HomeMAINŞiir: Sessizliğin İçinden Gelen Ses

Şiir: Sessizliğin İçinden Gelen Ses

BEJAN MATUR İLE SÖYLEŞİ

4 Nisan 2021

Sessizliğin İçinden Gelen Ses

Bir sanatçının kendisini yeniden söz söyleyebilecek bir özne olarak konumlandırması için bazen biriktirmesi gerekiyor. Ben, bir insanın her gün söyleyecek bir sözü olması gerektiğini düşünürüm. Ama o sözün olgunlaşması için de zamana ihtiyaç var.

— Şiirlerinizde sessizliğin özel bir yeri var. Sessizliğin altında aslında çok şey söylediğinizi hissediyoruz.

Gerçek sessizlik sesle doludur.

Bazen o sesi duyabilmek için kendi hayatınızın biraz dışına çıkmanız, yaşadığınız coğrafyaya belli bir mesafeden bakmanız gerekir. Çok içindeyken, bütün o kaos ve akış görüntünüzü bozabiliyor. Dışına çıktığınızda başka türlü görüyorsunuz.

Ben sanatın kesinlikle sessizlikte demlenmesi gerektiğine inanıyorum. Sanatın sessizlikte demlenmesi, onun derinliğini artırıyor.

Ben ilk defa şuna inanıyorum: Yaşanan hayat iyi hayattır. Başka hayatımız yok; başka dünyamız da yok. “Dünya Güzeldir Hâlâ”yı yazdığımda yıl 2018’di. Pandemi henüz yoktu.

Fakat şiir biraz sezgilerle ilerleyen bir sanat.

Ben dünyanın, insanlığın bir çöküşe, bir yıkıma, bir sıkışmaya doğru gittiğini o zaman da hissediyordum.

 

Sanat, sezgisiyle karanlık tarafta bizi bekleyen zamanın ruhunu hisseder ve onu aktarır. Bazen bir şiir, bazen bir müzik, bazen bir resim olarak o bilgiyi alır ve izleyicisiyle buluşturur.

 

Belki bütün bunları çok erken hissetmiş olmanın getirdiği bir duygu bu. Ama aynı zamanda bir şükran da var. Bütün olumsuzluklara rağmen hayatı şükranla görmek, onun güzelliğine odaklanmak çok önemli. Çünkü bizi insan kılan gerçekleri unutmamamız gerekiyor.

Sanat bizim için tek dayanaklardan biri. İnsan kalabilmek için orada durmamız gerekiyor. Ben sanatın insan ruhunun kalesi olduğunu düşünüyorum. Bizi insan kılacak, hatta insanlığımızı artırabilecek yer belki de orası.

Sanatın insanı iyileştiren, şifalandıran bir tarafı var. Ben bunu hem kendi hayatımda hem de okurlar üzerindeki etkisini izleyerek gördüm. Sanatın hayattan geriye çekilmesi ise bence asıl tehlike. Özellikle bizim ülkemizde sanatın kapladığı alanın giderek daralması, çok görünür bir hâle geldi.

 

Ben şiiri yürürken hisseden biriyim. Hareket hâlindeyken, doğayla, hayatla ve kâinatla temas ettiğimde şiir daha canlı hâle geliyor. Belki atalarımın göçebe oluşu da içimde hâlâ canlı bir şey olarak duruyor.

Bazen doğada yürürken, bir bozkırda, bir şiirin beni beklediğini hissederim. Onu bir mesafede görür gibi olurum ve ona doğru yürürüm. Şiirin de size gelmesi için onun emrinde olmanız gerekiyor.

 

— Şiir size nasıl geliyor?

Ben çoğu zaman sözsüz bir ses duyuyorum. Orada henüz kelimeler yok. Belki Türkçe ve Kürtçe arasında çok erken yaşlardan itibaren gidip gelmiş olmamın da bunda etkisi var. Bu, bende bir ses, bir ritim olarak kayıtlı.

Kalem ve defter elime geçtiğinde o ses şiire dönüşüyor. Eğer nota yazabilseydim, belki senfoni bestelerdim. Çünkü doğada sesler duyuyorum. Bir ses anaforunun içinden ilerliyor, o sesleri alıp kaydediyorum.

 

1999’da Londra’da yaptığım bir şiir okumamdan sonra bir müzik yapımcısı sesimi farklı buldu ve birlikte bir şey yapmayı önerdi. O dönemde albüm fikri bana çok uzak gelmişti. Şiir benim için çok sessiz bir şeydi. Onu kaydedip başka türlü sunmak, düşünemeyeceğim kadar uzak bir fikirdi.

İnsanın kendi sesiyle barışması yıllar alan bir şey. Şimdi ise şiire sesini vermenin aslında kendi sesini bulmak olduğunu düşünüyorum.

Evet. Ben on dokuz yaşındayken Ankara Hukuk Fakültesi’nde öğrenciydim. Gözaltına alındım ve çok ağır bir sorgulama süreci yaşadım. Karanlık bir hücrede yirmi sekiz gün kaldım. Şiirin beni nasıl ayakta tuttuğunu orada yaşadım.

— Şiirinizde ölüm düşüncesi de çok güçlü. İnsanın en büyük projesinin ölüm olduğunu düşünüyor musunuz?

İnsanın en büyük korkularından biri, sonunun olduğunu bilmek. İnsan kaçınılmaz olarak trajediyle doğuyor ve bütün hayatı biraz da bunu unutmanın hikâyesine dönüşüyor.

Ölümü unutmak için medeniyetler kuruyoruz, savaşlar yapıyoruz, sürekli bir yerlere koşuyoruz. Hızı icat ediyoruz. Bedenlerimizi uçaklarla dünyanın bir ucundan diğerine taşıyoruz. Bütün bunların altında biraz da ölümü unutma arzusu var.

Oysa sanat ölümü unutturmamak için var. Ölümle barışık olduğu için kalıcı ve dönüştürücü.

Benim şiir yolculuğumda ölüm fikri tamamen böyle bir anlam taşıyor.

Ölüm fikriyle çok erken karşılaşan insanlarda bir tür vicdan geliştiğini düşünüyorum. İnsan için ölüm kadar öğretici çok az şey var. Ölümü unuttuğumuzda vicdanımızı da kapatıyoruz, karartıyoruz.

 

— Ölümün karşısında sonsuzluk nerede?

Bütün güç orada düğümleniyor. İnsan yaşarken sonsuz bir iktidarın peşinde olmamalı. Sorunların, yok oluşun ve çürümenin bir nedeni de insanın kendi kapasitesinin üzerinde bir güce talip olması.

Evet, insanın sonsuz olma arzusu var. Ama sonsuzluk burada değil. Sonsuzluk başka bir yerde. Bunu görebilsek belki insanlık arasında yeniden bir harmoni, bir ahenk oluşacak. Fakat biz bunu kaybediyoruz; toplumsal dokularımız zedeleniyor.

Aslında hiçbir şey bilmiyoruz. Sonsuz bir âlemin, sonsuz bir kâinatın içinde çok zayıf organizmalarız. Ama aynı zamanda çok güçlü, çok trajik varlıklarız. Gökyüzüne bakıyor ve bir cevap arıyoruz.

Merak ve azimle o cevabın peşine düşmek mümkün. İmkânı olan yolculuk yapar; imkânı olmayan da bulunduğu yerden kalbiyle gidebilir. Şiir bana böyle bir yolculuk veriyor.

 

İnsanın özünün, ruhunun ışık olduğunu unutuyoruz. Hızın içinde önce toprağı, sonra ışığı unutuyoruz. Ben bütün şiir yolculuğumda, belli bir yaştan sonra bunun farkına vardım. Belki bizim bütün yolculuğumuz da ışığa, sonsuzluğa doğru.

 

— “Hiçbir şey bilmiyoruz” diyorsunuz.

 

Hiçbir şey bilmiyoruz ve arıyoruz. O aramaya talip olmak insanı insan kılıyor. Felsefenin de sanatın da büyük taraflarından biri burada. Bilmemenin içinde kalabilmek, merakı koruyabilmek.

 

— Dijitalleşen dünyanın hızı ve kabalığı karşısında şiirin yaşayabileceğini düşünüyor musunuz?

 

Direnebilen şiir zaten şiir oluyor. Bu yalnızca şiir için değil, bütün sanatlar için geçerli. Bir sıvılaşma, bir derinlik kaybı var. Hızın kendisi insan ruhunu sıkıştıran ve bozan bir durum.

 

Fakat ben hiçbir zaman mutsuz olmadım, olmayacağım. Çünkü sanatın olduğu yerde insan vardır ve ona güvenmek zorundayız.

Yeni sanat biçimlerine de kapalı değilim. Dünyada bunun örneklerini görüyorum. Gittiğim ülkelerde sanat galerilerini adeta tapınak gibi dolaşıyorum. Oradan çok besleniyorum. Resim müzeleri, çağdaş sanat alanları, dijital araçlarla kendisini ifade eden sanatçılar… Bunların hepsi önemli.

Sonuçta malzeme önemli değil; derinlik önemli. Ne kullandığınız değil, o malzemeyle ne yaptığınız önemli.

 

Bir sanat eseri karşılaştığı insanda bir katarsis, bir aşkınlık hâli yaratabiliyorsa, orada sanat vardır.

 

Sanat sizin için nedir?

Sanat şifalandırır. Ben bunu kendi hayatımda deneyimledim.

 

Şiir beni insan kıldı; şiirin sesini bulmak da kendi sesimi bulmak oldu.

 

Belki bütün mesele burada: Hayatın bütün karanlığına rağmen ışığı aramak, insanın özündeki ışığı unutmamak ve yanımızdakini yaşatmak. Çünkü insan kalmanın yollarından biri de budur.

 

Söyleşinin sonunda Bejan Matur’un şiirinden yükselen ses, konuşmanın sınırlarını aşarak başka bir yere, hafızanın ve tarihin derinliklerine doğru uzanıyordu. Geçmişin bütün adımlarının kalpte toplandığı, ölülerin yeniden güneşe yürüdüğü bir şiir dünyasıydı bu. Ve belki de bütün söyleşinin özü, onun son cümlesinde saklıydı: sanat, insanı şifalandırmanın yollarından biridir.

https://www.youtube.com/watch?v=XfEQH5DyD4s

 

 

E-Posta Bültenimize Bekliyoruz.
Haftalık olarak, sizinle tüm içeriklerimizi e-posta yoluyla paylaşıyoruz.
icon
RELATED ARTICLES

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here


Most Popular