Home Blog Page 103

Konuşmalar: Göçebelik kavramı. 12-05-2019

Sevgili dostum,

Geçenlerde “Büyük Türkiye” üzerine düşüncelerimi ifade etmiştim. Bugün de “Göçebelik” kavramı üzerinde duracağım.

Türkler başlangıçtan beri göçebelerdir. Günümüzde Türkler problemlerin kaynağı olarak göçebelik kavramını göstermektedir. Bu genel bir algıdır. Bize bakan öteki, yani batı bizleri göçebelikle aşağılamaktadır. Gerçekten öyle midir, yoksa tam tersi midir?

İşin gerçeği nedir diye, başka açıdan bakalım. Türkleri ilk göçebe olarak tanımlayan Çinlilerdi. Çinliler yerleşik bir toplumdu. Büyük Çin Seddi’nin içindeki  bölgelerde tarımla uğraşıyorlardı. Seddin dışında olan Türkler ise sürekli göçüyorlardı. Göçmelerinin sebebi bulundukları coğrafyaydı. Bulundukları coğrafya bozkır coğrafyasıydı. Yaşayabilmeleri için sürekli göçmeleri gerekiyordu.

Göçebenin bulunduğu bozkır, susuzdur, çoraktır. Ama göçebenin ruh dünyası, hayal dünyası son derece gelişkindir. Göçebe gece yattığında göğe bakar ve yıldızlar ona bir hayal dünyasını yansıtır. Biz Türklere baktığımız zaman bu hayal dünyasının genişliğini görmekteyiz.

Bugün Çin Devletinin adı kendilerine taktığı isim olan “Zhong Guo” merkez ülkedir. Çevrede yaşayan Türkler ise Çinlilerden uzaklaşarak, göç ederek, bir hayal olan dünyanın en merkez coğrafyasında Devlet-i Aliyye’lerini, Osmanlı Devletini kurmuşlardır.

Türklerin bulunduğu İç Asya, Orta Asya coğrafyası ile Akdeniz coğrafyası birbirine çok benzeyen özelliktedir. Akdeniz kıyısında da göçebeler vardı, bunlar eski Grekler yani Yunanlılar, İbraniler, Yahudi  Museviler, bunlar göçebe topluluklar. Bütün bulundukları coğrafyadan çıkarak, Akdeniz kıyılarında kolonilerini kurmuşlardır. Buna Karadeniz de dahildir. Bugün İbraniler ve eski Yunanlılar Akdeniz ve Karadeniz kıyılarını kolonileştirmişlerdi. İstanbul da böyledir, Yunanlıların bir kolonisi olarak kurulmuştur.

Türkler ise bulundukları İç Asya, bize Orta Asya dayatılıyor onu kullanıyoruz, aslında Büyük Asya’nın İç Asya’sıdır. İç Asya’yı da bir Akdeniz gibi düşünün ve bunun civarındaki vaha şehirlerinde özellikle Doğu Türkistan’da ki Semerkant ve Buhara gibi vaha şehirlerinde aynı tarz bir yapılanmayı kurmuşlardır.

Burada göçebe Türkler, Türkistan’ı (bilimsel olarak sabittir), dünyanın merkezi yapmışlardır.

Bunu nasıl yapmışlardır? Bu bir hayaldir.

Bu sefer tersten bakıp, yerleşik bir topluluğa bakalım. Göçebe olmayan topluluklar kimlerdir? Ermeniler ve Kürtler. Her iki topluluk ta göçebe olmamayı tercih etmişlerdir. Bulundukları coğrafyalardan çıkmamışlardır ve kendilerinin bir devletleri olmamıştır. Bugün mevcut olan Ermenistan yapay bir devlettir. Azerbaycan toprakları üzerinde kurulmuştur. Bir devlet olmakla hiç ilgisi yoktur.

Demek göçebe olmak, göçmek size bambaşka dünyaların kapısını açan bir olgudur. Atlı göçebeler vardı, Sümerler, Hititler, İskitler. Bunların kurdukları kültür ve medeniyetin boyutları son derece geniştir. Bizim konulara farklı açılardan yaklaşmamız gerekmektedir.

Bu konuşmamızda bahsettiğimiz Grekler, Kürtler, Ermeniler, Türkler, İbraniler, Çinlilere değindik. Bunların arasındaki farklar son derece önemlidir ve göçebelik Türklere en zengin ve gezgin bir dil armağan etmiştir. Türklerin en büyük gücü de dilleridir.

Biz yerli ve göçebe arasındaki ayrımı Çinli savaş sanatı yazarı ve general Sun Tzu ile Türk komutanı, başbakanı Tonyukuk’un değerlendirmelerinde de görüyoruz. Sun Tzu’nun Savaş Sanatı kitabında 962 kez düşman tabiri geçmektedir. Bu Hun Türkü’dür yani bizleriz. Tonyukuk’da sürekli bahsedilen ise göçebe olmanın erdemleridir.

Sevgi, sağlık ve selamlarımla.

Konuşma Kaydı

Sevgili dostum,

Az önce sizlere ilettiğim göçebelikle ilgili konuşmamda eksik olan 2 nokta var, onları da ileteyim. Birincisi, bu Akdeniz’de ki göçebeler arasında yine İbraniler gibi Sami ırkından olan Arapları da ilave etmek lazım. Göçebeliğin verdiği hayal gücü ve dinamizmle Türkler nasıl gökte, bozkır sessizliği ve sadeliğinde bozkırda seraplar görüyorsa, Araplar da çölde aynı serapları görüyorlardı. O seraplar onları Akdeniz’in İspanya’sından, Asya’nın içlerine ve ötelerine Endonezya’ya, Malezya’ya kadar yerleştirmiştir. Bu çok önemli.

İkincisi de hayal derken, hayal sanırım Türkçe bir kavram değil, ithal bir kavram.

Düş kavramı, kişi düş görmeden bir hiçtir ve düşler doğru mudur, yalan mıdır bilinmez. Düşten hem rüya hem düşünce çıkar. Düşmek fiili de aynı köktür, insanın zihnine düşer. İnsanın zihnine ne şekilde düşer, bunlar önemli sorulardır. Düşmek fiilinden düşünce gelişir o zaman Türklerde zihin ve düşünce son derece gelişkindir.  Çünkü düş vardır, düş olunca düşünce vardır.

Geçelim bize, algı operasyonlarının neticesinde ezberletilmiş bir takım yanlışları, konuların doğrusuyla açıklamak için bunlar önemli sorulardı.

Selam ve Sevgiyle

Konuşma Kaydı

By Bilge Tonyukuk Enstitüsü zaman: Haziran 05, 2020

Konuşmalar: Büyük Türkiye

Sevgili dostum,

“Büyük Türkiye” kavramı üzerine düşüncelerimi  sizlerle paylaşmak istiyorum. “Büyük Türkiye” kavramı ülkemizde ilk kez siyasetçilerden Süleyman Demirel tarafından kullanılmıştır. Kendisinin “Büyük Türkiye” başlığı adı altında bir kitabı da vardır. Türkiye’yi hep büyük olarak nitelemiştir. Günümüze baktığımızda Türkiye’yi büyük olarak niteleyebilir miyiz, bu bir soru işareti.

Süleyman beyin kastettiği “Büyük Türkiye” kavramının içerisinde sanayisi büyük olan Türkiye’den bahsediyordu, tarımı kendi kendine yeterli olan bir Türkiye’den bahsediyordu. 1980 öncesi dönemde, sanayileşme sözcüğü Türkiye’nin gündeminde olan kilit bir kavram idi ve Türkiye’nin tarımı kendi kendine yeterliydi.

Günümüze geldiğimizde ise bunları görebiliyor muyuz? Ayrıca 1990’larda bir başka büyükten daha bahsedilmeye başlandı. Ama bunu büyük olarak niteleyen Clinton Amerika’sıydı ve Greater China “Büyük Çin” kavramını gündeme getirmişti. Şimdi burada Büyük Çin’den kastedilen o bölgede Çin, Hong Kong, Tayvan, Macao ve Güney Doğu Asya’da ki Endonezya, Malezya ve Filipinler gibi ülkelerde yerleşik olan Çinlileri kastediyordu. Bu büyüklüğün bugün gerçek olduğunu görüyoruz. Çin artık “Büyük Çin”dir, Greater China’dır.

Sonradan 2000’lerde Amerika’nın başına geçen Bush yönetiminden itibaren Amerika bu kavramı terketti. Bu kavram sadece Clinton’la söz konusuydu. Şimde Çin artık enerji alımını yuanla gerçekleştiriyor, Amerikan Dolarını terk ediyor, ipek yolunu hayata geçiriyor, o zaman Çin büyüktür.

Şimdi dönüp Türkiye’ye baktığımız zaman Türkiye’nin büyük olabilmesi için Çin gibi kapsayıcı olması lazım. Kapsayıcıdan kasıt, “Büyük Türkiye”nin içi nasıl dolacak? Yani Çin gibi olmak, dünyada etkili bir konumda yer alabilmekten bahsediyorum.

Benim burada “Büyük Türkiye” olarak özellikle görebildiğim, tarihin mirasının olduğu ülkelerde yani binlerce yıl yer aldığı Asya, Hindistan, İran, Türkistan daha sonra Hindistan’da Babür İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası olduğu 3 kıta, Büyük Asya, Afrika, Avrupa. Bugün Türkiye olarak anılan ilk devlet “Devlet-it Türkiye” Mısır’da kurulmuştur.

Büyük Türkiye, Büyük Akdeniz dünyasının sınırlarını kapsar. Sadece bugün Misak-ı Milli sınırları değildir, tarihi derinliğimizin olduğu ülkelerdeki sınırları kapsamaktadır.

Selam ve sevgiyle.

12-05-2019

Konuşma Dosyası

By Bilge Tonyukuk Enstitüsü zaman: Haziran 05, 2020

Konuşmalar: Türkiye kavramı

Sevgili dostum, iyi günler, iyi pazarlar.

Bugün 23 haziran 2019, İstanbul da sıcak bir Pazar günü. Bugün konuşacağımız konu, Türkiye kavramı. Tabii ki bunu Çin’le karşılaştırmalı olarak konuşacağız.

Çin’e baktığımızda dünyanın bir süper gücü, Amerika’nın tek belalısı olarak karşımıza çıkıyor. Çin de bizim gibi çok sayıda hanedanları ve kurdukları devlet olmuş, fakat;

Çinliler hiçbir zaman şu kadar devlet kurduk, şu kadar hanedan bizi yönetti, demiyorlar. Bir tek şey söylüyorlar “Çin”. Dünyada Çin markasını sürekli zihinlere yerleştiriyorlar.

Süper ekonomik güç haline bu sayede geldiler. 1978 den bu yana 50 yıldır bu konuda bilinçli bir plan uyguluyorlar.

Bizlere dönüp baktığımız zaman dediğimiz 16 tane devlet kurduk, Osmanlılar, Selçuklular, Gazneliler, Karahanlılar, Göktürkler, Hunlar, Uygurlar, devletler, hanedanlar bu bir karmaşa. Neden biz, bunun içerisinden sadece Türkiye kavramıyla çıkmıyoruz? Türkiye’den kastettiğim, Türkiye devleti 3 kıtada birden kuruldu. Osmanlıların adı Avrupai Türkiye idi, Avrupa da kurulan ve İngiliz haritalarına baktığınız zaman hep Avrupa kısmına Turkey yazarlar, Anadolu kısmına küçük Asya “Asia Minor” diye yazarlar.

Afrika’da Memlüklerin kurduğu “Devlet-it Türkiyye”, Anadolu’da kurulan nihai devletimiz ise Türkiye Cumhuriyeti “Türkiye”. Şimdi bizim küçük Asya, Avrupa, Afrika da kurduğumuz devletlerde hep Türkiye vurgusu var. Bizim için düşünülen hep şu olmuştur, bunlar  devlet  kuruyor sonra da yıkıyor. Öyle de olmuştur, bu devletler birbirlerini yıkmıştır. O zaman biz Türk Dünyası, Türkistan tarzı adlandırmaları ve hanedan isimlendirmelerini tarihte ki devlet yapılandırmalarını aşarak ve başka bir bakış açısıyla çıkarak, Macaristan’dan başlayarak Çin Seddine kadar Türk devletlerini, Türkiye şemsiyesi altında buluşturmamız lazım.

Bugün Çin 1,5 milyar nüfusa sahip ama Türkiye’de 1,5 milyar olan İslam Dünyasının lideridir. Türk toplulukları bunun içerisindedir. O zaman iki denk gücü biz karşı karşıya getirmiş olacağız.

Bunun getirisi; nasıl ki bir ürünün arkasında Made in China yazıyor, bizim de yapmamız gereken bir Made in Turkey markalamasını yaygınlaştırarak, bu 3 kıtada ki bu aslında 4 kıtadır, Hindistan’ı da bir kıta olarak sayarsak çünkü 5 tane devlet var, o da bir alt kıtadır. 

Bu 4 kıtadaki ürünleri Türkiye markası adı altında birleştirerek büyük bir güç yaratmak, tek Türkiye algısını oluşturmak olacaktır.

Çin’in avantajı, MADE IN CHINA kavramıdır. Büyük Strateji.

​Çin, ÇİN DÜNYASI demiyor. MADE IN CHINA diyor.

Sözü çok fazla uzattık, bir şiirle tamamlayalım.

Kendirden basma, kenevirden fistan

Büyük Asya, Küçük Asya, Afrika, Avrasya

Boylar, toylar, soylar

Altaylılar, Çağataylar, Çuvaşlar, Kıpçaklar,

Kazanlar, Kumanlar, Farslar, Tacikler, Özbekler

Mısırda Memlükler Devlet üt Türkiyye

Avrupa da Osmanlılar Devleti Aliyye

Asya da Hunlar, Oğuzlar

Devlet te devlet oldu, millet te millet oldu

Gök Türkiye

İyi pazarlar.

By Bilge Tonyukuk Enstitüsü zaman: Haziran 05, 2020

Türkiye ve Azerbaycan

“…Men dünyaya senden üç sene erken göz açmışam. Ancag Türk aleminde Türkün bayrağını sen galdırmışsan ve bayrag enmesin deye, men senin elinden alıb Türkiye üzerinde dalğalandırmışam.Enmez demişsen bu bayrag, enmeyecektir”

Atatürk’ün Azerbaycan’ın kurucusu Resulzade’ye mesajı

Atatürk’ün Azerbaycan Hakkında Söylediği Sözler

Efendiler; Azerbaycan’dan buraya bazı kuvvetlerin geleceğinden bahsolununca ne lüzumu var, biz kafi kuvvetlere sahibiz zemininde bazı sözler söylendiğini işittim.

Gelmekte olduğundan bahsedilen kuvvet ise bizim kuvvetimizi pek çok artırmaz.

Fakat yalnız Doğu ve İslam aleminin mukadderatımızla ne kadar yakından alakadar olduğunu göstereceği için bizce kıymetlidir.

Mustafa Kemal Atatürk – 8 Temmuz 1920


Milli sınırlarımız dahilinde hür ve bağımsız yaşamak istiyoruz. Bu meşru emelimizi elde etmek için uğraşıyoruz.

Şu kutsi mücadelede milletimiz, Islam’ın kurtuluşuna, dünya mazlumlarının refahının artmasına hizmet etmekle iftihar etmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk – 14 Ekim 1921


Rumeli ve Anadolu halkı, Azeri kardaşlarının kalbinin kendi kalbi gibi çarptığını bilirler.

Mustafa Kemal Atatürk – 14 Ekim 1921


Azerbaycan bayrağının Türkiye bayrağının yanında, Türkiye semasında dalgalanışını görmek bütün milletimiz için büyük bir bayramdır.

Mustafa Kemal Atatürk – 18 Ekim 1921


Azeri Türklerinin dertleri kendi dertlerimiz ve sevinçleri kendi sevinçlerimiz olduğu için, onların muratlarına nail olmaları, hür ve bağımsız olarak yaşamaları bizi pek ziyade sevindirir.

Mustafa Kemal Atatürk – 14 Ekim 1921

Atatürk ve Resulzade, Yunus Emre, TBMM.  

Türk Ocaklarının Azerbaycan Türklerine Desteği (1922-1931)Nisan 2011 – Yıl 100 – Sayı 284 Sebahattin ŞİMŞİR

Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Kuruluş Mücadelesi (1914-1918) , Halil Bal, Doktora Tezi 

 

İpek Yolu güzergahı’nın %70’i Türkistan – Türkiye topraklarından geçiyor.

Doğu Türkistan: 1600 km.
Kazakistan: 3157 km.
Hazar 468 km
Azarbeycan 429 km
Türkiye 2285 km

Toplam  7939 km

7939/11483: %70

  • Selçuklu ticaret ağı olarak şehir tasavvuru

Türk ticaret sistemi olarak Selçuk düzeni

Bilgelik Sözleri

İnsanın mutlu olup olmaması, sahip olduğu mal ya da altın miktarına bağlı değildir. Mutluluk veya sefillik insanın ruhundadır. Bilge bir insan her ülkede kendini evinde hisseder. Asil bir ruh için bütün kainat bir yuvadır.

Democritus

Bilge, üç bakımdan diğer insanlardan ayrılır: Uzaktan görüldüğünde ciddi ve ağırbaşlı, yanına yaklaşıldığında nazik ve cana yakın, konuştuğunda ise görüşlerinde kararlıdır.

Konfüçyus

Akılsız kişi yaşamın sunduğu hazların peşine düşer ve aldatılmış olduğunu anlar. Bilge kişi kötülüklerden kaçınır.

Arthur Schopenhauer

Bilge insan, tüm koşulları hesaba katarak bağlantılar kurmaya ve sonuçlar çıkarmaya çalışır; ama araya giren en küçük bir rastlantı bile öylesine farklılıklar ve değişimler yaratır ki, sonunda bilge kimse de, olaylar karşısında en cahil ve deneyimsiz kimse kadar donanımsız kalır.

Jonathan Swift

Dans eden bir yıldız doğurmak isteyen önce kendi içinde büyük taşkınlıklar ve kaos yaşamak zorundadır.

Yalom

Bilge gerçekliği arar, aptal onu çoktan bulmuştur.

Bernard Werber

Bilge insan ayrım gözetmeyen insandır; nereden gelirse gelsin, ışık zerreciklerini bir araya getiren insandır.

Umberto Eco

Kendini yargılamak, başkasını yargıla maktan çok daha zordur. Kendini yargılamayı başarırsan, gerçek bir bilgesin demektir.

Antoine de Saint-Exupéry

Bilge kişileri hürmetle karşılamayan, onların diğer insanlardan daha kıymetli olduğunu bilmeyen, onları küçük düşürmekten çekinmeyen adam akılsızdır; dünyasını karartmıştır. O, bilgenin hakkını yemiş ve kendini bilmez kara cahillerden olmuştur artık.

Beydeba

Akılsıza ahmaklığına uygun karşılık ver yoksa kendini bilge sanır.

Saul Bellow

Bilgeliğin ilk adımı her şeyden şikayet etmek, sonuncusu ise her şeyle uyuşmaktır.

George Lichtenberg

Bilge kişi her günü özel bir gün haline getirmek için sebep bulabilen kişidir.

Leo Buscaglia

Üç bilge bir posta oturur. İki hükümdar bir dünyayı paylaşamazmış.

Konfüçyus

Bizi güçlü yapan yediklerimiz değil hazmettiklerimizdir, bizi zengin yapan kazandıklarımız değil muhafaza ettiklerimizdir, bizi bilgili yapan okuduklarımız değil kafamıza yerleştirdiklerimizdir.

Francis Bacon

Kendi kalbinin sesinden daha akıllı bir bilge yoktur.

Michael David Lukas

Bilge bir adam, adil bir şekilde kazanabileceğinden, gösterişsiz bir şekilde kullanabileceğinden, neşeyle dağılabileceğinden ve huzurla geride bırakabileceğinden daha fazlasını arzulamayacaktır.

Benjamin Franklin

Gerçek bilge, kasları yükseklere çıkmaya yatkın olan, buna karşılık, dünyaya dair bildiklerinden dolayı, çıkmayı reddeden kişidir.

Fernando Pessoa

Bilgeliğin başlangıcı, şeyleri kendi doğru adları ile çağırmaktır.

Çin Atasözü

Biraz bilmek tehlikelidir. Ya derinliklerden iç ya da bilgeliğin tadını tatmaya kalkma! Çünkü sığ sular beyni zehirler, bol sular insanı temizler.

Pompey

Bazen bilgisizliğin bataklığı, kitapları ve bilge kişileri de boğar.

Elias Canetti

İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler.

Montaigne

Insanın kendisini yargılaması, başkasını yargılamasından çok daha zordur. Kendini iyi yargılamayı başarırsan gerçek bir bilge olduğunu kanıtlamış olursun.

Antoine De Saint-Exupéry

En büyük bilgelik kendine egemen olabilmektir.

Euripides

Dünyadaki her şey, bir bilge için hikmetle doludur. Cahil insan ise, hikmeti cehalet hâline getirir.

Mihail Nuayme

Bilgeliğin kapısı asla kapalı kalmaz.

Benjamin Franklin

Yeter derecede eğitime sahip olmalısın ki etrafındaki insanları gereğinden fazla büyük görmeyesin. Fakat bilge olacak kadar da eğitim görmüş olmalısın ki, onları küçük görmeyesin.

M.Boren

Bilgelik sanatı, neyi görmezden gelmek gerektiğini bilme sanatıdır.

William James

Kişi, bulunduğu ülkede kendisinden daha alim birisinin mevcudiyetini kabul ettiği müddetçe, hakikaten alimdir. Kendisini bütün alimlerden üstün gördüğü takdirde, cahilliğini ortaya koymuş olur.

Abdullah bin Mübarek

Bilgelik kitabının ilk sayfasında, dürüstlük yer alır.

Thomas Jefferson

Bilge olan, Tanrı’dan sağlam bir bedenle, sağlam bir ruhtan başka bir şey istemez.

Juvenalis

Bildiğim bir sürü şey var; ama başka birtakım bilgiler de var. Bu bilgiler arasında beni daha adil, daha bilge, insan adını taşımaya daha layık bir hale getirecek veya sadece daha mutlu kılacak bir bilgi var mı acaba?

Blaise Pascal

Bilge konuşurken yavaş yavaş, eyleme geçtiğinde ise hızlı hareket eder.

Konfüçyus

Bilgelik, tehlikeleri birbirinden ayırabilmek ve en zararsız olanı seçebilmektir.

Niccolò Machiavelli

Bilgelik; en iyi sonuçların en iyi araçlarla elde edilmesi peşinde koşmayı temsil eder.

Francis Hutcheson

Hükümdarlar, kendi yurdunda saygı görür, bilge ise bütün dünyada.

Hint Atasözü

İnsanın kendisini yenmesi, zaferlerin en büyüğüdür.

Platon

Bilgililerin bilgisizlere üstünlüğü, dirinin ölüye üstünlüğü kadardır.

Aristoteles

Acı insanı düşündürür, düşünce insanı bilgeleştirir, bilgelik yaşamı kolay kılar.

John Patrick

Bir bilgin ağırbaşlı değilse saygınlığı yoktur ve onun öğrenimi de istikrarsızdır, onun en değerli ilkeleri, dürüstlük ve samimiyet olmalıdır. Kendisini dostlarından değerli görmemelidir, hata yaptığı zaman onu değiştirmekte hiç tereddüt etmemelidir.

Konfüçyus

Gök sonsuzdur, yeryüzü ölümsüz. Nasıl böyledir peki? Kendileri için yaşamazlar çünkü… Bilge de bunun gibi en sona koyar kendini ve en öncedir asıl yeri. Yüceltmez benliğini ve sonsuzlar varlığını. Bensizdir bilge ve dopdoludur bu alemde.

Lao Tzu

Dünyanın düzeninden çok, kendi arzularını değiştirmek; bilgeliktir.

Descartes

Sabır bilgeliğin arkadaşıdır.

St. Agustine

Korku batıl inançların temel kaynağıdır. Zulmün de birçok kaynağından biridir. Korkuyu fethetmek, bilgeliğin başlangıcıdır.

Bertrand Russell

Hiçbir şey bilmediğini bilmek, bilmektir. Bu gerçek bilginin anlamıdır.

Konfüçyus

Bilgelik ne zaman konuşman ve ne zaman susman gerektiğini bilmektir.

Evangel

Bilgenin ayak izlerini değil, onun aradığını ara.

Basho

Bilge insan kendindekini arar, küçük insan başkalarındakini arar.

Konfüçyus

Bilgelik, bizi tekrar çocukluğumuza götürür.

Blaise Pascal

Bilgece bir cevap istiyorsan, akıllıca soru sormalısın.

Goethe

Bilgelik ve yetenek defteri rafa kaldırılmıştır bu zamanda

Cahil bilge olmuştur bir iki pulu varsa

Ey Adabi Varsın sanata değer vermesin bu çağ

Senin mahn gün gelir alıcı bulur nasıl olsa

Ataol Behramoğlu

Bilge Kağan ve Bilge Tonyukuk

Bilgelik konusunu incelediğimizde aklımıza gelen iki eşzamanlı örnek var; Bilge Kağan ve Bilge Tonyukuk.

Acaba hangisi gerçek anlamda bilge idi?

İlk yazılı belgeyi bizlere sunan Bilge Tonyukuk olmuştu ve kendisi Bilge Kağan’ın kayınpederi idi.  Daha sonra Bilge Kağan’ın yazıtlarını incelediğimizde Tonyukuk yazıtının tüm yüzleri Göktürk alfabesi ile yazılmıştır. Fakat Bilge Kağan’ın yazdığı yazıtın iki yüzü Göktürkçe alfabesi ile iki yüzü de Çince alfabesi ile yazılmıştır.

Buradan çıkartacağımız apaçık bir netice gerçek bilgeliğin Bilge Tonyukuk tarafından ortaya konulduğudur, hiç Çince alfabeye itibar etmemiş kendi dilini kullanmıştır.

Mehmed Akif ve Bilgelik

Bu film Ankara valiliği tarafından Bilge yazarlar projesi için hazırlanmıştır.

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un bilgeliğinin kaleminin tesir gücünün ve vatanperverliğin genç yazar adaylarına ilham vermesi temennisiyle.

Bilgelerin Dilinden, İsmet Zeki Eyüboğlu

Bilgelerin Dilinden uzun süren, çok değişik kaynaklardan beslenen bir çalışmadır. Burada “Bilgeler” uygarlığa ışık tutan, dahası uygarlığın doğuşunu, gelişimini sağlayan düşünürlerdir, onların ışığı çağımızı aydınlatıyor.

Bu çalışmada ortaya ürün koyan, uygarlığı belli oranda güç kazandıran tüm ülkelerden örnekler verilmiştir. Bu çalışmaya başlarken bunun birkaç kitap olacağını düşünmüş, taslağını öyle belirlemiştim. Artık yaşlandım, çalışma gücümde bir yorgunlaşma belirtileri seziyorum, ancak değişik sorunlarla ilgili olsa bile, görülse bile pek büyük bir eksiğimin kaldığını sanmıyorum.

Bu çalışma günümüze değin ürünleri kalan, başka içerikli çalışmalara olanak sağlayan, ışıldak olan düşüncelerin kuşbakışı görünmesidir.

Uygarlık hızlı gelişim çizgisi üzerinde yürürken insan sorunlarını gözden uzaklaştırmamış, geçmişle gelecek arasında bir bağlantı sağlamış, geleceği geçmişin güçlü birikimleri üstüne kurmuştur

Bu çalışma günümüze değin ürünleri kalan, başka içerikli çalışmalara olanak sağlayan, ışıldak olan düşüncelerin kuşbakışı görünmesidir.

Uygarlık hızlı gelişim çizgisi üzerinde yürürken insan sorunlarını gözden uzaklaştırmamış, geçmişle gelecek arasında bir bağlantı sağlamış, geleceği geçmişin güçlü birikimleri üstüne kurmuştur. Ancak bu kurmada titizce bir gereç seçiminin yapıldığı, geleceği aydınlatıcı odakların ayıklandığı da unutulmamalı. Uygarlık beslendiğine yeni besinler katarak kendini besleyen evrensel bir sindirimdir. Yaratıcı başların bulunduğu yerde yaratma eyleminin hızı ölçülemez, bir yaratma başka bir yaratmanın basamaklarına basarak yükselir, bu nedenle basamaksız uygarlık olmadığı gibi, bir toprak kabın içine konarak tarihten dışlanmış bir uygarlık yoktur, birtakım aydınların ağızlarından düşmeyen “ölü uygarlıklar” bir gevelemeden öteye gitmez.

Birinci Bölüm İnanç Çağı

Mısır Düşüncesi

  • Hu 72
  • Sia 74
  • Maat 75
  • Ptah-Hotep 77
  • Ankhu 80
  • Amenemhat 82
  • Amenemhat III. 84
  • Anii 86
  • Amenofis IV  90

Mezopotamya Düşüncesi

  • Sin Lekke Unnini 105
  • İbrani Düşüncesi
  • Süleyman’ın Meselleri’nden 116

Hint Düşüncesi

  • Buda 128
  • Samkhya 130
  • Bagavat-Gita 141

İran Düşüncesi

Fenike Düşüncesi

Kartaca Düşüncesi

Çin Düşüncesi

  • Lao Tzu. 170
  • Konfüçyüs 175
  • Mu-dzı 181
  • Mo Ti 182
  • Chuang-Tse 183
  • Shang Yang 184
  • Kung-Sun Lung 185
  • Cuang Cou 186
  • Menf-Tse 187
  • Cia-i 188

Anadolu Düşüncesi

  • Murşil 202
  • Hattuşil 204
  • Grekçe’nin Egemenliği-Anadolu’dan Batı’ya-Homeros-Yedi Bilgeler
  • Grek Düşüncesi
  • Homeros
  • Hesiodos
  • Yedi Bilgeler
  • Solon
  • Kleobulos
  • Khilon (Kylon)
  • Pittakos
  • Periandros
  • Bias
  • Thales

İkinci Bölüm Felsefe Çağı Anadolu Aydınlığı

İlk bilgeler 237

  • Thales 242
  • Anaksimandros 245
  • Anaksimenes 247
  • Herakleitos 248
  • Ksenophanes 253
  • Pythagoras 254
  • Parmenides 258
  • Zenon 260
  • Empedokles 262
  • Anaksagoras 266
  • Melissos 268
  • Philolaos 270
  • Arkhelaos 272
  • Hippon 274
  • Diogenes (Apollonia’lı) 275
  • Arkhytas 277
  • Atomcu Felsefe 281
  • Leukippos 282
  • Demokritos 283
  • Sofistler
  • Protagoras 294
  • Gorgias 295
  • Hippias 297
  • Antiphron (Antiphon) 297
  • Alkisamas 299
  • Lykophron 300
  • Prodikos 300
  • Kritias 301
  • Kallikles 302
  • Sokrates 305

Helen-Roma Çağı Düşüncesi

  • Pyrrhon 346
  • Timon 347
  • Epikuros 348
  • Stoa Düşüncesi
  • Zenon 364
  • Kleanthes 366
  • Arkesilaos 367
  • Khrysippos 368
  • Karneades  369
  • Panaitios 370
  • Philon 371
  • Antiokhos 371
  • Posidonios 371
  • Roma Düşüncesi
  • Cicero 378
  • Lucretius Carus 385
  • Lucretius’tan Seçmeler 392
  • Seneca 399
  • Seneca’dan Seçmeler 402
  • Epiktetos 409
  • Marcus Aurelius 416
  • Son Dönem Kuşkuculuğu
  • Ainesidemos 431
  • Agrippa 433
  • Menodotos 434
  • Seztos Empeirikos 435
  • Empeirikos’tan Seçmeler 437
  • Stoacılar
  • Sextus Quintius 445

Su ve İnsan: Türk Bilgeliği

Kişi ve Gönül

Türk insanını ruhunu kavramsal açıdan incelediğimizde iki enteresan sonuçla karşılaşırız. Birincisi kişi kavramı, ikincisi de gönül kavramı.

Diğer bütün dillerde insan kavramı homo, humus, human olarak toprak/zemin temelli bir kelime olarak karşımıza çıkarken sadece Türk dilinde farklı bir kavram olarak su temelli dinamik kişi kavramı kullanılmaktadır ki bir özgünlük ve farklılık sözkonusudur.

Kişi, Sibirya’nın güneyindeki sulak yerlerde,  su kenarlarında yaşayan kiş (su samuru) ile ilintilidir.

Farabi’de felsefi olarak ortaya konulan metinler, Yunus Emre’de dizelerle dile gelmiştir. Sibirya’nın güneyindeki su kenarlarında kiş (su samuru) ile başlayan insan yolculuğumuz, Küçük Asya’nın Sivrihisar kasabasında Yunus Emre ile nihai şeklini almıştır. Yunus Emre’nin 417 şiirinde insanı ve evreni tüm yedi kavram ile tanımlayan Türkçe artık kıvamını bulmuş, en üst dereceden bir ifade gücünü kazanmıştır.

Humus (toprak) ve Kiş (su samuru) kökenli farklı etimolojik kökenlerin elverdiği, sabit ve dinamik kişilik farkları da, birörnek (uniform) ve binçiçek (hercai) zenginliğinin zıtlıklarıdır. Birey’in “bir”liği, benciliği ve gönülün bencileyin zenginliği farkıdır bu.

Zemin itibariyle Türkler 3 kıtada hâkimiyet sağlamışlardır. Zeminde sürekli hareket halindedirler. Zaman su gibi akarken, Türkler de zeminde sürekli akmaktadırlar. Batıda insanın toprak bazlı human kavramıyla ifade edilmesi mekânda sabitliği, mekân bağımlılığını, Türk geleneğinde ise su bazlı kişi kavramı ile ifade edilmesi, zeminlerde zaman misali akışı göstermektedir.

Su ile irtibat akışkanlığı,  Türklerin konargöçer bir kavim olmasını,  Türk devletlerinin şemsiye devlet olabilmesini, Türklerin intibak kabiliyetlerini, sentez oluşturup hem kendilerini, hem diğer kavimleri dönüştürebilmelerini izah eder. Batı, yerleşik toplumları ve mekânı, Türkler göçebeliği ve zamanı temsil eder. (Celal Tahir)

Humus

  • Latince humus “toprak” sözcüğünden alıntıdır.
  • Humanus: İnsani
  • Homo, Homin:
  • Toprağa ait, İnsan
  • Âdem (İnsan) kelimesi etimolojik açıdan arapça insan ve latince homo, humanus tabirlerinden çok daha eskidir. Hümanist tabiri ilk kez İtalyan şair Lodovicio Ariosto (1474-1533) tarafından kullanılırken, bu sözcük Latince humanus “insani” sözcüğünden türetilmiştir. Latince sözcük Latince homo, homin- “‘toprağa ait’, insan” sözcüğünden türetilmiştir.

Kişi:  “Yaşam, Ölüm, Yaratılan”        

KİŞİ, es. tr. kiş (okluk, kadın, kürk/samur, atların çıkardığı yansıma ses) ten.

kiş-i/kişi (kök anlamı: okluğu olan, ok taşıyan, atların kişneyişi gibi ses çıkaran, kürk giyen/avladığı yaratığın göründen giysi yapan bg.).

Kişi sözcüğü, Türk dilinin en eski yazılı kaynaklarında, değişikliğe uğramadan, yine “kişi” biçiminde geçmektedir. Ancak, kiş kökünün içerdiği anlamlar çok değişiktir. Nitekim Kâş. Bu konuda değişik içerikli sözcükleri gösteriyor. Hint-Avrupa, İslav, Arap-Fars, Germen dillerinde kişi sözcüğünü “insan” anlamında veren bir sözcük yoktur. Öte yandan Hitit, Sümer, Akad, Asur dillerinde de “insan” karşılığı söylenen kişi biçiminde bir sözcük yoktur.

  • Arapça. İns (İnsan), Beşer,
  • Farsça. İnsan, Âdem,
  • Almanca. Mensch,
  • Latince. Homo,
  • Fransızca. Homme,
  • Sümerce. Ur
  • Akadça. Amelu, Avılu (Erkek), Avıltu (Kadın),
  • Grekçe. Antropos,
  • Hititçe. Antuhsas,
  • Sanskritçe. Adamas,
  • Gotça. Guma

Bu örnekler kişi sözcüğünün, Asya Türkçesi dışında bir kökene bağlanamayacağını gösteriyor. Kaynak: İsmet Zeki Eyüboğlu. Türk Etimoloji Sözlüğü.

Kelimelerin etimolojik kökenlerine gittiğimiz zaman insan kavramı Arapçadır ve anlamakla ilintilidir. Türklerde karşılığı kişi kavramının kökeni ise su ile alakalıdır.

Dilimizde; yaşam, ölüm, kişi bu üç kavram su ile ilintilidir.

Hint-Avrupa kökenli insan tabirinde esas olan anlamak iken, kişi tabirinde yaratılan olmak (insan tanrı tarafından yaratılmıştır) önem kazanmaktadır.

Tonyukuk, Bilge Kağan ve Kültigin yazıtlarında bunlar açık açık ifade edilmiştir kişi ölümlüdür.

Hâlbuki Batı anlayışına göre insan ölümsüzlük peşinde koşmaktadır. Türklerin kozmolojisi ise kavram itibariyle böyle bir idealin peşinde değildir çünkü ölümden sonra yaşam devam etmektedir. Batı ise insan kavramından Hümanizm akımını türetmiş ve insanı izm haline getirmiştir.  Türklerin anlayışında ise insan, tanrı tarafından yaratılmıştır, insan tanrı değildir. Hümanizm ise insanı tanrı olarak ifade etmektedir.

Arapça insan kavramının kökünde Hint Avrupa kökü olan ins yer almaktadır, anlayan, duyan, bilen, tanıyan anlamlarını taşımaktadır. İnsan kavramı ise sadece insan yetilerinden sadece anlama, duyma, bilmeyi içermektedir.

Kişi kavramı ise yaşam ve ölüm esaslıdır, insanın hayatının başını ve sonunu içermektedir. Yaşam ile ölüm arasındaki süre içerisindeki tüm yetileri içermektedir.  Kişi tabirinin kökeni Türkçedir, başka herhangi bir dilden alınmamıştır. Türklerin kendi yaşantılarından süzdükleri bir özdür.

Bütün Evren tasavvurlarının amacı insanın evrendeki yerini göstermektir. İnsanın evrendeki yeri, öncelikle, insanın nasıl ortaya çıktığının belirtilmesi, nasıl yaşaması gerektiği ve öldükten sonra ne olacağının belirlenmesiyle ilişkilidir. Bu sorulara verilecek cevaplar, insan anlayışının zeminini oluşturur. “Hayat kaynağını Gök Tanrı’dan alır” inancı gereği, insanın kökeninin Tanrı’ya bağlandığı görülmektedir.

Göktürk metinlerinde, insanın Tanrı tarafından yaratıldığı açıkça ifade edilmiştir. Söz konusu metne göre, önce Gök, sonra yer ve en sonra da insan yaratılmıştır (Kül Tigin Yazıtı, D 1). Hem Kül Tigin hem de Bilge Kağan yazıtında yer alan bu düşünceler, gök ile yer yaratıldıktan sonra insanın yaratılmış olduğunu açıkça dile getirmektedir. Bunun yanında, insanın sonlu bir varlık olduğunu da “ölmek için doğmuştur” ifadesinden anlamak mümkündür.  Yaratma sürecinin nasıl işlediği hakkında bilginin olmamasına rağmen insanlar yaratıldıklarını inanmışlardır.

İnsanın su ile ilişkisi ve suyun kutsal kabul edilmesi göz önüne alındığında insanın sudan yaratıldığına ilişkin bir izlenim doğmaktadır.

Türkçede hayat anlamına gelen yaşamın kökü olan yaş, ıslak ya da nemli manasında kullanılmaktadır.

Yaş, ıslak, nemli takımlarının her biri doğrudan su’yla ilgilidirler. Dolayısıyla hayatın su kökenli olduğu açıktır. Yaş aynı zamanda insanın doğduğu andan başlayarak yıl olarak hesaplanan hayat süresi anlamında da kullanılır. Birey için kullanılan yaşama süreci anlamındaki yaş, hayat ya da canlılık anlamlarını da taşımaktadır. Yaş, bireyin sınırlı ömrünün süresini belirtmek için kullanılmakla birlikte, onun canlı olduğunu, canlılığını da yaşla (ıslak ve nemli), yani su ile beslendiğini ifade etmektedir.

Türkçede ölüm teriminin kökü de suyla ilişkilidir. Ölüm, öl kökünden türetilmiştir. Öl, ıslak, yaş anlamına gelir.

Bu anlamların her biri su kaynaklıdır; yani su aracılığıyla elde edilmektedir. Ölmek fiilinin etimolojik anlamının su olması, suyun da hayat anlamına gelmesi sebebiyle ölümün anlamı, yaşamak, hayat bulmak şeklinde ifade edilebilir. Dolayısıyla Türkler için Ölmek yeni bir hayata geçmektir. Hem yaşamın hem de ölümün aynı kökten, su’dan gelmesi, Türklerin insan anlayışında, suyun ne kadar belirleyici olduğunu göstermektedir.

Eski Türkçede insan anlamında kullanılan kişioğlunun kökü olan Kiş, samur ve sadak anlamında kullanılmıştır. Sibirya bataklık samuru Kişioğlu teriminin ortaya çıkmasında etkili olmuş olabilir. Bataklık samuruna işaret eden kiş ile insan anlamına gelen kişi arasında bağlantı kurmak mümkün gözükmektedir. Samurların yaşadığı su kenarlarındaki sazlık alanla suları bol bir ormanda yaşayan halk arasındaki benzerlikten kiş, kişten de kişi türetilmiş olmalıdır. Böylelikle yaşama alanı insan teriminin kökeni haline getirilmiştir. Göktürkler’de orman ve ırmakların yerleşim yerinin ya da yurdun belirleyici nitelikleri arasında sayılması, bu bağlantıyı güçlendirmektedir. Ayrıca, köken efsanelerinin suyla doğrudan ya da dolaylı ilişkili olması, insanın su kökenli olduğu düşüncesini güçlendirmektedir.

İnsan teriminin kökü ve boyun suyla ilişkili oluşu, ayrıca dünyanın su üzerinde durduğu düşüncesi, suyun Türklerin yaratılışında birinci dereceden görev aldığını göstermektedir.

Ayrıca Türkler, Yer-su adı altında kutsal yerlere ve sulara dualar okumuş, onlardan dileklerde bulunmuşlardır. Bunun başlıca nedenlerinden biri kökenlerini suya dayalı oluşudur.  Diğer bir neden de suyun niteliklerinde aranmalıdır. Su, hayatın kökeni olduğundan canlıdır,  hareketlidir, esin kaynağıdır, iyileştirir, rehberlik eder. Su kaynağı ya da nehir, güç, yaşam, süreklilik ifadesidir. Suyun ana olarak benimsenmesi, su kaynaklarının kutsal kabul edilmesi, suyu kirletmenin günah sayılması, Türklerin suya olan inançlarının göstergeleri arasındadır.

Suyun değişkenliği, toprağa nüfuz etmesi, buharlaşıp uçması, akışkan olması, ruhun içinde çeşitli katmanlarda dolaşmasını yansıtması açısından önemlidir. Hayatın su kökenli oluşu, yaşama sürecinde ortaya çıkan her türlü iniş çıkışlar ile zorlukları da açıklamaktadır.

Engellerle karşılaştığında suyun yön değiştirmesi, engelleri zaman içinde aşındırarak ortadan kaldırması, buharlaşıp her türlü engeli aşarak kutsal göğe yükselmesi, sel halindeyken çok daha güçlü olması gibi özellikleri, insan hayatı ile büyük benzerlik göstermektedir. İnsanlar da hayatlarında zorluklarla karşılaştıklarında, aşamalı olarak o zorluğun üstesinden gelmeye çalışırlar; ancak sorunu çözemediklerinde hayatlarında değişiklikler yaparlar.  Suyun birikerek göl ya da deniz olması, toplumun sayıca fazlalığı ve gücü olarak yorumlanmıştır. Ayrıca suyun sel hali, devletin seferleri ile ilişkilendirilebilir.

İnsanın iki temel özelliği, yani hayatı ve ölümü su temelinde dayandırılması, Türklerin eski dünyanın her yerine dalgalar halinde yayılmasını sağlayan zihniyetin oluşmasında etkili olmuştur. Su, düzen içinde kullanıldığında varlığını korumaktadır. Düzenin dışına çıktığında, yok olmaktadır. Benzer şekilde, Türkler de devletli olduklarında varlıklarını sürdürmüşlerdir, devletsiz olduklarında ise su gibi dağılıp gitmişlerdir.

Göktürk merkezli eski Türkler, insana ilişkin “su kökenli oluş” ve “yaratılmış olmak” üzere iki temel düşünce gelişmişlerdir.

Bunların her ikisi de uyum içinde kullanılmış gibi gözükmektedir. Bununla birlikte, halk arasında su kökenli oluş daha fazla kabul görmüş olabilir. Su kökenli oluşun her bir aşamasında Tanrı’nın bir şekilde devrede olduğu açıktır. İnsanın, Tanrı tarafından yaratıldığı düşüncesi, evren tasavvurunun gelişmesi ve güçlü devletin ortaya çıkması ile yakından ilgilidir. Bireyin ruhu ve canlılığı evren düzeni içinde mümkün olmaktadır. Tanrı evren düzenini belirlendiğinden ruh aracılığıyla kazanılan ölümsüzlük, Tanrı’nın insana bağışladığı bir niteliktir. İnsanın varoluşu Tanrı’ya bağlıyken, varoluşu kazandıktan sonra varlığını sürdürmesi de toplumsal düzene bağlıdır.

İnsanın evren tasavvurundaki yerine bakıldığında, dört elementten biriyle, hayatın kaynağı olan su’yla ilintisi görülmektedir. Tanrı tarafından yaratıldığı inancı bir başka boyutu ortaya koymaktadır. Tanrı’nın verdiği ruh, hem bireyin varoluşunu gerçekleştirmektedir hem de doğadaki diğer ruhlu unsurlarla ortak özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. Ayrıca bireyin toplumun temel birimlerinin ruhlarından da pay alması, onun toplumla olan zorunlu ilişkilerini de belirlemektedir.

Ölümü anlamlandırmak, insanın varoluşunun açıklanmasına bağlıdır. Birey olarak insanın varoluşu birinin doğumu ile başlayan ergenliği, erginliği, yaşlılığıyla devam eden ve ölümle son bulan bir süreçtir. Ancak, insan olarak varolmak, bireysel bir durum değil, kültürel bir durumdur.

Türkçede Hayat anlamına gelen yaşamın kökü olan yaş, ıslak ya de nemli manasında kullanılmaktadır. Ölüm terimi yerine kullanılan terimlere bakıldığında, ölümün bir yok olma değil, dünya değiştirme olduğu görülür. Ölüm yerine kullanılan kaybolmak, yolunu kaybetti, kuş gibi uçtu gibi terimler iki dünya arasındaki geçişi işaret etmeye yöneliktir.  Ruhun, bedeni bırakıp gezmeye gittiğine inanıldığından, ölümü de gezmeye giden ruhun dönüş yolunu kaybetmesi olarak yorumlamışlardır. İnsanın ölümlü olduğu inancı çok açık bir şekilde varlığını sürdürmektedir.

Ölen insanların göğe çıktıklarına ve “gökte sanki canlıların arasındaymış gibi yaşadıklarına” duyulan inanç, öte dünya hakkındaki tasavvuru açık bir şekilde göstermektedir. İnsanlar ölümle yerden göğe çıkmakta ve tanrının oturduğuna inanılan yer gitmektedirler. Bir bakıma, boyut değiştirip cennette yaşamaya başlamaktadırlar. Ayrıca, hiçbir şey cehennemin varlığını göstermemektedir. Cehennem karşılığı hiçbir kelime bulunmamaktadır. Ölüm, insanın boyut değiştirerek yaşamını sürdürmesi ve ölümsüzlüğe ulaşmanın tek yoludur. Ölümün su kökünden gelişi ve suyun hayat oluşu göz önünde bulundurulduğunda, ölmek, daha yüksek seviyedeki (Gökteki hayat) ikinci hayata geçiş süreci olarak yorumlanmıştır.

Türk düşüncesinin yapısı, kökenler bağlamında dile getirilen unsurlardan oluşmaktadır. Varlık, insan,  devlet, tarih, bilgi, ilim, sanat anlayışları, eğitim sistemi, zanaatler, düşünce üretiminden sorumlu büyücüler ile yaşama şartlarını dayandırdıkları değerler, evren tasavvuru çerçevesinde Türk düşüncesini oluşturmuşlardır. Başka bir deyişle, evren tasavvuru aynı zamanda toplumun düşünce yapısıdır. Dolayısıyla, Türk düşüncesinin yapısından söz etmek, Türk Evren tasavvurundan söz etmeyi gerektirmektedir. (Kaynak: Ayhan Bıçak. Türk Düşüncesi 1: Kökenler. Dergâh. İstanbul.2013)