve taktik ikiliği yoktu onda, o bize dövüş sanatlarını aktarır. Bu sadece onda değil, bütün Çinli bilgelerde vardır, Konfüçyüs’te de vardı. Bütün bu doğu bilgeliklerinde savunma sanatı diyebileceğimiz olaylar vardır. Savaş ve askerlik sanatı bunu aşar. Dövüş sanatı değildir o yalnızca, biraz önce söyledim size, bütün bir savaş senaryosu düşünülür, öngörülür.” 543.s.
tutmadıgözler de çelişama tabiiMarksizm artıkbir din olduğu için kimseye anlatmakmümkün değil buraya Müslümanda anlatamıyorsunuz Yakardeşim bakseni inandığın şey nasipedip yokböyleşeyler ve anlamıyorfakat Ondansonrane yapacaksınız Aadiyeceksiniz ki ya Bakateorisi en incegözlerekadar her şeyiizahettielimcigözlemiedemedikŞimdiyenibiryalan uyduracağız 50 gözlemi de izahetmesi lazım Ne zamanakadar en artıeminci gözleryeniteoriyi de yanlışlayarak o zamanyenibir teori vardır değil mi önceAristofiziğivar Ne yapacağımo kadarbaşarılıolduki Kant gibi büyük bir filozofdeğilbuadamnihai gerçeği buldu bunasılolmuşturBunu inceleyelim Einstein mi çıktı ortayaşunu dediBenimki de yanlış arkadan kalktım kuantumla birgarnaya Dolayısıyla bilim sürekli gelişenmiş ama her biripoteist de birazdaha fazlabiliyorsun çünkübirazdahafazlaşeyinsan gibinihai gerçeğibulmak değileskisinden dahaiyisini yapmakşimdiDolayısıyla başarısız çözümler vazgeçipyeni birçözümüretmek son adım Ondansonra tekrarbuyenisorun halinegeliyor aynıadımlar tekrarlanıyor şimdiBilimsel yönteminikinci basamağındatakılırsanız yanisoruolarak çözümuydurmak uydurdunbunudoğrarız dedinizburada takıldınız İştebizim dindarlarınmarksistlerin faşistlerin ırklarınzırtların hepsini sıkıntısı bu doğruyubulduk zannediyorlar çözümünihaimideğiştiolarak alırsanız bu düşüncesistemine bizimmitolojidiyoruzdindiyordeğil mi Mesela her din tanrısalolmak zorundadeğiltaoizm var biliyormusundinsel veya mitolojik düşünce dedolayısıyla aklınancak birkezicat edildikten sonrabirdahaakılla etkileşime girmesine izinverilmiyorÇünkü birazdahagirersefaydası meydanaçıkıyordeğil mi o zamanneoluyor otoritiyordiyor kidinidediğini dinleyeceksindinlemezsen günahkarsın cehennemdeYanarsın ortakçağda din adına insanlarayaptılar işkencenin haddi hesabıAvrupa’dabirfaciadır ve Bugün bizimişler falanbenzer
buhepdiyorlar ya Efendimizhangi diniele alırsanız aynısınıgörürsünüzSibirya’da Zindanlarda çürüttüğüinsanlarda hiçfarkı yokÇünkü serbest düşünceye izin vermiyorikinci adımda takılıp kalmışdeğil mi Mesela Aklımızın fonksiyonununiyi çalışamadığı panikhastalıkdeğilmiveyaçoksüratlikararalmanız lazımBurada bazenbireyinkendi aklınıdevreden çıkarıpdahaiyi olarakdüşündüğü aklaitaatetmesi faydalıolabilirmi Ben size şunu söyleyeyim yani hepinizbiliyorsunuz benimÇünkü asker askerlikte buöğretiniyekomutana itaatşarttır ÇünküböylekararalmakmıBenhayretleriçinde kalmıştım şirketini Danışman olarakgittimamerika‘dayken Petrol şirketinearama grubununbaşındaki adamla tanıştımmeşhur veyaiyibirşeyyokBuadamdediBinbaşıOlarakemekli oldumPeki abineiş yapıyordum bendedi b52bombardımAllah Allah ondansonra avcılık dayapmış dahaöncefalanOndansonrabizBenKemalgündüzle konuşuyordum dedimyaböylebir durumla karşılaştım çok garipdedimŞu andaMeri programlarının idareedildiği[Müzik]Hava Kuvvetleri ileortakişleriTabiivardeniz kuvvetleri ileortak işlerivar amabaşındaniyehavakorgeneralvarçokgaripdediİsrail‘deki şirketlerinbaşında daHavacılar duruyoronun üzerine Ben Amerika‘daki petrolşirketlerine gittiğimzaman işteMüdürlüğünde falanyemeğe çıkartıyorlardıbenzer şekildemesela New YorkÜniversitesi sistemi 64 kampüsünü devasabir üniversitedir benimmezun oldubaşında birAmerikangörürdüm pilotbüyük rekorolarak 64 kampüsündesonra biliyorsunuz falan diyeÜniversitesineBaşkan oldum diyorlar rektörlemiyorlarne kadar ilerledikdeğişim o kadarhızlı oluyorborsa o kadarhızlıhareketediyorkibizeçokhızlıkarar verecekrisk almayıbilecek adamriski akıllıca alacak ve sürekli alacakdediler bununyani a pilotlarından dahaiyisini bulamıyoruz Çünkübu heriflerinhayatı saniyelerebağlı[Alkış]yani altındaki makinesesten hızlıuçuyorKarşıdan gelendesürattekarar alacağızdediler buadamlarbuişiçin yetiştiriliyor Hanibizimkonuları bilmelerigerekmiyor bu adamlarsıkıntılı birdurumdanasılkararalınır
Atatürkbunun en güzeli şimdi Demek kiBazenbuotoriteye itaatgerekli oluyor bakınfertler düşünür olmadıkça hukukununkütleler istenilenherkes tarafından İyiveyafena istikametlere sebepolunabilirler Hoşgeldiniz Türkiye’yedeğil mi kendini kurtararakkurtarabilmek için her Ferdinand verahatıyla bizzatalakadar olmasımesuliyet hepinizinAma bakınarkadannediyor aşağıdanyukarıya temeldençatıyadoğru yükselenböyledir müesseseElbettesağlam halktanbaşlayacağızama ondansonrabir bakıyorsunuz Ahaoradanbaşamı gideceğizbu diyormüessese geliştikten sonraböyle olmalıdırküpe yok Her işin başlangıcında Aşağıdanyukarı doğruolmaktanziyade yukarıdanaşağıya olmasızaruretivarBenonuniçindahidikkat ederkenbunu bittibilen yokyaadama soruyorsun banakardeşim Sen hangi millettensin neredeoturuyorsun lankimiidare ediyorsunelhamdülillahnedirYoktan var etmekFakat böyleküçükfarklar var Atatürk çokAtatürk‘ünçokhoşunagidiyor böyle küçük nüansları olan kelimeleri yan yanadizmek iddia ve icat kabiliyeti yaratıcıdeğilseniz adam değilsiniz hayatta başarılı olamazsınız ilerlemek yolunda yapılacak her mühimteşebbüsün kendinegöremühim mahsurları vardır Haydailerliyorum diye sevinirim her şeygünlük gülistealırhayıröyle değililerlemek içinbazen sıkıntıdır bu mahsurların en az dereceyeindirilmesi içintedbir ve teşebbüslerdekusur etmemek lazımBiz ilerleyelim demokrasimiz olsunilerledik Ne yapalımdeğil mi demokrasi o demokrasiyedönüşürO polemiyorsun birlafıdır demokrasidirama yılanpolitik biliminde bukanunların ışığında kanunlarınkorumasında biryönetimolarak anlaşılıro ToprakDiyeohros‘tan geliyorYürü beKuralsız kararsızruhungücübizde bugünahlakı Yademokratiye yokgibikimsenin başındaSayın Cumhurbaşkanımız olmaküzere kanolabilir Kimseyokhemen dahakısamıyorum ya yaniburada yoldagidiyorsunuz Hattatrafikbiraz sıkıştım[Müzik]umrumdadeğilulanbirgün sanaihtiyacım oldu Sinanambulansın biryere götürürlerkengeberir gidersinonu düşünecek kadarakılcıyımÇünkü kendinimaymundanayıran sadecebir özelliği var konuşabiliyorDolayısıyla bizim yönetimimiz oklaİleri gitmek her zamandaha ileriyegitmek olmayabilir Bunuancak ileriatılan her adımın eleştirisi yoluylaHaşimdibakıngeldikbuAtatürk‘ün ileriye gidiyoruz diyorsunuz ileriyegitmek nedemek birilerinin sizesöylüyor ya dahademokratik olursanileriye gidersindahasosyalolursa haniileriye gidersinoldumdahademokratikoldukAtatürk‘ün zamanından daha demokratiköyle olmadıdeğil mi Atatürk‘ten hemen başlattığı hareketindevamı olarak Hasan Ali Yücel milliyetinBakanı yapıldı ya Atatürk‘ü en yakın arkadaşı istifaetti dediİsmet Paşaistifaettirdi Hasan AliReşatŞemsettinsirenigetirdi Benimamcamın adı şemsettindirO diyorkiikiŞemseddin canınıokumuştur bumilletindiyor biriŞemseddin günaltıaydır Şemsettinsilerdim bir başbakandı biri MilliEğitim Bakanıbatırdılar mı Atatürkdiyorkibakındiyor ileriyeadım atıyorkenmahsurlara dikkat edinsloganları dinlemeyinsonunda orayageleceğizslogan dinlemeyindemokrasi İyidir ya her şarttaiyi midirkardeşim bellideğilama ya da demokrasivardırson dereceliberalizmBu demokrasineticesinde Almanekonomisi battıişsizlik %50’ye çıktı Berlin de gündesokaklarda 100 kişi öldürülüyordu HitlermigeldiBütünbudertlerbitti şimdisorarım kendimizeyaHitlerfelaketegötürdü memleketin HaydaHitler sadecebirdönemiçin iyiydiOndan sonra değiştirmek lazımeleştiremiyorsunişte Atatürkbunlaramüsaade etmedidir eleştiri bağımsız düşünceyeteneğiyle beraberbilgi de gerektiriyor UğurMumcu‘nun güzelbir lafıvardıdeğil mi yanibilgisiolmayan adamın Fikri olmamasılazımAmabizdefikir bubilgiyok Atatürkçülükbireyeaklını kullanmakve bilimselyöntemi benimsemek dışındahiçbir KılavuzvermiyorBu nedenle Atatürk’ün 20′lerinle otuzlarıproblemlerini bulduğumünferik çözümler Atatürkçülüğü oluşturuyor 6 Okay buAtatürkçülük değilbuAtatürk‘ü 1920 1930’da O anınproblemlerine bulduğu çözümlerdünya değişiyorbugünAtatürk gelse diyecekler başkasorunda amadünyaya gelenbirekonomiksistemvarbirkereBunlarnasılbaşa çıkacağızdeğil miBiz hazırlaOnun içindini seviyoruzBu siyasi akımlarıbir adambanageliyorefendim bensolcuyum veyabenSadecedediği zamanAllah kurtarsınİnşallah gününbirindebeyniniz devreyegirer Atatürkçülük her zaman ve her yerdekendini Has problemlerinin tanınıpbunları akıl ve bilimyolunda sözümbulunmasıgerekir Bununiçin bilgilazım Atatürk‘e dönüşprogramıdedikyabunun ilk maddesieğitimin tamamenbilimsel temele oturtulmasıSayın Cumhurbaşkanımız iftar ediyor BirMilyonu geçenİmamHatipöğrencisi olmuşmaşallah 60 güzellikMilyoner olmakmışyani Bunusağlayanadamaben olsamüçüncüsüz Milletedeğil insanlığa ihanetederyani düşünmeyen adam yetiştiriyorsun birşeyemutlakainanacakadam[Müzik]Türkçe (otomatikolarak oluşturuldu)
“Ciddi bir askeri harekât yapmak için her taraftaki durumun açıklığa kavuşturulması gereklidir.”
Genel kabul görmüş strateji uygulamalarından farklı bir tarz izlenmelidir. Ana hedef ve buraya nasıl ulaşılacağının stratejisi belirlenerek, ancak taktikler ve anlık/günlük yapılacaklar günün ve düşmanın şartlarına göre tespit edilmelidir. Adım adım hareket edilerek, her adımdan sonra “Şimdi ne yapmalıyız?” sorusu sorulmalıdır.
Tam bir strateji mühendisi gibi hareket edilerek, hayalcilikten uzak durulmalı, tam tersine her şey en ince ayrıntısına kadar düşünüldükten sonra durum değerlendirilmelidir. Şartlar asla göz ardı edilmemelidir. İşler bölümlere ayırıp en uygun zaman gelince harekete geçilmelidir. Adeta bir yapı ustası gibi tuğlalar sırasıyla gereken yerlere konularak strateji tamamlanmalıdır. İşler, büyük bir sabırla aşama aşama gerçekleştirilmelidir.
Çok ve uzun analiz ederek, çok büyük hedef belirleyerek, bu hedefe ulaşırken beklenmeyeni yaparak şaşırtarak, şartlara göre metotlarımız ve taktiklerimizi sürekli değiştirip, beklenenden ileri gitmeliyiz.
“Sorunları olaylara göre değil, gerçek yönüyle mütalaa etmek lazımdır. Bize lazım olan, vatandır ve bütün vatandan düşmanın def olup gitmesidir. Bu, günü geldiğinde böyle olacaktır.”
En uzağı düşün, beklenmeyen şekilde hareket et (Düşmanıni şaşırt), beklenenden daha uzağa git diye özetleyebileceğimiz özgün strateji, önümüzdeki engelleri geçmek için çok büyük bir silahtır. Bu şekilde hareketimiz, öncelikle de öğrenilmiş çaresizlik içine düşmemizi engel olacaktır. Hedefler beklenenden büyük olunca, önümüzdeki küçük çaresizlikler daha da küçülmekte ve aksiyona geçince de yok olmaktadır. Büyülü formül buradadır. Gerçekten kazanmaya değer hedefler belirlemeliyiz. (Düşmanlarimizi şaşırtalım: Beklenenden Büyük Hedef)
“Ancak koşulların gelişmesi ve tamamlanması lazımdır. Bu nedenle bizim heyecan ve acele ile değil, belki ilerisini görerek sağduyu ile hareket etmemizde yararımız ve hatta zorunluluğumuz vardır.”
Strateji: “Gitmek istediğiniz yere nasıl varacaksınız?” Yönetimde farklılık yaratılmasının yöntemi, uzun vadeli olarak nereye gidildiğini çok iyi bilmek, ancak kısa vadeyi göz ardı etmemektir. Vizyon ve misyon oluşturulurken, toplumsal fayda ön planda tutulmalıdır. “Nereye” sorusundan ziyade “nasıl” sorusu da çok net olarak açıklanmalıdır. Sağlam bir stratejiye sahip olmak demek, düşman stratejilerinden çok önemli noktalarda ayrılan bir stratejiye sahip olunması demektir. En iyi strateji, düşmanın durumuna göre yapılan stratejidir. Geleneksel stratejide analizler yapılır. Olası seçeneklere göre yeni hedef belirlenir ve oraya nasıl varılacağı konusunda taktikler belirlenir.
“Alınan görev ve harcanacak askerî çaba arasında ciddî bir bağlantı vardır. Bu nedenle; görev verenlerin, görev alanların kullanacağı araçları ve askerî çabayı tayinde tereddüde düşmelerine yol açmamaları gerekir.”
Stratejik uygulamalarda ön planda tutacağımız prensip “amaç-araç arasında dengeli bir durum sağlamak”tır.
Taarruz ruhu empati temellerine göre dengelenerek, strateji geliştirilmelidir. Strateji, şartlara göre oluşturulmalıdır.
“Karşımızdaki düşman iki türlü olabilir:
Bizden büyük ve güçlü
Bizden küçük ve güçsüz”
“Diğer taraftan düşmana karşı girişmemiz gereken operasyon
Çok maliyetli veya
Çok maliyetli değil
şeklinde değerlendirilebilir.”
Bizden büyük ve güçlü düşman demek, daha fazla insan, teknoloji, para, bilgi vb parametreler ile bizden daha iyi durumda olan demektir. Aynı şekilde ‘Çok Maliyetli’ demek bu düşmanı yenmek, saf dışı bırakmak için çok fazla insan, para, teçhizat vb harcamamız demektir. Bu şartlar altında uygulayabileceğimiz dört tür strateji vardır. Bu şartlara göre strateji gerektiği gibi kullanıalrak ve gerektiği yerde değişiklikler yapılarak düşman mağlup edilmelidir.
Cephelerde, duruma en uygun taktik uygulayıcısı olarak, stratejik konulara hazırlanılmalı; bu aşamaya dayanarak savaşlarda strateji kavramına hâkim olunduğu ortaya konmalıdır. Nihayet; sadece askerî alanda değil; bugünkü anlamda, siyasal, sosyal, ekonomik, vb., “ulusal güçleri jeopolitik koşullar çerçevesinde en uyumlu bir biçimde geliştirerek, yüksek strateji alanında da katkılar sağlanmalıdır.
Stratejinin “savaş hedefini elde etmek için muharebeleri kazanmak sanatı” şeklinde göze çarpan tanımı geçmişte kalmıştır. Çağdaş stratejinin anlamı şöyle özetlenebilir: “Ulusal amaçları gerçekleştirmek üzere, silahlı kuvvetlerle ilgili savaş hazırlıklarına ve savaşın güdümüne ilişkin (tüm ulusal kaynakları kapsayan) ana tedbirler düzeni.”
“Strateji’de her zafer giderek politika alanında yeni gelişmelere gebedir.”
Bu kuram, strateji’yi politika’nın genel kapsamı içinde tutar. Genelde politika yöneticidir. O, stratejiye içinde bulunduğu çözüm yollarını gösterir. Strateji ise, politikanın amaçlarına ulaşmasını sağlar. Bu yönde strateji, savaş güdümünü somut verilere bağlar. Politikanın saptadığı hedefleri elde edebilmek, kesin sonuca ulaşabilmek ve hareket serbestliğini sürdürebilmek için taarruz’a dönük harekât zorunludur.
Askerî stratejinin, askerî harekâtın amacı ise harbin amacından farklıdır. Harplerin amacını gerçekleştirmek için, harbin kazanılması için karşı tarafın mücadele gücünü kırmayı hedefleyen askerî strateji kuramı, bu sonuca nasıl ulaşılacağını araştırır.
“Düşman, ordumuzun sol kanadını kuşatmak suretiyle seri ve imhakar bir netice almak istiyordu. Bu strateji düşmanın harekâtını iptal etti.”
Stratejik olarak düşmanı çözdükten sonra, onu kırmak en önemli amacımız olmalıdır.
“Düşmanı taktik dairesinde muharebeye mecbur etmek suretiyle; evvela stratejice mağlup ettik. Muharebeyi cephe muharebesine çevirdik. Onu müteakip merkezimizi yarmak istedi, bunda da muvaffak olamadı. Ondan sonra müdafaa ederek kalmaya karar verdi. Taarruzi harekâtımızla buna da mani olduk ve bu suretle 21 gün gecesiyle beraber devam etmek üzere Sakarya Meydan muharebesi kahraman ordumuz tarafından kazanıldı.”
Düşmanın kırılma sürecinde belirleyici olacak nokta, savunmamızı sağlam tutup doğru analizlerle karşı taarruza geçecek noktanın bulunması ve takip eden zamanda ise, stratejisi bozulan düşmanı kendi stratejimiz içine yerleştirip taarruz ederek kesin mağlup etmektir.
“Yurdumuza ve istiklâlimize saldıranlar kimler olursa olsun, onlara bütün milletçe silâhla karşı koymak ve onlarla çarpışmak gerekiyordu. Bu önemli kararın bütün gerek ve zaruretlerini daha ilk gününde açığa vurup ifade etmek, elbette isabetli olamazdı.”
Asil amaçlarını arkasına alanların başarısına tarih her zaman tanıklık etmiş ve edecektir. Amaçların asaletinin yanında dikkat edilmesi gereken diğer bir husus, ordunun strateji sanatını doğru ve etkin şekilde tatbik eden genç bir kuvvet olmasıdır. Amaçlarımızın asaletiyle, strateji sanatçısı, genç bir kuvvet olarak çıkacağımız muharebelerde, düşmanlarımızla aramızdaki hacimsel farklar önem teşkil etmeyecektir.
“Uygulamayı birtakım safhalara ayırmak, olaylardan ve olayların akışından yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Nitekim öyle olmuştur. Eğer dokuz yıllık faaliyetimiz ve yaptıklarımız bir mantık silsilesi ile gözden geçirilirse, ilk günden bugüne kadar takip ettiğimiz genel doğrultunun, ilk kararın çizdiği yoldan ve yöneldiği hedeften asla sapmamış olduğu kendiliğinden anlaşılır.”
En kötü durum olarak düşmanımız bizden güçlü ve onu yenmek çok maliyetli ise yaklaşımımızı, tarzımızı, gücümüzü yani birçok şeyimizi değiştirerek duruma uyum sağlamamız gereklidir. Düşmanımızı ancak ondan daha zeki olarak yenebiliririz. Daha akıllıca işler yapmamız gereklidir. Bizden güçlü düşmanlar karşısında yapabileceğimiz tek şey daha akıllı olmaktır. Eğer düşmanımız bizden güçlüyse ve onunla mücadele etmek çok maliyetli ise bizler de duruma uyum sağlayarak farklı muharebe yöntemleri geliştirmeliyiz.
“Gelecekte ihtimaller üzerinde fazla konuşmak, giriştiğimiz gerçek ve maddî mücadeleye hayalî bir macera niteliği verdirebilirdi. Dış tehlikenin yakın etkilerini derinden duyanlar arasında, geleneklerine, düşünce kabiliyetlerine ve ruh yapılarına aykırı olan muhtemel değişmelerden ürkeceklerin, ilk anda direnme güçlerini harekete geçirebilirdi.”
Strateji, nihai hedefe ulaşmanın yoludur. Bu yüzden, stratejinin düzenleyicisi, amacını belirlerken son derece bağımsız olmalıdır. Bağımlılık, stratejiyi hemen taktik haline getirir. Çünkü, harbin bütününü değil, muharebenin kazanılmasını amaçlayan bir nitelik alır.
“Başarı için pratik ve güvenilir yol, her safhayı vakti geldikçe uygulamaktı. Milletin gelişmesini ve yükselmesini sağlayacak doğru yol buydu. Ben de bu yolda yürüdüm.”
Bu nedenle ilkin amacın değerlendirilmesini yapmak bir zorunluluktur. Amacın gerekleri, stratejiyi mi, taktiği mi gerektiriyor ayrılmalı. Yoksa, daha baştan akıntıya kürek çekilir ve işin başında, son amacın başkalarınca belirlenmesine izin verilir. Bunun bedeli ödendiğinde de iş işten geçmiştir. Bu nedenle stratejiyi kuran kimse, son amacı da o belirlemelidir. Bunu yapamadığı sürece planlarının geçerliliği olmaz.
“Hayat ve bağımsızlık gayemiz istila ve tecavüz hırsıyla çarpışıyordu. Nihayet ayın on birinci günü sabahı Muharebe meydanı meşru gayenin zaferle doğuşuna bir tecelli sahası oldu.”
Stratejik uygulamalar evrensel düzeyde, askerî strateji düşüncesi ve askerî strateji uygulamaları arasında özel değer taşırlar. Harbi askerî açıdan kilitleyen mevzi harbi ve siper harbi aşılarak hareket harbi tekrar uygulamaya getirilmiş, askerî strateji açısından özel bir değer taşıyan, meydan muharebeleri ile harbi uzatmadan kesin sonuç alınmıştır.
Askerî harekâtın bütün türleri uygulanarak önemsenmelidir. Sonucun taarruzla alınabileceği özellikle kavranmalı, diğer temel askerî harekât olan stratejik savunma gerektiğinde her türü ile uygulanmalıdır. Stratejik taarruz ve stratejik savunmanın oyalama muharebesi, takip, başarıdan faydalanma gibi yan hareketleri, ayrıca çölde, dağda, şiddetli soğukta, derin karda, geçitlerde, ormanlık arazide muharebe gibi çeşitli özel hallerde muharebe de yeri geldikçe başarı ile uygulanmalıdır. Özel hallerde muharebenin özel eğitim ve teçhizat gerektirdiği dikkate alınmalıdır.
“Yeni Türkiye devletinin küçük, fakat milli mefkureli genç ordusu, en dar bir hesapla üç misli düşmanı İnönü Meydan muharebesi’nde mağlup etti. Strateji sanatının en nazik icaplarını isabetle tatbik etti. Dahili hatların kullanımında harp tarihine parlak bir misal yazdı. “
Eylem adamlarının model stratejisi’ni, düşünce ve kararlarında uyguladıkları çeşitli askerî önlemler dizisini, geniş bir eylem çerçevesi içinde aramak zorunludur.
Eylem adamları, hiçbir zaman klasik bir strateji’nin belirli boyutlarını kapsayan bir çerçeve tanımlaması yapmaksızın, ancak düşünceleri ve uğraşlariyle kendine özgü yeni bir modeli oluştururlar. Bu model, stratejik sorunları, genel bir harekât düzeyinden çıkararak geniş boyutlu bir perspektife oturtur ve böylece tüm ulusal güçleri kesin sonuç doğrultusunda eyleme geçirtir.
Strateji «muharebeleri savaşı kazanacak biçimde yönetme sanatı» olarak gören, dar bir «cephe» kavramı anlayışından çıkarılmalıdır. Savaşın kazanılması için, strateji’yi salt bazı kanlı eylemlerin bileşkesi olmaktan kurtararak; stratejik amaçları haklı ve yasal bir düzeye yükselterek ulusal savunmanın bir aracı durumuna getirmelidir.
Doğrudan savaş yöntemleri ve savaşı bir bilgi oyunundan çıkararak, şiddetli bir hareket düzeyine oturtan stratejik anlayışı ile coğrafya düzeyinde muharebe ve iç harekât hatlarının üstünlüğü tezleri artık geçmişte kalmıştır.
Hedef ve güç ilişkisinin kurularak, düşüncede ve uygulamada gerçekçilik ve akılcılık esas alınmalıdır. Güç ile hedefin birbiri ile uyumlu olduğu, mevcut gücün hedefe ulaşmaya yeter düzeyde bulunduğu zamanlarda girişimde bulunularak sorunların çözülebileceği bilinmelidir. Sorunları gücün yeterli olduğu zamanlarda gündeme getirerek gücün etkisinden tam olarak yararlanılmalı ve ayrıca bir sonraki sorunun çözümü için uygun ortam yaratılmalıdır.
“Eldeki bütün kuvvetleri ve bütün vasıtaları en önemli hedef üzerinde toplamak, stratejide temel bir kuraldır. Buna göre, birinci derecede önemli olan hedefi meydana çıkarmak, ciddî ve esaslı bir incelemeye ve düşünmeye değer.”
“Hedef Prensibi”nin, en hassas bir sorun olarak karşımıza çıktığı koşullarda “çağdaş sıklet merkezi ve kuvvet tasarrufu prensipleri” de önem kazanmaktadır. Bağımsızlık Savaşlarında askerî hedef açıkça bellidir ve “istilâcıları yurttan kovmak ve iç güveni sağlamak” tan ibarettir. Bu hedefe, kuşkusuz, kesin sonuçlu bir zafer kazanmakla ulaşılabilir. Böyle bir zaferin gerçekleştirilmesi için ise, özellikle sınırlı ulusal olanaklar ve kuvvet dengesi, daha doğrusu kuvvet dengesizliği, ile, çok çetin zorlukların aşılması zorunludur. Ulus, bu zorluklara katlanarak bütün engelleri aşmak ve zafere ulaşmak kararında birleşmelidir.
“En önemli hedef üzerinde kazanılacak başarı, ikinci ve üçüncü derecedeki hedefler bakımından başlangıçta göze alınacak fedakârlıkları daima haklı çıkarır.”
Hedef hiç unutmadan uygulanmalıdır. Kesin bir hedef olmadan taarruz edilmesi durumlarında da yine bir düşünceye hizmet edilmelidir ki, bu, düşman karşısında hareket serbestliği kazanmaktır. Düşman ordusu hedef olarak seçilerek, bunun üzerinde kuvvet toplanmalı ve buraya tek bir insanı daha katmaya çalışılmalıdır.
TESPİT: Atatürk ve Anayasa. Efendiler, Anayasamız tümüyle ulusun isteklerini, Meclis’in niteliğini ve gerçek biçimini gösteren bir yasadır. Bu yasa olmasaydı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gerçek niteliği hakkında dünya kesin bir fikir edinemeyecekti ve düşmanlarımız bunun için çok çaba harcamışlardır. Yüce heyetiniz geçici, havada, temelsiz, hiçbir şeyi temsil etmeyen bir topluluk gibi göstermeye çok çalışmışlardır.
SORU: Atatürk ve Anayasa. Yüce Meclis’inizce kabul edilmiş bir ilke vardır ve o da var olan yasaların yerine yenileri konmadıkça eskilerin geçerli olduğudur. Öyleyse, öteden beri var ve yürürlükte olan Anayasa maddelerinden herhangi birinin yerine yeni bir madde konulmadıkça ya da tümünün yerine yeni bir Anayasa konulmadıkça eskisi geçerlidir. Bu durumda 1. maddenin varlığıyla yerinirsek 8. maddede Yüce Meclis’inizin yetkilerini kısıtlayan noktaların hiçbiri söz konusu olmaz. Bunun söz konusu olmayacağını anlamak için 8. maddeye göre Yüce Meclis’inizin her konuda yasa koymaya yetkili olduğunu hatırlamak gerekir. Oysa yürürlükteki Anayasaya göre Meclis’in Anayasayı tümüyle değiştirmeye ya da bozmaya bilmem yetkisi var mıdır?
Gerçi Meclisi Mebusan’ın üçte iki oy çokluğu kararına bağlı olarak Anayasa maddelerini değiştirmeye yetkili olduğuna ilişkin bir belirtme vardır. Ama Anayasayı tümüyle, temelinden yıkarak yerine yeni bir Anayasa koymaya yetkisi var mıdır? Oysa Yüce Meclis’inizi aynı zamanda bir kurucu meclis (-)’tir. Var olan Anayasayı kaldırır ve yerine yenisini koyar. O nedenle bunu belirtmezsek, birçok maddesi yürürlükte olan Anayasaya göre, bunu değiştirmeye cesaret edemeyiz-
İşte bunun için bunu ifade etmek gerekir ve bu, sanıldığı gibi. Yüce Meclis’inizin yetkilerini kısıtlamaz, genişletir. Yüce Meclis’inizin aynı zamanda bir kurucu meclis-niteliğinde olduğu da kanıtlanır. Ondan sonra andlaşma, barış andlaşması yapma, ülke savunması ilanı, yani savaş ilanı gibi yetkilerin şimdiki Anayasada kime ait olduğunu biliyorsunuz. O yasaya göre kime aitse bu madde onu açıklığa kavuşturur.
Oysa, sanıyorum, ulusun gerçek vekillerinden oluşan Yüce Meclis bu yetkileri artık bir kişiye bırakmak istemiyor. Bunu kendisi yapmak ve tümüyle üzerine almak istiyor. Öyleyse bunu ifade etmeliyiz. Avni Bey, bunun gereği yoktur, diyor. Ancak, bakanların hukuk ve yetkileri belirlenmeli ve sınırlanmalı. Efendiler, bakanların görevlerinin belirlenmesi ve sınırlanması sorunu son derece sade bir ayrıntıdan ibarettir.
Atatürk ve Anayasa
Bunu istediğiniz gibi yapabilirsiniz. Hatta, talimatla bile yaparsınız. Bunun için böyle temel yasalara madde koymaya, bence gerek yoktur. O her zaman elinizdedir. Ama, yüce heyetinizin niteliğini ve geniş yetkisini belirleyen ilkeleri koyarsanız öbürlerini her zaman yapmak elinizde olur. Bence bu madde elbette gereklidir ve Bakanlar Kurulu’nun görevlerini açıklığa kavuşturacak şeyleri sıradan bir talimat düzeyinde yapmış olursunuz.
Mustafa Kemal Paşa (Ankara, 3. kez) – Hüseyin Avni Bey, bu maddede değiştirilmesini istediği ya da maddeye eklenmesini önerdiği konuda çok önemli bir noktaya değinmişti: Hilafet hukuku ve padişahlık hukuku; -sanıyorum kendileri ya buradaydılar ya da yoktular- gizli bir oturumda bununla ilgili noktalan ve görüşlerimizi saklı tutmaya özellikle karar vermişti. Şimdi beyefendi nişandan söz ediyor, rütbeden söz ediyor. Bilmem neden söz ediyor. Bunları kim verecek? Ben diyorum ki bugün bunları .açık seçik söylemek uygun değildir. Bir ilke olarak hilafet makamını ve saltanatı kabul ediyoruz.
Bunu kabul ettikten sonra efendiler, doğal gerek ve kutsallık gereği olarak ona birtakım haklar ve yetkiler vereceğiz. Ama, istiyor musunuz bunları bugün konuşmaya karar verelim? Bugün konuştuğumuz ona vermeyeceğimiz şeylerdir. Burada vermek istemediğimiz şeyleri söz konusu ediyoruz. Ama, vereceğimiz ve vermek istediğimiz şeylerden söz etmenin zamanı değildir,
asd: c.I-s.ıjo-]5j/2o.ı.i92i/TBMM’de Anayasa görüşmesi
Atatürk ve Anayasa
Anayasamız tüm kötü fikirleri altüst edecek bir yasa olarak ortaya konmuştur. Bu gün İstanbul’da Türkiye Büyük Millet Meclİsi’nin ve bunun Hükümetinin değerini ve niteliğini silmek, İptal etmek İçin çaba harcayanların tümü Anayasa‘yı ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Bugün Londra’da bulunan temsilci heyetimizin tüm gücü ve kuvveti, temsil yetkisi Anayasaya dayanmaktadır.
O nedenle bu yasayı bozmaya çalışmak, bence, bugün için ülkeye, ulus çıkarlarına ve Yüce Meclis’imizin yasal konumuna darbe vurmaktır. Bundan başka, birçok arkadaşımızın dediği gibi, beş aydan, altı aydan beri gizli, açık, özel oturumlarda konuşulmuş, tartışılmış, komisyonlarda enine boyuna incelenmiş, ancak bunlardan sonra yüce bir amaçla daha beş gün önce kesin karara sunulmuş bir yasayı bozmak için yeniden baş-vurmak yasal yönden uygun da değildir. Böyle bir başvuruyu başkanlık divanının kabul etmesi zaten hatadır. O nedenle öneriyorum: bu, burada söz ve görüşme konusu olmasın, o dahi zararlıdır.
Mustafa Bey kardeşimiz bilmem hasta mıdır, nedir? Bunun değiştirilmesi için on kezdir başvuruyor. İlk başvurusunda bu zaten reddedildi. Reddedildikten sonra nasıl yeniden tartışılır? Bu tartışma zararlıdır. Arkadaşlar, açık yürekle ve ciddiyetle arz ediyorum: bu söz konusu edilemez ve tartışılamaz. Mustafa Kemal Paşa (Ankara-tekrar)-Bu konu komisyonda bile söz konusu edilemez. Komisyonun görevi Anayasayı değiştirmek değildir. Bakanlar Kurulunun görev ve yetkilerini belirlemektir.
asd: c.l*s.ı;6-i57/2i.ı.ıt>2i/TBMM’de Anayasa görüşmesi.
Şark Cephesi Komutam Kâzım Karabekir Paşa Hazretlerine C.I 1.7.1921 şifreye. Hoca Raif Efendİ’nin fikirleri ile Anayasa ve Müdafaai Hukuk Grubu hakkında işaret ettiğiniz konular hakkında aşağıda sunacağım açık-lamalar size bir kanaat vermiş olacağından bu bilgilerin ışığında ilgililerin uygun biçimde aydınlatılmasını ve yanlış anlamaların giderilmesini rica ederim.
1. Bugünkü Büyük Millet Meclisi, Müdafaai Hukuk örgütünün temel ilke olarak belirlediği görüş üzerinde kesin ve kararlı olarak durmaktadır. Müdafaai hukuk Grubu, bu Grubun temel ilkesinde belirtildiği gibi, ülkenin tam bir kararlılık içinde esenliğe kavuşmasını amaçlayan kısa ve kesin bir fikirden doğmuştur.
Aynı temel maddede Anayasanın uygulanması da var. Anayasa tüm idare hükümlerini ve Türkiye’nin hukuki konumunu içeren tam ve ayrıntılı bir yasa olarak ülkenin örgütlenme ve yönetiminde zamanın gereklerinin zorunlu kıldığı halkçılık ilkesini ifade eden bir kuraldan ibarettir. Bu yasada cumhuriyet anlamına gelen hiçbir şey olmadığı gibi müdafaai Hukuk Grubu’nuıı ana amaçları arasında kesinlikle böyle bir sonuç söz konusu olamaz. Öyleyse Raif Efendi’nin, saltanat biçiminin cumhuriyetçiliğe dönüş, hazırlığı yolundaki fikri tam bir vehimden başka birşey olamaz.
Merkezde, yönetimin başında bulunan kişiler arasında geçmişleri bakımından eleştirilebilir kişiler bulunduğu iddiasıysa, daha doğru bir ifadeyle somutlaştınlmaya muhtaç bir konudur. Her işi güzel ahlaklı ve erdemli kişi olarak en iyi düzeyde yetişmiş adamlara vermek pek de-ğerli ve güzel bir dilek olmakla birlikte bu, ülkemiz gibi seçkin sıkıntısı çekilen bir çevrede değil dünyanın en ileri toplumlarında bile her yer, her bölge için, her yetkili tarafından saygın sayılacak bu kadar çok adam bulmak olanaksızdır. Devamı var.
Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal nsrf: c.lV-s.385-}86/i5.7.i9iı/Aııa}/a$n kamışımda halkçılık ilkesiyle ilgili açıklnıım/Bk. ;ı.
*
Kişiye özeldir
Şark Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir paşa Hazretlerine
25.7.1921 ve 2/515 sayılı şifrenin devamı: İşte böyle olumsuz fikirler ve iddialarla ülkenin tek dayanağı olacak Anadolu ve Rumeli Müfa-daai Hukuk topluluğunu zayıf düşürecek tedbirlere başvurmak cahilce bir çılgınlık değilse herhalde bir hıyanet olarak nitelenmelidir. Bir kongre toplayarak bugünkü hükümet şeklini belirleyen Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Örgütünün bugünkü hal ve duruma uygun bir program hazırlaması gereğine öylesine inanıyoruz ki, Meclis’te oluşan Grubun içtüzüğü Grup yönetim kurulunun ancak o kongresinindir. Müdafaai Hukuk örgütüne başvuru yeri olabilmesi idealini koyduk.
Şimdiki durum ve koşulların kongrenin toplanmasını ertelemeyi gerektirmesi nedeniyle grup yönetim kurulunun görevini sürdürmesi kaçınılmaz oluyor. 2. Anayasanın uygulanması sonucu bazı tutucuların işbaşına geçmeleri ve bazı alçakgönüllü kişilerin de yer kavgasına başlamaları gibi sakıncalar söz konusu olabilir. Ama, siz de bilirsiniz ki, ilerleme yolunda yapılacak her önemli girişimin kendine göre önemli sakıncaları vardır. Bu sakıncaları en aza indirmek için alınacak tedbirlerde ve yapılacak girişimler de kusur edilmemelidir. Bugün sadece anahatlardan ibaret olan Anayasaya bağlanacak öbür yasalarla bu konuların göz Önünde tutulması zorunluğu konusunda sizinle aynı görüşteyim.
3. Teşkilat yasası yapılırken sivil ve askeri yöneticilerden, Müdafaai Hukuk topluluğundan görüş almak konusundaki fikrimi şöyle açıklayabilirim: Bildiğiniz gibi bir hükümet şeklinde yaşıyoruz ve onun bütün kavramlarına uymak zorundayız. Yasal meclis komisyonlarından sonra genel kurulda geçecek tartışmalarda ortaya çıkacak sonucu uzaktan belirtilecek fikirlerle etkilemenin olanaksızlığını kabul edersiniz. Devamı var.
Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal asıl: cJV-s.396-)Sy/z6.y.ı^ıı/Anayasa ve Müdafaai Hukuk örgütü.
Şark Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa Hazretlerine
25,7.1921 tarihli şifrenin devamıdır.
4. Açıklanması istenen Öbür üç noktayı arz edeyim: Anayasanın hazırlanmasında acelecilik sayılan hareketin gerekçesi, tüm dünyada ve ülkemizdeki halkçılık akımının temelli bir biçimde belirlenmesi, bu konuda başka karışıklıklara meydan verilmemesi, aynı zamanda yüzyıllardan beri hep cahiller elinde kötüye kullanılan ulus haklarını korumak ve bu hakkın gerçek sahibi olan ulusa da söz hakkı tanımak ve bu yüce fikrin gerçekleşmesi için şimdiki olağanüstü durumun koşullarından yararlanmaktır.
Ancestors of Mustafa Kemal Atatürk Ancestors of Mustafa Kemal Atatürk Ancestors of Mustafa Kemal Atatürk Ancestors of Mustafa Kemal Atatürk Ancestors of Mustafa Kemal Atatürk Ancestors of Mustafa Kemal Atatürk
Ancestors of Mustafa Kemal Atatürk. Ancestors of Mustafa Kemal Atatürk. Ancestors of Mustafa Kemal Atatürk. Ancestors of Mustafa Kemal Atatürk. Ancestors of Mustafa Kemal Atatürk. Ancestors of Mustafa Kemal Atatürk. Ancestors of Mustafa Kemal Atatürk.
Welcome to the Turkish language and history program. Today, I would like to convey to you new information on the ancestors of Mustafa Kemal Atatürk with the contributions of Mehmet Danyal Hergünsel. As you know, I had information that our ancestor’s grandfather, known as Kızıl Hafız Ahmet Bey, was from Kocacık, because he was also from Kocacık. As you can see, Kocacik Village is on the Macedonian map, in the north of the lake, which was known as Akgol in the time of the Kocacik Turks, but is now called Ohrid, and is located in Albania.
It is a plain settlement at a height of 1250 meters very close to the border. If we show this on the map, the place indicated by the big Red Dot is Kocacik, which is said to be Koca Cenk, not Kocacik, as the Turks living there heard from their grandfathers and ancestors, and then that Cenk word was changed to Çık Kocacık . This is a village very close to the Albanian border, and you see the statue of Atatürk while climbing the 1250-meter-high Village. I visited there with my wife in 2018. This Atatürk ‘s statue in Kocacik is very striking.
Another remarkable point is the appearance of the Turkish Democratic Party, which is a bitter photograph showing the situation of our Turks living outside Turkey, which is the biggest indicator of how much we have or do not have Turks abroad. Yes, we came to the village of Kocacık , the appearance of the house at the entrance of this campus, where Atatürk’s grandfather Kızıl Hafız Ahmet Efendi lived during his time as a clergyman (Madrasa Teacher), which was restored in 2012 as a shelter for animals at the bottom, like our houses in Anatolia, and a living space on the floor above it.
Mustafa Kemal Ataturk at the door you see the plaque as the memorial house of the father of fame, Ali Rıza Efendi. The clothes and household items of our Turkish people at that time were displayed on the mannequins, which were also reenacted as a bridal room in the house, and Ali Rıza Efendi’s mother, Ayşe Hanım, the wife of Kızıl Hafız Ahmet Efendi was portrayed in the room. In the other rooms of the house, cedar and fireside items such as those in Anatolia are exhibited.
Since the Turks here kept the same lifestyle in the beginning of 1400, when they were sent there as Beyşehir Karaman Turks, and this house is used as a museum after it was restored after 2011. Right now, you can see the items in the house that were used at that time, our friends who went to that house have a picture of Atatürk taken with his cadet friends on their walls and his new picture and a very valuable work by Numan Kartal Bey about these Kocacık Turks.
He recommends our friends who are curious about Atatürk and Kocacık Turks to acquire this as well. What we know so far is that Kızıl Ahmet Efendi in Atatürk‘s Kocacık village or settlement was the father of Ali Rıza himself, but his previous works were as a result of the valuable studies of Mehmet Danyal Hergünsel. I have learned it myself and these are the books that he wrote before, the book International Balkan Stories No.2 was written here for the first time, but as far as I know, we will be transferring this important information from his own work to you for the first time through the internet.
Let’s listen to Mr. Mehmet Danyal Hergünsel on this subject. I believe that we will get important information from Mr. Mehmet Danyal Hergünsel about the ancestors of Mustafa Kemal Atatürk.
Welcome, Mr. Mehmet, Good day, Mr. Mehmet, I would like to ask you to introduce yourself briefly, and I would appreciate it if you could raise your voice a little. Here you go, sir.
Mehmet Danyal Hergunsel
I was born in Sakarya Hendek, my father İbrahim Hergünsel is a retired Monopoly Manager and my mother is the son of Hendekli Mülazimoğlu Family. I went to primary school in different cities due to my father’s duties, I finished secondary school in Hendek, then I graduated from Haydarpaşa High School and Istanbul Technical University, I am retired, I am currently a consultant, but I am retired, I worked mostly in the automotive and iron and steel sectors.
Well, can you talk about the ties between Atatürk’s family and yours?
This was a topic that was talked about in our family, but not much talked about outside. You can see it in all his trilogy in the books of my late grandfather Falih Rıfkı Atay. Cafer from the General Union and Progress Center is also the neighborhood where Atatürk was born, who was born in Thessaloniki. But according to our family’s estimation, Atatürk may have been born in 1877-1878-1879, so we think he was a little older than 81.
Where is your grandfather from, sir?
My grandfather was originally from Thessaloniki, but his family is from Skopje , and my grandfather is from Beyşehir Çavuş Yörüks .
Beyşehir Çavuş nomads, who were occupied after 1467, immigrated from Beyşehir to Macedonia by the Ottomans. What is the name of the settlement that you will specify as important today, sir?
Stepleva sir. Isn’t it a settlement at an altitude of 1250 meters near the border in Albania today, which we show with this little red ? Yes, sir, let’s not say that it is a village based on the back of Kalkan Mountain. It is a place with a population of about 4000 some 200 years ago. Pay close attention to the previous population in the book of the master of Numan Kartal . ÇavuşYoruk They are of Kayı origin. They settle in the place whose real name is Kayı. Around 300 people stay there, most of them settle in Stepleva , a place with a very perfect flora, which also has hot water on the hill, where potatoes grow.
It is a place with really high security and protection due to its location. This is the billboard at today’s entrance to the place you’re talking about. Sir, you probably know that at the time Stepleva was connected to Debrei Bala , then it is always said about Atatürk , “Kocacik” . Of course, if you go by horse between Kocacik and Stepleva , there is a distance of 13-14 kilometers, but today you cannot go that way, you can go by drawing a U from the border gate.
Kizil Ahmet Effendi
I also stopped by Kocacik and met with Kocaciks , Atatürk ‘s grandfather Kızıl Hafız Ahmet Efendi, people may misunderstand this Red Hafiz. Now it is very possible to tell the young people that, like you , they are the ones who are doing deep research on the ancestors of the Turks who are interested in this subject. I will even say very important things. is there? no.
In this program, your biggest contribution will be in this regard, that is, the Çavuş migrated from Anatolia to this place together with Atatürk ‘s ancestors, this is a geography very suitable for living in the greenery today. Because there is a mosque you see in the future, don’t you see this mosque is my grandmother’s father, they call it a hat. We call it yabgu. It is on the land of Hacı Bayram Yabgun. The name of my great grandfather, the brother of Hacı Bayram Bey, is also Veli, and he can probably tell you something meaningful. The name of Hacı Bayram and Veli Bey’s younger siblings is Cevahir. Family Holiday is a family. The fact that Atatürk also visited His Holiness Haji Bayram Veli, let’s call it Kızılca day, after the Kaan ceremony was held in Ulus in Anatolia, is an emphasis on this. Let me point this out here.
Nomads and Albans
Our grandfather’s lands, Çavuş, are in the upper neighborhood, let me take you to the right in higher places. Seventy percent of the village is the land of the Çavuş , which Mersin teacher told me , and 30% of the land of the Khojaly people. Did you pay attention to the name of Mersin Hodja? His brother’s name is also Izmir Hodja. In other words, if you draw an arc from Mersin to İzmir, what would you see there, the Yörüks of the Taurus Mountains ? Such a mark is very meaningful. These names are a very meaningful expression, they should be congratulated on their father. Very interesting Sir Stebleva , there are Bulgarian families whose lovers descended from the time of Khan Asparuk in that region from the old Bulgarian khanate. It is very old but there are families of Bulgarian origin who went down in the time of sports.
But as you know, when our Turks and nomads go there, they search for Obalı marriages. When Turks look to see who they can marry, they can find a second person who will not be related and who will be Muslim . I congratulate you on this issue. You have made an excellent program and I have sent all of them to Albania and friends there. I really like your programs. Of course, this is how it is in our nomads , for example, it is very interesting .He said he saw me. They were like twins, so much alike, let me tell you where this comes from. There is no Turkish family that does not have an Albanian bride, and they certainly have been together through a marriage, and I think a little bit of color may be coming from there. Sir, Atatürk ‘s father has an uncle named Kızıl Hafız Mehmet Efendi.
Kızıl Hafız Mehmet Efendi was born in 1805. Kızıl Hafız Ahmet Efendi was born in 1815. My dear friend Levent Ağaoğlu found this from documents and historical records. I have it on my phone right now, but I’ll email it to you as well. Kızıl Hafız Mehmet Efendi and Ahmet Efendi were born in Steblava. Their father is Ali Piruş Efendi, this nickname is an adjective used in Yörüks Ali Piruş Efendi becomes the grandfather of Ali Rıza Bey There is a word called Pürtelaş, yes, I congratulate him. Well, who is his father , Mustafa Bey, whose nickname is Conka , this person is from the great Çavuş family . But Conka as a nickname. The reason why it was given is that it means a person with a strong word, heart, wrist and mind. At the same time, the name Conka is a nickname. If you notice, Atatürk’s best friend is more than a brother. Nuri Conker is giving Bey his surname as Conker. In other words, in the pictures I sent you, you see a fountain named Conka Mustafa . Now this issue is very important.
Skopje
I, Ferit Bushati Bey, a member of a very important Alban family, was in the village, my grandmother’s uncle’s son, Naim, came from Tirana to see us, hugged and cried. However, Uncle Naim has never seen my grandfather or my father. The reason is that when our people started the events in the region in 1821, 11 families Çavuş, Anchors, Kuburlar, Muradiler, Bagislar, and I say Yabgu, most of them migrate to Skopje because they have problems with the surrounding peoples. Because it is such an interesting region that there are Slavs in the north, there are Greeks in the west . For example, Atatürk ‘s uncleRed Hafiz Mehmet Bey immigrates to Skopje .
They have extended families in Skopje , Kuburs, Muradis, Donations, Yabgu and so on, they were relatives. You know a second incident of Atatürk, while he was on duty in Damascus, he came to Skopje as a fugitive from Egypt by ship from Cairo . The main core of the Union and Progress. That’s when my grandfathers Atatürk knew each other very well. Those in the Balkans at that time, the Niyazi men from Resne and the others İttihat ve Terakki They are establishing the Association called Vatan ve Hürriyet, which is a sub-preparation of . Skopje is a very sheltered place for families, but it is not the Trade Center, but the jobs our families know are certain livestock, Timbering, and later the tobacco trade.
These three are very important. Although the ladies and families stayed in Skopje , Thessaloniki, which was a trade center at that time, was more developed in economic conditions, more open to the outside world and in a more central location Because it is not possible to find this opportunity in the port city of Skopje . Family elders start to trade there. My grandfather’s grandfather, Cafer Bey, is a well-to-do timber trader. Kütahya Deputy Mehmet Somer, one of the first deputies and also a relative, tells this in his memoirs. There is also Cimer.
Mr. Ali Rıza, you know, the reji also works as a civil servant, so this is the equivalent of today’s monopoly, which we call the tobacco administration reji, but of course, his financial means are not sufficient, he makes a marriage. There is another article after my roots article in Balkan writers. Yes, I caught something very interesting in that article, Turgay Bey, Atatürk ‘s mother, about 300 households settled in Obadan Langaza, they named the place they settled as Kayı (Kayı, Sarı Göl, Langaza). So these families have known each other since then.
The place we call Langaza is the Karaman Turks who settled there after 1467, the old name of which was kayi. These village people then left no one in Greece and they all came to Turkey. So these are people who know each other and have relationships from certain plains. Here is Ataturk‘s mother’s side, but of course I do not have enough information about it since I am on the father’s side. This information in the book has brought me to this point. Consider the situation of the region at that time, Greek gangs, on the one hand, the term Greek gangs would be wrong. Later on, Bulgarian committee members. Now, the Committee of Union and Progress everyone thinks that it consists of a single wing. No, there were different groups within the Committee of Union and Progress at that time.
Enver Pasha, Talat Pasha, Bahattin Şakir, Mustafa Kemal Atatürk were also Ottoman officers in the Committee of Union and Progress, but I think my grandfathers were mostly writing in the books of Mr. Akıncı at that time, mostly because they were young and dynamic and knew the region well. they took on different roles. By the way, you can see what Fahri Rıfkı Atay wrote. There is Cemal Pasha in the 4th Army in Damascus, who is in charge of decryption.
Now, this is very interesting, I hope, how would it be to go with you. I have cousins from your grandmother there. They speak 7-8 languages. It is very interesting, isn’t it, it is very interesting. Moreover, it is not like the hanutists in the Grand Bazaar, that is, by giving every language its due, everyone thinks that Macedonian Bulgarian Russian Slavic are not very close, they are all different. They also speak ancient Greek, an interesting community there, but the mother tongue never changes, Turkish. Look, even today, my aunt, Necmiye Arif, even when buying a bride, stipulates that Turkish will be her mother tongue. Today, we cannot see this consciousness in Anatolia.
Stepleva
There is a lot of myths about Atatürk There is a Face page called Shoqada Stepleva Mersin Hodja put an article there, Atatürk has a Fountain Atatürk has a Neighborhood Atatürk has a way Stepleva , which the Albanian government considers one of the hundred ancient Turkish villages , said, “The steplish people who raised Atatürk , so they don’t deserve this. A month later, I took a picture of that page, thank God. A month later, they made it a touristic village instead of a Turkish village. You know what I mean, right?
Uncle Ferit Bushati, whom I learned from in the village of Steplava , is from an important Alban family. He worked in the population administration in the city of Libraj for 30 years. I told him that I wanted to reach the documents about Steplava from 1470 to 1770, he said he would do his best, but I could not get any information until today.
Steplava is a very important place. I am calling out to our historians from here, I am not a historian, I am a graduate engineer from Technical University and a good history reader. There are works of all local and foreign historians in my library. It is against mathematical facts to write anything about Atatürk ‘s father without examining the Steplava issue well . 17 km of the road to Steplava is a rocky and bad road, so no one can go easily. On this occasion , those who wrote books about Atatürk and his family called, have you ever been to Steplava ? I said. They told me where is Steplava , then AtatürkYou connected the father’s side of the house to the Mevlevihane in Thessaloniki, and I asked what document and information they wrote about it. Look, the current chief of staff of Kosovo , the former speaker of the Macedonian parliament, says that Atatürk ‘s family is from Steplavan , with the information left over from his grandfather.
My dear friend Levent Ağaoğlu, through our Albanian ambassador, we applied to the authorities to get information about the Steplava records. In the reply we received, we were told that all documents were destroyed by Enver Hoxha after 1445. I don’t believe it. For this reason, our historians have a duty, I have many relatives in that region. Old records can be clearly found in Steplavada, Lbrajda, Depre , as well as Topkapi Palace records.
And this is the greatest task of our historians. Ali Rıza Bey ‘s grandfather shows Ali Piruş Efendi as Aptuş Efendi, because it was written as A. Pirush, because of his high ignorance and ignorance of some British people in Turkey . Unfortunately, there are scoundrels and traitors who believe and respect this. This is the saddest part of the job. Atatürk is a value that brought his Turkishness to the forefront with every step of his life. They could have named Turkey in Kemaliye. When the Germans sent weapons and ammunition in the Dardanelles War, Enverland was written on the ballot boxes.
Çavuş Nomads
Look, 2 people from Karaman are very important in the name of Turkishness. The first is Karamanoğlu Mehmet, who made Turkish language dominant in these lands, and the second is Gazi Mustafa Kemal Atatürk , one of the Beyşehir Karaman Çavuş Yörüks , who gave this country the name of Turkey . Please let your related historians come and take the risk of going up only the 17 km road. It is a rocky road. We will rent a jeep from Libraj and go. You touched on a very important point in your program with my brother, Historian Bahtiyar Aydın. I send my best wishes to my brother Bahtiyar Aydın. The important issue here is that it is very difficult to contribute to Turkish history without understanding the Christian Turks in Anatolia.
Last week, I went to my ancestral hometown, Beyşehir Çavuş village. The construction date of the Seljuk mosque in Çavuş village is 1289. The year our people were resettled, provided that there was not one person left in the village, is between 1467-1470. Look, there are not only Beyşehir Çavuş Yörüks , but also Seydişehir Çavuş. When my late father read the tombstones of the Çavuş quarter in Istanbul Şile , he was a person with a high command of Arabic, Persian and English . Settlement was not only in Macedonia and Southern Bulgaria, but also in Sinop and even Trabzon, where Karaman Turks settled.
I am not a historian. The documents and information I have inherited from my family and obtained by researching and they had siblings named Makbule. These names are in my family as well. These are the names that come from the upper grandfathers. There is another subject that is not talked about much. After his father’s death, Atatürk‘s stepfather Ragıb, Zübeyde Hanım, Mustafa Kemal and Makbule Hanım went to the Langaza (Kayı, Sarıgöl) farm where Atatürk’s uncle worked, but they returned due to unfavorable conditions. My father’s grandfather İbrahim Bey got married to Ragıb Bey, the director of the directorate, who lost his first wife, who was older, through his wife, who is the daughter of the mufti of Skopje . This marriage can also be explained by both the protection of the family and the ownership.
You may remember that there was the famous confectioner Zeynel in Üsküdar, our great-uncle, grandfather, my father, İbrahim Bey, and cousins. When our great Çavuş family was deciphered in the Committee of Union and Progress, an important Circassian pasha of high rank at that time was probably also a Unionist, giving our family a large land on the Beykoz side. In ours, they bring with them five pomak families whose milk cheese works very well. When I was a kid, that area was called Çavuş‘s Farm. His name today is known as Çavuşbaşı because of our family . In short , 430 years after Beyşehir Çavuş village, the family came to Beykoz Çavuşbaşı and returned to Anatolian lands.
Mr. Mehmet Danyal, you gave very important information, I did not want to interrupt you. Atatürk ‘s family, Ali Rıza, one of the Beyşehir Çavuş Yörüks , his father Kızıl Hafız Ahmet Efendi, his father Ali Piruş Efendi, and his father Conka Mustafa Bey . You say that after 1467, it is possible by examining the old documents in the 300-year disconnection. This is a task given to Turkish historians. It was invaluable for you to present them. I was informed about Conka Mustafa Bey for the first time. Although I was related to these issues, we did not know what happened after the Red Hafiz .
Husband’s Issue
Turgay Bey Ali Riza Bey was born in 1839 in Thessaloniki. The husband issue comes from the fact that Ali Rıza Bey’s father, Kızıl Hafız Ahmet, taught a madrasah in Kocacık village for a while in his youth. When I go to Kocacık village, you don’t get much answer as to who is Atatürk ‘s grandfather Kızıl Hafız ‘s father and who are his relatives . When I said to Uncle Ferit Bushati who is this Conka Mustafa, he turned to me and your Çavuş. He said he was a member of his family.
Bird measurement between Steplava and Kocacık is 13, 14 km. Both are places with a plateau climate at an altitude of 1200 meters. If you want to get a reference about Atatürk from now on, it should be done through Steplav . There are discussions on the Shoqada Steplava page that I also like.
Albanians
While some of our Albanian brothers want to present Atatürk as Albanian, some of them, my brother, should not make it all our own. There were Turks here, and Atatürk was an Ottoman officer who prioritized Turkishness in everything. In my opinion , the Albanians are an ancient Turan people. I say this everywhere. The Albanian name is unfortunately a Greek name given to them. You know what the word greek means. For the ancient historians, it is the name given to the Greeks who sell the animals they collect from Trabzon, the Black Sea coast, and the Marmara Sea in the coastal parts of the Aegean and Egypt. I don’t want to say too much.
Let’s put it clearly, Mehmet Bey, in return means a thief. This is known.
Çavuş Nomads
Sir, is there such a people as Greeks, in the light of genetics, Fethiye Sarper Erdemgil whose family is from Kocacik . He’s very busy with this stuff. As the grandson of Cafer Bey, one of the Çavuş nomads , I had a genetic test done. Atatürk ‘s great uncle Kızıl Hafız Mehmet Bey has grandchildren living in Turkey. They are first-degree relatives with Atatürk . There is Mr. Orhan Erbatur. They also have children. It is a very valuable family. If necessary, it is possible to prove this issue genetically. We are still known as the Grand Çavuş family in the Balkans. AtaturkWhen naming my grandfather, SEL means respect for the Seljuks, ER means a soldier without an rank in Turks, and erim (my head, knot) among the Yoruks , since my grandfather Cafer Bey is a member of the Turkist wing of the Committee of Union and Progress. Again, a great hero of our Çavuş family is my father’s cousin, Ferhat Islam Çavuş, who stayed there . He showed great heroism with his close friends against Hitler’s forces and was martyred at the age of 23.
The Albanian people see Ferhat Islam Çavuşi as a great hero, and perhaps out of respect for him, Ministers and high-ranking bureaucrats from the Çavuş family called Alban. or have served. You know, in our country, many important names of Caucasian origin served as Ministers, Generals, and High bureaucrats. The Caucasian people are the ancient Turkish Turan people from the Scythians and Sakas. So when we look at the Balkans, is everyone Turkish? Turks are always the ruling class. Look at the Royal families in Europe today, they are all genetically of Cuman origin. You can also find it on the internet. Even the Spanish commander, who unfortunately committed genocide against the natives in America, is also from this genetics. Our teacher Bahtiyar Aydın expressed this. Maybe this issue can be explained with epigenetics. Thank you.
After 15-20 years, many things will be explained in the light of genetics and epigenetics. I send my greetings and respects to my dear teacher Hilmi Özden. Gaspirali Ismail’s statement of unity in work, language and opinion and Hilmi Hodja’s epigenetic articles fit together very well. Atatürk said, “How happy is the one who is a Turk, not how happy a Turk is”. The issue should not be that you have blood ties with Atatürk , it should be continuing what Atatürk did to the Turkish nation, owning it and following the path.
Thank you very much, Mr. Mehmet. In this program, we told hundreds of thousands of what you wrote in your memoir and biography article called ROOTS in your Balkan Stories book. From now on, the follow-up of the subject and the 300-year-old part between Beyşehir Çavuş village and Conka Mustafa Bey will be investigated by our historians. Thank you very much for your valuable information and I wish you success in your work.
Türk üzerinde konuştuğumuz zaman unutmamamız gereken Türklerin çok önemli bir özelliği vardır. Türkler boylar halinde yaşamaktadırlar. Orhun Yazıtları‘nda Türk boyları ifadesi defalarca yazılmıştır. Bu özellik başka uluslar için söz konusu olmayabilir, fakat Türkler böyledirler.
Türk boylarını saymaya başladığımız zaman çok uzun bir liste ile karşılaşmaktayız. Kazaklar, Özbekler, Türkmenler, Kırgızlar, Azeriler, Uygurlar, Tatarlar, Hakaslar, Başkurtlar, Çuvaşlar, Bulgarlar, Kaşkaylar, Altaylar, Kırımçaklar, Ahıskalar, Balkarlar, Hazaralar, Karaçaylar, Karaimler, Kumuklar, Nogaylar, Rumeyler, Salarlar, Sekeller, Terekemeler, Tuvalar, Tofalar, Urumlar ilk akla gelen Türk boylarıdır.
Fakat, asla unutulmaması gereken bu boyların her birinin kendilerini Türk olarak hissettikleri, Türklük bilinçlerinin son derece yüksek olduğudur. Dilleri Türkçedir, kimlikleri de Türk’tür. Çünkü Türk boyları Avrupa’nın derinliklerinden Asya’nın derinliklerine kadar Avrasya kıtasında çok geniş coğrafyalara yayıldıklarından ötürü yerelde boy adları ile anılmaktadırlar. Fakat bu yerel görüntüleri onların Türk kimliğinin bulunmadığı anlamına gelmemektedir. Asabiyeleri kuvvetlidir, hepsinin davranış biçimleri, kalıpları hepsi Türklük ile ilişkilidir.
Türk kimliğinin inkar ettirilmesi konusu bir çok devletin izlediği bir politika ve stratejidir.
Bu konuda Ruslar, Çinliler, İngilizler en başta gelmektedirler ve Türkiye’de ve Türkistan’daki Türk kimliğini etnik gruplar gerekçesiyle, “efendim sizde şu kadar adet etnik grup var” ve benzeri gerekçelerle reddetmektedirler ve boy adlarını kimlik yerine geçirmeye çalışmaktadırlar. Burada yapılması yapılan hedeflenen Türklerin kendi kimliklerini inkar etmeleri, reddetmeleri ve bu şekilde dünyada 300 milyon olan Türk nüfusunun parça parça edilip bölünüp kontrol edilmesi, hakimiyet altına alınmasıdır.
Dünyada 22 devlet halinde yaşayan ve bayrakları da hep maksatlı olarak birbirine benzetilen bu ülkelerde Arap olarak adlandırılırken neden 50’ye yaklaşan Boylar halinde teşkilâtlanmış olan Türkler ise sadece boy adları ile anılmaya çalışılmakta, Türk kimliği ise kabul edilmemektedir. Aralarında asla bir birlik söz konusu olmayan Araplar birleştiriliyorken, yazdıkları ilk yazıtlardan itibaren kendilerini Türk boyları (Türk bodun) olarak adlandırmış olan Türklerin güçlü birliği parçalanıp bölünmek istenmektedir, bu önemli ve ciddi bir sorundur.
Türkistan’daki Türk devletlerinin vatandaşlarına “sizler Türk değilsiniz” şeklinde kara propaganda yapılmaktadır.
Söz konusu ülkeler vatandaşlarına kendilerinin birer Türk olarak Türklerin Kazak boyundan, Kırgız boyundan, Özbek boyundan, Türkmen boyundan oldukları hatırlatılmalıdır.
Bir sonuça ulaşmada önemli olan tespit yapmak değil, engelleri ortadan kaldırmaktır, o zaman kolaylıkla sonuca ulaşılacaktır.