Ulvi Keser’in Kitap ve Makaleleri
Atatürk’ün Kıbrıs faaliyetleri
TURK_MUKAVEMET_TESKILATI_NDA_KISILER_VE
Ulvi Keser’in Kitap ve Makaleleri
Atatürk’ün Kıbrıs faaliyetleri
TURK_MUKAVEMET_TESKILATI_NDA_KISILER_VE
Malta Çarşısı, Fatih, 26 Mart 2020
Yalta şablonu tam bir maymuncuk, ama karşıtı olan Malta şablonunu da Türkiye inisiyatif olarak kendisi oluşturabilecek mi, bu önemli jeopolitik bir sorudur.
Yalta’nın karşıtı İstanbul’un tarihi Yarımadası’nı simgeleyen Fatih’teki Malta semtidir.
Yalta konferansı, ikinci Dünya Savaşı’nın galipleri olan müttefikler ABD, İngiltere ve Rusya arasında düzenlenmiştir. Dikkat çekici olan savaş ve galibiyet buradaki konferansın ana tetikleyicileridir.
O halde Türkiye de küresel dizaynların, 1949’da Doğu Türkistan’da, 8 Aralık 2024’de Suriye’de, bu üçlü tarafından aralarındaki gizli açık görüşmeler neticesinde yapıldığı gerçeğinden hareket ederek, kendi inisiyatifi ile, şahsen ben ona Malta Konferansı diyorum, birlikteliğini bir şekilde oluşturma durumundadır.
Neden denilecek olur ise Türkiye imparatorluklar geçmişi ile birlikte Yalta ülkelerinden çok daha fazla kıtasal yönetim tecrübelerine ve birikimlerine sahip olan bir devlettir. Yalta Konferansında görüşülmüş, konuşulmuş ve Batı kampına katılması konusunda mutabakat sağlanmış bir ülke olarak Türkiye, kendi bağımsız iradesine sahip gözükmemektedir. Çünkü, Yalta konferansı’nın neticeleri arasında masada konuşulan ülkelerin kamp değiştirmemeleri konusu da var idi
“Yalta Konferansı ya da Kırım Konferansı (İngilizce: Yalta Conference, Rusça: Ялтинская конференция / Yaltinskaya konferentsiya), II. Dünya Savaşı sırasında 4 Şubat 1945 – 11 Şubat 1945 tarihleri arasında SSCB’nin önde gelen tatil yeri Yalta’nın 3 kilometre güneyinde bulunan Livadia Sarayı’nda düzenlenen ve Churchill (Birleşik Krallık Başbakanı), Roosevelt(Amerika Birleşik Devletleri Devlet Başkanı) ve Stalin(Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri ve SSCBHalk Komiserleri Kurulu Başkanı) olmak üzere “Üç Büyük” (Big Three)’ün katıldığı konferans.
Konferansın başlıca konuları, Polonya topraklarının değişimi, Almanya’nın bölünmesi ve SSCB’nin Japon İmparatorluğu’na savaş ilan etmesiydi.
Birleşmiş Milletler’deki veto yetkisi de bu konferansta kararlaştırıldı. Bunun haricinde gizli oturumlarla özellikle İsrail yanlısı toprak paylaşımlarının yapıldığı yeni bir dünya düzeninin temellerinin atıldığı ifade edilmektedir.
Soğuk Savaş (1945-1991) sırasında ABD ve SSCB, hegomonya alanlarındaki (arka bahçeleri olarak da anlaşılabilir.) ülkelerin kamp değiştirmesini önleyen bir mutabakata varmışlardır.
Bu mutabakat zeminini II. Dünya Savaşı sonrasının küresel güçler ve jeostratejik akslar dengesini belirleyen anlaşmalardan birisi de Yalta’dır. (Diğeri Potsdam Konferansı’dır)” Kaynak: Wikizero – <span class=”mw-page-title-main”>
Birbirlerine hasım olan ABD, İngiltere ve Rusya ikinci Dünya Savaşı’ndaki müttefiklik ilişkileri zaferle sonuçlanması nedeniyle dünya jeopolitik dengelerinin kendi lehlerine doğru yönlendirilmesi amacı ile Yalta ittifakı’nı savaş sonrasında vücuda getirmişlerdir.
Türkiye ise Yalta İttifakı üyelerinde mevcut olmayan binlerce yıllık devlet geleneğine yaslanarak, şu an bölgesel bir güç olarak gözükmesine rağmen, aslında küresel bir güç namzetidir. Demek ki Yalta İttifakı üyeleri, aralarındaki düzenlemeler neticesinde Türkiye’nin böyle bir güç olarak ortaya çıkmasına mani olmaktadırlar.
Fakat diğer yandan ise tek kutuplu olduğu iddia edilen dünya siyasi düzeninde, siyasi coğrafyada tek kutupluluk iddia edilmesine rağmen, fiziki coğrafyada mevcut olan kutuplardan, kuzey kutbundaki buzullar erimekte ve bunun neticesinde, siyasi coğrafyada da çok kutupluluk, Arktik Okyanusu’nun ulaşıma elverişli hale gelmesi neticesinde, önümüzdeki yıllarda, dünya çok kutuplu bir manzara sergileyecektir.
Bu çok kutupluluk karşısında Türkiye açısından, savaş kriterine baktığımızda karşımıza iki kutup çıkmaktadır, biri binlerce yıl boyunca savaştığımız ve dolayısıyla birbirimizi tanıdığımız Çin Halk Cumhuriyeti, diğeri ise Kurtuluş Savaşı esnasında bize yardımlarını gönderen Hind kıtası ülkeleri olan Hindistan ve Pakistan olarak gözükmektedir. Ve söz konusu ülkeler Yalta İttifakı üyesi de değildirler, o halde çok kutupluluğu bünyesinde barındıran, Asya ülkelerinden Türkiye, Çin, Hindistan ve Pakistan’ın birlikte bir Malta Konferansı İttifakı şeklinde bir araya gelmeleri söz konusu olabilecektir.
CHILDREN
Yazlık sinema Madalyon
Fevzipaşa Caddesi’nin Malta Çarşısı sırasında az ilerde sokak içerisinde Madalyon Sineması vardı. Gidip film seyrettiğimizi gayet iyi hatırlıyorum. Meşhur bir sinemaydı yazlık ve açık sinema Madalyon.
“Uzun yıllar evvel, Yavuzselim’le Malta arasında “Madalyon” sineması vardı. Açık (yazlık) bir sinemaydı. Bir tarafı Fevzipaşa Caddesi’ne diğer tarafı da Malta Çarşısı’na sırt verirdi. Yazları Mayıs ayında sezonu açılır, sonbaharda okulların açılmasıyla kapanırdı. Yıl içinde ortalama dört-beş ay kadar hizmet verirdi. Kışın da açık otopark olarak kullanılırdı. Genellikle aileler tarafından çok revaçta olup, bilhassa 21.00’deki gösterim hıncahınç dolardı.
Hakikaten de şimdilerde, o yıllardaki bu uygulamaları göremeyen kuşaklara yazılı basında sürekli olarak anlatıldığı üzere, tahtadan eğri-büğrü iskemleleri mevcuttu ve bu iskemleler aynı hizada olmaları için, arka ayaklarından uzun ve ince kalaslarla birbirlerine raptedilmişlerdi. Sıranın sol başında ayağını iskemlesine çarpan bir seyircinin bu titreşimi, sıranın diğer ucuna kadar sirayet ederdi. Bu sandalyeler rengârenktiler. Tıpkı o yıllarda İstanbul’un muhtelif semtlerinde sıklıkla rastlanan, salaş ama bir o kadar da kafa dinlendiren naif çay bahçelerinde olduğu gibi: Cihangir, Hisar, Salacak, Sarayburnu, Şişhane, Bomonti, Yenikapı, Emirgân, Beşiktaş Barbaros, Göksu mesela… Kırmızı, mavi, sarı, beyaz, turuncu, yeşil renklerde karışık olarak bahçede sıralanmıştı sandalyeler…
Akşamları evde yemek alelacele yenildikten sonra hemen yola koyulunur ve 10 dakika mesafedeki sinemaya giden yokuş tırmanılırdı. Sinemada çekirdek fiyatı biraz pahalı olduğundan, yol üzerindeki kuruyemişçiden kabak çekirdeği ve ayçiçeği birbirine karıştırılarak 250 gram kadar alınırdı. Valide hanım sakız leblebisini sevdiği için, rahmetli bebâm ondan da 100 gram kadar alırdı. Giriş kapısı yan sokak tarafındaydı. Burada eğreti ve ayaküstü, beton-ahşap karışımı bir gişeden biletler tedarik edilerek filmin oynatılacağı bahçe tarafına geçilirdi. Oldukça büyük bir duvar bembeyaz badana ile boyanmıştı. Etrafına, çepeçevre renkli ampuller ve floresanlar monte edilmişti. Duvarın altında da uzunlamasına “DYO”, “Güney Sanayi”, “Ak-Fil”, “Olimpos Gazozu içiniz”, “Eti Bisküvileri”, “Anadol” gibi rengârenk reklâm panoları asılıydı…
Herkes yerine geçer, sabırsızca badanalı duvara bakarak bir an evvel vaktin gelmesini beklerdi. Bir süre sonra bütün renkli floresanlar söndürülür ve duvara filmin jeneriği aksederdi. Saat akşamın dokuzu olduğu için, filmin ilk on-onbeş dakikası alacakaranlıkta dönerdi. Görüntüler hafif flû olurdu. Saat dokuzbuçuğa yaklaşınca gecenin karanlığı artık tamamen çökmüş olur, film rengârenk ve net bir şekilde akmaya başlar, seyir güzelleşirdi…
Gösterdikleri filmler de, yerli-yabancı karışık olurdu. Valide hanım yerli filmleri görmek isterken, rahmetli babam yabancı filmlere ilgi duyardı. Benim içinse hiç farketmezdi. Yerli-yabancı… Önemli olan film seyredebilmek… Haftasonları ise Cuma ve Cumartesi geceleri iki film ardarda verilir, buna paralel olarak bilet fiyatları da biraz daha artar, gece bitiş saati yarıma sarkardı…
Antrakt olduğu zaman derinlerden bir gong sesi duyulurdu. Işıklar yeniden yakılırdı. Hemen herkes Malta tarafındaki tuvaletlere koşuştururdu. 10 dakika içinde ifrazat meseleleri halledilir, yeniden salona (daha doğrusu avluya) dönülürdü. O yılların gözde sinema yiyeceği “Alaska” ve “Frigo” denilen, parlak metalik ambalâj kâğıtlarına sarılı, farklı aromalarla tatlandırılmış, ahşap saplı buz kalıplarıydı. Muhakkak birer tane aldırtırdım. Valide hanım bunlardan almamızı her ne kadar istemese de, allem kallem edip aldırmanın yolunu bulmak hiç de zor değildi: Kısa süreli bir surat asma ve ağlama triplerine girme… Beşinci dakikanın sonunda elimde Alaska ve Frigo’lardan birer numuneyi tutar halde, keyifle sağıma soluma bakınmaya devam ederdim.
Film sırasında çekirdek yemek yasaktı ama yine de, akış esnasındaki kısa süreli sessizlik anlarında, yoğun bir çıtırtı sesi hissedilirdi. Ayrıca film sırasında cıgara içmek de serbestti. Dudak üstü çizgi şeklindeki ince bıyıklarıyla aile reislerinin ellerinde tütünleri, onlar da kendilerine göre ânın keyfini çıkartırlardı.
Her filmde muhakkak, en az bir-iki defa film kopardı. Daha doğrusu ruloların akışında bir düzensizlik olur ve şeritler boşa sarmaya başlardı. Badanalı sahne duvarına akseden görüntüde önce sesler gider, ardından görüntü kayar, şekiller yan taraftaki apartmanın duvarına doğru meyleder, sonra da film tamamen dururdu. Derhal floresanlar yakılırdı. Film göstericisi, bahçenin en arkasındaki yüksekçe ve briketle çevrili kulübesinde saran ya da kopan filmi telâşla tamir etmeye uğraşır, ama bu gecikme uzadıkça seyirci (adeta, içten gelen haince bir zevkle); “Makiniiiisttt! Seeessss! Uyumaaa!…” nidalarıyla etrafı velveleye verir, bu seslere sürekli ve yoğun ıslıklamalar karışır, garibim makinistin eli ayağına daha bir dolanırdı. Neden sonra film kaldığı yerden devam etmeye başlar, sesler kesilir, bu durumu seyircinin bir kısmı alkışla taltif ederdi.
Ailelerde yeni serpilen genç kızlar varsa, bunlar genellikle anne-babalarının tam arasına oturtulur, yanlarına yabancı birilerinin oturmasına böylelikle set çekilirdi. Yine de o yılların yırtık delikanlıları ne yapar ederler, bu kızlardan gözlerine kestirdiklerini kaş-göz işaretleriyle antraktta büfenin olduğu tarafa gelmeleri konusunda iknaya çalışırlardı. Vuku bulan bu gizli kapaklı ve üstü örtülü haberleşmeler, göz kırpmalar, ailenin babası tarafından fark edildiğinde -ki, çoğunlukla fark edilirdi, ortam biraz gerilir, kız hafif yollu azarlanır, heyecanlı delikanlıya ise ters bakışlar fırlatılırdı… Ama o yılların gençleri şimdilerde kimi zaman rastladığımız o meşhur arsız-yüzsüz, sonradan kente gelen densiz, terbiyesiz ve cühelâ takımından olmadıkları için mesele uzatılmaz, konu çabucak kapanırdı…
İkinci kısımda hava biraz serinler, yaz geceleri olmasına rağmen (o yıllarda İstanbul’da yaz akşamları da nispeten serin olurdu, şimdiki gibi fırın kapağı açılmış gibi bunaltıcı bir hava hissedilmezdi), kadın ve çocuklar hırkalarını giyerlerdi. Çocukların yarısından fazlası, zaten ebeveynlerinin kucakları dibinde, ilk uykularına dalarlar; ilk saatteki o yoğun çocuk uğultusu nispeten hafiflerdi. Ebeveynler daha rahat bir şekilde filmin sonunu takip edebilme şansına sahip olurlardı.
Avluya bakan kısımda; bahçe tarafları, dolayısıyla balkonları sahneye dönük olan evlerde de ışıklar söndürülmüş olur ve o konutlarda ikamet edenlerin ailecek balkonlara iskemlelerini atarak, filmi takip ettikleri görülürdü. Her gece aynı filmi seyretmek sıkmıyordu demek ki onları. Öyle ya, televizyon mu var sanki evlerde! Boş boş oturacaklarına, kimbilir kaçıncı kez aynı sahneleri seyrediyor olurlardı. Belki de evlerine gece gelen misafirlerine bu şekilde bir ikram için, aynı filme tekrardan katlanıyorlardı kimi zamanlar…
Film gece 11 civarı sona erip de dışarı çıkılırken, bir sonraki filmin afişlerine kısaca göz atılır ve gidilip gidilmeyeceği konusunda ayaküstü karar alınır, gün belirlenirdi.
1970’lerin İstanbul’unda film seyretmek bile, paralı ve biraz uğraşılarak ulaşılabilinen bir zevkti. Şimdiki kuşaklar, hiç zahmet çekmeden onlarca filmi kumanda düğmesi marifetiyle odalarının başköşelerine getirebiliyorlar. Bundan ötürü daha mı şanslılar acaba; yoksa o yıllarda haftada bir-iki defa yaşanılan ve ailecek gerçekleştirilen bu törensel zevkten mahrum kaldıkları için bizlere göre daha mı şanssız sayılırlar? Bilinmez… Şahsen, kendi adıma düşündüğümde ben çok memnunum o günlerde yaz geceleri hep birlikte film seyrettiğimiz için… İyi ki de vakt-i zamanında ailecek bu tarz basit etkinliklerin kenarından-köşesinden faidelenmişiz. Şimdi geriye dönüp de baktığımızda, gönlümüzü titreten güzel anıların oluşmasına vesile olmuşlar…”
__________________
* Akın Kurtoğlu
Suriçi 1
Fâtih Camii
Caminin dış avlusunun devamında çok geniş bir yeşillik alan vardı. Orada bakkal Nabzi ve kardeşimle çekilmiş fotoğrafımız var. Tabii caminin haşmetli görüntüsü zihnime bir fotoğraf olarak yerleşmiş. Caminin devamında ve bitişiğindeki medreseler de heybetli bir görüntü sağlıyordu. Caminin bir ucundan Malta Çarşısına çıkış, diğer ucundan da İtfaiyeye uzanan yol ve Taş Mektep vardı.

© Copyright Levent Ağaoğlu
Arnavut kaldırımlı sokak. Fâtih Camiinden Malta Çarşısı’na giriş. Sokakta sakal tıraşı. Berberin tezgâhı ise iki adet meyve sandığı ve Türk Hava Yolları yolcu çantasından bozma malzeme çantası. Fâtih Camii civarı, 11 Ekim 1975 Cumartesi

Malta Çarşısı civarı
© Copyright Levent Ağaoğlu
Fâtih’de yokuş yukarı bir sokak arası. Gençliğe yol almaya başlamış çocukların neşeli halleri. İstanbul’un her zaman genç ve zengin insan değerleri, genetik çeşitliliği. Mahalleler, taşradan gelenler, şehirler, kıtalar. Kolay değil dünya başkenti olmak. Çocukları, gençleri ile her zaman külhan ve bıçkın bir şehir. Payitahtın, Fâtihlerin gururlu liderliği.
Türklerin üç büyük liderleri vardı ve bunların çok önemli ortak bir özelliği vardır; istihbarat.
Bilge Tonyukuk yazıtı ve Çin kayıtlarındaki notlar incelendiğinde istihbarata ne denli önem verdiği açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu, Göktürk Devleti’ndeki yapıdır.
Osmanlı Devleti’nde ise Fatih Sultan Mehmet yine bilge bir liderimizdir ve babası olan ikinci Murat Osmanlı’nın istihbarat teşkilatının kurucusu olan isimdir.
Nihayetinde, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Teşkilatı Mahsusa’nın bir yetkilisi idi ve Balkanlar’da, Trablusgarp’ta ve Kurtuluş Savaşı’ndaki görevleri esnasında en başta değer verdiği konu istihbarat ve iletişim idi.
The majority of the writings emphasize the spirit of the time, but unfortunately there is not the same level of emphasis on the spirit of the place . However, time is temporary, the past is not something one would want to remember, and yet places, such as the cities, countries and geographies we live in, leave deep marks on us.
It seems that the eye keeps in its memory not the abstract concept of time but the concrete places it is in , and places them in it. Even if we do not remember the time we are in, we definitely remember the place, because we have seen it with our eyes, it is definitely recorded in our memory.
So, the spirit of the earth is connected to the sky. In Turkish theology, the sky, the earth and the person are the main pillars.
What creates the spirit of time is actually the places we see with our eyes and the sounds we hear with our ears. What creates our spirit is what is related to the eye and ear. The connections between the neurons in our brain only gain meaning with sounds and images that show a sense of liveliness.
Therefore, regarding how places leave deep traces in our souls, Andalusia at the southwestern tip of the European continent and Eyüp at the southeastern tip of the same continent create vast and deep associations in our souls.
While those who carried Job in their lives and souls migrated to the South American continent, where the Latins, who had once given their name to the continent, were the majority, as the El Turkos, centuries ago, Muslims and Jews in the Iberian Peninsula were forced to leave their lands and this time they were dispersed to cities such as Thessaloniki, Istanbul and similar cities of the Ottoman Empire, where people who carried Job deeply in their souls lived and lived, and they became one of the main elements of the empire.
Andalusia
Spanish; Inspired by the fight
of Ibn Arabi, who took refuge in Anatolia from Andalusia,
with the Catholics
,
I combined his combativeness with Mevlana.On top of that, I also celebrated the Muslims and Jews
who returned from Andalusia to Algeria , and then Barbaros ;He is still a legend; he is the descendant of Barbaros
who stood up to the French Catholics;
he is my uncle.December 21, 2014
Those who set out from continental geographies that allowed displacements and migrations became elements of completely different civilizations. And what this would cause was a deep sense of separation . Separation is a feeling that Turks and Portuguese experienced most intensely . Because they left their homes and were sent to sea wars, they became the creators of the folk songs “Those who go do not come, I wonder why” .
In both different civilizations, being a conqueror is a main and important element. This means that the spirit of the places where the people who experienced the feeling of separation were located also became rich and penetrated into the marrow of the people. The concept expressed as Konkistador in Spanish was called Fatih in Turkish .
The spirit in the earth found its meanings as chivalry and banditry synonymously in the Spanish novel Don Quixote and the Turkish novel İnce Mehmet .
In the 38th line of the Tonyukuk Inscription, he talks about the spirit of the place ;
“Umay ıduk yir sub basa birti erinç.”
(God Umay, the holy place, the water spirits must have raided them for us”
Just as Andalusia found a place for itself as Granada in the verses of our great poet Yahya Kemal , Eyüp leaves a deep mark on our memory with its tombstones that show us life and death at the same time and that lean on the stone architecture tradition coming from the depths of Asia, and today the religious place that Turks visit most on all kinds of social occasions is the Eyüp Tomb and Mosque.
Coffeehouses, Teahouses
Isfahan, Lahore,
Karachi, Damascus,
Kashgar, Xian,
Kazan, Skopje,Addis Ababa,
Seville Andalusia,
Cairo Fishavi,
Çınaraltı IstanbulCoffeehouses, coffee houses, teahouses
Imaginations, reasonings
Thinkers, civilizations
Ideas, thoughts
Places of contemplation20.08.2022
So, it is up to us to keep the memory of the place alive in our own personal moments and to live its spirit in person. While I personally define myself as a Fatih , I feel that the spirit of Fatih , as the place where I was born , constantly lives in me, and it is Fatih’s spirit of leadership and making people live together in love that shapes my behavior. The freedom decree called ‘Ahidname’ given by Fatih Sultan Mehmet Han to Franciscan priests was written 324 years before the US Constitution on July 4, 1776, which was accepted as the first human rights document.
In addition, the city of Hong Kong, where I lived for five years due to my profession, has left other marks on me as a place and I constantly miss this city. It turns out that the Hong Kong spirit is a very inclusive, mystical and spiritual place and in that respect, it is one of the cities that is frequently visited.
The fact that the places where Latins and Turks live cover almost all continents indicates to us the polyphonic richness of the spirit that the place contains in the center of these human communities. Just as Latins and Turks have enriched the spirit of the places they have lived in throughout time in Africa, Asia, Europe, Latin America and North America , these experiences have also been richly reflected in the names of places .
In that case, what needs to be done is to enrich the spirit of the place by merging the places where the Portuguese, Spanish and Turks, who keep a rich human heritage alive in their culture and civilization, live on the surface of the world and to engrave this richness in the hearts of the people in these places.
The importance of Eyüp is that it is a unique geographic location where two continents are closest to each other, inheriting the Turkish Civilization as a place of rare works of art that is displayed with all its elements like a magnificent display cabinet, which not only brings together the continents but also life and death.
Jews had a big share in the enlightenment in Andalusia, there was a culture of convivencia (living together). Ibn Rushd ‘s translations of Aristotle (called avorroes by the westerners) were first translated into Hebrew and then into Latin.
The alphabet of the Turks of Turkey is of Latin origin and the Turks of Turkistan are in the process of changing their alphabet from Cyrillic to Latin. On the other hand, the rationalist philosophy of the Andalusian thinker Ibn Rushd was influenced by the Turkish philosopher Farabi et Turki, who is called the Second Aristotle. Today, the language that the Turks are most interested in is Spanish.
…………………………………..
ANDALUSIA



PORTUGAL
EL TURCOS
El Turcos y sus hermanos Argentinos
LATI N
Zamanın ruhuna vurgu yapan yazılar çoğunluktadır ve fakat yerin ruhuna aynı derecede bir vurgu maalesef söz konusu değildir. Halbuki zaman gelip geçicidir, geçmiş pek de hatırlanmak istenmeyecektir ve fakat yer, örneğin bulunduğumuz şehirler, ülkeler, coğrafyalar bizde derin izler bırakmaktadır.
Anlaşılan odur ki göz, soyut olan zaman kavramını değil de gördüklerini, somut olarak bulunduğu mekanları hafızasında tutmaktadır, yer vermektedir. İçinde bulunduğumuz zamanı pek hatırlamasak da yeri muhakkak hatırlarız, çünkü gözümüzle görmüşüzdür, hafızamızda muhakkak kayıtlıdır.
Demek ki yerin ruhu göklerle irtibatlıdır. Türk teolojisinde gök, yer ve kişi ana sütunlardır.
Zamanın ruhunu var eden aslında gözümüzle gördüğümüz yerler ve kulağımızla işittiğimiz seslerdir. Ruhumuzu var eden de göz ve kulak ile ilişkili olanlardır. Beynimizdeki nöronlar arasındaki bağlantılar, ancak bu şekilde canlılık ibaresi gösteren sesler ve görüntülerle anlam kazanmaktadır
O halde yerin, ruhumuzda nasıl derin izler bıraktığına ilişkin olarak Avrupa kıtasının güney batı ucundaki Endülüs ile, aynı kıtanın güneydoğu ucundaki Eyüp ruhumuza engin ve derin çağrışımlar yapmaktadır.
Yaşantılarında ve ruhlarında Eyüp’ü taşıyanlar bir zamanlar kıtaya adlarını vermiş olan Latinler’in çoğunlukta olduğu Güney Amerika kıtasına El Türkolar olarak göç ederler iken, yüzyıllar öncesinde ise İberya yarımada kıtasındaki Müslümanlar ve Museviler ise bulundukları toprakları terk etmek zorunda kalarak, bu kez de ruhlarında Eyüp’ü derin bir şekilde taşıyan ve yaşayan insanların yer aldığı Osmanlı İmparatorluğu’nun, Selanik, İstanbul ve benzeri şehirlerine dağılmışlar ve imparatorluğun ana unsurlarından biri haline gelmişlerdi.
Endülüs
İspanyolca; Endülüs’ten
Anadolu’ya iltica eden İbnül Arabî’nin,
Katoliklerle olan kavgasından
Mülhem mücadeleciliği,
Mevlâna ile mecz etmişim.Üstüne de yine
Endülüs’ten Cezayir’e avdet eden
Müslümanları, Musevileri,
Ardından Barbaros ile
Şenlendirmişim ki;Hâlen efsanedir;
Fransız katoliklerine kafa tutan;
Barbaros soyumdur; dayıdır.21 Aralık 2014
Yer değiştirmeler ve göçlere olanak sağlayan kıta coğrafyalarından yola çıkanlar bambaşka medeniyetlerin unsurları haline gelmişlerdi. Ve bunun da yol açacağı derin bir hicran duygusu idi. Türklerin ve Portekizlilerin en yoğun olarak ortaklaşa yaşadıkları bir duygudur hicran. Çünkü evlerini barklarını terk ederek deniz savaşlarına yollanmışlar, “giden gelmiyor acep nedendir” türkülerinin yaratıcıları olmuşlardır.
Her iki farklı medeniyette de Fatihlik ana ve önemli bir unsurdur. Demek ki hicran duygusunu yaşayan insanların bulundukları yerlerin ruhu da zenginlik kazanmış ve insanların iliklerine işlemiştir. İspanyolcada Konkistador olarak ifade edilen kavram ise Türkçede Fatih olarak adlandırılmıştır.
Yerdeki ruh, İspanyol romanı Donkişot ve Türk romanı İnce Mehmet’te eş anlamlı bir şekilde şövalyelik ve eşkıyalık olarak anlamlarını bulmuştur.
Tonyukuk Yazıtı’nın 38.satırında yerin ruhundan bahsetmektedir;
“Umay ıduk yir sub basa birti erinç.”
(Tanrı Umay, kutsal yer, su ruhları bizim için onları basmış olmalı”
Türk teolojisinde yeryüzünde insanlarla birlikte yaşayan iyilikçi ruhlar Yer-su olarak adlandırılmaktadır.
*****************************
Eski Türk Yazıtları Sözlüğü, Hatice Şirin
Y E R, yer su



YAZITLARDA YER
Bilge Kağan Yazıtı
Kül Tigin Yazıtı
Şine Us Yazıtı
Taryat Yazıtı
Tonyukuk Yazıtı
Yenisey Yazıtları
*****************************
Endülüs nasıl büyük şairimiz Yahya Kemal’in dizelerinde kendine Gırnata olarak yer bulabildi ise, Eyüp de yaşamı ve ölümü aynı anda bizlere gösteren ve Asya’nın derinliklerinden gelen taş mimari geleneğine yaslanan mezar taşları ile hafızamızda derin izler bırakmaktadır ve bugün Türklerin her türlü sosyal vesile ile en çok ziyaret ettikleri dini mekan Eyüp Türbesi ve camisidir.
Kıraathaneler, Çayhaneler
İsfahan, Lahor’un,
Karaçi, Şam’ın,
Kaşgar’ın, Şian’ın,
Kazan, Üsküp’ün,Addis Ababa’nın,
Sevilla Endülüs’ün,
Kahire Fişavi’nin
Çınaraltı İstanbul’unKahvehane, kıraathane, çayhaneleri
Muhayyileler, muhakemeler
Mütefekkirler, medeniyetler
Fikri, efkârı
Tefekkür mekânları20.08.2022
O halde bizlere düşen kendi kişiler anlarımızda yerin hafızasını sürekli canlı tutmak ve ruhunu bizzat yaşamaktır. Şahsen kendimi Fatihli olarak tanımlarken, doğduğum yer olarak Fatih’in ruhunun bende sürekli olarak yaşadığını hissediyorum, davranışlarımı şekillendiren de Fatih’in liderlik ve insanları sevgi içerisinde bir arada yaşatma ruhudur. Fatih Sultan Mehmet Han’ın Fransisken rahiplerine verdiği ‘Ahidname’ olarak adlandırılan özgürlük fermanı, ilk insan hakları belgesi olarak kabul edilen 4 Temmuz 1776 yılındaki ABD Anayasası’ndan 324 yıl önce yazılmıştı.
Ayrıca mesleğim gereği beş yıl boyunca yaşadığım Hong Kong şehri de yer olarak bende diğer izler bırakmıştır ve sürekli bu şehire özlem duymaktayım, anlaşılan o ki Hong Kong ruhu çok kapsayıcı mistik ve manevi bir mekandır ve o açıdan da sıklıkla ziyaret edilen şehirlerden bir tanesidir.
Latinlerin ve Türklerin bulundukları yerlerin hemen hemen tüm kıtaları kapsıyor olması, söz konusu insan toplulukları merkezinde yerin barındırdığı ruhun çok sesli zenginliğini bize işaret etmektedir. Afrika, Asya, Avrupa, Latin Amerika, Kuzey Amerika kıtalarında Latinlerin ve Türklerin zamanlar boyunca yaşadıkları yerlerin ruhunu zenginleştirdikleri gibi, bu yaşantılar da yer adlarına zengin bir şekilde yansımıştır.
O halde yapılması gereken zengin bir insanlık mirasını kültür ve medeniyetlerinde yaşatan Portekizli, İspanyol ve Türklerin dünya yüzeyindeki yer aldıkları mekanları birbirine kaynaştırmak suretiyle, yerin ruhunu zenginleştirmek ve bu zenginliği bu yerlerde bulunan insanların kalplerine nakşetmek şeklinde olacaktır.
Eyüp’ün önemi, iki kıtanın birbirine en yakın olduğu emsalsiz bir coğrafya noktasında, Türk Medeniyeti’nin adeta şahane bir vitrin dolabı gibi tüm unsurları ile arz-ı endam ettiği nadide bir eserler beldesi olarak tevarüs etmiş halidir ki, değil sadece kıtaları, hayat ve ölümü de birarada yaşatmaktadır.
Endülüs’teki aydınlanmada Musevilerin payı büyük, convivencia (birlikte yaşamak) kültürü var. İbni Rüşd‘ün Aristo çevirileri (avorroes derler batılılar) ilk İbraniceye oradan Latinceye çevriliyor.
Türkiye Türklerinin alfabesi latin kökenlidir ve Türkistan Türkleri de alfabelerini krilden latinceye dönüştürme sürecindedirler. Diğer yandan Endülüs düşünürü İbni Rüşd’ün akılcı felsefesi, İkinci Aristo olarak adlandırılan Türk filozof Farabi et Türki’den etkilenmiştir. Günümüzde ise Türklerin en çok ilgi duydukları dil İspanyolca’dır.
………………………………………….
ENDÜLÜS



PORTEKİZ
EL TURCOS
El Turcos y sus hermanos Argentinos
L A T İ N
(ÖN, ORTA VE UZAK) ASYA’DA TİCARET YÖNTEMLERİ
İSENBİKE TOGAN
Orta ve İç Asya da ilişkiler savaştan çok ticaret etrafında yoğunlaşmıştır. Türkler tarih boyunca kendi ülkeleri içinde ve dışında gayet tutarlı bir şekilde birbirine benzer yapılar kurmuşlardır. Bunlar, ticarette serbestiyi benimseyen ama zaman zaman dış pazarları zorlayan yapılanmalar olarak karşımıza çıkıyor. Bu yapılanmaların Uzakdoğu ve Önasya ile karşılaştırılması da karşımıza uzun bir mücadele tarihi çıkarmaktadır. Burada önce 2000 yıl süre ile Orta Asya yapılarının ve onların benimsediği serbest ticaret yöntemlerinin yaygınlaşması ile karşılaşıyoruz. Serbest ticaret yöntemlerinin milat öncesinden başlayarak zaman içinde, 13.yüzyılda Cengiz Han İmparatorluğu devrinde bütün Asya’ya yayıldığını görüyoruz. Sonraki 500 yılda ise Uzakdoğu ve Ön Asya’dan aşina olduğumuz yerleşik düzenlerin devlet denetimine dayanan ticaret yöntemlerinin bazı önemli yeniliklerle hakim duruma geçtiklerini görüyoruz. 1450-1990 arasında merkezi yapılar ağırlık kazanmıştır. 1990 sonrasında ise yeniden bir eklemlenme sürecine girildiği dikkati çekiyor.
Göçebe kültürlerin veya boylu toplulukların çoğunlukta bulunduğu bölgelere baktığımızda, buralarda kurulmuş olan imparatorlukların (veya konfederasyonların) ticari etkinlikler çevresinde yoğunlaştığını görürüz. Özellikle Türkler tarafından kurulan imparatorluklarda bu özellik görülmektedir. Ülüş denilen paylaşım ve dağıtım sisteminin genelde hakim olduğu bu kültürlerde bir tek merkez değil, birden fazla dağıtım noktası bulundurmak görüşü daha çok benimsenmiştir. Böyle bir görüş özellikle geniş araziler üzerinde boy düzeninin hakim olduğu çevrelerde, çok kişiye söz hakkı vermek ve yerel idareleri var etmek açısından önem kazanmıştır. Durum böyle olunca da ticaret yollarını birçok noktadan denetlemek, güvenliğini bozmak veya sağlamak bu kültürlerin beceriyle yaptıkları eylemler olmuş ve bu imparatorluklar ya ticaret yolları üzerinde kurulmuş veya bu imparatorluklar kurulduktan sonra ticaret yollarını kendi ülkelerinden geçirmişlerdir. Orta Asya’da sözü edilen etkinlikler çerçevesinde yoğunlaşan imparatorluklar aynı gayeyi güder gibi birbiri ardına kurulmuştur. Modern döneme gelinceye kadar Orta Asya’da merkeziyetçi, birikimci yapılar kurma girişimi bile olmamış, buradaki imparatorluklar ve tebaaları bilinçli ve devamlı bir politika izlemişlerdir. Burada ancak devir devir sülaleler değişmiştir. Asya tarihine genel olarak baktığımızda, Orta Asya’da görülen bu kararlı ve tutarlı tutumun modern devirlere kadar çevresini etkileyen bir görüş olarak geldiğini görürüz. MÖ 500-MS 1500 arasında 2000 yıl hakim olan bu görüşler ancak modern devirde ve özellikle Rus ve Çin imparatorluklarının iç ticareti geliştirerek yayılmaları karşısında devre dışı kalmışlardır.
Orta veya İç Asya yapılanmaları çok merkezli, hakimiyette ortaklık esasına dayanan, dolayısıyla siyasette danışmayı yeğleyen, ekonomik kaynakların kullanımında ise üleşmeyi, yani kaynakların yerel olarak toplanmasını ve bu yerel güçlere dağıtılmasını öngören yapılanmalar olarak tanımlanabilir.
Asya tarihinde eğilimin genellikle esnek yapılara doğru yöneldiğini, katı yapıların iseancak 18. ve 19.yüzyıllardan sonra Asya tarihinde hakim öğe olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Bu faklı yapılar açısından bakınca da Asya tarihinde üç düğüm noktası ile karşılaşmaktayız:
1)Önce İslamiyetin 7.yüzyılda Asya ile Afrika’yı birleştirmesi;
2)sonra, Cengiz Han İmparatorluğu’nun 13.yüzyılda Avrasyayı doğu-batı ekseninde birleştirmesi;
3)18.ve 19.yüyıllarda ise Çin, Rus ve belki de İngiliz imparatorluklarının Asya’yı kuzey-güney ekseninde paylaşmaları olarak tanımlanabilir.
Bu düğüm noktalarının ilk ikisi çok merkezli ve esnek ticaret politikalarından yana, üçüncüsü ise merkezde birikim ve denetimden yana olmuştur.
7.yüzyıla kadarki Orta Asya’ya baktığımızda, dönem dönem değişen politikalar yerine, çok daha tekdüze gelişen bir yapıyla karşı karşıya geliriz. Merkeziyetçiliğin hiç de sözkonusu olmadığı bir ortamda, çok merkezli esnek siyasi yapıların belli bir devamlılık içerisinde birbirlerini izlediklerini görürüz. Orta Asya ve Orta Avrasya’da İskitlerle (MÖ 500’lerde) başlayan bu eğilim, kendini Hunlar (MÖ 200-MS 200), Göktürkler (552-630 ve 683-774) ve sonra da Uygurlarla (745-840) devam ettirmiştir. Uygurlar döneminin gelişmeleri ilgi çekicidir. Uygurların asıl uğraşları her zaman ticaret olarak kalmıştı. Bu yüzden de, 13.yüzyılda ticareti geliştirici politikalar izleyen Moğolların yanında yeraldılar. Bu dönemde esnek yapılar yaygınlaşmıştır. 8.yüzyılda oluşan serbest ticaret ve esnek yapılara yönelik gelişmelerin, 13.yüzyılda meydana gelecek değişikliklerin habercisi olduğunu söyleyebiliriz. 13. yüzyılda ise, bütün Asya çapında Cengiz İmparatorluğu’nun esnek yapısı ve bazen zoraki bazen zorla bir eklemlenme olacaktır. Cengiz İmparatorluğu tarafından dayatılan bu eklemlenmede ilk dünya sistemi görülmektedir. 8.yüzyıldan 13.yüzyıla kadar beş yüz yıl süren bu gelişmelerin mücadelesi ilginç bir şekilde Çin’de değil, batıda olmuştur.
Doğu Asya’da ise birikimciler hakim durumdaydı. Birikimci ve kontrolcü politikaların uygulandığı Çinde bu dönemin literatürü Konfüçyanizmin Budizm üzerine galebesini sergilemektedir. Bu mücadele daha çok Budizmin ticaret sermayesine sahip olan kesime tanıdığı politik söz hakkı, ve bu söz hakkını kullanan manastırlar etrafında gelişen faiz uygulamaları konularında görülür. Budistlerin ticaret ve maliye konularındaki açık fikirliliğinin, merkezi devletin aldığı önlemlerle durdurulduğunu görüyoruz. Yoğun ticaret ortamına rağmen Uzakdoğu’da devlet dış ticareti denetlemekten vazgeçmediği gibi, tüccarların da devlet yönetimine katılmalarını engellemişti.
Ön Asya’da ise kıyasıya bir mücadele oldu. Önce İranlı (Abbasiler, Samaniler) ve Orta Asyalı Türkler arasında başlayan bu mücadele, Türkler Müslüman olduktan sonra (10.yüzyıldan sonra) Müslüman Türk grupları arasında devam etti. Sonuçta Selçuklu ve Karahanlı diyebileceğimiz iki model gelişti.
Karahanlı modeli, satıgcılar denilen tüccara kapıları açık tutmak, onlara misafirperverlik göstermek üzerine kurulmuştu. Bu devrin hayat felsefesini yansıtan Kutadgu Bilig’de, kar ve zarar konusundaki duyguları çok hassas olan tüccarların bu konumlarının dikkatle gözetilmesi, tüccarların getirdikleri hediyelere yanıt verilmesi, ancak onlarla organik ilişkilere girilmemesi gerektiği konularında uyarıda bulunulduğunu görüyoruz. Göçebe boy topluluklarına dayalı Türk devletlerinin çok merkezli esnek yapılarında uygulanan serbest ticaret politikalarını Karahanlı biligleri çerçevesinde anlamak yanlış olmaz.
Selçuklu modelinde ise Selçuklular artık politik meşruiyetin yalnız halife ile tanımlandığı , Sultanın yani siyasi otorite sahibinin adil olduğu sürece meşru olduğu düzeni kurdular. Bu düzen içinde yeralan sultan ulema asker varlıklarını ve dirliklerini köylü ve onun verimli üretiminin devamının ancak adaletle sağlanacağı konusunda uzlaşmaya varmışlardı. Bu dönemde tüccarlar hakim idareyi bir taraftan kendi yanlarında bir taraftan da kendileri için kılını kıpırdatmaz bir konumda buldular. Bu düzen köylülüğe yönelik olduğu için tüccardan yana politikalar geliştirmedi. Ancak Selçuklular ticareti destekler, kervansaraylar yaptırır ve tüccara ticaret serbestisi tanırken, tüccar namına zor kullanarak onlara istedikleri yeni ufukları açma yoluna gitmediler.
Halbuki 11. ve 13. yüzyıllar arasında özellikle Orta Asya’daki Müslüman tüccarlar değişik yollardan Çin ticaretinin denetim mekanizmalarını zorlamışlar ve başarılı olamamışlardı. Çinliler yabancıların ülkelerine girmelerine ve aralarında yaşamalarına izin vermezken, onlar Semerkant hükümdarıyla yazışıyor ve ilişkilerini geliştiriyorlardı. Çin’in kapalı kalan kapıları karşısında bu zengin ve bilgili tüccar ailelerinin politik güçleri yoktu. İşte bu tüccarlar politik gücü Cengiz Han liderliğinde kurulan imparatorlukta buldular. Cengiz Han’ın orduları tüccarların gitmek istedikleri yerlerin kapılarını onlar için zorladı. Müslüman tüccarlar da fethedilen bu yeni yerleri vali olarak idare ettiler. Müslüman tüccarlar önce imparatorluğa ortak tüccarlar olarak işe başladılar. Sonra idareci olarak kendilerinden olmayan tüccarları vergilendirmeye başladılar. Böylece güdümlü ticaret, tüccarın hakimiyete ortaklığı ve tüccarı vergilendiren tamga vergisi uygulaması Moğollar devrinde sistemli bir şekilde uygulandı. Özellikle faizle para verme işinde paraları kuzulatan tüccarlar ve tüccar yöneticiler şimşekleri üzerlerine çektiler. 11.ve 12. Yüzyıllarda bu tür tüccarın ortaya çıktığı Orta Asya’da tepkiler tüccara karşı değil, bilakis tüccarın devlete karşı tepkisi şeklinde gözüküyor. Cengiz Han’ın ticaret politikasını anımsatan politikaların uygulandığı Timur devri sonrasında yani 1450’lerden sonra tüccar artık tamamıyle bu güdümlü ticarete, politik güçlerin yanında yeralmaktan vazgeçerek sessiz bir tavır koydu. Bunu da özellikle Hoca Ahrar liderliğindeki Nakşibendilik gibi tarikatlar çerçevesinde başardı. Moğollar öncesi devirde tarikat ve tüccarlar birbirlerine zıt konumdaydı. 1450’lerden sonra ise dervişler kendilerine özerklik temin etmiş oldular, böylece tüccarla derviş arasındaki eski ikilem yerini uzlaşmaya bıraktı. Artık bundan sonra tüccarlar dervişlerin eski zaviyelerini kervansaray olarak kullanır oldu. Ama bu zaviyeler eskisi gibi uçsuz bucaksız yerlerde değil, şehirlerde ticari etkinliklerin odağında kuruluyordu. Bundan sonra dervişler, tarikat ehli ve tüccar merkezi devletten yana değil ona karşı oldular.
Orta Asya’da hal böyle iken, Çin’de, Ming sülalesi döneminde , batıda da Osmanlılar sayesinde bir ara yol bulundu. Tüccar yönetime ortak edilmedi ama kösteklenmedi de. Böylece özellikle iç ticarette tüccarın konumu değişti, hareketlilik ve okuma yazmanın artması gibi etkinlikler görüldü. Ancak Çin’de dış ticaretle ilgili sınırlama ve denetimler sonradan klasikleşecek örneklerini verecek kadar gelişti ve 1842’de okyanustan gelen yabancıların topları ile kırıldı. Dış ticaretin denetlendiği, iç ticarette ise hareketliliğe ve tüccar nüfusunun yer değiştirmesine eskisinden çok daha fazla imkan tanındığı bu devirde Çin’in sınırları genişledi. Evvelce dış ticaret çerçevesinde zorluk çeken Orta Asyalı bazı tüccar grupları Çin sınırları içindeki ticaretle hareket serbestisine kavuştular. Pamirlerin batısındakiler gibi bunlar da çoğunlukla Nakşibendiliğe bağlı Aktakkeli ve Karatakkeli gruplarıydı.
Çin hakimiyetinin kurulması, kendi dünyaları içinde tarikat bayraklarını çekerek yolalan ve böylece kendilerine bir korunma mekanizması kurmuş olan bu tüccar gruplarını etkilemedi. Daha sonra, 19.yüzyılda benzer bir durum, Batı Türkistan, Maveraünnehir sahasında gerçekleşti ve Pamirlerin batısı Rus İmparatorluğunun idaresine girmiş oldu.
Öte yandan, Ön Asya’daki tarihi gelişmelere bakacak olursak, Cengiz ve Timur imparatorluklarının nüfuzunun tepkiler doğurduğu Orta Asya ve Uzakdoğu’nun aksine, burada tepkiden çok bir etkileşim ve senteze gidildiği görülmektedir. Bizans, İran, İslam ve Moğol imparatorluklarının deneyimlerini kendi bünyelerini göz önüne alarak değerlendiren Osmanlılar tüccarı hakimiyete ortak etmek gibi bir yola hiçbir zaman girmemişlerdir. Ticari etkinliklerde devlete bağımlı tüccarı desteklemişlerdir. Kendi bünyelerinde pazarların oluşmasını ve ticaret yollarının kendi ülkelerinden geçmesini sağlamanın yanı sıra, tüccarı gayri şeri vergilerle vergilendirmek gibi Cengiz Han İmparatorluğu dönemi politikalarını anımsatan bir yaklaşımları olmuştur. Diğer taraftan tek merkezci ve Orta Asya’da kurulmuş olan diğer imparatorluklara göre çok daha birikimci ve denetimci olmalarıyla eski İran ve Çin politikalarına yakın olmuşlardır. Böylesine ara yolcu bir yaklaşımla da Batı Avrupa imparatorlukları karşısında ne Çin gibi çok sarsıntılı bir devir yaşamışlar ne de Orta Asya’nın büyük bir kısmı gibi devleti reddeden tarikatların tepkisiyle karşı karşıya kalmışlardır. Tüccarlara kendi bünyeleri içinde yer verdikleri gibi, tarikatlara da aynı şekilde davranmışlar, özgür siyasi ve ticari politikalar izlemelerini sağlayacak ortamı yaratmamışlardır. Bu politikaları neticesinde de imparatorlukları dahilindeki bölgelerin kendi tüccar sınıfına sahip milli devletler halinde çözülmesine şahit olmuşlardır.
Kendi tüccar sınıfına sahip olmak, özellikle iç ticaretteki hareketlilikle ilgilidir. Doğaldır ki, milli devlete giden bu süreçte yerli tüccarlar, gitgide hakim duruma gelen Avrupa imparatorluklarının yeni ticaret yöntemleriyle eklemlenmeyi tercih etmişlerdir. Osmanlı imparatorluğunun çözülmesine bu açıdan baktığımızda, ilk çözülmelerin iç ticaretin yoğun olduğu Balkanlarda başlamış olduğunu görürüz.
Osmanlı İmparatorluğu gerektiğinde müdaheleci olabilen orta yolu izleyerek serbest pazar ekonomisine doğru yol almıştır. Orta Asya çerçevesinde söz konusu olan Türkiye modeli ise, hem bu tarihi çerçeve içinde hem de orta yolun ötesinde bir hızlanmaya doğru giden 1981 öncesinin deneyimleri çerçevesinde algılanmalıdır.
Tarihi gelişmelerden ve değişimlerden hareket ederek geçmişe baktığımızda, 13.yüzyıla kadarçok merkezli bir modelin evrenselleşmeye evrildiğini görebiliriz. Ancak Cengiz Han İmparatorluğuyla bu noktaya varıldıktan sonra ayrışma dönemi başlamıştır. Bu ayrışma suskunluk veya yazı ile tepkilerini dile getirenler (Orta Asya, Çin) ve bu etkileşimle yeni sentezler yapanlar (Osmanlı) olarak iki ana eğilimle kendini göstermiştir.
Ancak devamlı evrim içinde değişimleri içeren ve uygulayan bu yapılanma Osmanlılarda büyük krizleri önlerken, bu krizler karşısında duyulan entelektüel karamsarlıklara zemin hazırlamamış gözüküyor. İşte bu açıdan bakınca Osmanlı-Türkiye örneğinin Orta Asyadaki Kazak, Kırgız örneklerine benzediğini, doğuda ve batıda bu zümrelerin belli bir esnekliği devam ettirdiklerini, hem kendilerini koruduklarını hem de yeni konumlara uyum sağladıklarını görüyoruz. Her ikisinde de entelektüel akımlar tepki şeklinde olmaktan çok, Doğu ile Batıyı uzlaştırma yönünde olmuştur. Halbuki diğer tarikatlerle beraber Yeseviliğin, Kubreviliğin ve özellikle de Nakşibendiliğin hakim olduğu, ticari hayatın ağır bastığı Orta Asya’nın yerleşik bölgelerinde ve Kazan-İdil-Ural bölgesi gibi uzun süreden beri Rus nüfuzunda olan diğer yerleşik alanlarda 19.-20.yüzyıllarda ticaret, dini ve kültürel birliğin bir parçası gibi görülmüştür. Asya’nın yeni konumu ile Rus ve Çin idarelerine tepkiler de yine bu yöreden, bu yörelerin aydın mollalarından gelmiştir. Bu entelektüel hareketler daha sonra kendini Osmanlı topraklarında da hissettirmiş, buradaki fikir hayatıyla etkileşerek özellikle yeni tarih görüşlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Asya’da genel olarak pazar ekonomisinin yeğlendiği bugünkü ortamda gelecek için, geçmişteki deneyimlere göre daha orta yolcu bir çözüm arandığı izlenimi uyanmaktadır. Örneğin Asya Kaplanlarında birikimci merkezler eski imparatorluk dönemlerini hatırlatan türde otoriter yönetimleri tercih ederlerken, pazar ekonomisi ve rekabet benimsenmektedir. Orta Asya’da da bugün Çin ve Türk modelleri üzerinde durulmaktadır.Günümüzde geliştirilen modellere salt kapitalizm açısından bakmadığımız zaman, bu modellerin geçmişteki denetimli ve serbest ticaret dönemleriyle de ilgisini görebiliriz.
Günümüzde ise politik alanda tek merkezli tip, ekonomik alanda ise serbest ticaret yöntemleri revaçtadır. Türkiye ve Çin modelleri, hem piyasalardaki rekabet biçimleri hem de parlamenter demokratik (Türkiye) ve otoriter (Çin) tek merkezlilik açısında birbirlerinden ayrılmaktadır.
Kaynak: “Asya’da İmparatorluklar ve Ticaret Yöntemleri” (bildiri). Tarih Vakfı 1. Uluslararası Tarih Kongresi (1993)/ Osmanlı’dan Cumhuriyet’e: Problemler; Tartışmalar; Araştırmalar (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999)
TÜRK TARİHİNİ ARAŞTIRMA PRENSİPLERİ İÇİNDE DIŞTA TİCARET İÇTE ÜLÜŞÜN ROLÜ İsenbike TOGAN
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3800706
2024 sonlarında Suriye’deki dengenin tamamen tersine çevrilmesi tipik bir Yalta operasyonudur. 1949 yılında ABD, İngiltere ve Rusya, Yalta görüşmeleri neticesinde Rusya toprağı olan Doğu Türkistan, dengenin idame ettirilmesi maksadıyla İngiltere’nin arzusu üzerine Çin’e devredilmişti. Doğu Türkistan artık Çin toprağı olmuştu, çünkü Rusya, Doğu Türkistan üzerinden Hindistan’a, Hint Okyanusuna inerek bu dengenin bozulmasına neden olabilirdi.
Benzer bir gelişme 2024 Aralık ayında gerçekleşmiş ve söz konusu üçlünün aralarındaki görüşmeler neticesinde aynı senaryo tekrarlanmış ve bu kez de Rusya ve İran, Suriye’den çekilirken, Suriye’de rejim değişikliğine gidilmiştir.
Gözümüze çarpan ise İran’ın en yakın müttefiği olan Çin’in Akdeniz havzası coğrafyasından bu şekilde uzaklaştırılması olmuştur. Bu operasyonda Yalta üçlüsü ortaklaşa hareket etmişlerdir.
Söz konusu sürecin Rusya-Çin ve Rusya-İran ilişkilerine ne şekilde yansıyacağına, kısa bir dönem sonra şahit olacağız.
Aynı Yalta konferansı kararları gelişmelerinden olmak üzere 1948 yılında Filistin toprakları üzerinde İsrail devleti kurulmuştur 21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarında hızlanan gelişmeler neticesinde ABD’nin Çin ile olan hesaplaşmasının ilk aşamasında, Çin’in müttefiği İran’ın parçalanma maksatlı olarak hedef alınacağını ve 2025 yılında hedef tahtasına konulacağını açıklıkla tahmin edebiliriz. Akdeniz havzasında hegemonik düzeni pekiştirmeye çalışan Amerika’nın nihai hedefi ise Çin ile Pasifik Okyanusu’nda hesaplaşmak tarzında gerçekleşecektir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken bir aktör ise ülkemiz Türkiye’dir ve İran gibi Türkiye de hedef tahtasında olan bir ülkedir. Ülkemiz, Akdeniz havzasında ABD, Avrupa Birliği ve İngiltere üçlüsü tarafından garnizon devletler olan Yunanistan ve İsrail üzerinden çevrelenmiş durumdadır.
Karadeniz havzasında söz konusu üçlü tarafından sıkıştırılan Rusya ise böyle bir konjonktürde, Türkiye’nin doğal müttefiki olarak gözükmektedir.
Bakalım, öngörülemezliğini olaylar karşısında defalarca ispatlamış olan Türkiye’nin, mevcut durumda ABD-İngiltere yörüngesinde gözüken konumu, 21. yüzyılın ilk çeyreğinin son yılında nasıl seyir izleyecektir.
Sürprizler bizi beklemekte midir, Yalta yalpalar mı, hep birlikte göreceğiz.
Yalta’nın karşıtı Fatih, Malta. Yalta şablonu tam bir maymuncuk, ama Malta şablonunu da Rusya, Çin ve Hindistan ile birlikte bakalım oluşturabilecek miyiz..
İngiliz-Türk Nakşipolitik Dışişleri
Beş Deniz Bölgesi
21.yüzyıl ile birlikte Arktik Okyanusunda Rusya’nın ve Pasifik Okyanusunda Çin’in ağırlık kazanması üzerine okyanuslardaki gücünü kaybeden ABD, ağırlığını, boğazlar ve kanallar üzerinden dünyanın ana merkezi olarak Beş Denizler bölgesini İsrail üzerinden baskılamaya başlamıştır.
Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’nin karşısında Akdeniz ve Kızıldeniz’e kıyısı bulunan, Hazar Denizi’ne de Azerbaycan üzerinden kıyıdaş olan İsrail yer almaktadır.
Birinci Savaş’ta mağlup olan Türkiye, kurucu Atatürk’ün izlediği bilge liderlik stratejisi neticesinde, ateşkesten sonra işgale uğratılan ülkesini kurtuluş savaşı neticesinde yeni bir devlet ve rejime kavuşturmuştur.
İkinci Savaş’a katılmayan Türkiye ise savaşın galipleri olan ABD, İngiltere ve Rusya’nın tesis ettiği Yalta dengesi neticesinde komşusu Rusya ile karşı kamplarda yer almış ve iki savaş arası tarafsız konumunu yitirmiştir.
Maksat, okyanuslar üzerindeki hegemonyayı kaybetme sürecinde olan Batı’nın dünyanın merkezindeki (Beş Deniz) dengeyi lehine çevirerek, merkez (Ortadoğu, Orta Asya) üzerinden özellikle dengeye dahil etmek istemedikleri Çin’in hızını kesmektir. 11 Kasım 2001 tarihinde Dünya Ticaret Örgütü sistemine dahil ettikleri Çin’in bu sayede milli gelir dağılımında ikinci sıraya yükselmesi, Anglo-Sakson Batı’nın 500 yıllık hegemonik liderliği önünde neticelerine katlanmayı göze alamayacakları bir tehdittir.
3.savaş öncesi yüzyılın ilk çeyreği tamamlanmak üzeredir ve Batı’nın üstünlüğü temelde İngiltere ve ABD tarafından temsil edilen düşünce ve istihbarat gücünden kaynaklanmaktadır. Burada yeni dengeyi tayin edecek unsur; 2.savaştan sonra bağımsızlığını elde eden ve fakat bağlantısızlık hareketini geliştirerek tarafsız kalan Hindistan ile savaşa son anda katılarak Batı kampına dahil olan Türkiye’nin dengedeki taraf tercihleri olacaktır.